19 Kasım 2010 Cuma

Hold Me, Thrill Me, Kiss Me, Eat Me...

Bundan üç sene önce şu yazıyı zırvaladığım vakitler ne Freud’u ne de ardıllarının konuyla ilgili kaleme aldıklarını henüz okumamıştım. Nereden estiyse gevelemişim öyle şeyler, artık kimi etkilemeye, ‘vay, ne zeki adam bu!’ diye düşündürtmeye çalıştıysam hatırlamıyorum bile.


Bugün eski bir memurum aradı, iki sene evvel emekli olmuş, çok sevdiğim kafa dengi bir adamdır kendisi. Emekliliğinin ardından yeni bir işe girmek için benden istediği referans mektubuna yüzlerce (abartmıyorum) övgü dolu methiye yazdıktan sonra, son paragrafta kendisinin gay olduğunu lakin bu özelliğinin çalışma ortamını paylaştığı diğer kişiler için motive edici bir neşe unsuru olduğuna değinmiş, mektubun altını da imzalayıp kendisine vermiştim. [Tabii bu mektubu Alman Başkolonsolusluğuna götürmesi ve iş için oraya müracaat etmesi de ilginç, adamı işe aldılar, hala orada çalışıyor. Gümüşsuyu’nda sandığımızdan fazla ibne var.] Aslında gay değildi ama kuruma yeni gelen bütün erkek memurlara, onları bir punduna getirip dudaklarından öperek hoşgeldin demek gibi bir muzipliği vardı herifin, neyse ki yönetici kısmına bulaşmıyordu ama bir taşfırın evladının iffetini korumak için bacağını falçatayla kesmesine rağmen durulmadı, emekliliğine kadar sürdürdü bu geleneği. Emekli oldu, dudaklarının bekâretini bozduğu nice genç adam aylarca yâd ettiler kendisini, muzip adamdı vesselam. Esas ilgi alanı kadınlardı hâlbuki.


Konuştuk, gecikmiş bayram tebriği için aramış, sohbet ettik, güldük. Sonra sıra aileleri sormaya geldi, babamın iyi olduğunu söyledikten sonra onun ailesini sordum ben, özellikle de hep ‘kaza kurşunu’ dediği iki yaşını yeni bitirmiş bir oğlu var, o nasıl diye merak ettim.


“Offf, hiç sormayın, onunla işimiz var, başımız dertte” dedi.


“Hayrola, sorun ne, hasta filan mı?” diye kaygıyla üsteledim.


“Hayır, hasta değil, ama bir değişik. Abisinde, dahası hiç kimsede görmediğimiz şeyler var onda. Çok can sıkıyor.”


“Nasıl yani?”


“Güzel kadınlara anormal düşkün ve ısırıyor onları efendim.”


“Ne?!?!”


“Dolmuşta, metroda, restorantta, herhangi bir yerde, güzel bir kadın gördüğünde hipnotize olmuş gibi kalıyor, karşısındaki kadının gözlerine dalıyor. Eğer göz göze gelirlerse ve kadın azıcık gülümserse filan, gidip ısırıyor.”


“Kemal ne diyorsun sen ya?”


“Evet, aynen böyle efendim, bacak, kol, yanak, neresine ulaşabilirse ısırıyor. Kaç defa olay çıktı bilseniz. Ne yapacağımıza dair hiçbir fikrimiz yok.”


Konuşmanın burasında beni en yakındaki koltuğa düşürecek kadar şiddetli bir kahkaha attım, o kahkaha sırasında tükürükler saça saça “biz buna genetik miras diyoruz Kemal, hadi bakalım büyüğü annesine çekmiş diyordun eskiden, küçüğü de sana çekmiş işte” diye konuştum. O da güldü. Biraz daha laflayıp kapattık telefonu.


