28 Mart 2015 Cumartesi

Joker Üzerine...





Dün gündüz vakti eski bir arkadaşım aradı, severim kızı ama her zaman başı derde girdiğinde ya da iltimas yahut akıl almaya ihtiyaç duysa arar, gene derin bir nefes alıp ‘sorun nedir?’ ses tonuyla telefonu açtım;  çabucak geçiştirilen naber nasılsın girizgâhının ardından bir dostunun Kim Milyoner Olmak İster? Yarışmasına katılacağını, benim de dostu için joker olup olamayacağımı sordu, dostu beni arayabilir miymiş yarışmada. Önce manyak mısın, arkadaşın tanımadığı birine nasıl güvenecek, bilgisine, kültürüne itimat edecek de o kişinin sözüyle hareket edecek diye sordum, bal gibi de olurmuş, öyle dedi. Hatun mu diye merak ettim, yok erkek dedi, bu defa da manyak mıyım elin sapına joker olayım diye itiraz ettim. Meğer bal gibi olurmuşum, öyle dedi. Peki o zaman, arasın beni diye söylendim, telefondaki ses cıvıltılı bir teşekkür sonrası kapandı, hemen sonra dostu olan müstakbel yarışmacı çocuk aradı. Efendi, saygılı, çekingen bir üslupta konuşmaya başladı, rahatlaması için hakkında hiçbir şey bilmediği bir adamı yarışma jokeri olarak belirlemek istemesinin manyaklık olduğunu, benim bir erkeğe bu iyiliği yapmamın ise cinsel tercihlerim hakkında kendimi kendime dair şüpheye düşüren bir durum yarattığını dile getirdim. Bu garip cümleyi içinde bulunduğu telaştan anlayamadı sanırım, gene de neşesi yerine geldi, rahatladı nispeten. Jokerlik ricasını yineledi, kendisine Türk edebiyatı, müziği, sineması, aşçılık ve terzilik dışında dünyadaki her şeyi bildiğimi, her konuda bilgi sahibi olduğumu söyledim. Tevazuumun boyutları sanki bunlara hazırlıklıymış gibi onu hiç şaşırtmadı, hemen soyadımı, ne iş yaptığımı sordu, ayrıca acilen bir fotoğrafımı istedi, programa vermek için. İş yerindeyim, kravatlı ağır abi pozunda bir selfi çekip whatsup marifetiyle yolladım çocuğa. Bu arada, başından sonuna bütün bu yazdıklarım 5-6 dakika içinde oldu, öyle ki ofisi paylaştığım yanımdaki arkadaşım ağzı açık hem konuşmaları dinliyor hem de garip garip şeyler mırıldanıyordu. 






Çekimler bugündü, çocuk mesaj yazıyor, Oğuz abi dördüncü sıradayım, şu oldu gecikme söz konusu, bu oldu tekrar aşağı iniyoruz vs. Ben de heyecanı çocukla beraber yaşıyorum ama benimkisi farklı: Soracağı soruyu bilebilmem lazım. Bu benim kendimle rekabetim. Yolda görsem tanımayacağım çocuğa da mesaj yazıyorum, önemli olan eğlenmek, gerilme sakın, sen keyfine bak, bu deneyim tek başına yeter diye. O’nu bu mesajlarla rahatlatıp, muhtemel yanlış cevabımı onun nezdinde temize çıkarmaya çalışmak benim yaptığım. Profesyonel bir şerefsiz, kendi hatasını başkası üzerinden hoş gördürür. Tedirginim, bana soru gelirse doğru cevabı vermek zorundayım, egom bunu gerektiriyor. Çocuğa da sedatif mesajlar, öyle ki yarışma sonunda sırf muhabbet için Erzurum’a gelmekten filan bahsetmeye başladı muhatabım. Başarmam lazım. Yoksa çok utanırım kendimden.

Derken mesaj, Oğuz abi yayına giricem birazdan. Peki, hiç kasma, eğlenmene, keyif almaya bak cevabı gene benden.

Yirmi dakika kadar sonra bilinmeyen bir numara, elim titreyerek açtım telefonu. Pavyon konsomatrislerinde bile rastlanılmayacak bir soğukluktaki kadın sesi. Evet benim. İ. Bey joker hakkı için size bağlanacak, birkaç dakika telefonunuzu kapatmayın, soru-cevap bittiğinde iyi akşamlar dileyeceksiniz.  Peki, bekliyorum. Telefon kulağımda, nefesim kesiliyor heyecandan.  Karşı tarafta operatör kızların kendi aralarında yaptıkları saçma muhabbetleri işitiyorum, bir de yarışma programının fon müziğini. Simon Bolivar Venezuela doğumlu mu, Bolivya mı sorusu o an aklıma saplanıyor. Ya Simon Bolivar’ı sorarlarsa? Hani her şeyi biliyordum lan ben? Sormazlar inşallah. Biraz daha zaman geçiyor, acaba beni unuttular mı, belki başka bir jokeri aramıştır, ne iyi olur, kendimi sınamam, hem bir soruyla sınav mı olur düşünceleri kafamda dönüp dururken Selçuk Yöntem. Heyecanım bir anda uçtu, her zamanki cool halim geri geldi, içimi doldurdu. Adamın ismini bile sabah wikiye bakıp öğrendim, yıllardır izlemiyorum ki bu yarışmayı. Kenan Işık’ı severdim ama. Merhabalar Oğuz Bey, nasılsınız, teşekkür ederim Selçuk Bey, sizler nasılsınız, sağolun, İ. Bey’le yarışıyoruz, size bir baraj sorusu var, buyrun dinliyorum,  İ. Soruyu okumaya başladı, daha cümlenin yarısında PODEMOS… PODEMOS! diye kestirip attım, bol şans dileyip aldığım talimat gereği iyi akşamlar dilerken Selçuk Yöntem’in gülen sesiyle telefonu kapattım. Göğüs kafesimdeki genişleme hissi, Michael Jordan’ın attığı her sayıdan sonra elini yumruk yapma hareketiyle birleşti. Simon Bolivar’ın doğum yerini bilmiyorum ama PODEMOS’u da bilemeyecek adam değilim hamdolsun. 


 Yarım saat sonra sevimli İ.'den sms, abi sayende 15, sonra sazan yaptım, 15’le ayrıldım. Banane, ben kendi yarışmamı kazandım ya güzel kardeşim :)

Not: Venezuela’ymış.

26 Mart 2015 Perşembe

Yürüyüş Amaçlı Koşu Bandı Üzerine...





Üç hafta kadar önceydi, iş yerimde şube müdürleri toplanıp çay muhabbeti bahanesiyle boş boş geyik yaptığımız bir ara, laf nasılsa Erzurum’a gelmemin ardından hacmi ve görkemi belirgin bir artış gösteren göbeğime geldi; şişko olmak bir kusur, bir zaaf, daha da ötesi bir ayıp, utanç verici bir şey olarak görülüyor insanlar tarafından. Öyle bir hal ki, kişi isterse moleküler genetik alanında çığır açsın, insanların tüylerini ürperten benzersiz besteler yapsın veya en güvenli network ağlarına sızacak maharette bir hacker olsun fark etmez; şişko ise şişkodur. Tombul demiyorum, balıketli demiyorum, etli butlu yahut etine buduna dolgun da demiyorum- bunların hepsinin beğeneni, alıcısı çıkar-  kibarcası şişman, ama gerçekte her görenin sesli/sessiz ‘şişko’ diye aşağıladığı kişilerden bahsediyorum. Fazla kiloları olan bir adamken, Erzurum’da geçirdiğim altı ayın ardından bir şişkoya evrildim. Gerekçeler aynı: Yiyecek adam gibi bir şey yapmadığımdan/bulamadığımdan ne bulsam onu yiyorum, bu sağlıksız beslenmemin yanı sıra daha evvel de değindiğim üzere eve kapanıp kaldığım için hareketsizliğim zirve yaptı. Bu geçerli mazeretleri maalesef insan bünyesi kabul etmiyor; onun parametresi kalori-karbonhidrat- harcanan enerji üzerine kurulu. Özetle götüm, göbeğim aldı başını gitti. Tartılmaya bile korkuyorum doğrusu. 100 görmekten ödüm kopuyor baskülde, buraya gelirken 95 filandım, ama o vakitler üzerime oturan takım elbiseler artık isyanda, hemen her sabah pantolonumu zorlukla iliklerken gün içinde bir skandalla karşılaşmayayım diye dua etmeye başladım ne zamandır; farklı türden bir sabah duası. Şişko kişi saygı görmez, horlanır, hafife alınır, acınır, alay edilir, aşağılanır. Elbette bir sağlık sorunu nedeniyle bu durumu yaşayanları ayırmak gerekir ama sonuçta şişko, kendisine öfkelenildiğinde ‘pis şişko’dur, azarlandığında ‘aptal şişko’dur. Şişkoyum ben.


