Bir İstanbul çocuğu, annesi, babası, dedesi ve anneannesi İstanbul doğumlu biri olsam da, kendimi bildim bileli insan kalabalığından uzak, bir deniz kıyısındaki küçük ve sakin bir kasabada ya da bir dağın tepesinde en yakın evin kilometrelerce ötede olduğu bir kulübede yaşamayı hayal etmişimdir. Hayat tarzım pek çoğunun anladığı şekilde sosyal değil, en yakın aile fertlerinin dışında akrabalarıyla zorunluluk hali dışında görüşmeyen, çok az sayıda dostuyla da nadiren bir araya gelen yapayalnız bir adamım. Hatun kişiyle dahi iki üç günden fazla bir arada geçiremiyorum, kendimi zincirlenmiş, nefes alamayan biri gibi hissedip kaçarak ruhumu dinlendirmeye çekiyorum. [Çok şükür ‘hatun’ bunun farkında, beni böyle kabul etti. Zaten aksi takdirde ‘hatun’ da olamazdı.] İnsanlardan, yığınlardan bu kadar rahatsız biri olarak gene de illa bir kent içinde yaşayacaksam orasının İstanbul olmasını istemem de doğal, burası benim memleketim. Bir köyüm yok, akrabalarımın olduğu bir Anadolu ya da Trakya şehri de: Hayallerim uzaklarda olsa da, köklerim bu il sınırları içinde. Dört sene öğrencilik hayatımın geçtiği Ankara’da neler çektiğimi ben bilirim, bütünüyle berbat o kentte geçirdiğim her güne lanet etmişliğim vardır. Atatürk kime ne için kızdıysa artık, içinden ‘başkent burası olsun, hepinizin de götüne konsun’ diye düşünmüş ve biz de bu öfkeli kararının ceremesini çekiyoruz hala. Çirkin, yapay, biçimsiz, ruhsuz o kent. Benim açımdan Sadece iki özelliği değer katıyordu Ankara’ya orada kaldığım süre zarfında, hakkını teslim edeyim, kadınlar bakımlı ve güzeldi- ki hala güzeller, ikinci olarak kitapçıları her zaman beni büyülemiş ve şaşırtmıştı. İstanbul’a döndükten sonra iş gereği senede en az bir defa giderim Ankara’ya, ve ne hikmetse bu koca şehirde [Simurg’da bile] görmediğim kitaplarla dönerim çantamda. Gene aynı şey oldu, geçen hafta Konur Sokak’taki İmge Kitabevi’ni dolaşırken, geniş göğüs dekoltesiyle kasada oturan sarışından bakışlarımı ayırabildiğim ölçüde kitaplara göz gezdirdiğim sırada rafta onu gördüm. SALOME… Hayranı olduğum Oscar Wilde’ın büyülü bir eseri, tek perdelik kısacık bir oyun, tüm uzunluğu seksen sayfa ha var ha yok. Alıp otele döndüm çabucak ve o gece okudum, okudukça gerildim, ürperdim, heyecanlandım. Ertesi akşam gene okudum. Üzerinde biraz düşünüp kafa yorduktan sonra, domino taşı etkisiyle çok farklı titreşimler yarattı bende.
Tarihsel ve dinî bir karakter Salome. İsa ve Yahya Peygamberlerle aynı dönemde Filistin’de yaşamış, nitekim tarihçi Flavius Josephus onu ve hikâyesini anlatır, ayrıca İncilde de Salome ile ilgili pasajlar var. Matta ve Luka’da olduğundan daha detaylı bir anlatım, Markos İncilinde [6. Bölüm] yer almakta. Kısaca, bu gerçek ve yaşanmış bir olaydır.
14Kral Hirodes de olup bitenleri duydu. Çünkü İsa'nın ünü her tarafa yayılmıştı. Bazıları, «Bu adam, ölümden dirilmiş olanVaftizci Yahya'dır. Olağanüstü güçlerin O'nda etkin olmasının nedeni de budur» diyordu. 15Başkaları, «O İlyas'tır» diyor, yine başkaları, «Eski peygamberlerden biri gibi bir peygamberdir» diyordu.
