Biri bana “modern ya da klasik yazarların içinden, bugüne
dek okuduklarımdan tümüyle farklı, yeni, bambaşka bir roman okumak istiyorum,
ne tavsiye edersin?” diye sorsa, duraksamadan söyleyeceğim ilk isim Flann O’Brien’ın imzaladığı ‘Üçüncü Polis’ isimli eseri olurdu. Kusursuz bir zırvanın nefis edebi anlatımla
işlendiği, her sayfasında hissedilen absürd heyecanla ‘WTF?!?’ denilesi türden
benzerine rastlamadığım bir kitaptı Üçüncü Polis. Aslına bakarsanız İrlanda
Edebiyatıyla ne işim olur benim, Joyce bile okumamış adamım sonuçta. Birkaç
sene önceydi, ismini kardeşimden [bu arada, şerefsizin Yrd. Doç. olunca iyice
götü kalktı; birkaç sene önce ‘abi falanca derste ne okutayım çocuklara,
filanca dönem hakkında bana akıl ver n’olursun’ diye yalvaran herif şimdi en parlak
fikirlerime ve yorumlara dahi burun kıvırıp tepeden bakmakta, ülkemizde ciddi bir akademisyen elitizmi
sorunu var.] çok defa kitaplarını okumamı tavsiye ettiği Terry Eagleton’ın o vakitler henüz var olan Simurg’un
raflarında “Kötülük Üzerine Deneme” isimli
hacimsiz kitabını görünce, hem kardeşimin önerisi, hem de kitabın adının
cazibesiyle alıp okumaya başlamıştım. Eagleton, edebiyattaki kötü karakter
üzerinden türlü felsefi ve psiko-sosyolojik değerlendirmeler yapıyordu, doğrusu
hoş ve zevkliydi yorumları, ele aldığı kitaplardan biri de çeşitli alıntılar
yaptığı “Üçüncü Polis”ti. Kısacık iktibaslar öyle ilgi çekiciydi ki, kitabı
bulmak istedim, talihim varmış, Türkçe’ye çevrileli de fazla bir zaman
geçmemişti, üstelik nefis bir tercümeyle. “Üçüncü Polis”in yayınlanma hikayesi
de ilginç, yayıncılar ‘fazla uçuk, okunmaz’ kanaatiyle kitabı basmaya
yanaşmamışlar, seneler sonra adamın ölümünün ardından karısı kopyaları birine
vermiş, sonra eser sansasyon yaratmış vs. Hasılı, Eagleton’ın kitabına
alıntıladığı kısa bir pasaj, bana Flann O’Brien gibi çok özel bir yazarı fark
etme ve olağanüstü bir kitabı okuma fırsatı vermişti. Böyle beklenmedik
sürprizler değil mi hayatı yaşanır kılan? Daha sonra, doğal olarak bu inanılmaz
kitabın yazarı başka ne yazmış diye aradım, “Üçüncü Polis” yayıncılar
tarafından beğenilmeyince çok sonra onu biraz daha anlaşılır hale getirmek için
epeyce değişikliğe uğrattığı –aslına bakılırsa ‘bu defa anlaşılsın’ kaygısıyla tadından ve lezzetinden çok şey
kaybeden- Dalkey Arşivi’ni kısa bir süre sonra dilimize çevirdiler, ne var ki Sayın
cumhurbaşkanımızın maket modeli nasıl aslının yerini tutamıyorsa, Dalkey
Arşivi, öncülünün ancak kuru bir gölgesinden ibaretti.
İstanbul’a
geçen gidişimde burada okuyacağım kitaplar için stokumu hazırlama amacıyla bakınırken,
2014’ün Eylül ayında yayınlanmış bir başka kitabına rast geldim Flann
O’Brien’ın yazdığı. Wiki’de ve başka sitelerde yazarın masterpiece’i olarak
nitelenen orijinal ismiyle At Swim-Two-Birds:
yayıncı tercihiyle ‘Ağaca Tüneyen Sweeney’ başlığı
altında raflarda görünce, tabakta kalan son elmalı kurabiyeyi hızla aşıran
Homer Simpson misali uzanıp kaptım, çabucak kasaya yöneldim. Aynı çevirmen
(Gülden Hatipoğlu), aynı yayınevi (Everest).
‘Üçüncü
Polis’ benim nazarımda zehir gibi bir zekâya sahip yazarın ancak DMT türü bir hallüsinojen kullandıktan sonra kaleme
alabileceği türden muhteşem bir manyaklıktı, kendi yorumumla ‘Psychedelic Fun’ olarak ifade
edebileceğim türden. Bütün kitap bir ‘bu
ne amına koyiym?’ sorusu üzerine
kuruluydu sanki. Ne var ki, Ağaca Tüneyen Sweeney’i okuduğumda, nasıl bir dahi
ile karşı karşıya olduğumu idrak etmem ve yazara hakkını teslim etmem daha
kolay oldu. Flann O’Brien, öyle böyle değil,
gerçekten inanılmaz bir kitap yazmış. Metafiction (üst kurmaca) denilen türden, roman içinde roman, hikâye
içinde hikâyelerin var olduğu edebi türü bilirsiniz, bunların benzerlerini
gördük daha önce; Hamlet’te yer alan tiyatro
grubunu hatırlayın söz gelimi. Şimdi ise
bu üst kurmaca olgusunun suyunu çıkartan bir kitaptan söz ediyorum size: Ağaca
Tüneyen Sweeney’in bir anlatıcısı var. Bu anlatıcının yaşadıkları, çevresi, hayatı
var. Bu anlatıcının yazdığı bir roman var. Yazdığı romandaki ana karakter de bir
roman yazıyor. Bu arada her bir romanda dünya kadar karakter mevcut ve bu
karakterler hem kendi aralarında, hem alt-üst katmanlardaki romanların
kahramanlarıyla, hem de çok ilgisiz bir başka romanında geçen bir karakterle
ilişki kurabiliyorlar. Karmaşık ifade ettiğimi düşünüyorsanız yanılıyorsunuz,
olayın kendisi arapsaçı zaten. Böyle olmasa AğacaTüneyen Sweeney’in önsözünde
editör okuyucuları baştan uyarmazdı:
“Kitabı okurken hangi karakteri kimin
yarattığına dikkat edin. (…) Hangi anlatı seviyesinde olduğunuza, anlatıcının
kim olduğuna dikkat edin; örneğin kitabın anlatıcısının hatıralarını,
anlatıcının yazdığı kitabın bölümlerini, ya da bu kitabın içindeki kitabın
kahramanlarının anlattığı bir hikâyeyi okuyor olabilirsiniz.”