Çay sohbeti sırasında konu göbeğime gelince, her zaman ki bahanelerimi sırladıktan sonra bir süredir aklımın bir köşesinde fikir bazında yer almaya başlamış bir şeyi, koşu bandı alma düşünceme getirdim sözü. Kardeşimin tavsiyesiydi uzun zaman önce; her ne kadar evindeki alette çok fazla koştuğu için diz kıkırdakları harap olsa da, bana koşu bandını önerirken koşmayı değil, düzenli olarak yürümemi salık vermişti; böylece onun düştüğü hatayı tekrarlamayacaktım, hareket edecektim, ayrıca öteden beri dertli olduğum sindirim sistemim de bu eylemden mutluluk duyacaktı. Yeni veya ikinci el koşu bandı almayı düşündüğümü söyler söylemez, çömezlerden biri evindeki koşu bandını bana satmayı teklif etti: İki sene kadar olmuş alalı, çok az kullanmışlar, evde bir köşede duruyormuş. Çocuğu pek sevmem doğrusu, onunla bu işe girmeyi gözüm kesmediğinden kardeşimin tavsiyeleri ile konuya set çekmeyi düşündüm, ya Voit, ya da alt markası Dynamic almamı söyledi kardeşim diye sözünü kestiğimde “benimkisi Voit abi, hem de Elegant model” diye çıkış yaptı heyecanla. Ne kadar istediğini sordum, 1900TL ye almışmış, ben ne verirsem olurmuş. Bir ara özel konuşuruz diye salladım, fakat bir yandan da içimden bir ses bu çözümü denemem gerektiğini fısıldıyordu bana. Göbeğimle mutlu değildim ki. O akşam baktım, 1900-2000 TL arasındaki fiyatı ve gösterişli görünümüyle etkileyici bir hali vardı. Ertesi sabah çömeze tekrar sordum, satmak isteyip istemediğini. Önce al abi senin olsun dedi, sonra vermeyi teklif ettiğim rakamı hiç ikiletmeden kabul etti. Sonraki gün, gene bir çay muhabbeti sırasında “hanım vermek istemiyor abi, ona bahsedince tekrar spor için yürüyüşe başlayacağını söyledi bana.” diye yatım ağızla sızlandı, üstelik aleti iki yılda iki defa bile kullanmadıklarını itiraf ederek. Ben de kadınların bir şeyleri kaybedecekleri zaman değerini anladıklarına dair gayet seksist yorumlarda bulup, olmuyorsa olmuyor, hanımı üzme sakın dedim. 


Aradan bir hafta kadar geçti, heyecanla yanıma geldi, hanımını ikna ettiğini söyleyerek. Benim koşu bandı edinme isteğim gene canlandı o sırada. Anlaştık, en kısa zamanda evine gidip aleti alma yönünde. Sonraki iki üç gün ses çıkmadı bundan, en sonunda ben açtım konuyu, bu defa da “abi, evde güzel bir görüntüsü var, hanım bunu evden çıkarırsak o köşeye ne koyacağız, boş kalmaz dedi, şimdi de onu düşünüyoruz.” şeklinde mukabele edince tepem attı. Bana anlattığı şeyin saçmalığı, kılıbıklığı bir yana, zaten herifi sevmiyorum, iyice sinir oldum. Şişkolaşmış olabilirim ama hala aynı Oğuz’um ben, gelemem böyle şeylere. Konuyu da açmadım günler boyu.  Bu arada bir hafta kadar oldu, “abi tamam, ne zaman istersen gelip alabilirsin” dedi demesine, ama bu defa bende zerre istek kalmadı. Her gün yanıma geliyor, konuyu açıyor, ben de bir ara bakarız, acelesi yok diye sallıyorum. Ta ki dün gece koşu bandını rüyamda görünceye dek böyle sürdü. Sabah kendisine rüyamdan bahsederken yalvaran gözlerle “abi bu akşam gel lütfen, al aleti” demek için sözümü bitirmemi bekliyor gibiydi.










Şu an salonda bir koşu bandı duruyor. Arkadaşı boş odaya koyacaktım ama oda kapısından sığmadı lanet şey. Salonda koşu bandı mı olur ya? Napıcam şimdi bunu? Kullanırım inşallah. Koşu bandı şişkosu beni gidi.

23 Mart 2015 Pazartesi

Flann O'Brien Üzerine...









Biri bana “modern ya da klasik yazarların içinden, bugüne dek okuduklarımdan tümüyle farklı, yeni, bambaşka bir roman okumak istiyorum, ne tavsiye edersin?” diye sorsa, duraksamadan söyleyeceğim ilk isim Flann O’Brien’ın imzaladığı ‘Üçüncü Polis’ isimli eseri olurdu. Kusursuz bir zırvanın nefis edebi anlatımla işlendiği, her sayfasında hissedilen absürd heyecanla ‘WTF?!?’ denilesi türden benzerine rastlamadığım bir kitaptı Üçüncü Polis. Aslına bakarsanız İrlanda Edebiyatıyla ne işim olur benim, Joyce bile okumamış adamım sonuçta. Birkaç sene önceydi, ismini kardeşimden [bu arada, şerefsizin Yrd. Doç. olunca iyice götü kalktı; birkaç sene önce ‘abi falanca derste ne okutayım çocuklara, filanca dönem hakkında bana akıl ver n’olursun’ diye yalvaran herif şimdi en parlak fikirlerime ve yorumlara dahi burun kıvırıp tepeden bakmakta,  ülkemizde ciddi bir akademisyen elitizmi sorunu var.] çok defa kitaplarını okumamı tavsiye ettiği Terry Eagleton’ın o vakitler henüz var olan Simurg’un raflarında “Kötülük Üzerine Deneme” isimli hacimsiz kitabını görünce, hem kardeşimin önerisi, hem de kitabın adının cazibesiyle alıp okumaya başlamıştım. Eagleton, edebiyattaki kötü karakter üzerinden türlü felsefi ve psiko-sosyolojik değerlendirmeler yapıyordu, doğrusu hoş ve zevkliydi yorumları, ele aldığı kitaplardan biri de çeşitli alıntılar yaptığı “Üçüncü Polis”ti. Kısacık iktibaslar öyle ilgi çekiciydi ki, kitabı bulmak istedim, talihim varmış, Türkçe’ye çevrileli de fazla bir zaman geçmemişti, üstelik nefis bir tercümeyle. “Üçüncü Polis”in yayınlanma hikayesi de ilginç, yayıncılar ‘fazla uçuk, okunmaz’ kanaatiyle kitabı basmaya yanaşmamışlar, seneler sonra adamın ölümünün ardından karısı kopyaları birine vermiş, sonra eser sansasyon yaratmış vs. Hasılı, Eagleton’ın kitabına alıntıladığı kısa bir pasaj, bana Flann O’Brien gibi çok özel bir yazarı fark etme ve olağanüstü bir kitabı okuma fırsatı vermişti. Böyle beklenmedik sürprizler değil mi hayatı yaşanır kılan? Daha sonra, doğal olarak bu inanılmaz kitabın yazarı başka ne yazmış diye aradım, “Üçüncü Polis” yayıncılar tarafından beğenilmeyince çok sonra onu biraz daha anlaşılır hale getirmek için epeyce değişikliğe uğrattığı –aslına bakılırsa ‘bu defa anlaşılsın’ kaygısıyla tadından ve lezzetinden çok şey kaybeden-  Dalkey Arşivi’ni kısa bir süre sonra dilimize çevirdiler, ne var ki Sayın cumhurbaşkanımızın maket modeli nasıl aslının yerini tutamıyorsa, Dalkey Arşivi, öncülünün ancak kuru bir gölgesinden ibaretti. 