Bir iki makalesi dışında hiç okumadığım Freud’un id- ego- super ego kavramlarını düşündüm. Benim yeğen de Kylie Minoque aşığıydı o yaşlardayken, kanser öncesi çok daha popülerdi o hatun ve ardı ardına çektiği video klipler yayınlanırdı tv kanallarında: O ekranda görüldüğü anda kerata dünyayla bağlantısını keser, gözleri televizyona mıhlanmış, ağzından sular akarcasına hatunu izlerdi. Kemal’in çocuğu ise daha farklı, doğaldır da bu durum, nasıl tüm kedilerin kişilikleri, karakterleri farklıysa çocukların da öyle. Kemal’in çocuğu o kadar seviyordu ki güzel kadınları, onları yemek istiyordu. İçine almak, o güzelliğe sahip olmak ve ona dönüşmek: “Bir” olma arzusu. Yukarıda linkini verdiğim eski postta da bunları zırvalamışım zaten, üstelik ‘yeme’ fiili de üzerinde kafa yormaya değer; çoğu zaman acıktığımız için, ihtiyaçtan ötürü yemeyiz, zevk için yeriz. Bu bize haz verir, lezzet duygumuzu kullanarak karnımız tok da olsa, yeriz. Bir hayvan gibi dişlerimizle parçalar ve içimize alırız. Yemek yiyen insanları dikkatlice izlediğimizde, isterse sofra adabından en üst düzeyde nasip almış biri olsun karşımızdaki, eylem bize ‘insanca’ görünmez.


Hansel ve Gretel’in Cadısı, onları yemeden evvel özenle besler masalda. Robert Louis Stevenson’ın da enfes bir hikayesi var, bu masaldan yüz sene sonra yazılmış: Sesler Adacığı isimli bu öyküde, hikayenin kahramanı Keola okyanus ortasında bir adaya varır, orada kendisini karşılayıp misafir eden insanlar hakkında ‘güvenilir olamayacak kadar uygar oldukları’ kanısına kapılır ve huzursuz olur. Daha sonra gelişen olayların ardından, okyanustaki bir adada insan yiyen yamyamların olduğunu ve bu kişilerin yemeyi akıllarına koydukları kişileri kuş sütüyle besler gibi anne şefkati gösterip üzerlerine titrediklerini duyduğunu hatırlar.


Telefonu kapatıp gülmem biraz azaldığında, aklıma Slayer’in enfes bir şarkısı geldi, tınısıyla insanın içine işleyen, sıra dışı bir mistik havayla besteledikleri “213.” Bu şarkıyı 17 kişiyi öldürdükten sonra yiyen ünlü seri katil Jeffrey Dahmer için bestelemişler, tamamını kendi ellerimle çevirmiştim sözlerinin daha önceki postlarda ama içinden bir parça koyayım buraya:


The excitement of dissection is sweet
(Ne tatlı [şey] paramparça etmenin heyecanı)
My skin crawls with orgasmic speed

(Tenim orgazmik bir hızla karıncalanıyor sanki)

A lifeless object for my subjection
(Ölü bir nesne, hükmedeceğim)
An obsession beyond your imagination

(Tahayyül edemeyeceğin bir obsesyon)

Primitive instinct, a passion for flesh
(İlkel bir güdü, ete olan tutku)

Primal feeding on the multitudes of death
(Başlıca besin kaynağı sayısız ölüm olan)
Sadistic acts, a love so true

(Sadistçe fiiller, öyle hakiki bir sevgi ki bu)
Absorbingly masticating a part of you
(Emercesine çiğniyorum bedeninin parçalarını)



İnsan sevdiğini yer. Kemal’in küçücük oğlu gibi…


Ben de Hatun’a “yerim seni!” diyip duruyorum zaten…

9 Kasım 2010 Salı

Bir Vantrilogun Sessizliği ve Google'ın Gürültüsü Üzerine...