Kısaca, ucunu
kaçırdığı anda okuyucunun sayfalar arasında düpedüz kaybolduğu, neredeyim ben,
bu insanlar kim, ne işim var benim burada sorularını sormaya başlayacağı türden
bulmaca gibi nefis bir labirent kitaptan bahsediyorum. Enteresan bir ön kabulle
yola çıkıyor Flann O’Brien: Yazar bir
karakter yarattığında, o karakter (edebiyat dünyası sınırlarında içerisinde)
bir canlıya, etli kanlı bir insana dönüşmekte. Hayatın tüm yönleriyle. Üstelik daha evvel, ilgisiz alakasız bir
yazarın kaleme aldığı romanda geçen şahıslar, yaşamaya devam ediyor. Roman
bitiyor ya da yazar artık yazmaya son veriyor ama karakter hayatta. Yazar, bir
tür tanrı, lakin O’Brien’ın yazar karakterleri hep uçup tipler, uçuk
tanrıcıklar.
Şimdi, Ağaca
Tüneyen Sweeney’den hayli uzun bir alıntı yapmaya niyetliyim, ne menem bir
şeyden söz ettiğimi anlatmak için:
(…)
Karısının
yanı başında yatmakta olan Pooka MacPhellimey’yi derin uykusundan uyandıran
şey, ormandaki sık ağaçlar ve pencerelere gerilen çuval bezleri yüzünden
zayıflamış da olsa, ışıyan sabah güneşinin pırıltısıydı. Kaşları çatık uyandı
uykusundan ve başparmağını oynatarak sihrini yaptı, böylece börtü böceği,
kurtçukları ve bütün ormanda koca taşların altında pinekleyen diğer musibet
sürüngenleri de uyandırdı. Daha sonra, gözleri yarı kapalı, siivri tırnaklı
elleri kafasındaki gür çalılıkta kenetlenmiş vaziyette sırt üstü uzandı; alçak
sesle beddualarını ve sabah dualarını ediyor, yumru ayaklarının yatakta
oluşturduğu kamburu düşünüyordu. Yanında süpürge sapı gibi duran karısı görünmüyordu,
dikkatli bakmazsan fark edemezdin bile, kara çuval bezinden yapılma yorganın
altında kara, uğursuz bir buruşuktan ibaretti, bir gölgeydi. Pooka yatakta pipo
keyfi yapmak için piposuna, çakısına ve tutam haline getirdiği tütününe- her
üçü de yanı başındaydı- el atmak üzereydi ki kapı dışarıdan ısrarla çalındı ve
çalanı buyur etmek için açıldı.
Evime
hoşgeldiniz, dedi Pooka hürmette kusur etmeyerek, piposunu yatağın başlığına
hafifçe vuruyor ve kimse ayaklarının kamburuyla ilgili fikir beyan etmesin diye
yumru ayaklarını yana çeviriyordu. Edepli bir merakla kapıya baktı ama kimseler
yoktu, kapıyı çalan şahıs ortalarda görünmüyordu.
Hoş
geldiniz, içeri buyrun dedi Pooka ikinci kez. Ziyaretçiler beni sabahın köründe
nadiren şereflendirirler.
Güzel
evinizim orta yerindeyim zaten, dedi
ince bir ses, bir çağlayanın çınlamasından ve gümbürtüsünden daha tatlı, günün
ilk ışıklarından daha ışıltılı bir sesti bu. Üzerinde eliptik bir yarık olan
döşeme taşının üzerinde duruyorum.
Fakirhaneme
hoş geldiniz, dedi Pooka döşemeleri gözden geçirerek. Ne biçim durmak o öyle,
göremiyorum sizi.
Sizi
ziyaret etmeye ve sizinle bir saatçik muhabbet edip çene çalmaya geldim, dedi
ses.
Konuşmak
için erken bir saat, dedi Pooka, ama evime hoş geldiniz. Adınız bir sır zannedersem.
Adım
dosdoğru İyi Peri, dedi İyi Peri. İyi bir periyim ben. Sır olmasına sır, ama
öyle büyük bir sır ki sadece birbirimize söyleyebiliriz. Evinize bu saatte
gelişimin sebebine gelince; akıllı uslu bir muhabbet için sabah asla çok erken
değildir. Aynı şekilde akşam da asla çok geç değildir.
Pooka
nevresimin altından karısının siyah saçlarına dokunuyordu – ince düşüncelere
daldığının göstergesiydi bu.
Görme
yetimi ve optik gözlem gücümü aşırı kullanmaktan daima bilerek imtina
ettiğimden (açıkça hissedilip fark edilebilen şeylerden bahsediyorum- şafağın
dağların ötesinde sökmesi mesela yahut güçlü ay ışığında baykuşların ya da
yarasaların tuhaf hal ve hareketleri), dedi Pooka beyefendi bir edayla, görünür
şeylere nadiren dikkat etmemin mükâfatı olarak normalde görünür olmayan şeyleri
apaçık görebilmem gerektiği fikrine kapıldım (ahmakça belki). Bundan dolayı,
bedensiz ses hadisesini (özellikle, hayaller görmek için gayri müsait olduğu
bilinen bir saatte), bir hezeyan olarak, doğru dürüst yemek yememekle ve
yatmadan önce homini gırtlak tıkınmakla açıklanabilecek sayısız
halüsinasyonlardan biri olarak, beyinden ziyade işkembe-i kübradan çıkan bir
uydurma olarak görmeye meyilliyim. Dün gece, şu köşedeki kazanda pişirilen
acayip bir karışımın son leziz (ama hazmı güç) porsiyonunu mideye indirdim. Dün
gece fileto yedim.
Söyledikleriniz
beni şaşırtıyor, dedi İyi Peri. Kınkanat filetosu muydu, yoksa maymun veya
kadın filetosu mu?
İki
fileto yedim, diye cevap verdi Pooka, insan filetosu ve köpek filetosu,
hangisini önce yedim yahut hangisinin tadı daha güzeldi hatırlayamıyorum. Ama
toplamda iki fileto yedim.
İtiraf
etmeliyim ki iyi bir yemek, dedi İyi Peri, gerçi besleyecek bir bedenim yok
benim. Yemek yeme başarısı babında birinci sınıf iş.