İstanbul’a geçen gidişimde burada okuyacağım kitaplar için stokumu hazırlama amacıyla bakınırken, 2014’ün Eylül ayında yayınlanmış bir başka kitabına rast geldim Flann O’Brien’ın yazdığı. Wiki’de ve başka sitelerde yazarın masterpiece’i olarak nitelenen orijinal ismiyle At Swim-Two-Birds: yayıncı tercihiyle ‘Ağaca Tüneyen Sweeney’ başlığı altında raflarda görünce, tabakta kalan son elmalı kurabiyeyi hızla aşıran Homer Simpson misali uzanıp kaptım, çabucak kasaya yöneldim. Aynı çevirmen (Gülden Hatipoğlu), aynı yayınevi (Everest).




‘Üçüncü Polis’ benim nazarımda zehir gibi bir zekâya sahip yazarın ancak DMT türü bir hallüsinojen kullandıktan sonra kaleme alabileceği türden muhteşem bir manyaklıktı, kendi yorumumla ‘Psychedelic Fun’ olarak ifade edebileceğim türden. Bütün kitap bir ‘bu ne amına koyiym?’  sorusu üzerine kuruluydu sanki. Ne var ki, Ağaca Tüneyen Sweeney’i okuduğumda, nasıl bir dahi ile karşı karşıya olduğumu idrak etmem ve yazara hakkını teslim etmem daha kolay oldu. Flann O’Brien, öyle böyle değil, gerçekten inanılmaz bir kitap yazmış. Metafiction (üst kurmaca) denilen türden, roman içinde roman, hikâye içinde hikâyelerin var olduğu edebi türü bilirsiniz, bunların benzerlerini gördük daha önce;  Hamlet’te yer alan tiyatro grubunu hatırlayın söz gelimi.  Şimdi ise bu üst kurmaca olgusunun suyunu çıkartan bir kitaptan söz ediyorum size: Ağaca Tüneyen Sweeney’in bir anlatıcısı var. Bu anlatıcının yaşadıkları, çevresi, hayatı var. Bu anlatıcının yazdığı bir roman var. Yazdığı romandaki ana karakter de bir roman yazıyor. Bu arada her bir romanda dünya kadar karakter mevcut ve bu karakterler hem kendi aralarında, hem alt-üst katmanlardaki romanların kahramanlarıyla, hem de çok ilgisiz bir başka romanında geçen bir karakterle ilişki kurabiliyorlar. Karmaşık ifade ettiğimi düşünüyorsanız yanılıyorsunuz, olayın kendisi arapsaçı zaten. Böyle olmasa AğacaTüneyen Sweeney’in önsözünde editör okuyucuları baştan uyarmazdı:


“Kitabı okurken hangi karakteri kimin yarattığına dikkat edin. (…) Hangi anlatı seviyesinde olduğunuza, anlatıcının kim olduğuna dikkat edin; örneğin kitabın anlatıcısının hatıralarını, anlatıcının yazdığı kitabın bölümlerini, ya da bu kitabın içindeki kitabın kahramanlarının anlattığı bir hikâyeyi okuyor olabilirsiniz.” 


Kısaca, ucunu kaçırdığı anda okuyucunun sayfalar arasında düpedüz kaybolduğu, neredeyim ben, bu insanlar kim, ne işim var benim burada sorularını sormaya başlayacağı türden bulmaca gibi nefis bir labirent kitaptan bahsediyorum. Enteresan bir ön kabulle yola çıkıyor  Flann O’Brien: Yazar bir karakter yarattığında, o karakter (edebiyat dünyası sınırlarında içerisinde) bir canlıya, etli kanlı bir insana dönüşmekte. Hayatın tüm yönleriyle.  Üstelik daha evvel, ilgisiz alakasız bir yazarın kaleme aldığı romanda geçen şahıslar, yaşamaya devam ediyor. Roman bitiyor ya da yazar artık yazmaya son veriyor ama karakter hayatta. Yazar, bir tür tanrı, lakin O’Brien’ın yazar karakterleri hep uçup tipler, uçuk tanrıcıklar.




Şimdi, Ağaca Tüneyen Sweeney’den hayli uzun bir alıntı yapmaya niyetliyim, ne menem bir şeyden söz ettiğimi anlatmak için:




(…)

Karısının yanı başında yatmakta olan Pooka MacPhellimey’yi derin uykusundan uyandıran şey, ormandaki sık ağaçlar ve pencerelere gerilen çuval bezleri yüzünden zayıflamış da olsa, ışıyan sabah güneşinin pırıltısıydı. Kaşları çatık uyandı uykusundan ve başparmağını oynatarak sihrini yaptı, böylece börtü böceği, kurtçukları ve bütün ormanda koca taşların altında pinekleyen diğer musibet sürüngenleri de uyandırdı. Daha sonra, gözleri yarı kapalı, siivri tırnaklı elleri kafasındaki gür çalılıkta kenetlenmiş vaziyette sırt üstü uzandı; alçak sesle beddualarını ve sabah dualarını ediyor, yumru ayaklarının yatakta oluşturduğu kamburu düşünüyordu. Yanında süpürge sapı gibi duran karısı görünmüyordu, dikkatli bakmazsan fark edemezdin bile, kara çuval bezinden yapılma yorganın altında kara, uğursuz bir buruşuktan ibaretti, bir gölgeydi. Pooka yatakta pipo keyfi yapmak için piposuna, çakısına ve tutam haline getirdiği tütününe- her üçü de yanı başındaydı- el atmak üzereydi ki kapı dışarıdan ısrarla çalındı ve çalanı buyur etmek için açıldı. 

Evime hoşgeldiniz, dedi Pooka hürmette kusur etmeyerek, piposunu yatağın başlığına hafifçe vuruyor ve kimse ayaklarının kamburuyla ilgili fikir beyan etmesin diye yumru ayaklarını yana çeviriyordu. Edepli bir merakla kapıya baktı ama kimseler yoktu, kapıyı çalan şahıs ortalarda görünmüyordu. 

Hoş geldiniz, içeri buyrun dedi Pooka ikinci kez. Ziyaretçiler beni sabahın köründe nadiren şereflendirirler.

Güzel evinizim orta yerindeyim zaten,  dedi ince bir ses, bir çağlayanın çınlamasından ve gümbürtüsünden daha tatlı, günün ilk ışıklarından daha ışıltılı bir sesti bu. Üzerinde eliptik bir yarık olan döşeme taşının üzerinde duruyorum.

Fakirhaneme hoş geldiniz, dedi Pooka döşemeleri gözden geçirerek. Ne biçim durmak o öyle, göremiyorum sizi. 

Sizi ziyaret etmeye ve sizinle bir saatçik muhabbet edip çene çalmaya geldim, dedi ses.

Konuşmak için erken bir saat, dedi Pooka, ama evime hoş geldiniz. Adınız bir sır zannedersem.

