14 Ocak 2015 Çarşamba

Kişisel Bir Pathos Betimlemesi Üzerine…





Felsefede anlaşılması ve aktarılması pek müşkül bir kavram olan Pathos kelimesi geçiyor başlıkta. Türlü, üstelik birbirine karşıt olarak niteleyebileceğimiz farklı duyguları muhatapta uyandırma becerisi gibi bir anlamı var ama bu yaptığım uyduruk tanım kesinlikle yeterli ve tatminkâr değil, işin daha da ilginç tarafı bu kavram üzerine yapılan tanımların birbiriyle çelişebilmesi. Bunların yanı sıra Patoloji kelimesinin bu sözcükten türediğini düşünürsek, hastalıklı bir durumu çağrıştırdığını da düşünebiliriz.

Gelelim konumuza.

Önce kısa bir alan bilgisi: İş yerimin şehrin dışında, şehirlerarası karayolunun (Erzurum- Bingöl) hemen üzerinde olduğunu daha evvel söylemiştim. Yakın çevresinde hiçbir yerleşim yok, en yakın meskûn mahal yürüyerek yirmi dakika mesafede bulunan bir köy, rüzgârlı havalarda dayanılmaz bir koyun-tezek kokusunun büroların penceresine gelmesinin nedeni olan. Ayrıca yarım saatlik yürüyüş mesafesinde lojmanımın da bulunduğu TOKİ konutları var, o kadar. Yani ev filan yok etrafta. Bununla birlikte içinde çalıştığım eski ve döküntü bina, yoğun giriş çıkış trafiğinin yaşandığı, sürekli araç ve insan kalabalığının olduğu hareketli bir meslekî ortamın merkezinde. İşte böylesi bir yerde bile, her zaman kendi başının çaresine bakabilecek şekilde programlanmış ya da geçirdiği mutasyon ile şartlara adapte olabilen sokak kedilerinden biri, buraya geldiğim ilk günden bu yana iş yerimdeki bahçeyi mesken tutmuş haldeydi; pehlivan yapılı, çirkin, suratsız, çevresindeki insanlara asla yüz vermeyen donuk bir karaktere sahip, kedi ırkına dâhil olup da kimsenin bulaşmak istemeyeceği türden iri kıyım kuyruklu bir erkek sokak serserisi. Bir karış karda umarsızca gezen, ne bulsa mideye indirebilen, sevip okşamak istemeyeceğiniz ama zaten kendisini asla sevdirmeyecek türden, burnunun ucundan kamyon geçtiğinde oturduğu yerde istifini bozmayan, kısaca kedilikten nasibini almamış bir yaratık. Çalışanlar süt, ekmek ya da evden getirdikleri yemek artıklarıyla onu beslerdi, ben de soğukların bastırmasından sonra arada sırada evden süt getirip önüne koyuyordum ama zaten bütün çöp tenekeleri bu kedimsi canavarın emrine amade haldeydi hep. Hem önünde midesine indirecek bir şeyler olsa dahi gözü hep karlar arasında ekmek kırıntıları kovalayan serçelerdeydi herifin.








Geçtiğimiz Cuma gününe dek, bahçenin efendisi bu canavardı işte.

Geçtiğimiz cuma dedim,  şu ana dek Erzurum’da gördüğüm en soğuk günlerdi o cuma ve cumartesi günleri, gündüz -10’dan yukarı çıkmadı termometre, gece de  - 20’lerin altında dolaştı pazara kadar. İşte, sözünü ettiğim Cuma günü,  öğlen vakti daha önce kimsenin görmedi bir kedinin varlığını fark ettim bahçede. Uzun kahverengi tüylü, tahminimce bir yaşından fazla göstermeyen, tekir değil cins bir kedi olduğunu düşündüğüm yeni bir kuyruklu. Şaşkın, şapşal bir kaygıyla hem soğuktan hem korkudan titrediği çok uzaktan bile belliydi. Cuma namazına çıkmak üzereydim o sırada. (Bu arada o günkü Cuma namazına dair bir post yazmaya da iki defa teşebbüs etmiştim ama her denememde yazdıklarımı bu cehennem vatana küfür ederek sildim. Neyse.) Cuma namazı ve sonrasındaki öğlen yemeğini aklımda sadece o kedinin iş yerimin bahçesinde ne aradığını düşünerek geçiştirmemin ardından tekrar karşıma çıkıp çıkmayacağı heyecanıyla iş yerime geri döndüm; evet, oradaydı. Arabadan inip yavaş hareketlerle yaklaşmaya çalışırken bir yandan da kediyi incelemeye başladım, sokak kedisi değildi, tekir tipi yoktu keratada. Daha doğrusu tekir ve cins bir kedinin melezi gibi bir tipi vardı, kanında bilmem hangi derece çinçilla akrabasından genetik miras kalmış gibi. Yaklaştığımı fark eder etmez, belki on metre uzakta olmama rağmen önce iyice bir sindi, ardından arkasını dönüp kaçmaya başladı, birkaç metre gittikten sonra durup bekledi bana bakarak. Nasıl titrediğini anlatamam. Hava zemherir, kedi ürkek, ben hayret içindeyim. Birkaç adım daha attım, ‘ne olur gelme’ dercesine miyavladı ve gene pırrr, birkaç metre daha. Yanımdaki arkadaşım kediyi çok fena dövmüş olabilecekleri savını ileri sürdü, ama dövülmüş bir yanı yoktu, ne var ki perişan halde olduğu da yadsınamazdı. Onu bırakıp büroya geçtik.

