21 Ocak 2015 Çarşamba

Küçük Bir Kuzeydoğu Anadolu Turu Üzerine…




Türkiye Futbol Federasyonunda KT (Klasman Temsilcisi) olan bir arkadaşım var,  bu konuda kısa bir bilgilendirme yapayım size: Gözlemci, hakemi gözlüyor o kadar, temsilci ise hakem dışındaki her şeyin sorumlusu, yani stadyumda ambulans olup olmamasından soyunma odalarının durumuna, tribündeki ırkçı ya da küfürlü tezahürattan tutun da kulüp yöneticilerinin sahaya girip girmemesine kadar her şeyin sorumlusu ve sonrasında da hakkında rapor yazan kişi oluyor. 2. Lig klasmanında temsilci olan bu arkadaşım Cuma günü “hafta sonu Rize’nin Pazar ilçesinde Pazarspor-İnegölspor maçına atandım, arabayla gideceğim, istersen gel, beraber gideriz” deyince cumburlop atladım bu teklife. Cumartesi günü çıkmak üzere sözleştik.

 
Güzergahımız böyleydi işte.


 Ertesi gün, soğuk ve gri bir Erzurum sabahında yola koyulduk, şehirden çıktıktan sonra yamaçlarından değişik büyüklükte taş ve kaya parçalarının yola düştüğü dağlar arasından kıvrıla kıvrıla gitmeye başladık.  Arkadaşım bu yollara, koşullara alışık, bense her gördüğüme japon turistler gibi şapşalakça bakıyordum hep. İlk durağımız Tortum’du, ismi bana ne hikmetse öteden beri rektumu çağrıştıran bir ilçe. Zirveleri karla kaplı garip görünümlü taşlık dağların arasında sıkışıp kalmış, berbat görünümlü Tortum’dan geçerken sağda solda manastır ya da kilise harabelerine dair yönlendirme levhaları gözüme çarptı. İlçenin bulunduğu vadi, bana Muğla’daki Saklıkent’i anımsattı geçerken. Gözünüzde canlandırmaya çalışın; tabiata meraklı bir turist için ilgi çekici, fotoğraf tutkunları açısından bereketli bir ortamdan bahsediyorum -  ama orada yaşamaya gelince işin rengi değişir tabi. Bunları düşününce ürperiyor insan, sonuçta ağaç yok, yeşillik yok, sadece dağ, taş. Tortum’dan uzaklaşırken Tortum Şelalesi yön tabelasını ilişti gözüme, ama Tortum Şelalesi meğer çok uzakta, Tortum’dan yaklaşık 30 km mesafedeymiş meğerse. Üstelik Tortum’a değil, Uzundere ilçesine bağlıymış orası.  Muhtemelen geçmişte Uzundere de Tortum’a bağlı bir belde ya da köydü, bilemiyorum. Bir tabiat fotoğrafçısının heyecanlanmadan duramayacağı sıradışı coğrafi şekillerle dolu yolun devamında Uzundere’ye vardık. Uzundere’ye girişte o berbat görünümlü doğaya photoshop ile yapıştırılmış duygusu yaratan Tortum Gölü karşıladı bizi, suyunun rengi, gölün kıyısında sözünü edip durduğum kayalık dağların hemen eteklerinde oluşmuş peribacası şeklindeki bu dünyaya ait değilmiş gibi garip forma sahip oluşumlarla büyülü bir ortamdı, sessiz, sakin. Kısa bir mola verdik orada, yolun geçtiği tepeden seyrettik manzarayı. Yolumuza devam ettik sonra, önce daha önce yoklukları rahatsız eden ağaçlar ufak ufak belirmeye başladı, Uzundere’nin yemen yakınındaki Tortum Şelalesi’nde de birer sigara – birer elma molası verdik beraber. Tortum Şelalesi denilen şey bir boka benzemiyor. Su akıyor işte, sanki bana mı akıyor? Ngorongoro’dan bile bir süre dolaştıktan sonra sıkılmış bir adamım sonuçta. Hiç etkilenmeden bir an önce yola devam etme isteğim arkadaşımda hoşnutsuzluk yarattı, sonuçta kimi insan doğaya, kimisi de insan eserine ilgi duyar. Sanırım bu yüzden, daha önce adını duyduğum Oşki Manastırı yön tabelasını görüp kendisine bir uğrayalım mı diye sorduğumda teklifimi ‘harabe halde, hem çok içerilerde, oraya gitmeye gerek yok’ diye geri çevirdi, ısrar etmedim ben de.