Ne
dediğiniz duyuyorum dedi Pooka, ama evin neresinden konuşuyorsunuz?
Burada
oturuyorum, dedi İyi Peri, şifonyerin üzerindeki beyaz bir fincanın içinde.
O
fincanın içinde dört bakır para var, dedi Pooka, dikkat edin. Kaybolurlarsa
illet olurum, söyleyeyim.
Benim
cebim yok ki, dedi İyi Peri.
Bak
buna şaşırdım işte, dedi Pooka, kalın kaşlarını saçlarıyla iç içe geçene dek
kaldırarak, gerçekten şaşırdım ve ne yalan söyleyeyim, cepsiz nasıl idare ettiğinizi hiç
anlamıyorum. Cep, insanlığın ilk içgüdüsüydü ve insanoğlunun iki cebin ortasına
pantolon eklemesinden çok önce kullanılıyordu; ok kılıfı buna örnektir mesela,
bir diğer örnek de kanguruların kesesidir. Piponuzu nereye koyuyorsunuz?
Ben
sigara içerim, dedi İyi Peri, ve kanguruların insan olduklarını düşünmek
istemiyorum.
Bunları
söylerken sesinizin nereden geldiği bir muamma vallahi, dedi Pooka.
Son
konuştuğumda, dedi İyi Peri, göbek deliğinizde çömelmiş oturuyordum, ama pek
rahatsız bir mıntıka, artık orada değilim.
Bir de
bana sor, dedi Pooka, yanımda yatan şey karım.
Ben de
o yüzden ayrıldım zaten, dedi İyi Peri.
Verdiğiniz
cevaptan iki anlam çıkıyor, dedi Pooka tasvip etmeyen bir gülümsemeyle, ama
sırf karı koca arasındaki sadakat ve iffet gibi düşüncelerle terk ettiyseniz
yatağımı, ev sahibinin gazabına uğrama korkusu olmadan rahatça kurulabilirsiniz
yorganın altına, zira üçlü ilişki daha emniyetlidir; iffet hakikattir ve
hakikat tek sayıdır. Bir de, kanguruların insan olmadığına dair ettiğiniz söz
tartışmaya açıktır.
Böyle
bir şey makbul olsa bile, dedi İyi Peri, meleklerin veya ruhların cinsi
münasebette bulunması kolay değildir ve her halükarda, ortaya çıkacak çocuk,
yarı beden yarı ruh olacağından, feci şekilde özürlü doğacaktır, zira bu iki
element daima ihtilaf içinde ulunduğundan, oldukça kafa karıştırıcı ve
nötrleştirici türden parçalardır. Böyle bir durumda, yarı ruh yarı insan
kişilerin gireceği cinsi münasebet, yarı beden artı iki yarı beden ve bir ruhun
toplam yarısından, yani dörtte üçü beden ve dörtte biri ruhtan oluşan bir çocuk
peydah olmasına neden olacaktır muhtemelen. Bunun sonraki kuşakta tekrarlanması
halinde, çocukların ruhani ihtivası gene yarıya iner, bu böyle sürer gider, ta
ki ruhani ihtiva sıfırlanana dek; bu da bizi geometrik bir seriye, ruhani
geleneği temsil etmeyen sıradan bir veled-i zinaya götürür. Kanguruların
insanlığına gelince, bir kangurunun insan olduğunu açıkça kabul için bazı üzücü
çıkarımlarda bulunmak gerek; mesela yanınızda yatan karınızın kangurusallığı
gibi.
Hastir,
dedi Pooka’nın karısı, yorganın ucunu sesinin çıkmasına yetecek kadar
kaldırarak.
Ruhani
elementin sıralı üremeyle ortadan kaldırılabildiğini düşünürsek, dedi Pooka,
tam tersi bir işlemle beden gitgide azaltılabilir; bu durumda, bekâr bir
annenin bir ev dolusu yetişkin ve görünmez ruh peydahlamış olması ilk bakışta
düşünüleceği gibi bir ölçüsüzlük sayılmayacaktır. Bu öneri, alelade bir aileye
hiç kuşkusuz oldukça caziptir, çünkü giyim kuşamdan ve doktor faturalarından
edilecek tasarruf öyle böyle olmaz, mağaza hırsızlığı ilmi öyle büyük bir
ciddiyet ile uygulanır ki, konforlu ve kültürlü bir yaşama sahip olmak ve bu
yaşamı idame ettirmek için gösterilen ciddiyetten aşağı kalmaz. Karımın kanguru
olduğunu öğrenmek beni şu kadarcık şaşırtmaz, zira ortaya atılacak herhangi bir
hipotez, kendisinin bir kadın olduğu varsayımına kıyasla çok daha makul
olacaktır.
Adınızı
bahşetmediniz bana, dedi İyi Peri. Bir kadının kangurusallığını belirlemek için
bacaklar gibisi yoktur. Mesela, karınızın bacakları kürkle mi kaplı, Bayım?
Adım
Fergus MacPhellimey, dedi Pooka af dileyen bir tonda, tür olarak iblis veya
Pooka sınıfına mensubum. Fakirhaneme hoş geldiniz. Karımın bacaklarının kürkle
kaplı olup olmadığını bilmiyorum, çünkü onları hiç görmedim, o bacaklara bakmak
gibi bir çılgınlık yapmaya da niyetim yok. Her halükarda ve tüm
nezaketimle-konuğuma hakaret etmek aklımın ucundan bile geçmez- temas ettiğiniz
noktayı önemsiz addediyorum, zira düzenbaz bir kanguruyu, kadın olduğunu hesaba
katarsak, bacaklarını traş etmekten alıkoyacak hiçbir şey yoktur dünyada.
Pooka
sınıfından olduğunuzu biliyordum, dedi İyi Peri, ama adınız hatırımdan çıkmış.
Kanguruların jilet kullanmayı bildiklerini kabul ettik diyelim, kuyruk hangi
dalavereyle olduğu şeyden farklı bir şeymiş gibi gösterilebilir?