Son beş ayda hepi topu on post yazmışım. Zaten pek meyilli olduğum depresif ruh halleri ile bu dönemde iş, sağlık ve pek çok kişisel- ailevi sorunlar yüzünden sıkı fıkı bir arkadaşlık kurmuşum, hemen her akşam birbirimize oturmaya gidiyoruz, tarçın çubuklu yeşil çay içip karşılıklı somurtuyoruz. Eskiden depresif olduğumda yazardım, sonraları neşeliyken yazmayı denedim. Epey bir zamandır da susuyorum, üstelik bu suskunluk blogla sınırlı değil; genel olarak bir ağzı sıkılık sardı beni, dilim düğümlenip dudaklarım da dikilmiş sanki, bir şeyler söyleyecek olursam da karnımdan konuşuyormuşum gibi sesler çıkıyor, ne ben derdimi anlatabiliyorum o gurultularla, ne de karşımdaki anlıyor dediğimi. Sonra gene susuyor ve kadim arkadaşım depresyona koşuyorum, evinde bekliyor beni, bir evvelki günde olduğu gibi karşılıklı oturup somurtmaya başlıyoruz. Hatun görüyor bu halimi ve kendisinden uzaklaştığımı düşünüyor, ailem artık benimle iletişim kurulamadığından yakınıyor. Arkadaşlarım sorunun ne olduğuna anlam vermeye çabalıyorlar. “Sorun bende” diyecek olduğumda da herkes burun kıvırıp umursamaz davrandığımı, kaytardığımı ima ediyor. Hiç birine yaşamaktan ötürü bu kadar memnuniyetsizken, tek ihtiyacımın yeni bir hayat olduğunu söyleyemiyorum, çok basma kalıp, klişe olan bu ifade bir o kadar da anlamsız geliyor kulağa çünkü. Ayrıca yeni bir hayat, yeni bir başlangıç gibi laflar geveleyen herkese alaycı ve şüpheci yaklaşmak gerek diye düşünmüşümdür, şöyle ki ben yeni bir sayfa açmak istiyorum diyelim ama eski Virgilius olarak mı adım atacağım hayata? Diğer bir değişle şimdiki Virgilius hiç değişmeyecek ve aynı adam, aynı karakter, aynı zaaflar, aynı korkular vs. olduğu gibi kalacaksa, yeni bir hayat lafını gevelemek ne kadar manidar olabilir? Yok eğer yeni bir hayat, aslında yeni bir Virgilius anlamına ise hodri meydan, değiş o zaman güzelim! Sende bulunduğuna dair memnun olmadığın ne kadar menfi, olumsuz özelliğin varsa kazı üstünden, kopar, sök çıkar onları. Hayır işte, kazın ayağı öyle değil: Yeni bir hayata başlama ve şimdiki yaşamından memnuniyetsizliğini sürekli deklare eden tiplerin samimiyetsizliği burada yatar. “Ben işemedim ki, miki işedi” diyen çocuk gibi, sanki her boku yiyen ve bize de zorla yediren hayatmış da, bizler hep onun mağduru ve mazlumuymuşuz gibi davranmayı kendimize de yutturuyoruz.Brecht’in çok ironik bir sözü vardır bu benzerlikleri uyarlayabileceğimiz, “Bir toplum komünizmden mutlu olmaz ve şikâyet ederse, o toplumu değiştirip yerine bir başka toplum koymak gerekir.” der. Yetmezmiş gibi bir de durumumuzu ajite ediyoruz. Herkes hayata küfür ediyor, kimse kendisine toz kondurmuyor.



Yukarıda değindiğim gibi, sorunun bende olduğunu biliyorum, aksi gibi yeni bir hayata başlamakla da ilgili değil bu problemin çözümü. Daha da yukarıda yazdım, bu beni sessiz, suskun ve somurtkan yapıyor. Onların da tepesinde, ta en başta belirttim, bu suskunluk bloga da sirayet ediyor, eskisi gibi dökemiyorum içimi. Hala benliğimin Hyde Park’ı olarak kullanıyorum bu alanı lakin sürekli fırtına ve tipi varken o parka kimse gidip de söylev vermek istemiyor. Evlerinde oturup yeşil çay içerek somurtmak daha kolay geliyor içimdeki seslerin sahibi olan küçük yaratıklara.


Bir yandan da merak bu ya, statcounter’a bakıyorum eskisi gibi gelen okuyan var mı bu güncellenmeyen yazıları diye. Bu defa da gülme tutuyor beni, tabii ki geçmişe kıyasla çok azaldı takipçi sayısı, bir kısmı da hayatıma giren Hatun’un varlığını öğrendikten sonra çekip gitmişti zaten. Fakat başka bir şey oldu zaman içinde, çok defa dalgayla karışık ifade ettiğim ‘bu blog bir insanlık harikası’ ya da ‘aradığınız her şeyi bu blogta bulabilirsiniz’ benzeri zırvalara uygun olarak, öyle tuhaf ve ‘nasıl yani?’ diye ağzımı açık bırakan aramaları google ya da bing gibi siteler bana yönlendiriyor ki, sanırım artık yazmasam da olur, blog artık bir ansiklopedi niteliği kazanmış. Uzun zaman evvel böyle bir post yazmıştım zaten, bu da onun devamı olsun. Artık bloga yazmasam da olur, hayattan eğlenemiyorum, ironi yapma yeteneğim bile köreldi belki, ama sağolsun hala beni güldüren bir şeyler var.