Dağlar arasındaki yolumuz virajlarla kıvrılır, yamaçlardaki ağaçların sayısı belirgin bir şekilde artarken birden tüneller zincirine karıştık, ard arda kimisi yüz metre, kimisi iki kilometre uzunluğunda belki otuz, belki kırk tüneli geride bıraktık; yol genişlemiş, güzelleşmişti ama ortalık devasa kamyondan da geçilmiyordu; geride bıraktığımız yerel seçimde AKP ilk defa Artvin’de birinci parti olmuştu, adamların yollarını yapıp ulaşımı ne kadar kolaylaştırmışlar, halk da oy vermiş bu yüzden diye sesli sesli düşünürken birden ne zamandır paralel gittiğimiz yanı başımızdaki vadideki Çoruh Nehri üzerinde kurulan yüzlerce metrelik gövdeye sahip koca barajı farkettim. Artvin ve çevre halkın şiddetli protestolarına sebep olan sıra sıra HES’lerin en önde geleni bu olsa gerekti, gerçekten çok etkileyici bir görüntüsü vardı ama değer miydi? Bilmiyorum. Nükleere riski nedeniyle karşı çıkılıyor, HES’e yarattığı tahribattan ötürü itiraz ediliyor, taş devrinde de yaşayamayacağımıza göre ne yapmak gerekir gerçekten bilmiyorum. Derken kafama dank etti, dağları Ferhat gibi delen o tüneller, levhalarda yazan Doğuş İnşaat tarafından yapılmış olmalıydı, inşa ettikleri bu koca baraj için getirmek zorunda oldukları malzemeleri, çıkaracakları dolguları taşımak için ulaşıma ihtiyaçları var ve bunun için o nefis yolu ve tünelleri açmaları elzemdi. Arnold J. Toynbee, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın Osmanlı İmparatorluğuna isyana teşebbüs etmeden önce ordu ve donanmasını dönemin modern silahlarıyla donatmanın yanı sıra Batılı ülkelerin orduları gibi düzenleme ve eğitime tabi tutmanın gerekliliğine karar verir, Batılı ülkelerin uzmanlarını Mısır’a davet eder, ancak talebine pek bir karşılık bulamaz, çünkü Batılılar Mısır’a gelme konusunda isteksizdir: Mısır’da eş ve çocuklarının sıhhatlerini garanti edebilecek bir hastane ve uygun yaşam ortamı bulunmamaktadır. Bunun üzerine Kavalalı Mehmet Ali Paşa öncelikle Batı normlarını haiz tam teşekküllü bir hastane inşa ettirir. Sonrasında olan bitenleri ve Padişah’a karşı isyanını, kısaca Osmanlı İmparatorluğu’nun nasıl ağzına sıçtığını biliyoruz. İşte, bu yollar da aynı hesap; berbat dağ yolları yerine modern ve ulaşımı fevkalade kolaylaştıran bu yeni geniş yollar, aslında HES’lerin varlıklarını muhtaç oldukları bir unsur. Mesele halkın ulaşımını kolaylaştırmak değil, barajlara ulaşımı mümkün kılmak.