Pookanın
işi, dedi Pooka, sorumluluklarla dolu bir iştir; en basitinden İlk İyilik ve
Birincil Hakikat olan ve mecburen tek sayı olan Bir Numara tarafından, icabına
bakılmak üzere bana gönderilen şahısların dayaktan geçirilmesi ve dövülmesi
işi. Benim şahsi numaram İki. Kuyrukla ilgili öne sürdüğünüz ikinci itiraza
gelince, kuyruğu olmayan bütün şahıslara büyük bir şüpheyle yaklaşmaya alışkın
olan bir sınıfa mensup olduğumu söylemem lazım. Bizzat benim şu anda yatakta
iki kuyruğum var, seyrek tüylü kendi kuyruğum ve geceliğimin kuyruğu. Hava soğuk
olduğunda iki gömlek üst üste giyersem, toplam üç kuyruğum varmış izlenimi
verebilirim size.
Vazifelerinizle
ilgili yaptığınız açıklamayı oldukça ilginç buldum, dedi İyi Peri, İyi ve Kötü
rakamlarla ilgili görüşlerinize de katılıyorum. Bu sebeple, iki gecelik
giymenizi içler acısı bir hata olarak görüyorum, çünkü sizin de belirttiğiniz gibi
toplam üç kuyruğunuz olmuş oluyor ve hakikat tek sayıdır. Kuyruk meselesi neyse
ne, ama dişi kangurunun, gereksinim duyulduğu zamana dek yavrularını ve ıvır
zıvırını saklayabileceği bir kesesinin olduğu su götürmez bir gerçektir – evin
içindeki eşyaların kaybolduğunu hiç fark etmediniz mi Bayım, karınız bunları
saklamak için kesesine tıkmış olamaz mı?
Kuyruklarım
konusunda korkarım yanılıyorsunuz, diye karşılık verdi Pooka, zira bu sabah
size itimat edip söylediklerime rağmen, tek seferde ikiden az veya yirmi
dörtten fazla kuyruk kuşanmadım hiç. İkinci en iyi gömleğimin, biri diğerinden
daha uzun iki kuyruğu olduğunu söylersem sorununuz ortadan kalkacaktır; bu iki
kuyruklu gömleğim sayesinde hem soğuk bir günde iki gömlek giymenin fiziksel
konforunu hem de kıçımda dört kuyruk taşımanın resmi gururunu yaşıyorum (tüylü
kuyruğumu sağa sola salladığımda, dördü birden pantolonumun içinde ahenkle
hareket ediyor.) Hakikatin tek sayı olduğunu ve birinci rakam, sonuncu rakam ve
aradaki tüm rakamlar dahil bütün kişisel rakamlarımın kaçınılmaz olarak çift
olduğunu asla unutmam. Kişisel konforum için elzem olan bazı küçük şeyleri sık
sık kaybetmişliğim vardır- gözlüğüm ve tavayı sıcakken ocaktan indirmek için
kullandığım siyah eldivenim buna iki örnek teşkil eder. Kangurumun bunları
kesesinde saklamış olması mümkün, canına yandığımın kesesinde hiç çocuk olmadı
zira. Geldiğiniz yerden fakirhaneme yaptığınız yolculuk sırasında maruz
kaldığınız hava şartlarının mahiyetini sorsam, konuk statünüzü fena halde ihlal
etmiş olur muyum acaba?
Küçük
kuyruklara ilişkin tartışmalı meseleye gelince, dedi İyi Peri, zekice bir buluş
olduğunu düşündüğüm iki kuyruklu gömleğinize ilişkin açıklamanızı sorgusuz
sualsiz kabul ediyorum. Lakin merak ediyorum, cemiyet kuralları gereği beyaz
yelek ve frak giymeye mecbur olduğunuz durumlarda, çift sayınızı hangi
matematik safsatası ile koruyorsunuz? Kafamı kurcalıyor bu soru doğrusu. Sizin
yaşınızdaki bir adamın gözlüğünden ve siyah eldivenin mahrum olması ne acı,
zira hayat gözlüksüz çok ufalır, yanmış bir el de cabası. Maruz kaldığım hava
yağmurlu ve rüzgârlıydı ama bana mısın demedim, çünkü bundan rahatsız olacak
bir bedenim yok ve içeri su sızdırabilecek bir giysi giymiyorum.
Frakla
ilgili kafanızı kurcalayan mesele pek ehemmiyetsiz, dedi Pooka, zira bu şık
giysinin kuyruğu ortadan ikiye ayrıktır, bu da giysiyi iki kuyruklu yapar, ki
kendi kuyruğum ve gömlek kuyruğumla birlikte dört kuyruk veya dokuz gömleğin
hepsiyle birlikte toplam on iki kuyruk eder. Şimdi düşünüyorum da, dökme
devirden kömür kovası, döşemesi at kılından bir koltuk, bir sicim yumağı ve bir
koli turba da kaybolmuştu. Bir ruh olsanız da, sisten rahatsız olacağınıza adım
gibi eminim, zira belli belirsiz bir sis kadar ruhani veya her yere nüfuz
edebilen çok az şey vardır, ya da benim deneyimlerime göre öyle, çünkü sisli havalarda
veremden mustarip kişiler epey yakınırlar, çoğunlukla da ölürler. Tanıştığım
herkesi nezaketle sorguya çekmeyi adet haline getirdim; son sayı tek mi yoksa
çift mi, yani tek sayı olması halinde zafer sizin mi olacak yahut çift olması
halinde cennet ve cehennem ve bu dünyayla ilgili mesele benim lehime mi
sonuçlanacak, bu konuda beni bilgilendirip bilgilendiremeyeceklerini görmek
isterim. Nihayetinde size soracağım soru şu, son konuştuğunuzda sesiniz nereden
geldi?
Bir
kez daha, dedi İyi Peri, frakla ilgili cevabınızı kabul etmek durumunda
kalmaktan mutluyum ve size minnettarım. Ama şimdi de şu rahatsız ediyor beni:
saçınız dalalet içinde olabilir- zira saç tellerinizin sayısı tek olabilir ve
hakikat asla çift sayı değildir. Evin içinde kaybettiğiniz eşyaları bir bir
saymanız ilginçti doğrusu; kanguruyu itiş kakışa en hazırlık olduğu bir sırada
yakalayıp, nesi var nesi yoksa mutfaktaki döşeme taşlarının üzerine düşmesi
için baş aşağı döndürerek veya tepetaklak ederek eşyalarınızı
bulabileceğinizden şüphem yok. Hayaletlerin ve ruhların sisten ve buhardan kötü
etkilendiklerini düşünmek hata olur (gerçi, veremli ve akciğerleri zayıf bir
ruhun böyle bir ortamda sıhhatinin bozulması oldukça muhtemel.) Şayet sözünü
ettiğiniz bilmeceyi, yani son sayının mahiyetini çözebilseydim, daha mesut bir
varlık olurdum şahsen. Son konuştuğumda, kazanın içindeki donmuş domuz yağında
kayıyordum, şimdiyse bir yumurtalığın içinde oturuyorum.
