26 Mayıs 2011 Perşembe

Çağımızın Hastalığı Stres Üzerine... (ya da "Boktan Meselelere Devam")

Tottenham Hotspur- Blackpool maçının son dakikalarıydı, Dafoe’nin 89’da attığı golle skor 1-1’e geldikten sonra zaten insanüstü bir tempoda geçen mücadelede oyuncular maçın bitime yakın iyice delirmiş gibi koşmaya, savaşmaya başlamışlardı, öyle ki “bu maçı kazanan cennete gidecek” deseler ancak gösterebilirlerdi o derece inadı ve coşkuyu. Elimdeki çokokreme yumulmuş, gözlerim ekrana kilitlenmiş, futbolu yarattığı için Tanrıya şükrederek heyecanla kendimden geçmişken, yandaki koltukta kitap okuyan Hatun birden bana dönüp sordu:


- Çocuk istiyor musun?


- Hı? (Blackpool’un kontratakları çok tehlikeli oluyor, aptal Tottenham defansını ileride tutup rakibi kendi yarı sahasında boğacağım diye stoperlerini bile öteki ceza alanında dolaştırmaya başladı, savunma boş, gol yiyeceğiz!)


- Daha önce çocuklarla anlaşamadığını söylemiştin ama gene de sorayım dedim, bir çocuğun olmasını ister misin?


- Senden mi??? (Gareth Bale sakatlandıktan sonra oyunun şekl… NE DİYOR LAN BU KADIN?)


- Evet benden tabi…


- Ama… Bunun için önce evlenmemiz gerekmiyor mu? (Allahım aklıma mukayyed ol, bari şu maç bitseydi a.q., kafasına tuğla filan mı düştü bu Hatunun ya…)


- Evet, zaten çocuk evlendikten sonra olacak.


- Ben evlenmeyi düşünmüyorum ki? Çocuklarla da anlaşamam, hem onlar da beni sevmezler zaten. (Bu konuşma hayatımda yapmaktan en çok korktuğum konu… Nasıl da pusuya yatmış, en olmadık anda sordu! Bütün kadınlar hepiniz aynısınız dediğimde de kızıyor bana!)


- Tamam, ben sorayım dedim… Bunu bilmeye hakkım vardı.


Ne kadar aptallaştığımı anlatabilmem mümkün değil. 2,5 senedir beraberiz, iyi günümüz, kötü günlerimiz oldu, fakat maçın uzatmaları oynanırken aramızda geçen bu konuşmanın teması olan evlilik-çocuk konusu ilk defa (7 Mayıs’ta) böyle cart! diye gündeme getirilince bilgisayar oyunlarında yeni bir level’a geçilmesi misali, ilişkimizin yeni bir boyut kazandığını idrak etmiş oldum; Hatun düpedüz kırmızı çizgilerimi aşmaya teşebbüs ediyordu, üstelik değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek çizgilerdi onlar.


Son darbeyi de Hatun kişi vurmuş oldu böylece…


Pazartesi günü gittiğim dahiliye doktoru, ilk muayenesi ve anlatımlarımı dinlemesinin ardından bende reflü ve irritabl bağırsak sendromu [bakınız bir alttaki post] olduğuna dair kanaatini açıkladığında, bunların organik değil psikolojik nedenlerden kaynaklanan rahatsızlıklar olduğunu da ekledi, tahlil ve grafilerin sonuçları alınıp daha ciddi bir sorun olmadığı konusu netleşince psikiyatri servisine yönlendirecekmiş beni.


Sordu, “hayatınız ne kadar stresli?”


Ulan stresten bol bir şey var mı hayatımda?


- Z. nin başına gelenler aileyi tümden sarstı, hala da darmadağın bir hayat sürüyor tüm bireyler, kız ölümlerden döndü; kardeşim perişan, herkes kendi derdini unutmuş elbirliği ile yardımcı olmaya çalışırken aslında çile kişisel dolduruyor, bu biiir.


- Hatun evlenmek istiyor. Üstelik benimle evlenmek istiyor. Bundan büyük bir meydan okuma ile karşılaşmamıştım uzun zamandır; “ne güzel, mutluyum, huzurluyum, kafama göre, ruhuma denk, kalbime ve aklıma uygun bir hatun bulmuşum, mızmız değil bok püsür sorun yaratmıyor” derken, Tottenham – Blackpool maçında baklayı çıkardı ağzından… Meğer O da farksızmış diğerlerinden.