Adım dosdoğru İyi Peri, dedi İyi Peri. İyi bir periyim ben. Sır olmasına sır, ama öyle büyük bir sır ki sadece birbirimize söyleyebiliriz. Evinize bu saatte gelişimin sebebine gelince; akıllı uslu bir muhabbet için sabah asla çok erken değildir. Aynı şekilde akşam da asla çok geç değildir.

Pooka nevresimin altından karısının siyah saçlarına dokunuyordu – ince düşüncelere daldığının göstergesiydi bu.

Görme yetimi ve optik gözlem gücümü aşırı kullanmaktan daima bilerek imtina ettiğimden (açıkça hissedilip fark edilebilen şeylerden bahsediyorum- şafağın dağların ötesinde sökmesi mesela yahut güçlü ay ışığında baykuşların ya da yarasaların tuhaf hal ve hareketleri), dedi Pooka beyefendi bir edayla, görünür şeylere nadiren dikkat etmemin mükâfatı olarak normalde görünür olmayan şeyleri apaçık görebilmem gerektiği fikrine kapıldım (ahmakça belki). Bundan dolayı, bedensiz ses hadisesini (özellikle, hayaller görmek için gayri müsait olduğu bilinen bir saatte), bir hezeyan olarak, doğru dürüst yemek yememekle ve yatmadan önce homini gırtlak tıkınmakla açıklanabilecek sayısız halüsinasyonlardan biri olarak, beyinden ziyade işkembe-i kübradan çıkan bir uydurma olarak görmeye meyilliyim. Dün gece, şu köşedeki kazanda pişirilen acayip bir karışımın son leziz (ama hazmı güç) porsiyonunu mideye indirdim. Dün gece fileto yedim.

Söyledikleriniz beni şaşırtıyor, dedi İyi Peri. Kınkanat filetosu muydu, yoksa maymun veya kadın filetosu mu?

İki fileto yedim, diye cevap verdi Pooka, insan filetosu ve köpek filetosu, hangisini önce yedim yahut hangisinin tadı daha güzeldi hatırlayamıyorum. Ama toplamda iki fileto yedim. 

İtiraf etmeliyim ki iyi bir yemek, dedi İyi Peri, gerçi besleyecek bir bedenim yok benim. Yemek yeme başarısı babında birinci sınıf iş.

Ne dediğiniz duyuyorum dedi Pooka, ama evin neresinden konuşuyorsunuz?

Burada oturuyorum, dedi İyi Peri, şifonyerin üzerindeki beyaz bir fincanın içinde.

O fincanın içinde dört bakır para var, dedi Pooka, dikkat edin. Kaybolurlarsa illet olurum, söyleyeyim.

Benim cebim yok ki, dedi İyi Peri. 

Bak buna şaşırdım işte, dedi Pooka, kalın kaşlarını saçlarıyla iç içe geçene dek kaldırarak, gerçekten şaşırdım ve ne yalan söyleyeyim,  cepsiz nasıl idare ettiğinizi hiç anlamıyorum. Cep, insanlığın ilk içgüdüsüydü ve insanoğlunun iki cebin ortasına pantolon eklemesinden çok önce kullanılıyordu; ok kılıfı buna örnektir mesela, bir diğer örnek de kanguruların kesesidir. Piponuzu nereye koyuyorsunuz?

Ben sigara içerim, dedi İyi Peri, ve kanguruların insan olduklarını düşünmek istemiyorum.

Bunları söylerken sesinizin nereden geldiği bir muamma vallahi, dedi Pooka. 

Son konuştuğumda, dedi İyi Peri, göbek deliğinizde çömelmiş oturuyordum, ama pek rahatsız bir mıntıka, artık orada değilim.

Bir de bana sor, dedi Pooka, yanımda yatan şey karım.

Ben de o yüzden ayrıldım zaten, dedi İyi Peri.

Verdiğiniz cevaptan iki anlam çıkıyor, dedi Pooka tasvip etmeyen bir gülümsemeyle, ama sırf karı koca arasındaki sadakat ve iffet gibi düşüncelerle terk ettiyseniz yatağımı, ev sahibinin gazabına uğrama korkusu olmadan rahatça kurulabilirsiniz yorganın altına, zira üçlü ilişki daha emniyetlidir; iffet hakikattir ve hakikat tek sayıdır. Bir de, kanguruların insan olmadığına dair ettiğiniz söz tartışmaya açıktır.

Böyle bir şey makbul olsa bile, dedi İyi Peri, meleklerin veya ruhların cinsi münasebette bulunması kolay değildir ve her halükarda, ortaya çıkacak çocuk, yarı beden yarı ruh olacağından, feci şekilde özürlü doğacaktır, zira bu iki element daima ihtilaf içinde ulunduğundan, oldukça kafa karıştırıcı ve nötrleştirici türden parçalardır. Böyle bir durumda, yarı ruh yarı insan kişilerin gireceği cinsi münasebet, yarı beden artı iki yarı beden ve bir ruhun toplam yarısından, yani dörtte üçü beden ve dörtte biri ruhtan oluşan bir çocuk peydah olmasına neden olacaktır muhtemelen. Bunun sonraki kuşakta tekrarlanması halinde, çocukların ruhani ihtivası gene yarıya iner, bu böyle sürer gider, ta ki ruhani ihtiva sıfırlanana dek; bu da bizi geometrik bir seriye, ruhani geleneği temsil etmeyen sıradan bir veled-i zinaya götürür. Kanguruların insanlığına gelince, bir kangurunun insan olduğunu açıkça kabul için bazı üzücü çıkarımlarda bulunmak gerek; mesela yanınızda yatan karınızın kangurusallığı gibi.

Hastir, dedi Pooka’nın karısı, yorganın ucunu sesinin çıkmasına yetecek kadar kaldırarak.

Ruhani elementin sıralı üremeyle ortadan kaldırılabildiğini düşünürsek, dedi Pooka, tam tersi bir işlemle beden gitgide azaltılabilir; bu durumda, bekâr bir annenin bir ev dolusu yetişkin ve görünmez ruh peydahlamış olması ilk bakışta düşünüleceği gibi bir ölçüsüzlük sayılmayacaktır. Bu öneri, alelade bir aileye hiç kuşkusuz oldukça caziptir, çünkü giyim kuşamdan ve doktor faturalarından edilecek tasarruf öyle böyle olmaz, mağaza hırsızlığı ilmi öyle büyük bir ciddiyet ile uygulanır ki, konforlu ve kültürlü bir yaşama sahip olmak ve bu yaşamı idame ettirmek için gösterilen ciddiyetten aşağı kalmaz. Karımın kanguru olduğunu öğrenmek beni şu kadarcık şaşırtmaz, zira ortaya atılacak herhangi bir hipotez, kendisinin bir kadın olduğu varsayımına kıyasla çok daha makul olacaktır.

Adınızı bahşetmediniz bana, dedi İyi Peri. Bir kadının kangurusallığını belirlemek için bacaklar gibisi yoktur. Mesela, karınızın bacakları kürkle mi kaplı, Bayım?

Adım Fergus MacPhellimey, dedi Pooka af dileyen bir tonda, tür olarak iblis veya Pooka sınıfına mensubum. Fakirhaneme hoş geldiniz. Karımın bacaklarının kürkle kaplı olup olmadığını bilmiyorum, çünkü onları hiç görmedim, o bacaklara bakmak gibi bir çılgınlık yapmaya da niyetim yok. Her halükarda ve tüm nezaketimle-konuğuma hakaret etmek aklımın ucundan bile geçmez- temas ettiğiniz noktayı önemsiz addediyorum, zira düzenbaz bir kanguruyu, kadın olduğunu hesaba katarsak, bacaklarını traş etmekten alıkoyacak hiçbir şey yoktur dünyada.

Pooka sınıfından olduğunuzu biliyordum, dedi İyi Peri, ama adınız hatırımdan çıkmış. Kanguruların jilet kullanmayı bildiklerini kabul ettik diyelim, kuyruk hangi dalavereyle olduğu şeyden farklı bir şeymiş gibi gösterilebilir?