Pooka’nın
her daim alı al moru mor olan yüzü, yerinden doğrulup dirseklerini yastığına
dayadığında pörsümüş meşe palamudu rengini aldı.
Saçımdan
bahsederek, dedi sesinde hafiften bir öfke belirtisiyle, canımı sıkmaya veya
(daha da kötüsü) beni çileden çıkarmaya çalışmadığınıza emin misiniz? Ayrıca,
kayıp eşyalarımın zavallı mutfağımın sert taşları üzerine düşmesi için
kangurumu baş aşağı çevirmemi tavsiye ederken, niyetiniz gözlüğümün tuzla buz
olması mıydı? İyi ruhların sis çıktığında tehlikeye maruz kalmalarının sebebi,
hakikat tek sayı olduğundan iyi ruhların sadece tek bir akciğeri olması mı?
Tıpkı benim varlığımın Bir Numara’nın, yani Asal Hakikat’in her yanı saran
iyiliğine tepki olması gibi, sizin mevcudiyetinizin de benim kötülüğümün
gücüyle arttığından ve yüce gönüllü faaliyetlerinize bir çare bulunması icap
eder etmez sayısı dört olan bir başka Pookanın kaçınılmaz olarak ortaya
çıkacağından haberdar mısınız acaba? Son sayı bilmecesinin, (duruma göre)
iyilik ya da kötülük yapmaya mecali kalmayacak, öyle ki hiçbir reaksiyonu
başlatamayacağı için bizzat kendisi son ve nihai rakam haline gelecek bir Pookanın
veya iyi ruhun nihai kişiliğine intikal ettiği- dolayısıyla Son Rakam’ın
mahiyetinin doğrudan doğruya, temel özellikleri kansızlık, ahmaklık, atalet ve
karaktersiz bir ihmalkarlık olması gereken bir şahsın mevcudiyetine intikal
ettiği hiç aklınıza geldi mi acaba? Söyleyin bakalım!
Aslına
bakarsanız, dedi İyi Peri, söylediklerinizin iki kelimesini bile anlamadım ve
neden bahsettiğiniz konusunda en ufak bir fikrim yok. Son söylevinizde kaç tane
yan cümle kullandığınızı biliyor musunuz, Bayım?
Bilmiyorum,
diye karşılık verdi Pooka.
Toplam
on beş yan cümle, dedi İyi Peri, her birinin konusu başlı başına bir konuşmaya
yeter de artar bile. Altı saat sürmesi gereken bir konuşmayı bir saatçik zamana
sıkıştırmak kadar kötü bir şey yoktur. Söylesenize, Bayım, hiç Bach etüd
ettiniz mi?
Nereden
geldi sesiniz, diye sordu Pooka.
Yatağınızın
altında oturuyordum, diye yanıtladı İyi Peri, lazımlığınızın sapında.
Bach’ın
eserlerinin füg ve kontrpuana özgü karakteri var ya, dedi Pooka, pek keyifli.
Geleneksel fügde dört kısım vardır ve bu sayı başlı başına takdire şayandır. O
lazımlığa dikkat edin. Ninemin hediyesi o bana.
Kontrpuan
tek sayıdır bir kere, dedi İyi Peri, dört anlamsızlıktan beşinci Mükemmeliyeti
çıkarabilen büyük bir sanattır.
Buna
katılmıyorum, dedi Pooka nezaketle. Bir konuda beni bilgilendirmediniz- yani
cinsiyetiniz konusunda. Erkek melek olup olmadığınız, sadece sizin bildiğiniz
ve yabancılarla tartışılmaması gereken bir sır herhalde.
Bana
öyle geliyor ki Bayım, dedi İyi Peri, beni yine yan cümlesi bol bir konuşmaya
çekmeye çalışıyorsunuz. Bundan vazgeçmezseniz şayet, kulağınızın içine
gireceğim ve sizi temin ederim, bu hiç hoşunuza gitmeyecek. Cinsiyetim bir sır,
kimseye söyleyemem.
Sormamın
tek nedeni şu, dedi Pooka, kalkıp giyinmek niyetindeyim, çünkü yatakta
geçirilecek uzun saatler insanın düşmanıdır ve yeni doğan günün tadını henüz
körpeyken çıkarmak gerekir. Şimdi giyineceğim ve eğer kadın sınıfına
mensupsanız, sizden arkanızı dönmenizi rica edeceğim. Sol kulağımdaki sinir
bozucu kaşıntının sebebi orada bulunmanızsa şayet, gözünüzü seveyim oradan
hemen çıkın ve içinde dört bakır para bulunan fincana geri dönün.
Dönebileceğim
bir arkam yok ki, dedi İyi Peri.
Pekâlâ,
yataktan kalkayım o halde, dedi Pooka, siz de bir işe yaramak istiyorsanız, şu
köşedeki pabucumun içindeki ağaç parçasını çıkarmakla meşgul olabilirsiniz.
Ceviz
aşkına, dedi İyi Peri ciddiyetle, güzel evinizi sabah sabah ziyaret etmemin
maksadı ve sebebinden bahsetmemin tam zamanıdır. Size, Bayım, Shelia Lamont
adında bir şahısla ilgili malumat vermeye geldim.
Pooka
utangaç bir zarafetle yataktan çıktı; ipek geceliğini çıkardı ve denizci
kaşmirinden, iyi dikimli takım elbisesine davrandı.
Nereden
konuştunuz? diye sordu.
Anahtar
deliğinde uzanıyorum, diye karşılık verdi İyi Peri.
Pooka
siyah donunu ve gri pantolonunu giydi, modası geçmiş kravatını taktı ve elleri
arkasında, tüylü kuyruğunu titizlikle düzeltmeye girişti.
Bayan
Lamont’un cinsiyetine dair malumat vermediniz bana, dedi kibarca.
Aslına
bakarsanız, dedi İyi Peri, kendisi bir kadın.
Âlâ,
dedi Pooka.
Kendisi
şu anda, dedi İyi Peri üzerine hafiften çatılmış kaşların gölgesi düşmüş bir
ses tonuyla, kadim bir dertten mustarip. Hamilelikten bahsediyorum.