- Z.’ye ameliyatından evvel hastanede orasına burasına kablolar, hortumlar, cihazlar bağlanmış iken, moral vermek için yanına yaklaşıp “sana söz veriyorum, buradan çıkıp evine gittiğin gün ben de sigarayı bırakacağım” demiştim… Nasıl da sevinmiş, yapabildiği en kocaman şekilde gülümsemişti. Çok zor, bin bir güçlükle konuşabiliyordu o zaman, kısmî felci vardı, vücudunun bir tarafı da işlevsizdi. Unutur sanmıştım, ne bileyim böyle olacağını, operasyonu (nispeten) başarılı geçince her ziyaretim sırasında alışkanlık haline getirdi “beğn çıkığğnca, siğarayı bırakıcan, söz veğrdin” demeyi. Eh, çok şükür taburcu oldu nihayetinde, o günün sonunda son sigaramı içtim ama tam bir ay geride kaldı kalmasına da, hala dudaklarımı ısırıyorum nikotin yoksunluğu krizine girip. Üstelik ilaçla, bantla sakızla filan da değil, a.q. sanki irade abidesiyim, pat diye bıraktım… Çok zor çok…


- Sigarayı bırakmak, sanki sürekli oruç tutuyormuş etkisi yarattı üzerimde; bu vesileyle sigaraya nasıl bağımlı olduğumu da anlamış oldum. Düşünme melekem budanmış gibi hissediyorum: Zihnimi toparlama, konulara yoğunlaşma, dikkatimi toplama çabası ister iş yerimde çalışırken, ister ağır ve derin bir kitapla boğuşurken olsun hep sigara dumanının yardımcılığıyla üstesinden gelebildiğim bir şeydi, bir altta dediğim gibi tıkanmış borulardan farksız beynimdeki nöronlar. Sigarasızlık deli ediyor beni. Meğer ne kadar seviyormuşum ben sigarayı… Yıllar yılı sevgi sıralamama onu koymamakla ettiğim haksızlığı şimdi fark ediyorum. Kesinlikle ilk üçü hak ediyormuş meret… [Sevgi sıralaması: 1- Beşiktaş 2- Slayer 3- Bebişim 4- Scarlett 5- Zeytinyağlı Yaprak Sarması 6- Hatun. Bu listede Hatun bazen 5. sıraya yükselir… Bu aralar altıya demir attı- Hak etti!!!]


- Bir zamanlar prenslerin en parlağı konumunda olduğum iş yerimde şimdi bütün 19 yy. Rus romanlarında mutlaka bir karakterle yer verilen “besleme” rolündeki bir pozisyona düştüm. Devlet kurumlarında düşmez kalkmaz bir Allahmış meğer, benden kurtulma planları yapıyorlar, eskiden kaçmak için can attığım ama zorla tuttukları bu şehirden şimdi beni koparıp atma derdinde olduklarını gizlemiyorlar bile. Hiç “birilerinin” adamı olmadığımdan senelerce “her kesimle” anlaşabilen konumda kalabilen birisi olarak, şimdilerde “birilerinden” olmadığım için hor görülüyorum, ulan zamanında gönderseydiler ya Doğu’ya! Şimdi annem hasta, babam hasta, yetmezmiş gibi diğer sorunlar pik yapmışken zamanı mı bana “benden yana olmayan bana karşıdır” muhabbeti yapmanın!


- Üç kuruş param vardı, üç kuruş da olsa bütün param da oydu ama bankadan çektiğim dövizleri hiç anlamadığım, akıl sır erdiremediğim Borsa’ya bilumum tahrik ve illüzyona kapılıp o parayı yatırdıktan sonra paranın %40’ı eridi gitti. Dediğim gibi bütün param oydu a.q.! Bu para nereye gitti, geri gelir mi, kişisel devalüasyonum ne zaman düze çıkacak, endişeli bekleyişim sürüyor…