16Hirodes bunları duyunca, «Başını kestirdiğim Yahya dirilmiştir!» dedi.
17-18Hirodes'in kendisi, kardeşi Filipus'un karısı Hirodiya'nın yüzünden adam gönderip Yahya'yı tutuklatmış, zindana attırıp zincire vurdurmuştu. Çünkü Hirodes bu kadınla evlenince Yahya ona, «Kardeşinin karısıyla evlenmen Kutsal Yasa'ya aykırıdır» demişti. 19Hirodiya bu yüzden Yahya'ya kin bağlamıştı; onu öldürtmek istiyor, ama başaramıyordu. 20Çünkü Yahya'nın doğru ve kutsal bir adam olduğunu bilen Hirodes ondan korkuyor ve onu koruyordu. Yahya'yı dinlediği zaman büyük bir şaşkınlık içinde kalıyor, yine de onu dinlemekten zevk alıyordu.
21Ne var ki, Hirodes'in kendi doğum gününde saray büyükleri, komutanlar ve Celile'nin ileri gelenleri için verdiği şölende beklenen fırsat doğdu. 22Hirodiya'nın kızı içeri girip dans etti. Bu, Hirodes'le konuklarının hoşuna gitti.
Kral genç kıza, «Dile benden, ne dilersen veririm» dedi. 23Ant içerek, «Benden ne dilersen, krallığımın yarısı da olsa, veririm» dedi.
24Kız dışarı çıkıp annesine, «Ne isteyeyim?» diye sordu.
«Vaftizci Yahya'nın başını iste» dedi annesi.
25Kız derhal koşup kralın yanına girdi, «Vaftizci Yahya'nın başını bir tepsi üzerinde hemen bana vermeni istiyorum» diyerek dileğini açıkladı.
26Kral buna çok üzüldüyse de, konuklarının önünde içtiği anttan ötürü kızı reddetmek istemedi. 27Derhal bir cellat gönderip Yahya'nın başını getirmesini buyurdu. Cellat zindana giderek Yahya'nın başını kesti. 28Kesik başı bir tepsi üzerinde getirip genç kıza verdi, kız da annesine götürdü. 29Yahya'nın öğrencileri bunu duyunca gelip cesedi aldılar ve mezara koydular.
Aslında mesele bu kadar basit, ama Oscar Wilde, öyle inanılmaz bir adaptasyonla bu olayı kaleme almış ki, okuyucunun kalp atışları hızlanıyor düpedüz. Kalp çalışınca kan deveranı da artar, ve bu dolaşım sonucu kan çoğu zaman başka yerlere gidip bizleri farklı açılardan memnun etse de, bazen beyin de beslenir, daha derin düşünebilmeyi başarır insan.

Oyunun çok kısa bir özetini şöyle yapabilirim: Filistin Valisi Herod Antipas, kardeşinin ölümünden sonra dul kalan eşi Herodias ile evlenmek için kendi eşini boşar ve Herodias ile evlenir. Prenses Salome, annesi Herodias’ın ilk evliliğinden olan kızıdır. Fakat bu evlilik Yahudi yasalarına göre büyük günahtır, şöyle ki; erkek, erkek kardeşinin eşi ile hiçbir koşulda evlenemez. Yahya Peygamber (İsa’yı vaftiz ettiği için Vaftizci Yahya veya John the Baptist olarak da bilinir) bu evliliği lanetlemekte ve sürekli olarak Herod Antipas’ı ve yeni karısı Herodias’ı açık açık ahlaksızlıkla eleştirmektedir. Herod Antipas mütemadiyen eleştirilmekten bıktığı için Yahya Peygamber’i hapse attırır, fakat Yahya’nın kutsal bir kişi olduğu bildiğinden idam ettirmeye cesaret edemez. ‘Görmeyeyim, duymayayım, yeter’ diye düşünür. Zevcesi Herodias’a göre ise derhal öldürülmelidir Yahya. Kendisini sürekli lanetlenmekle itham eden Yahya’ya tahammül etmesi mümkün değildir.