Öyle
mi? dedi Pooka, kibar bir merakla. Âlâ, âlâ.
Çocuğun
yarın akşam dünyaya gelmesi bekleniyor, dedi İyi Peri. Ben de orada olacağım ve
çocuğu bir ömür boyu korucu etkim almaya çalışacağım. Gelgelelim, oraya tek
başıma, sizi bu mesut olaydan haberdar etmeden gitmek, adabımuaşeret
kurallarının elim bir ihlali olacaktı. Dolayısıyla ikimiz birlikte gidelim ve
iyi olan kazansın.
Ne
güzel laf ettiniz, ne asil bir söz söylediniz, dedi Pooka, ama söyleyin Tanrı
aşkına, nereden geldi sesiniz?
Karınızın
saçından, diye yanıt verdi İyi Peri. Karanlıktayım burada, çetin ve sıkıcı bir
mıntıka.
Hiç
şüphem yok, dedi Pooka. Şu Bayan Lamont erkek mi demiştiniz?
Demedim,
dedi İyi Peri. Kendisi bir kadın, bedenleri olanların görünüşüne göre güzel bir
kadın üstelik.
Âlâ,
dedi Pooka.
Pürtüklü
kapının arkasına çivilenmiş bir ayna parçasının önünde kravatını itinayla
bağladı. Daha sonra, saçına hoş kokulu bir balsam serpti.
Hakkında
konuşup durduğunuz bu mahlûk nereden yaşar? diye sordu.
Şu
yanda, dedi İyi Peri, başparmağını sallayarak, ötede.
Siz
sallarken başparmağınızı görebilseydim şayet, neden bahsettiğinizi
anlayabilirdim.
Acele
edin, dedi İyi Peri.
Yolculuk
için yanımıza ne alacağız, diye sordu Pooka. Alnımızdan ter damlatacak, uzun
bir yolculuk olacağından eminim.
Ne
isterseniz alın, dedi İyi Peri.
Sopa kılıklı
karımı – yani şurada yatmakta olan şahsı da götürmeli miyim?
Tavsiye
etmem, dedi İyi Peri.
Yedek
bir siyah don? diye sordu Pooka.
Bende
bir tane bile yokken sizin birden fazla donunuzun olması doğru olmaz, dedi İyi
Peri.
Pooka
nezaketle başını salladı ve süssüz, kapüşonlu, astragan yakalı, gri kaşmirden
bir yağmurluğu itinayla üzerine geçirdikten sonra, siyah kadifeden şapkasını ve
bastonunu aldı. Daha sonra evdeki her şeyi hale yola koydu; tavalar kurum
tutmasın diye baş aşağı asıldı, ocağın ateşi kara urbayla beslendi ve çanak
çömlek, altları havaya bakacak şekilde yerleştirildi. Son meşe palamuduna kadar
her şeyin icabına bakıldı, o da yerden alınıp pencereden dışarı atıldı.
Şimdi
neredesiniz diye sordu Pooka.
Buradayım,
diye karşılık verdi İyi Peri, üzerinde eliptik bir yarık olan döşeme taşının
üzerindeyim.
Bir
saniyeliğine izninizi rica edeceğim, dedi Pooka çatlak söşeme taşına doğru
reverans yaparak, ailemle vedalaşmak istiyorum.
Şefkatli
bir ilgiyle yatağa yaklaştı, elini nevresimin altına soktu. Bastonunu karyolanın
demirine asarak karısının pütürlü yanağını okşadı.
Hoşça
kal, bir tanem, dedi şefkatle.
Hastir,
Fergus, dedi karısı tuhaf, boğuk bir sesle.
Neredesiniz,
diye sordu yine Pooka.
Paltonuzun
cebindeyim, dedi İyi Peri.
Cebimi
de doldurdunuz, dedi Pooka, ama önemli değil. Önden gidip dalları çatırdatıp
yaprakları hışırdatmazsanız, doğru yönden gidip gitmediğimizi nasıl bileceğim?
Buna
hiç gerek yok, dedi İyi Peri. Cebinizde oturup kumaşın arkasından bakarak,
yanlış yola saptığınızda sizi uyaracağım.
O
kumaşın arkasından bakamazsınız, dedi Pooka, görüp göreceğiniz en iyi kalite
kumaştır o. O paltonun kumaşının metresine beş şilin altı peni saydım vaktiyle.
Harp öncesiydi.
Gözlerimi
kapadığımda bile göz kapaklarımın arkasından görebilirim, dedi İyi Peri.
O
paltonun kumaşı, dedi Pooka ciddi ama kibar bir tonda, herhangi bir meleğin göz
kapağından daha kalındır.
Bilmiş
bilmiş konuşmayı pek sevdiğinize şüphe yok, dedi İyi Peri. Yürümeye başlasak mı
artık, Bayım, ne dersiniz?
Hemen
başlıyorum, dedi Pooka.
Kapının
kanatlarına asıldı, iki kanadı da ardına dek açarak sabahın ihtişamına adım
attı. Kapının kanatlarını bir iple itinayla birbirine bağladı ve evin önündeki
açıklığı aşıp etraftaki çalılıkların karanlığına daldı; karşısına çıkan bütün
engelleri pabuçlarının korkunç darbeleriyle bir çırpıda ortadan kaldırıyor,
asma filizlerini ve sarmaşıkları yıkıp geçerek, dişbudak ağacından bastonunun
uğultulu vuruşlarıyla sarı, yeşil ve kankırmızısı yer elmalarının örümcek
ağımsı sarkıtlarını yarıyor ve beşli vezin ölçüsüyle bir vurgulu, bir vurgusuz
adım, yani bir baston adımı, bir ayak adımı atmak suretiyle yosunları ezip
geçiyordu.
Gördüğünüz
her dikenli çalılıktan geçmeniz gerekmiyor, dedi İyi Peri. Gideceğin yolu
seçmek diye bir şey var.
Herkesin
fikri kendine, dedi Pooka.
Bir
tarafınızı fena halde kesebilirsiniz, dedi İyi Peri. Solda kalın, yanlış yolda
gidiyorsunuz.
Pooka
hızını pek kesmeden çark etti ve iri dallardan oluşan sık çalılığın ortasına
daldı, güçlü, kuvvetli bir avucun içinde bir ceviz nasıl kırılırsa öyle kırıp
geçiyordu dalları. Peri, paramparça olmuş dallardan oluşan yıkıntıya baktı
dönüp.
