Felsefede anlaşılması ve aktarılması pek müşkül bir kavram
olan Pathos kelimesi geçiyor başlıkta. Türlü,
üstelik birbirine karşıt olarak niteleyebileceğimiz farklı duyguları muhatapta
uyandırma becerisi gibi bir anlamı var ama bu yaptığım uyduruk tanım kesinlikle
yeterli ve tatminkâr değil, işin daha da ilginç tarafı bu kavram üzerine
yapılan tanımların birbiriyle çelişebilmesi. Bunların yanı sıra Patoloji
kelimesinin bu sözcükten türediğini düşünürsek, hastalıklı bir durumu
çağrıştırdığını da düşünebiliriz.
Gelelim konumuza.
Önce kısa bir alan bilgisi: İş yerimin şehrin dışında,
şehirlerarası karayolunun (Erzurum- Bingöl) hemen üzerinde olduğunu daha evvel
söylemiştim. Yakın çevresinde hiçbir yerleşim yok, en yakın meskûn mahal
yürüyerek yirmi dakika mesafede bulunan bir köy, rüzgârlı havalarda dayanılmaz
bir koyun-tezek kokusunun büroların penceresine gelmesinin nedeni olan. Ayrıca
yarım saatlik yürüyüş mesafesinde lojmanımın da bulunduğu TOKİ konutları var, o
kadar. Yani ev filan yok etrafta. Bununla birlikte içinde çalıştığım eski ve
döküntü bina, yoğun giriş çıkış trafiğinin yaşandığı, sürekli araç ve insan
kalabalığının olduğu hareketli bir meslekî ortamın merkezinde. İşte böylesi bir
yerde bile, her zaman kendi başının çaresine bakabilecek şekilde programlanmış
ya da geçirdiği mutasyon ile şartlara adapte olabilen sokak kedilerinden biri,
buraya geldiğim ilk günden bu yana iş yerimdeki bahçeyi mesken tutmuş haldeydi;
pehlivan yapılı, çirkin, suratsız, çevresindeki insanlara asla yüz vermeyen
donuk bir karaktere sahip, kedi ırkına dâhil olup da kimsenin bulaşmak
istemeyeceği türden iri kıyım kuyruklu bir erkek sokak serserisi. Bir karış
karda umarsızca gezen, ne bulsa mideye indirebilen, sevip okşamak
istemeyeceğiniz ama zaten kendisini asla sevdirmeyecek türden, burnunun ucundan
kamyon geçtiğinde oturduğu yerde istifini bozmayan, kısaca kedilikten nasibini
almamış bir yaratık. Çalışanlar süt, ekmek ya da evden getirdikleri yemek
artıklarıyla onu beslerdi, ben de soğukların bastırmasından sonra arada sırada
evden süt getirip önüne koyuyordum ama zaten bütün çöp tenekeleri bu kedimsi
canavarın emrine amade haldeydi hep. Hem önünde midesine indirecek bir şeyler
olsa dahi gözü hep karlar arasında ekmek kırıntıları kovalayan serçelerdeydi
herifin.
Geçtiğimiz Cuma gününe dek, bahçenin efendisi bu canavardı
işte.
Geçtiğimiz cuma dedim,
şu ana dek Erzurum’da gördüğüm en soğuk günlerdi o cuma ve cumartesi
günleri, gündüz -10’dan yukarı çıkmadı termometre, gece de - 20’lerin altında dolaştı pazara kadar.