Bir gün, devasa bir incinin cazibesine sahip Salome, Yahya’yı merak eder ve görmek ister. Kendisine yalvararak bunu istememesini söyleyen askerlere direterek dilediğini yaptırır, Yahya hapisten (hapsedildiği yer bir sarnıçtır) çıkarttırarak karşısına getirtir. Görür görmez âşık olur Yahya’ya. O’na sahip olmak ister. Yahya ise dönüp yüzüne bile bakmaz, gözleri, aklı fikri hep başka yerdedir. Hayatı boyunca her istediği olmuş Salome, tüm güzelliği ve baştan çıkarıcılığını kullanıp Yahya’ya da sahip olmak için yanıp tutuşmaktadır ancak Yahya’nın zikinde değildir bu.
Salome: Yahya!
Yahya: Kim konuştu?
Salome: Senin bedenine aşığım Yahya! Bedenin tırpancıların hiç biçmediği bir zambak tarlası kadar beyaz! Bedenin Judea’nın dağlarında yatan ve vadilere dökülen karlar gibi beyaz! Arap Kraliçesinin bahçesindeki güller bile senin bedenin kadar beyaz değildir. Ne Arap Kraliçesinin bahçesinin gülleri, ne de Arap Kraliçesinin baharat bahçesi, ne yaprakların üzerinde parlayan gün ışığının ayakları ne de denizin gönlünde yatan ayın yüreği; dünyada senin bedenin kadar beyaz başka hiçbir şey yoktur. Bedenine dokunmam izin ver.
Yahya: Geri! Babil’in Kızı! Kötülük dünyaya kadınlarla gelir. Konuşma benimle. Seni dinlemek istemiyorum. Ben sadece yüce Tanrı’nın sözlerini, buyruklarını dinlerim.
Salome: Bedenin iğrenç. Bir cüzamlının bedeni gibi. Zehirli yılanların süründüğü sıvalı bir duvar gibi, akreplerin yuvalarını yaptığı sıvalı bir duvar. Tiksindirici şeylerle dolu ağartılmış bir gömüt gibi. Korkunç, bedenin korkunç! Beni büyüleyen saçların, Yahya. Saçların üzüm salkımlarına benziyor; Edomlular’ın topraklarındaki, Edom’un asma ağaçlarında sallanan siya üzüm salkımlarına. Saçların Lübnan’ın sedir ağaçları gibi, aslanlara ve gün boyu saklanacak yer arayan haydutlara gölge verev Lübnan’ın büyük sedir ağaçları gibi. Uzun karanlık geceler, ay yüzünü sakladığında, yıldızlar korkudan titrediğinde, senin saçların kadar kara değildir. Ormanda yaşayan sessizlik öyle siyah değildir. Dünyada senin saçların kadar siyah başka hiçbir şey yoktur. İzin ver dokunayım saçlarına.
Yahya: Geri dur, Sodom’un kızı. Dokunma bana. Tanrı’nın mabedini kirletme.
