21 Ekim 2010 Perşembe

Aile Bağları Üzerine... (Altıncı Bölüm.)

Genel Aile Panoraması:

1- Aynı şehirde, 45 dakikalık mesafede oturan anne-babama haftada bir gün giderim. Her gün mutlaka ikisini ayrı ayrı arar, hatırlarını sorarım. Sağlık durumlarını, ihtiyaçlarını takip eder, en ufak bir olumsuzlukta derhal devreye girerim. Jandarma gibi davrandığımı söyler ama mutlu davranırlar.

2- Kardeşim de aynı şehirde, anne-babama 1 saat uzaklıkta oturur. Hafta en az bir, bazen iki üç kez çocuklarıyla beraber ziyarete gider, torun sevgisini yaşatırlar onlara. Benim gibi her Allahın günü aramaz birader onları, ama gelin neredeyse kendi annesinden çok kayınvalidesine (yani anneme) düşkündür ve günde üç saat telefonda dedikodu yaparlar.

Olay:

Babam pazartesi günü, iş yerinde bıçaklandı. Olayın detaylarındaki absürdlük ve akıl almaz nedenler bir yana, herkesin ‘evliya gibi adam’ dediği insan, zedelenen akciğerlerinde meydana gelen iç kanama nedeniyle düştüğü hayati tehlike durumundan uzun ve riskli bir ameliyatın ardından –çok şükür- yırttı. Şu an üçüncü gecesini geçiriyor hastane servisinde, ancak yaşayn bilir o nedenle kendisinin ne tür fiziksel acılar çektiğini bilemiyorum, ama nasıl kıvrandığımı anlatamayacak kadar doluyum. Üstelik olayın failinden de şikayetçi olmadı, senelerden beri tanıdığı ve aslında çok mülayim biri olarak bilinen faile acıyor, “bir cahillik, delilik yaptı, bari çoluğu çocuğu perişan olmasın” diye merhamet gösteriyor. (Tabi olay kamu davası şeklini alınca savcının tutuklama talebini mahkeme kabul etti, babamı yaralayan adam cezaevine gönderildi.)

Son Durum:

Ameliyatın ardından hastanede geçirdiği ilk gece, annem ve ben başucunda sabahladık. İlk geceyi atlatıp hayati tehlikeyi atlatınca, ben ve kardeşim günün on altı saati yanındayız, annemse bir çekyata mahkûm şekilde aralıksız başucunda duruyor. Daha da günlerce böyle süreceği belli. Bu arada, göğsüne bağlı hortumdan tüpe halen akan kan (irin) ve diğer tüm ıstırap verici unsurlara rağmen babam odasına gelen (yaşlı ve çirkinler hariç) bütün hemşirelere asılmak ve şirinlik yapmak suretiyle acayip sempatik bir hasta şeklini aldı, öyle ki sabahları mesaiye gelen hemşireler beni görüp gülümseyerek “amca nasıl oldu?” diye soruyorlar.

Özdeyiş:

Dün gündüz vakti, geçirdiği ağır ameliyattan sadece 14 saat sonra, yanı başında annem, ben ve kardeşim varken bizi süzen babam hafif bir sesle ağır ağır şöyle konuştu:

“Allah böyle bir musibet lütfetti, bu sayede biz gene hep beraberiz, gene aile olduk.”

(Bu sözün üzerine kardeşim eliyle gözlerini kapatıp kikirdedi, annem “ne lütfu bu ya, böyle lütüf mu olur?” diye söylendi, ben de göğsünün bıçaklanması haricinde ayrıca kafasını da bir yere çarpıp çarpmadığını sordum babama. Güldü.)

Çağrışım:

(…)

“Şükürler olsun sana ufacık ruganlar için… ve bacalar için… ve köprüler için… ve Rolls-Royce için… ve duman için… ve bahar için. Varsın acı versin: Ve acı için…”

[Yevgeni Zamyatin’in ‘İnsan Avcısı’ hikayesinden.]

Sonuç:

Delirmek üzereyim.

15 Ekim 2010 Cuma

Civilization Üzerine...

Bugün öğlen tatilinde sipariş verdiğim menemeni yerken açtım Civilization’ı, gömleğime kravatıma damlatmamaya dikkat ederek oynamaya başladım. Fransa’yı işgal etmeye karar verip kıyılarına yaptığım kalabalık asker çıkarmasının ardından kanlı bir çatışma sonrası Lyon şehrini ele geçirdim ve o kente yaptım tüm yığınağımı, öyle ki deniz gücüyle de destekleyerek piyadeleri, topçu birlikleri ve sayısını şimdi hatırlamadığım kadar çok bombardıman uçağıyla doldurdum şehri. Strateji basit, işgal seri adımlarla ilerliyordu, önce bombardıman uçaklarıyla kentlerin altını üstüne getiriyor, her Valkyrie uçuşunu takiben bombaladığım şehrin üzerinde beliren bilgi kutucuğunu keyifle okuyordum. “You have killed a citizen of Reims” veya “The Temple of Tours is destroyed!” gibi. Sırada kıytırık Poitiers kenti vardı, şu “Puvatya” diye okunulan. Çatala batırdığım ekmeği menemende gezdirip ağzıma atarken ‘Arapları bu şehirde sikmiştiniz ama bana gücünüz yetmez, ben Slayer’la besleniyorum, War Ensemble a.q.’umun peruklu parfümcüleri’ diye kikirdedim, uçakları saldım üzerlerine, her hava akınının ardından şehrin nüfusu azaldı, kara birliklerim tayyarelerin bomba yağdırma işini bitirmesini sabırsızlıkla bekliyorlardı kenti ele geçirmek için, malum hava kuvvetleri her zaman -adi üstünde havacı- daha havalıdır ama işi yapan, bitiren ordunun proleteri olan Karacılardır: 12 Mart’ta muhtıra mı verelim yoksa darbe mi yapalım diye oturup ciddi ciddi tartışan komutanlar da buna örnektir zaten, Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur darbe için ısrarcıdır, Kara Kuvvetlerinin başındaki General Faruk Gürler ise hükümete muhtıra verilmesiyle yetinmek gerektiği düşüncesini ileri sürer, uzlaşmazlık sürer, en sonunda Muhsin Batur sinirlenip ‘yeter! Ben uçakları kaldırıyorum!’ diye sesini yükseltir, Faruk Gürler sakince ‘peki, ama unutma ki o uçaklar sonunda yere inecekler’ diye karşılık verir. Benim piyadeler de öyleydi işte, havacıların artistik harp gösterisinin bitmesini bekliyorlardı, şehri Fransızlardan teslim alacak olan, işin sahibi onlardı. Devam eden bombardımanın bitmesine yakın, şehir tam anlamıyla dümdüz olup kendini savunamayacak hale gelmek üzereyken şehrin üzerinde şu bilgi kutucuğu çıktı:


“The Library of Poitiers is destroyed!”

Kütüphaneyi yıkmışım.


Birden durdum. Dün, henüz ne tür bir halt olduğunu, ne işe yaradığını anlayamadığım tumblr sayfalarına göz atayım, neymiş bu sağda solda millete rezil olmayayım diye tanıdıkların tumblr sayfalarında gezinmeye başlamıştım, bakındıklarım arasında aglea’nın sayfasındaki fotoğraflar çok ama çok hoşuma gitmişti. Orada, özellikle şu aşağıdaki resmi uzun seyretmiştim, insanların ciddiyeti ve sakinliği idi esas beni etkileyen, yoksa bir kütüphanenin çatısı yıkılsın, yansın, ama kitaplara bir şey olmasın; doğrusu bana Goebbels tarzı bir propaganda/PH aygıtı gibi geldiğini itiraf edeyim. Ama öyle dahi olsa, enfes bir mizansendi.


Sanki Poitiers’nın kütüphanesini yıkan benmişim de, bu fotoğraf da yıktığım kütüphaneden arta kalanlarmış gibi hissettim.


Bombardımana son verip kara birliklerine şehri kuşatma, yolları kapatma emri verdim, o kenti işgal etmekten vazgeçip Strasbourg’a yöneldim. Tabağı önümden kaldırırken baktığım gömleğimde gözüme batan menemen lekesi beni hiç kızdırmadı, zaten üst üste üçüncü gündü onu giydiğim.


Oyunu hafızaya kaydedip çıktıktan sonra, uçağı olmayan sefil bir ülkenin kentlerini bombardıman ederek ele geçirmeye olanak tanıyan bu oyunun ismini Civilization (Medeniyet) koyanların hayatı nasıl da çözümlediklerini düşünüp arkadaşın yandaki odasına doğru sigara içmek üzere masadan kalktım.

5 Ekim 2010 Salı

Zamanın bu kadar hızlı aktığı bir dönem hatırlamıyorum hayatımda. Hiçbir şey anlamadan geçip gidiyor günler. Sanki tad alma duygumu kaybetmişim gibi, heyecansız, donuk, ruhsuz bir dönem bu. 1,5 yıldır aradığım ve koca şehirdeki hiçbir sahafta bulamadığım kitabı İzmirlerden getirip önüme koyuyorlar, coşkuyla kaynamam gerekirken sessizce okuyup birkaç satırın altını çizmemin ardından kitaplığa koyuyorum. Perşembe günü en büyük hayallerimden birini gerçekleştirmeye, Ozzy’nin konserine gittim, valencia-atletic bilbao maçının son beş dakikasından bir gıdım fazla heyecanlanmadım. Cumartesi günü Scorpions konserine gittim, yanlışlıkla Hakkı Bulut konserine karışmışım gibi garipsedim duygularımı. Film izleyemiyorum, beğenmiyorum. Müzik dinleyemiyorum, sıradan buluyorum. Yediğim yemekten zevk alamıyorum. Hepsinin ötesinde düşünemiyorum. Eskiden düşünmek, bağdaştırmak, çıkarım yapmak, bir yerlere varmak bana keyif verirdi, şimdilerde zihinsel kısırdöngümü dehşetle izleyip kendimi aşağılıyorum. Bir zamanların over-sexualized yaratığı, artık yemek içmek gibi bir dürtüyle bu işi yapmaya başladı. Yaşamaya dair hevesim, heyecanım, coşkularım hiçbir vakit öyle aman aman olmamıştı, ama biliyordum ki bunlar çekmecede paketin içerisinde duruyordu ve ben gerektiğinde bir avuç alıp cebime koyuyor, yürürken çekirdek çitletir gibi azar azar kullanıyordum onu. Şimdi çekmeceyi de bulamıyorum. Pastel rengi güneş, gri gökyüzü, soğuk çay, pörsümüş beyaz peynir, bayat kepekli ekmek ve donuk bakışlar… Saatler dakika gibi, günler saat gibi akıyor ve içi saman dolu bir adam sadece uyumak istiyor. Uyuyor, uyanıyor, gene uyumak istiyor.

Bu ben değilim.

‘Ben’ nasıldım, iyi miydim, kötü müydüm, bilmiyorum. Ama bu halimden hiç memnun değilim.