İşte, sözünü ettiğim Cuma günü, öğlen
vakti daha önce kimsenin görmedi bir kedinin varlığını fark ettim bahçede. Uzun
kahverengi tüylü, tahminimce bir yaşından fazla göstermeyen, tekir değil cins
bir kedi olduğunu düşündüğüm yeni bir kuyruklu. Şaşkın, şapşal bir kaygıyla hem
soğuktan hem korkudan titrediği çok uzaktan bile belliydi. Cuma namazına çıkmak
üzereydim o sırada. (Bu arada o günkü Cuma namazına dair bir post yazmaya da
iki defa teşebbüs etmiştim ama her denememde yazdıklarımı bu cehennem vatana
küfür ederek sildim. Neyse.) Cuma namazı ve sonrasındaki öğlen yemeğini aklımda
sadece o kedinin iş yerimin bahçesinde ne aradığını düşünerek geçiştirmemin
ardından tekrar karşıma çıkıp çıkmayacağı heyecanıyla iş yerime geri döndüm;
evet, oradaydı. Arabadan inip yavaş hareketlerle yaklaşmaya çalışırken bir
yandan da kediyi incelemeye başladım, sokak kedisi değildi, tekir tipi yoktu
keratada. Daha doğrusu tekir ve cins bir kedinin melezi gibi bir tipi vardı,
kanında bilmem hangi derece çinçilla akrabasından genetik miras kalmış gibi. Yaklaştığımı
fark eder etmez, belki on metre uzakta olmama rağmen önce iyice bir sindi,
ardından arkasını dönüp kaçmaya başladı, birkaç metre gittikten sonra durup
bekledi bana bakarak. Nasıl titrediğini anlatamam. Hava zemherir, kedi ürkek,
ben hayret içindeyim. Birkaç adım daha attım, ‘ne olur gelme’ dercesine
miyavladı ve gene pırrr, birkaç metre daha. Yanımdaki arkadaşım kediyi çok fena
dövmüş olabilecekleri savını ileri sürdü, ama dövülmüş bir yanı yoktu, ne var
ki perişan halde olduğu da yadsınamazdı. Onu bırakıp büroya geçtik.
Bir sonraki sigara molam, kediyi tekrar görebilmek için bir
bahaneydi sadece. Herkesten uzak bir köşede tit tir titrer halde en küçük bir
sese ya da harekete karşı kırmızı alarmda durmaya devam ediyordu. O an kesin
kanaate vardım ki, bu güzel ve tedirgin yaratık aslında bir ev kedisi
olmalıydı, ya evden atılmış ya da yaklaşık bir kilometre ötede bulunan hayvan
barınağından kaçmış bir kedi. Bir ev kedisinin sokağa atılması/sokakta yaşamak
zorunda kalması, o kedide psikolojik travmaya yok açar. Ben İstanbul’dan
Erzurum’a geldim diye depresyona girdim- kalorifer peteği yanına kıvrılıp uyumaya
alışık, kucak seven, tüyleri taranan, yediği önünde yemediği arkasında olan bir
ev kedisinin kendisini bir anda sokakta bulmasından ötürü yaşaması mukadder
şoku garipsememeli. Geçmişte, uzun zaman önce o vakitler beraber olduğum kadın
evinde bakamadığı için kedisini bana vermişti, zaten ben de dünden gönüllüydüm
buna. Bir seneden fazla kediyle beraber yaşadık. Sonra annesiyle ayrılınca,
kadın da kedisini aldı benden. Altı ay kadar
sonra biz tekrar yakınlaşınca kedi de evime geri geldi, ama sanki aynı kedi
değildi. Dünyanın en munis, en insan canlısı kedisi, bildiğiniz psikopat karakterine bürünmüş, kavgacı ve sinirli hallere bürünmüştü.
Sebebini sorduğumda annesi kediyi benden aldıktan sonra verecek bir yer
bulamadığından bahçe katında yaşayan tanıdığı öğrenci gençlere verdiğini,
çocukların da daha evvel hiç evden çıkmamış, hayatı halı ve kanepelerde geçmiş kediyi
bahçede beslediklerini söylemişti, orada başka kediler, farklı bir ortam
görünce kadının kedisi de kişilik değiştirmişti düpedüz. İşte, iş yerimin
bahçesinde gördüğüm ve karşımda ürkek bakış ve reflekslerle çevresini sürekli
kolaçan eden kedi de pek ala böyle bir travma geçiriyor olabilirdi. İyice
ısındığımı hissettim ona karşı. Akşama kadar her sigara molamda gözüm onu aradı,
uzaktan incelemeye devam ettim.