Bir sonraki sigara molam, kediyi tekrar görebilmek için bir bahaneydi sadece. Herkesten uzak bir köşede tit tir titrer halde en küçük bir sese ya da harekete karşı kırmızı alarmda durmaya devam ediyordu. O an kesin kanaate vardım ki, bu güzel ve tedirgin yaratık aslında bir ev kedisi olmalıydı, ya evden atılmış ya da yaklaşık bir kilometre ötede bulunan hayvan barınağından kaçmış bir kedi. Bir ev kedisinin sokağa atılması/sokakta yaşamak zorunda kalması, o kedide psikolojik travmaya yok açar. Ben İstanbul’dan Erzurum’a geldim diye depresyona girdim-  kalorifer peteği yanına kıvrılıp uyumaya alışık, kucak seven, tüyleri taranan, yediği önünde yemediği arkasında olan bir ev kedisinin kendisini bir anda sokakta bulmasından ötürü yaşaması mukadder şoku garipsememeli. Geçmişte, uzun zaman önce o vakitler beraber olduğum kadın evinde bakamadığı için kedisini bana vermişti, zaten ben de dünden gönüllüydüm buna. Bir seneden fazla kediyle beraber yaşadık. Sonra annesiyle ayrılınca, kadın da kedisini aldı benden. Altı ay kadar sonra biz tekrar yakınlaşınca kedi de evime geri geldi, ama sanki aynı kedi değildi. Dünyanın en munis, en insan canlısı kedisi, bildiğiniz psikopat karakterine bürünmüş, kavgacı ve sinirli hallere bürünmüştü. Sebebini sorduğumda annesi kediyi benden aldıktan sonra verecek bir yer bulamadığından bahçe katında yaşayan tanıdığı öğrenci gençlere verdiğini, çocukların da daha evvel hiç evden çıkmamış, hayatı halı ve kanepelerde geçmiş kediyi bahçede beslediklerini söylemişti, orada başka kediler, farklı bir ortam görünce kadının kedisi de kişilik değiştirmişti düpedüz. İşte, iş yerimin bahçesinde gördüğüm ve karşımda ürkek bakış ve reflekslerle çevresini sürekli kolaçan eden kedi de pek ala böyle bir travma geçiriyor olabilirdi. İyice ısındığımı hissettim ona karşı. Akşama kadar her sigara molamda gözüm onu aradı, uzaktan incelemeye devam ettim.





Ertesi gün değil ama, artık özlemle onu görmek için bir bahane uydurup Pazar günü hiç işim olmamasına rağmen iş yerime yollandım. Oradaydı, bu defa daha cesur ve sabırlı davrandım, son derece yavaş adımlarla yaklaşmaya çalıştım ona. Yanına kadar gidebildim, teyakkuz halinde beni bekleyip ‘git’ dercesine miyavlayıp duruyordu o sırada. Elimi sevmek için uzattığımda ise korku içinde kaçışı ile en yakın ağaca çılgın gibi tırmanması, oradan bana bakış fırlatması bir oldu. Bir yandan içinde bulunduğu durumdan ötürü kediye alabildiğine acırken bir yandan kahkaha atmamak mümkün değildi. Gülümseyip biraz ağaçta seyrettim onu, sonra eve döndüm amacına ulaşamamış şekilde.   