Bu
dallardan bazıları sivri, dedi. Dikkat etmezseniz paltonuz lime lime olur.
O
paltonun kumaşı, dedi Pooka dikenli dallardan oluşan bir duvara doğru bile
isteye ilerleyerek, bugünlerde giysilerde kullanılan kumaşlardan çok daha
iyidir. Eskiden diktikleri paltolar en haşin kışlara dayanır, ömürlük olurdu.
Solda
kalın, dedi İyi Peri. Yürüyüşe çıktığınızda hep böyle mi gidersiniz?
Size
söylemekte sakınca görmüyorum, dedi Pooka nezaketle, tasarruf yapmak için
fabrika malı ucuz giysiler satın almaktan daha yanlış bir şey yoktur. Kendini
tapon takım elbiseler giyme budalalığına adamış bir adam tanırdım bir zamanlar.
Ne oldu dersiniz?
Soldan
soldan gidin, dedi İyi Peri. Yol kenarındaki diken kümeleri o takımı yırtıp
adamın sırtından alıp götürmüştür muhtemelen.
Yanlış,
dedi Pooka. Sağanak yağmurda köpürüverdi, garip ama gerçek. Bu düşük kalite
giysilerin dikiş yerleri sabunla birbirine tutturuluyor. Adamın giysisi,
kaynayıp taşan bir kazan taze süt gibi yolun ortasında köpürdü.
Şurası
muhakkak ki, diye fikir beyan etti İyi Peri, yöneldiğiniz çalı kümesinin
içinden geçip giderseniz, paltonuz paçavraya dönecek, deriniz de lime lime
olacak, ikimizi de öldüreceksiniz. Aklıselimlik diye bir şey var.
Öyle
bir şey olmaz, merak etmeyin, dedi Pooka. Adamın bir berber dükkânına gidip
takım elbisesini traş ettirmekten başka yapacak pek bir şeyi kalmamıştı tabii.
Bu ona kaç gümüş akçeye mal oldu, biliyor musunuz?
Pooka
dikenlerle dolu, dallarla kaplı sık çalılığı deli gibi çatur çutur yararak
aşarken, İyi Peri karanlık cebin içinden bir çığlık koyuverdi.
Bilmiyorum,
dedi.
On
şilin yedi peni, dedi Pooka. Harp öncesinde bayağı iyi paraydı bu. Doğru yönde
gidip gitmediğimi sorsam nezaketsizlik etmiş olur muyum acaba?
Çok
iyi gidiyorsunuz, dedi İyi Peri.
Harika,
dedi Pooka.
Bir
kez daha, güneşi kesen orman alacakaranlığında dalları kırıp parçalayarak yol
açmak için sabahın ılık ışıklarını arkasında bıraktı.
Dere
kenarında kocaman şapkalarından buz gibi su yudumlayan iki adam gördüklerinde,
üç kilometre bile yol kat etmemişlerdi;
adamlardan biri uzun boylu ve inceden, diğeri kısa boylu ve etine
dolgundu. Bellerinde, pırıl pırıl parlayan kurşunlarla dolu ve her birinde bir
çift altıpatlar asılı iki kemer vardı; Pooka adamlar dizlerinin üzerine çökmüş
vaziyetteyken laf çakarak onları şaşırtmak için arkalarından yaklaşmadan önce,
iki şapka dolusu billur gibi suyu mideye indirmişlerdi.
Kim
olduklarını sor, dedi İyi Peri.
Selamlar,
dedi Pooka nezaketle, ikinize de.
Aleykümselam
dedi Slug Willard ıslak şapkasını kibarca selam vermek için kaldırırmış gibi
yapıp ustalıkla kafasına geçirerek, bu benim dostum ve mesai arkadaşım Bay
Shorty Andrews. Nasılsınız?
Gayet
iyiyim, dedi Pooka. Siz nasılsınız, Bay Andrews?
Şahaneyim,
dedi Shorty.
Harika
bir hava, değil mi? dedi İyi Peri cebin içinden, böyle bir sabahın kuvvet
şurubundan aşağı kalır yanı yok.
O da
neydi? Ne dediniz, Bayım diye sordu Slug.
Ben
bir şey söylemedim, dedi Pooka.
Ben
yanıldım o halde, dedi Slug. Maalesef, Bayım, kafamın içindeki seslerden
mustaribim, uykumda da sık sık sesler duyuyorum. Yolunuzun üzerinde bir öküze
rastladınız mı acaba, Bayım?
Kayıp
bir öküzü aramaktan bacaklarımız koptu, diye açıkladı Shorty.
Tanrı
esirgesin, dedi İyi Peri, böyle bir yerde öküz aramak maharet ister doğrusu.
Doğru
dediniz, dedi Slug. Alınmayın ama pek tuhaf konuşuyorsunuz.
Ben
tek kelime etmedim, dedi Pooka gülümseyerek.
Belki
de ettiniz, dedi Shorty.
Şerefim
üzerine yemin ederim, dedi Pooka.
O ses
var ya, giysilerinizden geliyordu sanki, Bayım, dedi Slug. Cebinizde küçük bir gramofon
taşıma alışkanlığınız yok, değil mi, Bayım?
Yok,
dedi Pooka.
Beni
onlarla tanıştır, dedi İyi Peri ısrarlı bir fısıltıyla.
Yine
yaptınız işte, dedi Shorty kabaca.
İzin
verin açıklayayım, dedi Pooka, duyduğunuz ses paltomun cebinden geliyor.
Cebimde bir ruh var, konuşan da kendisi.
Amma
attın, dedi Shorty.
Şerefim
üzerine yemin ederim, dedi Pooka ciddiyetle. Bu sabah evime geldi, şimdi de
birlikte özel bir yolculuk yapıyoruz. Çok efendidir kendisi, sohbeti de çok
iyidir. Kızıl Kuğu Oteli’nde gerçekleşecek bir doğumda hazır bulunmak üzere
düştük yollara.
Hadi
canım, dedi Shorty.
İyiymiş,
dedi Slug. Bir bakabilir miyiz?
Maalesef
görecek bir şey yok.
Cebinizdekinin
bir dağ gelinciği olmadığından emin misiniz diye sordu Shorty. Tavşan avına
çıkmış bir adama benziyorsunuz.
Kimmiş
bakayım dağ gelinciği? diye hiddetle sordu İyi Peri.