Ertesi gün değil ama, artık özlemle onu görmek için bir
bahane uydurup Pazar günü hiç işim olmamasına rağmen iş yerime yollandım. Oradaydı,
bu defa daha cesur ve sabırlı davrandım, son derece yavaş adımlarla yaklaşmaya
çalıştım ona. Yanına kadar gidebildim, teyakkuz halinde beni bekleyip ‘git’
dercesine miyavlayıp duruyordu o sırada. Elimi sevmek için uzattığımda ise
korku içinde kaçışı ile en yakın ağaca çılgın gibi tırmanması, oradan bana
bakış fırlatması bir oldu. Bir yandan içinde bulunduğu durumdan ötürü kediye
alabildiğine acırken bir yandan kahkaha atmamak mümkün değildi. Gülümseyip biraz
ağaçta seyrettim onu, sonra eve döndüm amacına ulaşamamış şekilde.
Pazartesi günü başarmaya kesin kararlı bir şekilde gittim
işe. Bahçede, daha önce olduğu gibi soğuktan ve korkudan titrer halde buldum
onu. Yaklaştım ağır ağır, ta ki kaçmaya
yelteneceğini hissettiğim ana kadar, sonra durdum put gibi. Bana baktı aynı
miyavlamasıyla. Ben de çıkarabildiğim en yumuşak ses tonuyla ona “tatlı fıstık,
güzel kedim” diye fısıldadım bir süre. Birkaç dakika sonra azıcık uzattım
elimi, fazla ileri gitmeden. Kaçsa mı, gelse mi, yaşadığı çatışma halinde ne
yapacağını bilmez bir halde kararsız hareketler yaptı, sonra tedirgin adımlarla
yanıma geldi. Sevmeye başladım yavaşça sırtını, boynunu, alnını. Öyle bir
durumdaydı ki ayağımı kımıldatsam korkuyla kaçacakmış gibi kaygılı, ama elimi
sırtından çektiğim anda da yüzünü yüzüme çevirip ‘bırakma’ der gibi bir
miyavlama serenadına başlıyordu. Sonraki sigara molamda sabah onun için evden
getirdiğim süt ve alüminyum kâseyi de götürdüm yanına yaklaşırken, deli gibi
içti. Öğleden sonra da ton balığı ile ziyafet çekti karşımda. Tabii bütün
bunlar bana ısınması için rüşvetten farksızdı ama kerataya ben de iyice alışmış
haldeydim. O gece yatağıma uzandığımda bu kediyi evime alma hayalini
canlandırdım gözümde, kum leğenini kışın boş olan arka odaya, yazın da kapalı
balkona koyabilirdim, whiskas filan değil royal canin ile beslerdim onu. Tabi
öncesinde veterinere götürüp sağlık muayenesi ve karnesini çıkartmam gerekirdi.
Dişi olduğundan kısırlaştırma ameliyatı işine girişsem mi, karar veremedim pek.
Geçmişte Odin’in yatak odama girmesi yasaktı ama bu kedi Odin’in dörtte biri ya
var ya yoktu, hem nasıl da mahzundu öyle. Ona bir isim de bulmalıydım ama dişi
olması bu konuyu zorlaştırıyordu; Nutella üç heceydi, Avy’i
(Scott) anneme açıklayamazdım, Kofi güzeldi ama erkek
adıydı sonuçta. İsim konusunu sonra düşünmeye karar verdim, eğer kediyi evime
alacaksam evde bazı düzenlemeler de yapmak zorundaydım. Bunları düşünürken
uyuyakalmışım işte.