------


enrique iglesias ve konserde öptüğü kız

üsküdar kadıköy civarında para karşılığı seks yapacak bayan

susadım orucum ne yapıyım

beni orgazma ulaştıracak erkek videosu arıyorum

doğalgaz sayacı çalınırmı,

insanlara değer verirsin onlarda gelir ağzına sıçar

bir bayan sana sarı renk yakışıyor dese ne anlama gelir

başına bıçak batıran adam videosu

sahne kenarındaki izleyiciye tekme atasım geliyor diyen şarkıcı

eriklinin su içimi için hatırlatma linki

ortaçağda avrupalılar eve mi sıçardı

ramazanda bilmeden orgazm oldum hüküm nedir

rüyada tırtılın kelebege donustugunu görmek

cici pipim

psikopat bir doktor ve 3 kurbanı tırtıl

kadının götüne kazık gırmış

meydanı boş bulup sallamışsın yine sevgili

oruç tuttum gözüme vurdu

çinliler ne yer ne içerler

step halı ile ilgili mahkeme kararı

senin bokun sicim dedi bana

alpayın arka bacağı

Bu video çalışmıyor ise lütfen başka bir pornoyu izlemeyi deneyiniz

Kadın gibi giyimli, parmakları ojeli oğlan

çok sinirliyim yorgunum uyuyamıyorum

mutfaklarda doğalgaz borusunun saklanması

PORNOSUZ KIZ AYAK ALTI RESMI

insanca konuşan kediler küfür söylüyor

hediye edilenkitapların ön kapağına yazılan sözler

hergün gece 03:00 da uyanmak

beşiktaşta vapurdan atlayan ayça

YUNUS BALIGINA TECAVUZ

pejo serseri arabaları kırmızı renk 34 plakalı

kadın kendi kirli kilotlarını yıkıyor

kedilerin patilerine basamaması

özsüt pasta gorüntüleri görmek istiyorum

şehri unutan adam neden şehre inme ihtiyacı duymuştur?

neden yazamıyoruz yazılı anlatım

bir şey yapmalıyım senden arınmalıyım

mutlu filler gibi saklanmak

goruntulu amına gotune ve her yerine dovme yaptıran pıslık kız

rüyada çukurdan adam çıkması

uzun ve sürekliporno izlenen tv kanalları

türkiyede iskambil kağıtlarından saray yapan yabancı adam

adam garının pipisini karıştırıyor

kuşum beni görünce kanat çırpıyor neden

sevgibocegi burcu

yüzyılın pornoları 2007

kötü insanları KENDİMİZDEN HANGİ DUAYLA UZAKLAŞTIRIRIZ

tlf bir defa yarım çaldırmak ne anlama gelir

hayvanlara neden işkence çektirmeliyiz

aile fotoğraflarına slayer ve duygusal hatıra sunum metni

insan üzüldüğü zaman neden yüz şekli çizer

hem uçan hem havlayan bir kelime

kirdigin kalbimin parcalari birer birer gotune girsin

köpekler için kafa patlatma aşısı

atatürkün karı kız dalgaları

sarışın yunan kızları nasıl sevişmeli

sultanahmet camiinden cenaze kalkacak

---




Hiç birinin virgülüne dokunmadım, imla hatalarını ya da kelime yanlışlarını düzeltmedim.

Artık bloga yazmadığım için doğal olarak okunmuyorum da, ama bakınılıyorum işte.

Hiç, yoktan iyidir, Hiç, boktan kötüdür. Vesselam...

3 Kasım 2010 Çarşamba

Bulutların Arkasında mı, Önünde mi?.


Yakın çevremdeki insanlara bakınıyorum.


İki hafta evvel oturduğum yan koltuğundaki şoförüne güm güm atan kalbime kulak tıkayıp ara yolları tarif ederek en hızlı şekilde Cerrahpaşa’ya ulaşmasını yardım ettiğim ambulansla apar topar acil serviste ameliyata alınan ve günlerce serviste yatan babam, iyileşme sürecinde mendeburun biri olup çıktı. Zaten bu süreci tümden reddediyor, kabullenemiyor bir türlü başına geleni, hazmedemiyor olanları. Duracell pil gibi bitmez tükenmez enerjisi, olayın ardından uçup gitti, sabah kalkıp işe, işçilerin başında durmaya gidiyor, öncelikle çalışanlarına ve çevresine yıkılmadığı, ayakta olduğu mesajını vermek için, ayrıca yaşananların geride kaldığına kendisini inandırmak için. Fakat kazın ayağı öyle değil ve çabuk yoruluyor, kısa zamanda halsiz düşüyor. Bu defa da hırçın, suratsız, sinirli bir adama dönüşüyor. Tahammülsüzlüğü ve tavsiyelere kapalı olma özelliği yeni peydahlandı, bu açıdan bana çektiğini düşünmeye başladım geçen gün. Normalde benim babama çekmem gerekirdi ve kim bilir ne güzel bir adam olurdum o zaman, ama gel görelim melek gibi adam huysuzun tekine dönüştü, Virgiliuslaşmaya başladı. Gücü, neşesi eski haline dönebilecek mi, doğrusu pek ümitli değilim.


