Bundan üç sene önce şu yazıyı zırvaladığım vakitler ne Freud’u ne de ardıllarının konuyla ilgili kaleme aldıklarını henüz okumamıştım. Nereden estiyse gevelemişim öyle şeyler, artık kimi etkilemeye, ‘vay, ne zeki adam bu!’ diye düşündürtmeye çalıştıysam hatırlamıyorum bile.
Bugün eski bir memurum aradı, iki sene evvel emekli olmuş, çok sevdiğim kafa dengi bir adamdır kendisi. Emekliliğinin ardından yeni bir işe girmek için benden istediği referans mektubuna yüzlerce (abartmıyorum) övgü dolu methiye yazdıktan sonra, son paragrafta kendisinin gay olduğunu lakin bu özelliğinin çalışma ortamını paylaştığı diğer kişiler için motive edici bir neşe unsuru olduğuna değinmiş, mektubun altını da imzalayıp kendisine vermiştim. [Tabii bu mektubu Alman Başkolonsolusluğuna götürmesi ve iş için oraya müracaat etmesi de ilginç, adamı işe aldılar, hala orada çalışıyor. Gümüşsuyu’nda sandığımızdan fazla ibne var.] Aslında gay değildi ama kuruma yeni gelen bütün erkek memurlara, onları bir punduna getirip dudaklarından öperek hoşgeldin demek gibi bir muzipliği vardı herifin, neyse ki yönetici kısmına bulaşmıyordu ama bir taşfırın evladının iffetini korumak için bacağını falçatayla kesmesine rağmen durulmadı, emekliliğine kadar sürdürdü bu geleneği. Emekli oldu, dudaklarının bekâretini bozduğu nice genç adam aylarca yâd ettiler kendisini, muzip adamdı vesselam. Esas ilgi alanı kadınlardı hâlbuki.
Konuştuk, gecikmiş bayram tebriği için aramış, sohbet ettik, güldük. Sonra sıra aileleri sormaya geldi, babamın iyi olduğunu söyledikten sonra onun ailesini sordum ben, özellikle de hep ‘kaza kurşunu’ dediği iki yaşını yeni bitirmiş bir oğlu var, o nasıl diye merak ettim.
“Offf, hiç sormayın, onunla işimiz var, başımız dertte” dedi.
“Hayrola, sorun ne, hasta filan mı?” diye kaygıyla üsteledim.
“Hayır, hasta değil, ama bir değişik. Abisinde, dahası hiç kimsede görmediğimiz şeyler var onda. Çok can sıkıyor.”
“Nasıl yani?”
“Güzel kadınlara anormal düşkün ve ısırıyor onları efendim.”
“Ne?!?!”
“Dolmuşta, metroda, restorantta, herhangi bir yerde, güzel bir kadın gördüğünde hipnotize olmuş gibi kalıyor, karşısındaki kadının gözlerine dalıyor. Eğer göz göze gelirlerse ve kadın azıcık gülümserse filan, gidip ısırıyor.”
“Kemal ne diyorsun sen ya?”
“Evet, aynen böyle efendim, bacak, kol, yanak, neresine ulaşabilirse ısırıyor. Kaç defa olay çıktı bilseniz. Ne yapacağımıza dair hiçbir fikrimiz yok.”
Konuşmanın burasında beni en yakındaki koltuğa düşürecek kadar şiddetli bir kahkaha attım, o kahkaha sırasında tükürükler saça saça “biz buna genetik miras diyoruz Kemal, hadi bakalım büyüğü annesine çekmiş diyordun eskiden, küçüğü de sana çekmiş işte” diye konuştum. O da güldü. Biraz daha laflayıp kapattık telefonu.
Bir iki makalesi dışında hiç okumadığım Freud’un id- ego- super ego kavramlarını düşündüm. Benim yeğen de Kylie Minoque aşığıydı o yaşlardayken, kanser öncesi çok daha popülerdi o hatun ve ardı ardına çektiği video klipler yayınlanırdı tv kanallarında: O ekranda görüldüğü anda kerata dünyayla bağlantısını keser, gözleri televizyona mıhlanmış, ağzından sular akarcasına hatunu izlerdi. Kemal’in çocuğu ise daha farklı, doğaldır da bu durum, nasıl tüm kedilerin kişilikleri, karakterleri farklıysa çocukların da öyle. Kemal’in çocuğu o kadar seviyordu ki güzel kadınları, onları yemek istiyordu. İçine almak, o güzelliğe sahip olmak ve ona dönüşmek: “Bir” olma arzusu. Yukarıda linkini verdiğim eski postta da bunları zırvalamışım zaten, üstelik ‘yeme’ fiili de üzerinde kafa yormaya değer; çoğu zaman acıktığımız için, ihtiyaçtan ötürü yemeyiz, zevk için yeriz. Bu bize haz verir, lezzet duygumuzu kullanarak karnımız tok da olsa, yeriz. Bir hayvan gibi dişlerimizle parçalar ve içimize alırız. Yemek yiyen insanları dikkatlice izlediğimizde, isterse sofra adabından en üst düzeyde nasip almış biri olsun karşımızdaki, eylem bize ‘insanca’ görünmez.
Hansel ve Gretel’in Cadısı, onları yemeden evvel özenle besler masalda. Robert Louis Stevenson’ın da enfes bir hikayesi var, bu masaldan yüz sene sonra yazılmış: Sesler Adacığı isimli bu öyküde, hikayenin kahramanı Keola okyanus ortasında bir adaya varır, orada kendisini karşılayıp misafir eden insanlar hakkında ‘güvenilir olamayacak kadar uygar oldukları’ kanısına kapılır ve huzursuz olur. Daha sonra gelişen olayların ardından, okyanustaki bir adada insan yiyen yamyamların olduğunu ve bu kişilerin yemeyi akıllarına koydukları kişileri kuş sütüyle besler gibi anne şefkati gösterip üzerlerine titrediklerini duyduğunu hatırlar.
Telefonu kapatıp gülmem biraz azaldığında, aklıma Slayer’in enfes bir şarkısı geldi, tınısıyla insanın içine işleyen, sıra dışı bir mistik havayla besteledikleri “213.” Bu şarkıyı 17 kişiyi öldürdükten sonra yiyen ünlü seri katil Jeffrey Dahmer için bestelemişler, tamamını kendi ellerimle çevirmiştim sözlerinin daha önceki postlarda ama içinden bir parça koyayım buraya:
The excitement of dissection is sweet
(Ne tatlı [şey] paramparça etmenin heyecanı)
My skin crawls with orgasmic speed
(Tenim orgazmik bir hızla karıncalanıyor sanki)
A lifeless object for my subjection
(Ölü bir nesne, hükmedeceğim)
An obsession beyond your imagination
(Tahayyül edemeyeceğin bir obsesyon)
Primitive instinct, a passion for flesh
(İlkel bir güdü, ete olan tutku)
Primal feeding on the multitudes of death
(Başlıca besin kaynağı sayısız ölüm olan)
Sadistic acts, a love so true
(Sadistçe fiiller, öyle hakiki bir sevgi ki bu)
Absorbingly masticating a part of you
(Emercesine çiğniyorum bedeninin parçalarını)
İnsan sevdiğini yer. Kemal’in küçücük oğlu gibi…
Ben de Hatun’a “yerim seni!” diyip duruyorum zaten…