Pookanın işi, dedi Pooka, sorumluluklarla dolu bir iştir; en basitinden İlk İyilik ve Birincil Hakikat olan ve mecburen tek sayı olan Bir Numara tarafından, icabına bakılmak üzere bana gönderilen şahısların dayaktan geçirilmesi ve dövülmesi işi. Benim şahsi numaram İki. Kuyrukla ilgili öne sürdüğünüz ikinci itiraza gelince, kuyruğu olmayan bütün şahıslara büyük bir şüpheyle yaklaşmaya alışkın olan bir sınıfa mensup olduğumu söylemem lazım. Bizzat benim şu anda yatakta iki kuyruğum var, seyrek tüylü kendi kuyruğum ve geceliğimin kuyruğu. Hava soğuk olduğunda iki gömlek üst üste giyersem, toplam üç kuyruğum varmış izlenimi verebilirim size. 

Vazifelerinizle ilgili yaptığınız açıklamayı oldukça ilginç buldum, dedi İyi Peri, İyi ve Kötü rakamlarla ilgili görüşlerinize de katılıyorum. Bu sebeple, iki gecelik giymenizi içler acısı bir hata olarak görüyorum, çünkü sizin de belirttiğiniz gibi toplam üç kuyruğunuz olmuş oluyor ve hakikat tek sayıdır. Kuyruk meselesi neyse ne, ama dişi kangurunun, gereksinim duyulduğu zamana dek yavrularını ve ıvır zıvırını saklayabileceği bir kesesinin olduğu su götürmez bir gerçektir – evin içindeki eşyaların kaybolduğunu hiç fark etmediniz mi Bayım, karınız bunları saklamak için kesesine tıkmış olamaz mı?

Kuyruklarım konusunda korkarım yanılıyorsunuz, diye karşılık verdi Pooka, zira bu sabah size itimat edip söylediklerime rağmen, tek seferde ikiden az veya yirmi dörtten fazla kuyruk kuşanmadım hiç. İkinci en iyi gömleğimin, biri diğerinden daha uzun iki kuyruğu olduğunu söylersem sorununuz ortadan kalkacaktır; bu iki kuyruklu gömleğim sayesinde hem soğuk bir günde iki gömlek giymenin fiziksel konforunu hem de kıçımda dört kuyruk taşımanın resmi gururunu yaşıyorum (tüylü kuyruğumu sağa sola salladığımda, dördü birden pantolonumun içinde ahenkle hareket ediyor.) Hakikatin tek sayı olduğunu ve birinci rakam, sonuncu rakam ve aradaki tüm rakamlar dahil bütün kişisel rakamlarımın kaçınılmaz olarak çift olduğunu asla unutmam. Kişisel konforum için elzem olan bazı küçük şeyleri sık sık kaybetmişliğim vardır- gözlüğüm ve tavayı sıcakken ocaktan indirmek için kullandığım siyah eldivenim buna iki örnek teşkil eder. Kangurumun bunları kesesinde saklamış olması mümkün, canına yandığımın kesesinde hiç çocuk olmadı zira. Geldiğiniz yerden fakirhaneme yaptığınız yolculuk sırasında maruz kaldığınız hava şartlarının mahiyetini sorsam, konuk statünüzü fena halde ihlal etmiş olur muyum acaba?

Küçük kuyruklara ilişkin tartışmalı meseleye gelince, dedi İyi Peri, zekice bir buluş olduğunu düşündüğüm iki kuyruklu gömleğinize ilişkin açıklamanızı sorgusuz sualsiz kabul ediyorum. Lakin merak ediyorum, cemiyet kuralları gereği beyaz yelek ve frak giymeye mecbur olduğunuz durumlarda, çift sayınızı hangi matematik safsatası ile koruyorsunuz? Kafamı kurcalıyor bu soru doğrusu. Sizin yaşınızdaki bir adamın gözlüğünden ve siyah eldivenin mahrum olması ne acı, zira hayat gözlüksüz çok ufalır, yanmış bir el de cabası. Maruz kaldığım hava yağmurlu ve rüzgârlıydı ama bana mısın demedim, çünkü bundan rahatsız olacak bir bedenim yok ve içeri su sızdırabilecek bir giysi giymiyorum.

Frakla ilgili kafanızı kurcalayan mesele pek ehemmiyetsiz, dedi Pooka, zira bu şık giysinin kuyruğu ortadan ikiye ayrıktır, bu da giysiyi iki kuyruklu yapar, ki kendi kuyruğum ve gömlek kuyruğumla birlikte dört kuyruk veya dokuz gömleğin hepsiyle birlikte toplam on iki kuyruk eder. Şimdi düşünüyorum da, dökme devirden kömür kovası, döşemesi at kılından bir koltuk, bir sicim yumağı ve bir koli turba da kaybolmuştu. Bir ruh olsanız da, sisten rahatsız olacağınıza adım gibi eminim, zira belli belirsiz bir sis kadar ruhani veya her yere nüfuz edebilen çok az şey vardır, ya da benim deneyimlerime göre öyle, çünkü sisli havalarda veremden mustarip kişiler epey yakınırlar, çoğunlukla da ölürler. Tanıştığım herkesi nezaketle sorguya çekmeyi adet haline getirdim; son sayı tek mi yoksa çift mi, yani tek sayı olması halinde zafer sizin mi olacak yahut çift olması halinde cennet ve cehennem ve bu dünyayla ilgili mesele benim lehime mi sonuçlanacak, bu konuda beni bilgilendirip bilgilendiremeyeceklerini görmek isterim. Nihayetinde size soracağım soru şu, son konuştuğunuzda sesiniz nereden geldi?

Bir kez daha, dedi İyi Peri, frakla ilgili cevabınızı kabul etmek durumunda kalmaktan mutluyum ve size minnettarım. Ama şimdi de şu rahatsız ediyor beni: saçınız dalalet içinde olabilir- zira saç tellerinizin sayısı tek olabilir ve hakikat asla çift sayı değildir. Evin içinde kaybettiğiniz eşyaları bir bir saymanız ilginçti doğrusu; kanguruyu itiş kakışa en hazırlık olduğu bir sırada yakalayıp, nesi var nesi yoksa mutfaktaki döşeme taşlarının üzerine düşmesi için baş aşağı döndürerek veya tepetaklak ederek eşyalarınızı bulabileceğinizden şüphem yok. Hayaletlerin ve ruhların sisten ve buhardan kötü etkilendiklerini düşünmek hata olur (gerçi, veremli ve akciğerleri zayıf bir ruhun böyle bir ortamda sıhhatinin bozulması oldukça muhtemel.) Şayet sözünü ettiğiniz bilmeceyi, yani son sayının mahiyetini çözebilseydim, daha mesut bir varlık olurdum şahsen. Son konuştuğumda, kazanın içindeki donmuş domuz yağında kayıyordum, şimdiyse bir yumurtalığın içinde oturuyorum. 

Pooka’nın her daim alı al moru mor olan yüzü, yerinden doğrulup dirseklerini yastığına dayadığında pörsümüş meşe palamudu rengini aldı. 