İşte, doktor “hayatınız ne kadar stresli?” dediğinde durakladım, dudağımı büküp “çok” dedim… Ne söyleyeyim ki “beni kapatmak, özgürlüğümü elimden alıp zincirlemek isteyen bir kadın var, üstelik lanet olası Hatunu seviyorum” mı deseydim, “annem kardeşimin hasta eşine ve iki küçük çocuğuna bakmaktan ne kendisiyle ne de babamla ilgilenebiliyor, hangisi daha evvel yıkılacak merakla bekliyorum” şeklinde sızlansa mıydım, sigarasız geçen bu dört haftada düşünemeyen, konuşamayan, aciz ve sefil bir adama dönüştüğümü anlatıp “reçetede günde bir paket Kent ya da Parliament yazar mısınız?” diye rica mı etseydim, borsada tüyo mu isteseydim vs, vs…


Pazartesi günü çift kontrastlı kolon grafisi çektireceğim bütün bu stres faktörlerinin sebep olduğu “kaka yapamama” durumu yüzünden… Bağırsaklarım patlayacak gibi ve evet, öncesinde 24 saat uyacağım çok sıkı bir diyet, kullanmam gereken bol müshil ilacı ve… lavman var.. (a.q.!!!)


Bir yanda evlenmek isteyen bir kadın, öte yanda bekâretini kaybedecek bir göt…


Heyecan ve stres katlanarak artıyor… Bağırsaklarım bu gerilimi kaldıramayacak diye korkuyorum…


Hiç mesut değilim.

16 Mayıs 2011 Pazartesi

Bok Blog

Blog yazmak musluğu açıp su akıtmaya benziyor. Çoğu zaman istediğin kadar, gerek gördüğün miktarda su akınca çeşmeyi kapatıyorsun, bitiyor. Çoğu zaman dedim çünkü bazen de suyun kontrolsüzce çağladığına, coşkuyla musluk ağzından fışkırdığına şahit oluyor insan, ortalık vıcık vıcık bulanıyor, ya zaman tanıyıp kurumasını bekliyorsun sonra, ya da temizlemeye çalışıyorsun sağı solu. Sonuçta işlem aynı her halûkarda, musluğu açıyorsun, su akıyor, musluğu kapatıyorsun, bitiyor.

Kimi zamansa musluğun çok gerisinde, dışarıdan bakıldığında görülmeyen bir yerlerde, tesisatın herhangi bir kıvrımda, boğumunda, dirseğinde ya da yüzeyinde patlak, çatlak, yırtık, yarık, tıkanıklık, bozulma... her ne boksa, bir işlemezlik/işleyemezlik meydana geliyor, suyun normal akışına mani olan bu problemin, sorunun, sıkıntının, derdin, belanın, engelin, krizin nedeni dışarıdan bakıldığında da haliyle anlaşılamıyor.

"Su akmıyor!" deniliyor o kadar. "Sular kesikmiş."

Cuma günü doktora gittim, "dışkılayamıyorum, perişanım, sürekli bir ağırlık hissi ve gaz baskısı var karnımda" şeklinde mızmızlandım. Üç hafta evvel sigarayı bıraktığımı, bu durumun da hazım sıkıntısına sebep olduğunu ekledim. Nasıl beslendiğimi, neler yediğimi sordu, hayatımın dışarıda yemek yemekle, kuru yiyecekler tüketmekle geçtiğini, heykeli dikilesi bir düzensiz/dengesiz/sağlıksız beslenme abidesi olduğumu öğrenince öncelikle beslenme şeklimi değiştirmem gerektiğini söyledi. Lifli yiyecekler tüketmeliymişim, bol su içmeliymişim, çay, kahve, gazlı içeceklerden uzak durmalıymışım vs.



Evet, Kaka yapamıyorum.

İçeride ne seller, tufanlar kopuyor bilsen... Musluktan tsssss sesi geliyorsa su olmadığından değil, iç kanama nevinden içe akmasından, patlatacak raddeye gelene dek iç organları şişirmesinden, pis kokulu gazların bünyemi sarmasından, mütemadiyen karnımı ağrıtmasından belli ki, içeride ne şiddetli savaşlar var, kimsenin bilmediği, anlaşılmayan, başkalarına meçhul olan.

Kıçım da, kafam da patlayacak sanki.

Ne blog yazabiliyorum, ne de sıçabiliyorum...

Sol elimin parkinson-vari titremesine kavuştuğunu da görünce, "eh" diyorum, "kambersiz düğün olmaz zaten. Kıçımın uzantısı, aramıza hoş geldin."



Edit: Bu postun fi tarihinde şurada ya da şurada gevelediğim şeylerle hiç bir ilgisi yoktur ama olabilir de.