Pazartesi günü başarmaya kesin kararlı bir şekilde gittim işe. Bahçede, daha önce olduğu gibi soğuktan ve korkudan titrer halde buldum onu.  Yaklaştım ağır ağır, ta ki kaçmaya yelteneceğini hissettiğim ana kadar, sonra durdum put gibi. Bana baktı aynı miyavlamasıyla. Ben de çıkarabildiğim en yumuşak ses tonuyla ona “tatlı fıstık, güzel kedim” diye fısıldadım bir süre. Birkaç dakika sonra azıcık uzattım elimi, fazla ileri gitmeden. Kaçsa mı, gelse mi, yaşadığı çatışma halinde ne yapacağını bilmez bir halde kararsız hareketler yaptı, sonra tedirgin adımlarla yanıma geldi. Sevmeye başladım yavaşça sırtını, boynunu, alnını. Öyle bir durumdaydı ki ayağımı kımıldatsam korkuyla kaçacakmış gibi kaygılı, ama elimi sırtından çektiğim anda da yüzünü yüzüme çevirip ‘bırakma’ der gibi bir miyavlama serenadına başlıyordu. Sonraki sigara molamda sabah onun için evden getirdiğim süt ve alüminyum kâseyi de götürdüm yanına yaklaşırken, deli gibi içti. Öğleden sonra da ton balığı ile ziyafet çekti karşımda. Tabii bütün bunlar bana ısınması için rüşvetten farksızdı ama kerataya ben de iyice alışmış haldeydim. O gece yatağıma uzandığımda bu kediyi evime alma hayalini canlandırdım gözümde, kum leğenini kışın boş olan arka odaya, yazın da kapalı balkona koyabilirdim, whiskas filan değil royal canin ile beslerdim onu. Tabi öncesinde veterinere götürüp sağlık muayenesi ve karnesini çıkartmam gerekirdi. Dişi olduğundan kısırlaştırma ameliyatı işine girişsem mi, karar veremedim pek. Geçmişte Odin’in yatak odama girmesi yasaktı ama bu kedi Odin’in dörtte biri ya var ya yoktu, hem nasıl da mahzundu öyle. Ona bir isim de bulmalıydım ama dişi olması bu konuyu zorlaştırıyordu; Nutella üç heceydi, Avy’i (Scott) anneme açıklayamazdım, Kofi güzeldi ama erkek adıydı sonuçta. İsim konusunu sonra düşünmeye karar verdim, eğer kediyi evime alacaksam evde bazı düzenlemeler de yapmak zorundaydım. Bunları düşünürken uyuyakalmışım işte. 







Salı günü, yani dün, bir pışt! sesimle beni fark edip yanıma koştu. Ayaklarımın arasında dönüp durdu, pantolonuma sürtünmekten bıkmadı… Sütünü verdim, sonra önce yalanmasını, sonra da tüm tüylerini uzun uzun temizlemesini seyrettim kızın. Her gördüğümde, yanına her gittiğimde daha çok bağlandığımı inkar edemezdim ona. Öğleden önce bir sonraki sigara molamda, gene kendisini uzun uzadıya sevdirmesinin ardından (ben ayaktayken) ayakkabılarımın üzerine uzandı boylu boyunca, insana ve insan sıcaklığına öylesine açtı ki! Severken gırlamasını bile duydum hatta. Bu halimi(zi) gören ve gülümseyen arkadaşım sordu, “sucuk yer mi bu?” Büyük ihtimalle yiyeceği, hatta çok sevebileceği tahmininde bulundum, ama sucukları küçük parçalara bölmesi ya da çok ince dilimlemesini salık verdim. “Öğleden sonra evden sucuk getireyim o zaman” diye mukabele etti, kediyi neden evime götürmediğimi de sordu. Çalışmalarımın sürdüğü cevabıyla açık yeşil bir ışık yaktım, güldük, eve aldığım takdirde İstanbul’a gittiğim vakitler evime gelip mamasını suyunu verip veremeyeceğini sordum, “çocukları da getiririm evine, severler oynarlar bir güzel” diye mukabele etti.
Öğleden sonra arkadaşım ufak parçalara bölünmüş küçük bir poşet sucukla geldi evinden… O da sever kedileri. Bizimkisi bu defa davetsiz yanımıza ilişti kokuyu aldığından olsa gerek, etrafımızda dönmeye başladı miyavlamalarla. Temiz alüminyum kase getirmiştim, arkadaşıma uzatıp sucukları içine koymasını söylesem de “elimden yedireceğim abi, çok tatlı bir şey bu ya” diye geri çevirdi. Elleriyle, birer birer tüm sucukları kedinin sabırsız ve aceleci hareketleriyle yedirdi, arada şiddetli bir kıskançlık duygusuyla itiraz ettim, “bu işin adabı elden değil tabaktan ya da kâseden filan yedirmektir” diye. Arkadaşım tınmadı bile, sürekli kediyi gösterip “baksana, nasıl yiyor ya, çok acıkmış bu” deyip duruyordu.

O an karşımdaki enstantane, beni yılışık kediden soğutmaya yetti. Buz gibi oldum ona karşı. Koymadığım adı her ne boksa artık, arkadaşımın elinde sanki cennetin kutsal meyvesini görmüş de çabucak midesine indirmeye çalışıyormuş gibi geldi bana. Yüzsüz, şımarık, terbiyesiz bir sokak kedisi gibi. Dişi bir şırfıntı, önüne gelene kuyruk sallayan türden.