Salı günü, yani dün, bir pışt! sesimle beni fark edip yanıma
koştu. Ayaklarımın arasında dönüp durdu, pantolonuma sürtünmekten bıkmadı… Sütünü
verdim, sonra önce yalanmasını, sonra da tüm tüylerini uzun uzun temizlemesini
seyrettim kızın. Her gördüğümde, yanına her gittiğimde daha çok bağlandığımı
inkar edemezdim ona. Öğleden önce bir sonraki sigara molamda, gene kendisini
uzun uzadıya sevdirmesinin ardından (ben ayaktayken) ayakkabılarımın üzerine
uzandı boylu boyunca, insana ve insan sıcaklığına öylesine açtı ki! Severken
gırlamasını bile duydum hatta. Bu halimi(zi) gören ve gülümseyen arkadaşım
sordu, “sucuk yer mi bu?” Büyük ihtimalle yiyeceği, hatta çok sevebileceği
tahmininde bulundum, ama sucukları küçük parçalara bölmesi ya da çok ince
dilimlemesini salık verdim. “Öğleden sonra evden sucuk getireyim o zaman” diye
mukabele etti, kediyi neden evime götürmediğimi de sordu. Çalışmalarımın
sürdüğü cevabıyla açık yeşil bir ışık yaktım, güldük, eve aldığım takdirde
İstanbul’a gittiğim vakitler evime gelip mamasını suyunu verip veremeyeceğini
sordum, “çocukları da getiririm evine, severler oynarlar bir güzel” diye
mukabele etti.
Öğleden sonra arkadaşım ufak parçalara bölünmüş küçük bir
poşet sucukla geldi evinden… O da sever kedileri. Bizimkisi bu defa davetsiz yanımıza
ilişti kokuyu aldığından olsa gerek, etrafımızda dönmeye başladı
miyavlamalarla. Temiz alüminyum kase getirmiştim, arkadaşıma uzatıp sucukları
içine koymasını söylesem de “elimden yedireceğim abi, çok tatlı bir şey bu ya”
diye geri çevirdi. Elleriyle, birer birer tüm sucukları kedinin sabırsız ve
aceleci hareketleriyle yedirdi, arada şiddetli bir kıskançlık duygusuyla itiraz
ettim, “bu işin adabı elden değil tabaktan ya da kâseden filan yedirmektir”
diye. Arkadaşım tınmadı bile, sürekli kediyi gösterip “baksana, nasıl yiyor ya,
çok acıkmış bu” deyip duruyordu.
O an karşımdaki enstantane, beni yılışık kediden soğutmaya
yetti. Buz gibi oldum ona karşı. Koymadığım adı her ne boksa artık, arkadaşımın
elinde sanki cennetin kutsal meyvesini görmüş de çabucak midesine indirmeye
çalışıyormuş gibi geldi bana. Yüzsüz, şımarık, terbiyesiz bir sokak kedisi
gibi. Dişi bir şırfıntı, önüne gelene kuyruk sallayan türden.
Akşama kadar bahçeye indiğim sigara molalarımda yanına gitmedim,
onun yanıma gelip ayaklarımın arasında dolanıp sürtünmesine tepkisiz durdum
hep. Elimi uzatıp sevemedim kediyi. İçimden gelmedi. Akşam eve giderken
(istesem bile elimle yediremeyeceğim) ton balığını kaseye döktüm, yumulduğunu
gördükten sonra ayrıldım binadan.
Ve bugün… arkadaşım “alacak mısın kediyi evine?” diye
sorunca kesin ve hissiz bir ifadeyle o kedinin artık benim olmadığını, sevmek
bile istemediğimi, bina ve bahçe çevresinde kaldığı müddetçe süt-mama ile
kendisini besleyeceğimi, ama isterse kendisinin kediyi almasının güzel
olacağını söyledim. Anlamaya çalışır gibi yüzüme baktı, “sen o kediyi elinle
besledikten sonra içimden bir şeyler koptu. Artık bu kedi benim değil. Beslerim
o kadar, ama sevemem. Hele evimde yeri hiç yok” deyince ben, oturaklı bir kahkaha
attı, manyak olduğumu söyledi. Ben de güldüm, eh, normal bir tepki sayılmazdı
benimkisi.