Dinine
yandığımın, bir ruh gerçekten de, dedi Slug. Sesinden tanırım ruh ben.
Hadi
canım, dedi Shorty, cebin içindeki şahsiyet acaba bize arp ezgilerinden bir
seçme sunma nezaketinde bulunur mu?
Bütün
ruhların usta çalgıcılar olduğu düşüncesi popüler bir yanılgıdır, dedi İyi Peri
soğuk bir ses tonuyla, iyi mizaçlı olduklarını farz etmek de öyle. Ağzını
burnunu dağıtırsam kuşkuların da dağılır belki, ha, Bay Andrews?
Benden
uzak dur, abicim, dedi Shorty hemen silahına davranarak, uzak dur yoksa
pekmezini akıtırım.
Kaldır
silahını be adam, dedi Slug, onun pekmezi filan yok. Ömrü hayatında duymadın mı
hiç. Safi hava o.
Havasını
alacağım onun, diye bağırdı Shorty, hiçbir kahrolası ruh benim hakkımdan
gelemez.
Cık
cık cık, dedi Pooka sakinleştirici bir edayla, olay çıkarmanın âlemi yok.
Dağ
gelinciği dedi bana, dedi İyi Peri.
Havuç
lapası seni, dedi Shorty.
Gaganı
beş dakika kapalı tut sen de, dedi Slug arkadaşının tepesine hiddetle eğilerek,
lanet olası ağzını kapat artık, duydun mu? Bu beyefendi ve cebindeki ruh benim
dostlarım, bunu böyle bilesin, onlara hakaret edersen bana hakaret etmiş
olursun. Kahrolası canını seviyorsan, bu konuda bir hata yapayım deme. B.V,H.V.
Birini vuran, hepsini vurur.
Hadi
ama beyler, lütfen, dedi Pooka.
Birini
vuran, hepsini vurur diye tekrarladı Slug.
Kes
sesini, dedi Shorty.
Tek kelime
daha edersen, güzel kardeşim, ben senin sesini keserim, sonra da seni en yakın
kanalizasyona atarım, diye bağırdı Slug, iflahını keserim, tek kelime daha
edersen gebertirim seni. Özür dile!
Beyler!
Dedi Pooka dertli bir edayla.
Çabuk
özür dile, diyerek üsteledi Slug.
Tamam,
tamam, dedi Shorty, cümle âlemden özür dilerim. Herkes mutlu oldu mu şimdi?
Ben mutlu oldum şahsen, dedi İyi Peri.
Âlâ,
dedi, Pooka, neşeli nezaketi yerine gelmişti. Şimdi, siz beyler mutluluk verici
vazifemizi yerine getirirken belki bize katılmak istersiniz. Bayan Lamont’un
minik bir oğlu olacak, konukların şahane içeceklerden yoksun bırakılacağından
şüphe etmek için hiçbir neden yok.
Bizim
için bir zevktir, dedi Slug, gidip bebeğe hoş geldin diyelim. William Tracy
adında bir şahısla çalışmışlığınız var mı?
Adını
duymuştum, dedi Pooka. Şurada soldaki koruluktan geçip kestirme yoldan gidelim.
Görüp
görebileceğiniz en usturuplu insandır, dedi Slug içtenlikle, bira konusunda hiç
cimrilik etmemiştir. Bay Tracy ile çalışmak bir zevkti. Kızıl Kuğu Oteli Bay
Trellis’in yaşadığı yer değil mi?
Tam
üstüne bastınız, dedi Pooka.
(…)
Bu uzun
alıntıyı spoiler olsun diye yazmadım, anlattıklarım da, alıntı da daha çok
trailer nevinden ele alınabilir. Yazarların, kahramanların birbirine karıştığı,
aynı anda birden fazla romanın karşınıza çıktığı, bunun yanı sıra anlatılan tüm
hikâye ve hikâyeciklerin akıl hastanesi penceresinden dışarı atılmış kâğıtlarda
yazılı zırdeli karalamalardan ilham alınmış hissi yaratan timsallerle dolu bu
çılgın kitabı okumuş olmayı, gâvurların ifadesiyle “made my day” diye ifade
edebilirim, öylesine zevk aldım, keyiflendim. Manyakları seviyorum ya. Sağolasın Terry Eagleton, ne güzel bir kapı
açtın bana, zamanında kitabına yaptığın Üçüncü Polis alıntısıyla. Yolculuğum, Ağaca Tüneyen Sweeney’e uzandı sayende.
*** Okunan
bir eserde karşımıza çıkan iktibasların yahut sayfa sonlarında gördüğümüz
dipnotların bana yeni yazarları, kitapları işaret etmesi ilk değil. Neredeyse
yirmi sene evvel elime geçen ve pek çok klişeleşmiş tarih kalıbını sarsan
içeriğiyle bana çok şey katan Şahin Uçar’ın ‘Tarih
Felsefesi Açısından Mülk Ve Hilafet: Medine’yi Yeniden Kurmak’ kitabında
Arnold Toynbee’nin ‘Medeniyet
Yargılanıyor’ isimli eserinden çeşitli pasajlar yer almaktaydı, o yaşın
merakı ve bilgiye açlığı ile kitabı almış, hatmetmiştim. Bunca sene geçti
aradan, hala başucu kitaplarımdan biridir o. Kitaptan o kadar tatmin olmuştum
ki son yaprağında kitabı basan Ağaç Yayıncılık’ın diğer eserlerini de edinmek
istedim; düşünce serisiymiş, Rene Guenon’un ‘Maddi
İktidar- Ruhani Otorite’ ve Martin Lings’in ‘Antik İnançlar- Modern Hurafeler’ isimli kitapları hep o düşünce
serisi başlıklı son yaprakta gördüğüm, sonra da okuduğum kitaplardı. Ardından
bu paragrafta geçen yazarların tüm kitaplarını yiyip yuttum. (Rabbim Guenon’a
ve Lings’e rahmet eylesin, bana [ve size] onların yanında haşrolmayı nasip
etsin inşallah.)
Bazen
düşünüyorum, kitaplar ve internet olmasaydı acaba bu yaşıma dek evlenir miydim
ki diye? Bilmem, internet bana üvey sevgilimmiş, kitaplarım da arada kaçamak
yapmaktan kendimi alıkoyamadığım çıtır kaçamaklarımmış gibi geldi her zaman. Bu
da böyle bir hayat işte.