Akşama kadar bahçeye indiğim sigara molalarımda yanına gitmedim, onun yanıma gelip ayaklarımın arasında dolanıp sürtünmesine tepkisiz durdum hep. Elimi uzatıp sevemedim kediyi. İçimden gelmedi. Akşam eve giderken (istesem bile elimle yediremeyeceğim) ton balığını kaseye döktüm, yumulduğunu gördükten sonra ayrıldım binadan.

Ve bugün… arkadaşım “alacak mısın kediyi evine?” diye sorunca kesin ve hissiz bir ifadeyle o kedinin artık benim olmadığını, sevmek bile istemediğimi, bina ve bahçe çevresinde kaldığı müddetçe süt-mama ile kendisini besleyeceğimi, ama isterse kendisinin kediyi almasının güzel olacağını söyledim. Anlamaya çalışır gibi yüzüme baktı, “sen o kediyi elinle besledikten sonra içimden bir şeyler koptu. Artık bu kedi benim değil. Beslerim o kadar, ama sevemem. Hele evimde yeri hiç yok” deyince ben, oturaklı bir kahkaha attı, manyak olduğumu söyledi. Ben de güldüm, eh, normal bir tepki sayılmazdı benimkisi.

Öğleden sonra Hayvan Barınağını aradım. Telefona çıkan veteriner hekime kediyi, gözlemlerimi anlattıktan sonra gezici ekiplerinin gelip kediyi alabileceğini söyledi, adres istedi, sanırım yarın gelecekler. Bu kış kıyamette sıcak bir ortamda çok daha rahat edeceğine şüphe yok. Benim evimden başka bir sıcak ortam.

Bir kediye darılmak…

Bu akşam çokokremimi kaşıklarken, iki gün önce evimin meskûnu yapmayı tasarladığım, arkadaşımın parmaklarından sucuk parçalarını löp löp yuttuğu seyrettikten sonra ise içimden bir şeyler koparan kedi hakkında neden böyle saçma sapan bir davranış benimsediğimi düşündüm… Aklıma Ex-Hatun’un kedisi ile aramda yaşananlar geldi sonra. Sorunların pik yaptığı, mutsuz ve keyifsiz olduğu son dönemlerimizden biriydi. Sahiplenmesinde büyük bir teşvik, destek ve etkim olsa da, sonuçta Ex’in baktığı, Ex’in kedisiydi o. Bir gece uykum gelmiş, o sırada bilgisayar başında çalışan Ex’e uzanacağımı söyleyip yatak odasına geçmiştim ki, kedinin yatağa kurulduğunu gördüm. Onu hiç rahatsız etmeden yatağın bir ucuna iliştim, hemen açtı gözlerini, okşamaya, burnunu, kulaklarını yumuşak öpüşlerle süslemeye başladım, gırladı uzun uzadıya. Derken gözlerini açtı kocaman, sağa sola bakındı ve farketti ki Ex yoktu yanımda. Birden ani bir hareketle yataktan aşağı atladı, ya su içmeye, ya mama kemirmeye ya da kumuna gitti diye bekledim ben, gelsin de oynaşmaya devam edelim diye. Birkaç dakika geçti, kedi yok. Kalktım, kısa süre önce yanından ayrıldığım Ex’in yanına gittim, bilgisayar başında çalışmaya devam ediyordu – kedi ise hemen bilgisayarın yanına boylu boyunca uzanmış, uyuşuk bir halde kuyruğunu sallıyordu Ex’e bakıp. Hissettiğim öfke, reddedilmişlik, istenmeme, mutsuzluk, yalnızlık duygusunu, bana reva görüldüğünü duyumsadığım cüzzamlı hasta muamelesini ifade edebilmem olanaksız. Ex gibi benim de elimde büyümüştü o kedi, Ex’ten sonra onu en çok seven ve en çok düşünen, en çok emek veren kişi şüphesiz bendim. Ve, buna rağmen, kedi, en sevdiği şeylerden biri olan yatakta biriyle beraber uyuma yerine, yanımdan kalkıp gitmiş ve Ex’i tercih ettiğini merhametsizce gözüme sokmuştu. Kelimenin tam anlamıyla bana siktir çekerek. Altı ay, kediyi bir kere bile sevmedim, ne elimle, ne kalbimle. Dokunmadım. Kucağıma gelmeye teşebbüs etse ya yastıkla, ya ayağımla uzaklaştırdım onu. Yatakta üzerime çıktığını fark ettiğimde bir köşeye fırlattım. Aramızdaki her şey bitmişti sanki. Zaten sonrasında da Ex ile ayrıldık.

Sucuk meselesinin bana bu yaşananları hatırlattığını çözümledim bu akşam, çokokrem yerken.

Evet, bir kedim bile yok.

Bence iyi ki yok.

Pathos demiştik başlıkta değil mi?

2 yorum:

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!