Saçımdan bahsederek, dedi sesinde hafiften bir öfke belirtisiyle, canımı sıkmaya veya (daha da kötüsü) beni çileden çıkarmaya çalışmadığınıza emin misiniz? Ayrıca, kayıp eşyalarımın zavallı mutfağımın sert taşları üzerine düşmesi için kangurumu baş aşağı çevirmemi tavsiye ederken, niyetiniz gözlüğümün tuzla buz olması mıydı? İyi ruhların sis çıktığında tehlikeye maruz kalmalarının sebebi, hakikat tek sayı olduğundan iyi ruhların sadece tek bir akciğeri olması mı? Tıpkı benim varlığımın Bir Numara’nın, yani Asal Hakikat’in her yanı saran iyiliğine tepki olması gibi, sizin mevcudiyetinizin de benim kötülüğümün gücüyle arttığından ve yüce gönüllü faaliyetlerinize bir çare bulunması icap eder etmez sayısı dört olan bir başka Pookanın kaçınılmaz olarak ortaya çıkacağından haberdar mısınız acaba? Son sayı bilmecesinin, (duruma göre) iyilik ya da kötülük yapmaya mecali kalmayacak, öyle ki hiçbir reaksiyonu başlatamayacağı için bizzat kendisi son ve nihai rakam haline gelecek bir Pookanın veya iyi ruhun nihai kişiliğine intikal ettiği- dolayısıyla Son Rakam’ın mahiyetinin doğrudan doğruya, temel özellikleri kansızlık, ahmaklık, atalet ve karaktersiz bir ihmalkarlık olması gereken bir şahsın mevcudiyetine intikal ettiği hiç aklınıza geldi mi acaba? Söyleyin bakalım!

Aslına bakarsanız, dedi İyi Peri, söylediklerinizin iki kelimesini bile anlamadım ve neden bahsettiğiniz konusunda en ufak bir fikrim yok. Son söylevinizde kaç tane yan cümle kullandığınızı biliyor musunuz, Bayım?

Bilmiyorum, diye karşılık verdi Pooka. 

Toplam on beş yan cümle, dedi İyi Peri, her birinin konusu başlı başına bir konuşmaya yeter de artar bile. Altı saat sürmesi gereken bir konuşmayı bir saatçik zamana sıkıştırmak kadar kötü bir şey yoktur. Söylesenize, Bayım, hiç Bach etüd ettiniz mi?

Nereden geldi sesiniz, diye sordu Pooka.

Yatağınızın altında oturuyordum, diye yanıtladı İyi Peri, lazımlığınızın sapında. 

Bach’ın eserlerinin füg ve kontrpuana özgü karakteri var ya, dedi Pooka, pek keyifli. Geleneksel fügde dört kısım vardır ve bu sayı başlı başına takdire şayandır. O lazımlığa dikkat edin. Ninemin hediyesi o bana.

Kontrpuan tek sayıdır bir kere, dedi İyi Peri, dört anlamsızlıktan beşinci Mükemmeliyeti çıkarabilen büyük bir sanattır.

Buna katılmıyorum, dedi Pooka nezaketle. Bir konuda beni bilgilendirmediniz- yani cinsiyetiniz konusunda. Erkek melek olup olmadığınız, sadece sizin bildiğiniz ve yabancılarla tartışılmaması gereken bir sır herhalde. 

Bana öyle geliyor ki Bayım, dedi İyi Peri, beni yine yan cümlesi bol bir konuşmaya çekmeye çalışıyorsunuz. Bundan vazgeçmezseniz şayet, kulağınızın içine gireceğim ve sizi temin ederim, bu hiç hoşunuza gitmeyecek. Cinsiyetim bir sır, kimseye söyleyemem.

Sormamın tek nedeni şu, dedi Pooka, kalkıp giyinmek niyetindeyim, çünkü yatakta geçirilecek uzun saatler insanın düşmanıdır ve yeni doğan günün tadını henüz körpeyken çıkarmak gerekir. Şimdi giyineceğim ve eğer kadın sınıfına mensupsanız, sizden arkanızı dönmenizi rica edeceğim. Sol kulağımdaki sinir bozucu kaşıntının sebebi orada bulunmanızsa şayet, gözünüzü seveyim oradan hemen çıkın ve içinde dört bakır para bulunan fincana geri dönün.

Dönebileceğim bir arkam yok ki, dedi İyi Peri.

Pekâlâ, yataktan kalkayım o halde, dedi Pooka, siz de bir işe yaramak istiyorsanız, şu köşedeki pabucumun içindeki ağaç parçasını çıkarmakla meşgul olabilirsiniz.

Ceviz aşkına, dedi İyi Peri ciddiyetle, güzel evinizi sabah sabah ziyaret etmemin maksadı ve sebebinden bahsetmemin tam zamanıdır. Size, Bayım, Shelia Lamont adında bir şahısla ilgili malumat vermeye geldim.

Pooka utangaç bir zarafetle yataktan çıktı; ipek geceliğini çıkardı ve denizci kaşmirinden, iyi dikimli takım elbisesine davrandı.

Nereden konuştunuz? diye sordu.

Anahtar deliğinde uzanıyorum, diye karşılık verdi İyi Peri.

Pooka siyah donunu ve gri pantolonunu giydi, modası geçmiş kravatını taktı ve elleri arkasında, tüylü kuyruğunu titizlikle düzeltmeye girişti.

Bayan Lamont’un cinsiyetine dair malumat vermediniz bana, dedi kibarca.

Aslına bakarsanız, dedi İyi Peri, kendisi bir kadın.

Âlâ, dedi Pooka. 

Kendisi şu anda, dedi İyi Peri üzerine hafiften çatılmış kaşların gölgesi düşmüş bir ses tonuyla, kadim bir dertten mustarip. Hamilelikten bahsediyorum.

Öyle mi? dedi Pooka, kibar bir merakla. Âlâ, âlâ.

Çocuğun yarın akşam dünyaya gelmesi bekleniyor, dedi İyi Peri. Ben de orada olacağım ve çocuğu bir ömür boyu korucu etkim almaya çalışacağım. Gelgelelim, oraya tek başıma, sizi bu mesut olaydan haberdar etmeden gitmek, adabımuaşeret kurallarının elim bir ihlali olacaktı. Dolayısıyla ikimiz birlikte gidelim ve iyi olan kazansın.

Ne güzel laf ettiniz, ne asil bir söz söylediniz, dedi Pooka, ama söyleyin Tanrı aşkına, nereden geldi sesiniz?

Karınızın saçından, diye yanıt verdi İyi Peri. Karanlıktayım burada, çetin ve sıkıcı bir mıntıka. 

Hiç şüphem yok, dedi Pooka. Şu Bayan Lamont erkek mi demiştiniz?

Demedim, dedi İyi Peri. Kendisi bir kadın, bedenleri olanların görünüşüne göre güzel bir kadın üstelik.
 

Âlâ, dedi Pooka.

Pürtüklü kapının arkasına çivilenmiş bir ayna parçasının önünde kravatını itinayla bağladı. Daha sonra, saçına hoş kokulu bir balsam serpti. 

Hakkında konuşup durduğunuz bu mahlûk nereden yaşar? diye sordu.

Şu yanda, dedi İyi Peri, başparmağını sallayarak, ötede.

Siz sallarken başparmağınızı görebilseydim şayet, neden bahsettiğinizi anlayabilirdim.

Acele edin, dedi İyi Peri.

Yolculuk için yanımıza ne alacağız, diye sordu Pooka. Alnımızdan ter damlatacak, uzun bir yolculuk olacağından eminim.

Ne isterseniz alın, dedi İyi Peri.

Sopa kılıklı karımı – yani şurada yatmakta olan şahsı da götürmeli miyim? 

Tavsiye etmem, dedi İyi Peri.

Yedek bir siyah don? diye sordu Pooka.

Bende bir tane bile yokken sizin birden fazla donunuzun olması doğru olmaz, dedi İyi Peri.

Pooka nezaketle başını salladı ve süssüz, kapüşonlu, astragan yakalı, gri kaşmirden bir yağmurluğu itinayla üzerine geçirdikten sonra, siyah kadifeden şapkasını ve bastonunu aldı. Daha sonra evdeki her şeyi hale yola koydu; tavalar kurum tutmasın diye baş aşağı asıldı, ocağın ateşi kara urbayla beslendi ve çanak çömlek, altları havaya bakacak şekilde yerleştirildi. Son meşe palamuduna kadar her şeyin icabına bakıldı, o da yerden alınıp pencereden dışarı atıldı. 

Şimdi neredesiniz diye sordu Pooka.