Mızmızın önde gideni, kendisine aklı yetmeyen ama etrafındaki her insan için bir guru/magistra hüviyetinde olan annem, zaten sürekli hasta ve günde avuç avuç ilaç kullanmak zorunda. “Doktorun dediklerini yapma, verdikleri ilaçları kullan” neslinin örnek bir üyesi olarak ne diyet, ne beslenme alışkanlıkları, ne yaşam tarzını hiç değiştirmiyor, yazlığı da kışlığı da deniz kıyısında olmasına rağmen günde yarım saat yürüyüş yapması gibi gayet mantıklı isteklere bile sürekli “ben zaten ölmek istiyorum” diye karşılık veriyor, kestirip atıyor anlatılanları.

Kardeşim sırayla fena hastalanan iki harika çocuğuna, eşinin ailesindeki –doktor raporuyla tescilli- ruh hastası manyakların eşşoğlueşşekliklerine, (Gökhan Oral bir derste kimi psikiyatri hastalarının aynı zamanda eşşoğlueşşek olabileceğini söylemişti.) hayat mücadelesinde kendisine cephe olarak seçtiği akademisyenliğin onu günde en az iki yüz sayfa okumak zorunda bırakan gaddar temposuna rağmen hala dimdik durmaya çalışıyor. Ne zaman uyuyor, dinleniyor hiçbir fikrim yok. Evlenme demiştim zamanında, dinlemedi. Gene de içim acıyor onun koşturmacasını gördükçe.


Hatun çok çalışıyor. Sürekli çalışıyor. Her gün on saat iş yerinde, sonra eve gelip en az üç dört saat de evinde kafa patlatıyor, gözlerinin feri, ışığı, ışıltısı biten bir mum gibi sönene kadar çalışıyor. Bir gün, iki gün, üç gün değil, her gün böyle… İlk başlarda neden sevgilimle gezemiyoruz, sokakları turlayıp dolaşamıyoruz, ne adam gibi sinemaya ne de bir yerlere gidebiliyoruz diye düşünürdüm. Hep çalışmak zorunda ve çalışmak zorunda. Sonraları bu bencillikten sıyrılıp karşımdaki insan baktım, yaşanmaz bir hayatı sürdürmeye çalışan bir açık cezaevi mahkûmu gördüm karşımda. Bu kadar sevip üzerine titrediğim kadın gözlerimin önünde yıpranıyor, iki yıldır beraberiz ve canım yanıyor artık o yorgun yüzünü gördükçe. Üzülüyorum elimden hiçbir gelmemesine. Bir gün sağlığını tümüyle kaybedecek diye ödüm kopuyor, ödüm kopmasıyla kalıyor. Hiçbir şey yapamıyorum.


En iyi arkadaşım iki sene önceye kadar sıçsa götünden para çıkan biriydi, ceplerinde para taşar, o kadar parayı nereye harcayacağını bilemeden saçardı etrafa. İki haftada bir, dört beş günlüğüne Bodrum’un jet-set mekânlarına giden, garsoniyer ev açmaya üşendiği için beş yıldızlı bir otel odasını yıllarca kendi adına kapatan bu adam, krizin ardından sefil sürüngen hallere düştü, hala toparlayamadı kendini. Yirmilik bir çıtıra gönlünü kaptırıp evlendi onunla ama parayla mutluluk olmadığı ne kadar doğruysa, sevgiyle de mutluluk olmadığı o kadar doğru…


Yakın çevremdeki insanlara bakınıyorum. Aklıma Gregor’un seneler evvel bir yorumunda yazdığı gibi, mutluluğun bir illüzyondan ibaret olduğu sözü geliyor. (Kıçımdan uyduruyor da olabilirim ama Gregor eskiden hep böyle şeyler söylerdi.)