Genel Aile Panoraması:
1- Aynı şehirde, 45 dakikalık mesafede oturan anne-babama haftada bir gün giderim. Her gün mutlaka ikisini ayrı ayrı arar, hatırlarını sorarım. Sağlık durumlarını, ihtiyaçlarını takip eder, en ufak bir olumsuzlukta derhal devreye girerim. Jandarma gibi davrandığımı söyler ama mutlu davranırlar.
2- Kardeşim de aynı şehirde, anne-babama 1 saat uzaklıkta oturur. Hafta en az bir, bazen iki üç kez çocuklarıyla beraber ziyarete gider, torun sevgisini yaşatırlar onlara. Benim gibi her Allahın günü aramaz birader onları, ama gelin neredeyse kendi annesinden çok kayınvalidesine (yani anneme) düşkündür ve günde üç saat telefonda dedikodu yaparlar.
Olay:
Babam pazartesi günü, iş yerinde bıçaklandı. Olayın detaylarındaki absürdlük ve akıl almaz nedenler bir yana, herkesin ‘evliya gibi adam’ dediği insan, zedelenen akciğerlerinde meydana gelen iç kanama nedeniyle düştüğü hayati tehlike durumundan uzun ve riskli bir ameliyatın ardından –çok şükür- yırttı. Şu an üçüncü gecesini geçiriyor hastane servisinde, ancak yaşayn bilir o nedenle kendisinin ne tür fiziksel acılar çektiğini bilemiyorum, ama nasıl kıvrandığımı anlatamayacak kadar doluyum. Üstelik olayın failinden de şikayetçi olmadı, senelerden beri tanıdığı ve aslında çok mülayim biri olarak bilinen faile acıyor, “bir cahillik, delilik yaptı, bari çoluğu çocuğu perişan olmasın” diye merhamet gösteriyor. (Tabi olay kamu davası şeklini alınca savcının tutuklama talebini mahkeme kabul etti, babamı yaralayan adam cezaevine gönderildi.)
Son Durum:
Ameliyatın ardından hastanede geçirdiği ilk gece, annem ve ben başucunda sabahladık. İlk geceyi atlatıp hayati tehlikeyi atlatınca, ben ve kardeşim günün on altı saati yanındayız, annemse bir çekyata mahkûm şekilde aralıksız başucunda duruyor. Daha da günlerce böyle süreceği belli. Bu arada, göğsüne bağlı hortumdan tüpe halen akan kan (irin) ve diğer tüm ıstırap verici unsurlara rağmen babam odasına gelen (yaşlı ve çirkinler hariç) bütün hemşirelere asılmak ve şirinlik yapmak suretiyle acayip sempatik bir hasta şeklini aldı, öyle ki sabahları mesaiye gelen hemşireler beni görüp gülümseyerek “amca nasıl oldu?” diye soruyorlar.
Özdeyiş:
Dün gündüz vakti, geçirdiği ağır ameliyattan sadece 14 saat sonra, yanı başında annem, ben ve kardeşim varken bizi süzen babam hafif bir sesle ağır ağır şöyle konuştu:
“Allah böyle bir musibet lütfetti, bu sayede biz gene hep beraberiz, gene aile olduk.”
(Bu sözün üzerine kardeşim eliyle gözlerini kapatıp kikirdedi, annem “ne lütfu bu ya, böyle lütüf mu olur?” diye söylendi, ben de göğsünün bıçaklanması haricinde ayrıca kafasını da bir yere çarpıp çarpmadığını sordum babama. Güldü.)
Çağrışım:
(…)
“Şükürler olsun sana ufacık ruganlar için… ve bacalar için… ve köprüler için… ve Rolls-Royce için… ve duman için… ve bahar için. Varsın acı versin: Ve acı için…”
[Yevgeni Zamyatin’in ‘İnsan Avcısı’ hikayesinden.]
Sonuç:
Delirmek üzereyim.