Buradayım, diye karşılık verdi İyi Peri, üzerinde eliptik bir yarık olan döşeme taşının üzerindeyim.

Bir saniyeliğine izninizi rica edeceğim, dedi Pooka çatlak söşeme taşına doğru reverans yaparak, ailemle vedalaşmak istiyorum.

Şefkatli bir ilgiyle yatağa yaklaştı, elini nevresimin altına soktu. Bastonunu karyolanın demirine asarak karısının pütürlü yanağını okşadı.

Hoşça kal, bir tanem, dedi şefkatle.

Hastir, Fergus, dedi karısı tuhaf, boğuk bir sesle.

Neredesiniz, diye sordu yine Pooka.

Paltonuzun cebindeyim, dedi İyi Peri. 

Cebimi de doldurdunuz, dedi Pooka, ama önemli değil. Önden gidip dalları çatırdatıp yaprakları hışırdatmazsanız, doğru yönden gidip gitmediğimizi nasıl bileceğim?

Buna hiç gerek yok, dedi İyi Peri. Cebinizde oturup kumaşın arkasından bakarak, yanlış yola saptığınızda sizi uyaracağım.

O kumaşın arkasından bakamazsınız, dedi Pooka, görüp göreceğiniz en iyi kalite kumaştır o. O paltonun kumaşının metresine beş şilin altı peni saydım vaktiyle. Harp öncesiydi.

Gözlerimi kapadığımda bile göz kapaklarımın arkasından görebilirim, dedi İyi Peri.

O paltonun kumaşı, dedi Pooka ciddi ama kibar bir tonda, herhangi bir meleğin göz kapağından daha kalındır.

Bilmiş bilmiş konuşmayı pek sevdiğinize şüphe yok, dedi İyi Peri. Yürümeye başlasak mı artık, Bayım, ne dersiniz?

Hemen başlıyorum, dedi Pooka.

Kapının kanatlarına asıldı, iki kanadı da ardına dek açarak sabahın ihtişamına adım attı. Kapının kanatlarını bir iple itinayla birbirine bağladı ve evin önündeki açıklığı aşıp etraftaki çalılıkların karanlığına daldı; karşısına çıkan bütün engelleri pabuçlarının korkunç darbeleriyle bir çırpıda ortadan kaldırıyor, asma filizlerini ve sarmaşıkları yıkıp geçerek, dişbudak ağacından bastonunun uğultulu vuruşlarıyla sarı, yeşil ve kankırmızısı yer elmalarının örümcek ağımsı sarkıtlarını yarıyor ve beşli vezin ölçüsüyle bir vurgulu, bir vurgusuz adım, yani bir baston adımı, bir ayak adımı atmak suretiyle yosunları ezip geçiyordu.

Gördüğünüz her dikenli çalılıktan geçmeniz gerekmiyor, dedi İyi Peri. Gideceğin yolu seçmek diye bir şey var.

Herkesin fikri kendine, dedi Pooka.

Bir tarafınızı fena halde kesebilirsiniz, dedi İyi Peri. Solda kalın, yanlış yolda gidiyorsunuz. 

Pooka hızını pek kesmeden çark etti ve iri dallardan oluşan sık çalılığın ortasına daldı, güçlü, kuvvetli bir avucun içinde bir ceviz nasıl kırılırsa öyle kırıp geçiyordu dalları. Peri, paramparça olmuş dallardan oluşan yıkıntıya baktı dönüp.

Bu dallardan bazıları sivri, dedi. Dikkat etmezseniz paltonuz lime lime olur.

O paltonun kumaşı, dedi Pooka dikenli dallardan oluşan bir duvara doğru bile isteye ilerleyerek, bugünlerde giysilerde kullanılan kumaşlardan çok daha iyidir. Eskiden diktikleri paltolar en haşin kışlara dayanır, ömürlük olurdu.

Solda kalın, dedi İyi Peri. Yürüyüşe çıktığınızda hep böyle mi gidersiniz?

Size söylemekte sakınca görmüyorum, dedi Pooka nezaketle, tasarruf yapmak için fabrika malı ucuz giysiler satın almaktan daha yanlış bir şey yoktur. Kendini tapon takım elbiseler giyme budalalığına adamış bir adam tanırdım bir zamanlar. Ne oldu dersiniz?

Soldan soldan gidin, dedi İyi Peri. Yol kenarındaki diken kümeleri o takımı yırtıp adamın sırtından alıp götürmüştür muhtemelen. 

Yanlış, dedi Pooka. Sağanak yağmurda köpürüverdi, garip ama gerçek. Bu düşük kalite giysilerin dikiş yerleri sabunla birbirine tutturuluyor. Adamın giysisi, kaynayıp taşan bir kazan taze süt gibi yolun ortasında köpürdü.

Şurası muhakkak ki, diye fikir beyan etti İyi Peri, yöneldiğiniz çalı kümesinin içinden geçip giderseniz, paltonuz paçavraya dönecek, deriniz de lime lime olacak, ikimizi de öldüreceksiniz. Aklıselimlik diye bir şey var. 

Öyle bir şey olmaz, merak etmeyin, dedi Pooka. Adamın bir berber dükkânına gidip takım elbisesini traş ettirmekten başka yapacak pek bir şeyi kalmamıştı tabii. Bu ona kaç gümüş akçeye mal oldu, biliyor musunuz?

Pooka dikenlerle dolu, dallarla kaplı sık çalılığı deli gibi çatur çutur yararak aşarken, İyi Peri karanlık cebin içinden bir çığlık koyuverdi.

Bilmiyorum, dedi.

On şilin yedi peni, dedi Pooka. Harp öncesinde bayağı iyi paraydı bu. Doğru yönde gidip gitmediğimi sorsam nezaketsizlik etmiş olur muyum acaba?

Çok iyi gidiyorsunuz, dedi İyi Peri.

Harika, dedi Pooka.

Bir kez daha, güneşi kesen orman alacakaranlığında dalları kırıp parçalayarak yol açmak için sabahın ılık ışıklarını arkasında bıraktı.

Dere kenarında kocaman şapkalarından buz gibi su yudumlayan iki adam gördüklerinde, üç kilometre bile yol kat etmemişlerdi;  adamlardan biri uzun boylu ve inceden, diğeri kısa boylu ve etine dolgundu. Bellerinde, pırıl pırıl parlayan kurşunlarla dolu ve her birinde bir çift altıpatlar asılı iki kemer vardı; Pooka adamlar dizlerinin üzerine çökmüş vaziyetteyken laf çakarak onları şaşırtmak için arkalarından yaklaşmadan önce, iki şapka dolusu billur gibi suyu mideye indirmişlerdi.

Kim olduklarını sor, dedi İyi Peri.

Selamlar, dedi Pooka nezaketle, ikinize de.

Aleykümselam dedi Slug Willard ıslak şapkasını kibarca selam vermek için kaldırırmış gibi yapıp ustalıkla kafasına geçirerek, bu benim dostum ve mesai arkadaşım Bay Shorty Andrews. Nasılsınız?

Gayet iyiyim, dedi Pooka. Siz nasılsınız, Bay Andrews?

Şahaneyim, dedi Shorty.

Harika bir hava, değil mi? dedi İyi Peri cebin içinden, böyle bir sabahın kuvvet şurubundan aşağı kalır yanı yok.

O da neydi? Ne dediniz, Bayım diye sordu Slug.

Ben bir şey söylemedim, dedi Pooka.

Ben yanıldım o halde, dedi Slug. Maalesef, Bayım, kafamın içindeki seslerden mustaribim, uykumda da sık sık sesler duyuyorum. Yolunuzun üzerinde bir öküze rastladınız mı acaba, Bayım?

Kayıp bir öküzü aramaktan bacaklarımız koptu, diye açıkladı Shorty.

Tanrı esirgesin, dedi İyi Peri, böyle bir yerde öküz aramak maharet ister doğrusu.