Ağaçların sayısı artmak bir yana, ağaçtan başka bir şey görülmeyecek oldu bir süre sonra, Artvin’e iyice yaklaşmıştık. Arkadaşımın dediğine göre futbol sahası yapılabilecek düz bir alanı bile olmayan, bir dağın yamacında, tümüyle dik yokuşlu bir ortamda kurulmuş Artvin’in yanından geçerken tepelerdeki binaların sis perdesi altında kaldığını gözledim. Bu arada dikkat çekici bir başka şey, su manyaklığıydı: Her taraf su! Yolda gidiyoruz, hem yola paralel dereler var, bir de her yüz metrede bir yola dik açıyla akan küçük şelale tipi sular akıyordu. Her yer yeşil ve su. Devamında karşımıza gelen Borkça’da durum bundan da ileri boyuttaydı, kar, orman, su. Yolda gürül gürül su akan bir çeşmenin yanında mola verdik, suyu içerken dişlerimin donacağını tahmin ederken, hiç de öyle olmadığını fark ettim, güzel güzel yudumladım. Çevre anlatılamayacak kadar güzeldi ve kelimenin tam anlamıyla aptallaşmış haldeydim. Tekrar yola koyulduk ve Erzurum’dan çıkarken indiğimiz karlı dağların bir benzerini tekrar çıkmaya başladık, tek farklı bu dağlar yemyeşil bir örtüyle giyinmişlerdi. Arkadaşım “zirveye çıktık, inişe geçiyoruz, denizi görüyor musun?” diye sorduğunda karşıma baktım, Karadeniz. Ucundan kenarından görünmesi bile içimi kıpırdatmaya yetti. Hopa’ya gelmemize az kalmıştı. Artvin’le aynı nüfusa sahip olmasına karşın Hopa çok daha büyük bir şehir olarak göründü gözüme. Kıyıya vardık, denize paralel Karadeniz Sahil Yoluna çıktık. Hedefimiz Rize – Pazar’dı, Hopa’dan sonra güzel Arhavi, sonra şirin mütevazı Fındıklı, sonrasında iri kıyım Ardeşen geride kaldı ve Pazar’a vardık. Arkadaşımın yer ayırttığı öğretmenevindeki odalarımıza yerleştiğimizde hava çoktan kararmıştı, yolda aradığım kardeşim google’a bakıp balık yiyebileceğimiz güzel bir lokanta ismi söyledi, akşam çıkıp orada karnımızı doyurduktan sonra tekrar istirahate çekildik.

 
Fındıklı'dan bir kare. Bu ürkütücü, garip, metaforlarla betinlenebilecek grotesk görüntünün 
altına ne çok şey yazılabilir...


Deniz, sahil yolu, dar bir alana sıkışmış yerleşim yeri ve sonra gittikçe yükselen dağlar. Tipik Doğu Karadeniz.