Öğleden sonra Hayvan Barınağını aradım. Telefona çıkan
veteriner hekime kediyi, gözlemlerimi anlattıktan sonra gezici ekiplerinin
gelip kediyi alabileceğini söyledi, adres istedi, sanırım yarın gelecekler. Bu
kış kıyamette sıcak bir ortamda çok daha rahat edeceğine şüphe yok. Benim
evimden başka bir sıcak ortam.
Bir kediye darılmak…
Bu akşam çokokremimi kaşıklarken, iki gün önce evimin meskûnu
yapmayı tasarladığım, arkadaşımın parmaklarından sucuk parçalarını löp löp
yuttuğu seyrettikten sonra ise içimden bir şeyler koparan kedi hakkında neden
böyle saçma sapan bir davranış benimsediğimi düşündüm… Aklıma Ex-Hatun’un
kedisi ile aramda yaşananlar geldi sonra. Sorunların pik yaptığı, mutsuz ve
keyifsiz olduğu son dönemlerimizden biriydi. Sahiplenmesinde büyük bir teşvik,
destek ve etkim olsa da, sonuçta Ex’in baktığı, Ex’in kedisiydi o. Bir gece
uykum gelmiş, o sırada bilgisayar başında çalışan Ex’e uzanacağımı söyleyip
yatak odasına geçmiştim ki, kedinin yatağa kurulduğunu gördüm. Onu hiç rahatsız
etmeden yatağın bir ucuna iliştim, hemen açtı gözlerini, okşamaya, burnunu,
kulaklarını yumuşak öpüşlerle süslemeye başladım, gırladı uzun uzadıya. Derken
gözlerini açtı kocaman, sağa sola bakındı ve farketti ki Ex yoktu yanımda. Birden
ani bir hareketle yataktan aşağı atladı, ya su içmeye, ya mama kemirmeye ya da
kumuna gitti diye bekledim ben, gelsin de oynaşmaya devam edelim diye. Birkaç dakika
geçti, kedi yok. Kalktım, kısa süre önce yanından ayrıldığım Ex’in yanına
gittim, bilgisayar başında çalışmaya devam ediyordu – kedi ise hemen
bilgisayarın yanına boylu boyunca uzanmış, uyuşuk bir halde kuyruğunu
sallıyordu Ex’e bakıp. Hissettiğim öfke, reddedilmişlik, istenmeme, mutsuzluk,
yalnızlık duygusunu, bana reva görüldüğünü duyumsadığım cüzzamlı hasta
muamelesini ifade edebilmem olanaksız. Ex gibi benim de elimde büyümüştü o
kedi, Ex’ten sonra onu en çok seven ve en çok düşünen, en çok emek veren kişi
şüphesiz bendim. Ve, buna rağmen, kedi, en sevdiği şeylerden biri olan yatakta
biriyle beraber uyuma yerine, yanımdan kalkıp gitmiş ve Ex’i tercih ettiğini merhametsizce
gözüme sokmuştu. Kelimenin tam anlamıyla bana siktir çekerek. Altı ay, kediyi
bir kere bile sevmedim, ne elimle, ne kalbimle. Dokunmadım. Kucağıma gelmeye
teşebbüs etse ya yastıkla, ya ayağımla uzaklaştırdım onu. Yatakta üzerime
çıktığını fark ettiğimde bir köşeye fırlattım. Aramızdaki her şey bitmişti
sanki. Zaten sonrasında da Ex ile ayrıldık.
Sucuk meselesinin bana bu yaşananları hatırlattığını
çözümledim bu akşam, çokokrem yerken.
Evet, bir kedim bile yok.
Pathos demiştik başlıkta değil mi?
patolojik olduğun kesin
YanıtlaSilPolente, melek gibi adamım ama, biliyorsun. (Değil miyim?)
YanıtlaSil