Doğru dediniz, dedi Slug. Alınmayın ama pek tuhaf konuşuyorsunuz.

Ben tek kelime etmedim, dedi Pooka gülümseyerek.

Belki de ettiniz, dedi Shorty.

Şerefim üzerine yemin ederim, dedi Pooka.

O ses var ya, giysilerinizden geliyordu sanki, Bayım, dedi Slug. Cebinizde küçük bir gramofon taşıma alışkanlığınız yok, değil mi, Bayım?

Yok, dedi Pooka.

Beni onlarla tanıştır, dedi İyi Peri ısrarlı bir fısıltıyla.

Yine yaptınız işte, dedi Shorty kabaca.

İzin verin açıklayayım, dedi Pooka, duyduğunuz ses paltomun cebinden geliyor. Cebimde bir ruh var, konuşan da kendisi. 

Amma attın, dedi Shorty.

Şerefim üzerine yemin ederim, dedi Pooka ciddiyetle. Bu sabah evime geldi, şimdi de birlikte özel bir yolculuk yapıyoruz. Çok efendidir kendisi, sohbeti de çok iyidir. Kızıl Kuğu Oteli’nde gerçekleşecek bir doğumda hazır bulunmak üzere düştük yollara.

Hadi canım, dedi Shorty.

İyiymiş, dedi Slug. Bir bakabilir miyiz?

Maalesef görecek bir şey yok.

Cebinizdekinin bir dağ gelinciği olmadığından emin misiniz diye sordu Shorty. Tavşan avına çıkmış bir adama benziyorsunuz.

Kimmiş bakayım dağ gelinciği? diye hiddetle sordu İyi Peri. 

Dinine yandığımın, bir ruh gerçekten de, dedi Slug. Sesinden tanırım ruh ben.

Hadi canım, dedi Shorty, cebin içindeki şahsiyet acaba bize arp ezgilerinden bir seçme sunma nezaketinde bulunur mu?

Bütün ruhların usta çalgıcılar olduğu düşüncesi popüler bir yanılgıdır, dedi İyi Peri soğuk bir ses tonuyla, iyi mizaçlı olduklarını farz etmek de öyle. Ağzını burnunu dağıtırsam kuşkuların da dağılır belki, ha, Bay Andrews?

Benden uzak dur, abicim, dedi Shorty hemen silahına davranarak, uzak dur yoksa pekmezini akıtırım.

Kaldır silahını be adam, dedi Slug, onun pekmezi filan yok. Ömrü hayatında duymadın mı hiç. Safi hava o.

Havasını alacağım onun, diye bağırdı Shorty, hiçbir kahrolası ruh benim hakkımdan gelemez.

Cık cık cık, dedi Pooka sakinleştirici bir edayla, olay çıkarmanın âlemi yok. 

Dağ gelinciği dedi bana, dedi İyi Peri.

Havuç lapası seni, dedi Shorty.

Gaganı beş dakika kapalı tut sen de, dedi Slug arkadaşının tepesine hiddetle eğilerek, lanet olası ağzını kapat artık, duydun mu? Bu beyefendi ve cebindeki ruh benim dostlarım, bunu böyle bilesin, onlara hakaret edersen bana hakaret etmiş olursun. Kahrolası canını seviyorsan, bu konuda bir hata yapayım deme. B.V,H.V. Birini vuran, hepsini vurur.

Hadi ama beyler, lütfen, dedi Pooka. 

Birini vuran, hepsini vurur diye tekrarladı Slug.

Kes sesini, dedi Shorty.

Tek kelime daha edersen, güzel kardeşim, ben senin sesini keserim, sonra da seni en yakın kanalizasyona atarım, diye bağırdı Slug, iflahını keserim, tek kelime daha edersen gebertirim seni. Özür dile!

Beyler! Dedi Pooka dertli bir edayla.

Çabuk özür dile, diyerek üsteledi Slug.

Tamam, tamam, dedi Shorty, cümle âlemden özür dilerim. Herkes mutlu oldu mu şimdi?

 Ben mutlu oldum şahsen, dedi İyi Peri.

Âlâ, dedi, Pooka, neşeli nezaketi yerine gelmişti. Şimdi, siz beyler mutluluk verici vazifemizi yerine getirirken belki bize katılmak istersiniz. Bayan Lamont’un minik bir oğlu olacak, konukların şahane içeceklerden yoksun bırakılacağından şüphe etmek için hiçbir neden yok.

Bizim için bir zevktir, dedi Slug, gidip bebeğe hoş geldin diyelim. William Tracy adında bir şahısla çalışmışlığınız var mı?

Adını duymuştum, dedi Pooka. Şurada soldaki koruluktan geçip kestirme yoldan gidelim. 

Görüp görebileceğiniz en usturuplu insandır, dedi Slug içtenlikle, bira konusunda hiç cimrilik etmemiştir. Bay Tracy ile çalışmak bir zevkti. Kızıl Kuğu Oteli Bay Trellis’in yaşadığı yer değil mi?

Tam üstüne bastınız, dedi Pooka.

(…)





Bu uzun alıntıyı spoiler olsun diye yazmadım, anlattıklarım da, alıntı da daha çok trailer nevinden ele alınabilir. Yazarların, kahramanların birbirine karıştığı, aynı anda birden fazla romanın karşınıza çıktığı, bunun yanı sıra anlatılan tüm hikâye ve hikâyeciklerin akıl hastanesi penceresinden dışarı atılmış kâğıtlarda yazılı zırdeli karalamalardan ilham alınmış hissi yaratan timsallerle dolu bu çılgın kitabı okumuş olmayı, gâvurların ifadesiyle “made my day” diye ifade edebilirim, öylesine zevk aldım, keyiflendim. Manyakları seviyorum ya.  Sağolasın Terry Eagleton, ne güzel bir kapı açtın bana, zamanında kitabına yaptığın Üçüncü Polis alıntısıyla. Yolculuğum, Ağaca Tüneyen Sweeney’e uzandı sayende.




*** Okunan bir eserde karşımıza çıkan iktibasların yahut sayfa sonlarında gördüğümüz dipnotların bana yeni yazarları, kitapları işaret etmesi ilk değil. Neredeyse yirmi sene evvel elime geçen ve pek çok klişeleşmiş tarih kalıbını sarsan içeriğiyle bana çok şey katan Şahin Uçar’ın ‘Tarih Felsefesi Açısından Mülk Ve Hilafet: Medine’yi Yeniden Kurmak’ kitabında Arnold Toynbee’nin ‘Medeniyet Yargılanıyor’ isimli eserinden çeşitli pasajlar yer almaktaydı, o yaşın merakı ve bilgiye açlığı ile kitabı almış, hatmetmiştim. Bunca sene geçti aradan, hala başucu kitaplarımdan biridir o. Kitaptan o kadar tatmin olmuştum ki son yaprağında kitabı basan Ağaç Yayıncılık’ın diğer eserlerini de edinmek istedim; düşünce serisiymiş, Rene Guenon’un ‘Maddi İktidar- Ruhani Otorite’ ve Martin Lings’in ‘Antik İnançlar- Modern Hurafeler’ isimli kitapları hep o düşünce serisi başlıklı son yaprakta gördüğüm, sonra da okuduğum kitaplardı. Ardından bu paragrafta geçen yazarların tüm kitaplarını yiyip yuttum. (Rabbim Guenon’a ve Lings’e rahmet eylesin, bana [ve size] onların yanında haşrolmayı nasip etsin inşallah.)




Bazen düşünüyorum, kitaplar ve internet olmasaydı acaba bu yaşıma dek evlenir miydim ki diye? Bilmem, internet bana üvey sevgilimmiş, kitaplarım da arada kaçamak yapmaktan kendimi alıkoyamadığım çıtır kaçamaklarımmış gibi geldi her zaman. Bu da böyle bir hayat işte.