Arkadaşımın maçın oynanacağı stadyumdaki kontrol ve incelemeleri, ayrıca maçtaki ikinci temsilci (O da İstanbul’dan gelmiş, Galatasaray Üniversitesinden) ile yapacağı toplantı ve diğer çalışmaları için sabah saat dokuzda ayrıldı öğretmenevinden, maç 13,00’te başlıyordu, nereden baksam saat 16,00’ya kadar boş vaktim vardı. Hava ılık, güneş parlak, rüzgâr hafif… Denizi görünce insanın kalbi pırpır ediyor, sıcaklık ise Erzurum’da aylardır görmediğim 8-9 dereceyi gösteriyordu. Öğlene doğru çıkış yaptım ben de, sahildeki yaya yoluna geçip yarım saatten fala yürüdüm öylece, niyetim ilçeye geçip dolanmak, kafama göre bir yer bulup çay tatlı filan yemekti, kitap da okur, etrafı da gözlerdim böylece. İlçeyi bir uçtan diğerine adımlamak yarım saati bile bulmadı, derken denize bakan büyükçe bir restaurant-cafe ilişti gözüme, balkon kısmını da fark ettim, içerisinin tıklım tıklım olduğu dışarıdan belliydi ama ilişebileceğim bir köşe bulurdum elbette. Kapıdan girince birden müthiş bir yabancılık hissine kapıldım, konsepte alabildiğine yabancı bir haldeydim: Açık büfe kahvaltı saati, bütün masalar dolu. Üstelik müşterilerin hepsi kadın, bildiğin kadınlar matinesi. Nasıl bu kadar yanlış bir yeri seçtim diye aklıma üşüşen soruları başımdan savmaya çalışırken iri kıyım bir kadın garson yanıma geldi, telaşla bana “buyrun, ne için gelmiştiniz?” diye sordu, çay içip kahve içerim diye düşünmüştüm sözlerime hiç boş masa olmadığı cevabıyla mukabele etti, davetsiz bir misafirmişim gibi davranması, içerideki kadın uğultusu, garsonun yapacak çok işi olduğu ve bu işlere yetişemeyecekmiş gibi paniği beni de rahatsız etti, dışarıdaki balkona geçmek istediğimi söyledim, yer varsa olabilirmiş. Balkona geçtim geçmesine ama esas rahatsızlığı orada yaşadım; içerideki kadınlar çocuklarını balkona bırakmışlar, koca balkon çocuk bahçesine dönmüş. Boş bir masaya oturdum, güneşli havada durgun ve karanlık  görünen denizi karşıma aldım, tatlı olarak sadece marmelatlı kadayıf varmış, ne menem bir şey olduğunu denemek için getirmelerini söyledim, yanında da çay istedim. Altta muhallebi, ortada kuru kadayıf, hepsinin üzerine de marmelat dökmüşler. Daha önce denemediğim bu tatlıyı yavaşça kaşıklarken çevremi birkaç kız çocuğu sardı, nasıl şirinler, nasıl sevimliler anlatamam. “Amca, makayna yeymisin?”, “amca, evcilik oynayalım mı?” türünden manyak sorulara muhatap olmak mı dersiniz, balkondan içeriye her baktığımda içerideki kadınların bana ve çocuklarına gözlerini dikili halde bulmak mı dersiniz, huzursuzluğun doruk noktasıydı benim için. Konuşmaya çabalayan çocuklara sürekli “annenin yanına git! Yanımdan uzak dur!” demekten gına geldi bir süre sonra. Denizin, havanın, ortamın tadını çıkarayım dedim, aklıma bu veletler yüzünden The Hunt filminden sahneler üşüşüp durdu o sırada. Neyse ki bu ıstırap çok sürmedi, yavaş yavaş boşaldı restaurant, müşteriler gruplar halinde gittiler. Öyle ki tek ben kaldım içeride, garsonların açık büfe düzenini değiştirip masaları normal hale sokmalarını izledim biraz. Saatlerce oturdum o balkonda, yakıp söndürdüğüm sigaraların yanında bir ara çayımı tazelemeye gelen garson kıza “yabancı olduğum bellidir, o nedenle sorumu yanlış anlamayın ama bugün kadınlara özel miydi, tüm müşterileriniz kadındı” diye sormaya cesaret ettim, öyle denk gelmiş, gruplar halinde rezervasyon varmış o gün. 


 
Tadı enteresan, ama güzeldi de.



Maçın biteceği öngörülen vakte kadar cafenin o balkonunda tünedim, denize, gökyüzüne, martılara bakarak zaman çabucak geçti. Yol tarifini alarak ilçenin öteki ucundaki stadyuma yirmi dakikada yürüyüp arkadaşımla buluştum sonra. Derhal yola koyulduk, sahilden Rize, sonrasında Trabzon, Maçka’dan sonra dağlara tırmanma süreci, Gümüşhane il sınırlarındaki 2000 metre yüksekliğindeki Zigana Geçidinde ızgara et ziyafeti ile akşam yemeği ve dağlardan tekrar iniş, Gümüşhane’den geçerken arkadaşımla aramızda geçen köme – mısır şurubu tartışması, ardından Bayburt ve bir kez daha, bu defa daha çetin ve zorlu bir tırmanış serüveni, 2400 metrelik Kop Geçidine. Tehlikeli bir hale bürünen yolda korkutucu yolculuğumuz Aşkale’ye vardığımızda eve varmış olma duygusuyla yerini rahatlamaya bıraktı, gece yarısına doğru Erzurum tekrar.

Denizi nasıl özlemişim!

Not: Gezip gördüğüm onca yerleşim yeri arasında en berbatı, en çirkini, en yaşanmazı Erzurum'du. Vallahi tarafsız davranıyorum. Ermeniler Tanrı'ya şükretmeli, şanlı ecdadımız kimini kesmiş, kimini kovmuş ve sonuçta Ermeniler bu illet şehirden kurtulmuşlar.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!