Salome: Saçların berbat. Çamur ve toz kaplı. Sanki alnının üstüne yerleştirilmiş bir işkence tacı. Sanki boynunun çevresine dolanmış zehirli bir yılanın boğumları. Saçlarını beğenmiyorum. Arzuladığım, ağzın Yahya. Ağzın fildişi bir kulenin üstündeki al renkli bir kurdele gibi. Fildişi bir bıçakla ikiye bölünmüş nar gibi. Sur bahçelerinde açan ve güllerden daha kırmızı narçiçekleri bile öyle kırmızı değildir. Kralların gelişini haber veren ve düşmanları korkutan trompetlerin kımızı çığlıkları öyle kırmızı değildir. Senin ağzın cenderelerde üzüm ezen şarapçıların ayaklarından daha kırmızıdır. Ağzın tapınaklarda yaşayan ve rahiplerin beslediği güvercinlerin ayaklarından bile daha kırmızı. Bir aslan öldürüp altın sarısı kaplanlar gördüğü ormandan geri dönen kişinin ayaklarından kırmızıdır. Senin ağzın, denizin alacakaranlığında balıkçıların bulduğu ve krallar için sakladıkları bir mercan dalı! Ağzın Moab’ın madenlerinde Moablılar’ın bulduğu ve kralların onlardan aldığı zencefil gibi. Pers krallarının kullandığı zencefil ile boyanmış ve mercan ile eğilmiş yaylar gibi. Dünyada senin ağzın kadar kırmızı başka hiçbir şey yok. Ağzını öpmeme müsaade et.
Yahya: Asla! Babil’in kızı! Sodom’un kızı! Asla.
Salome: Ağzını öpeceğim Yahya. Ağzını öpeceğim.
Buna tanışma denir mi bilinmez, ama bu ilk karşılaşmanın sonunda Yahya, Salome’ye zina yapan annesinin kızı olarak lanetlendiğini, İsa’yı bulup O’ndan af dilemesini söylerken, Salome bozuk plak gibi ‘ağzından öpeceğim’ der durur. Sinirlenen Yahya ‘Sana bakmak istemiyorum. Sana bakmayacağım Salome!!!’ diyerek kendiliğinden sarnıçtan içeriye girer ve gözden kaybolur.
Bütün oyunu buraya yazacak halim yok, reddedilmenin öfkesiyle tüm keyfi kaçan Salome’nin yanında üvey babası/amcası Herod Antipas ve annesi Herodias gelirler. Herod Antipas, Salome’nin güzelliğini bir başka çekim hissiyle seyretmekte, uzun uzun üvey kızına bakmaktadır, kendisi için dans etmesini ister Salome’den. Salome reddeder, dans etmek istememekte, suratsızca dikilmektedir. Herod Antipas Salome’ye dans etmesi için düpedüz yalvarır, dans ettikten sonra ne isterse vereceğini, dilerse kırallığının yarısını kendisine bağışlayacağını söyler, ısrar eder. Salome her istediğinin yapılacağına emin olduktan sonra meşhur ‘yedi tül dansı’nı yapar. Dansın sonunda mest olan, kendinden geçen Herod Antipas’tan dileğini fısıldar: Yahya’nın kellesinin kesilerek gümüş bir tepsi içinde kendisine sunulmasını ister. Herod Antipas’ın beti benzi atar ama maiyetinin önünde söz vermiştir, geri dönemez, içi sızlayarak Salome’nin dileğinin yerine getirilmesini emreder. Az sonra gümüş bir kalkan içinde cellat Yahya Peygamber’in kesilmiş kafasını huzura getirir ve Salome’ye sunar. Salome, birkaç dakika evvel omuzlarının üzerinde duran Yahya’nın kellesini alır ellerine.
Şöyle der Salome: Ama neden bana bakmıyorsun Yahya? Küçümseme ve öfkeyle dolu olan korkunç gözlerin şimdi neden kapalı. Neden kapalılar? Aç gözlerini! Kaldır gözkapaklarını Yahya. Neden bakmıyorsun bana? Benden korktuğun için mi bakmıyorsun bana Yahya?.. Ve dilin, zehir atan kırmızı bir yılan gibi olan dilin, artık hareket etmeyecek, zehrini bana akıtan bu al renkli yılan tek kelime edemeyecek Yahya. Garip, değil mi? Bu kırmızı yılan nasıl olur da artık kımıldamaz?... Beni istemedin, Yahya. Beni reddettin. Bana karşı utanç verici laflar ettin. Şehvet düşkünü bir kadın, bir fahişe gibi davrandın bana karşı, bana, Salome'ye, Herodias'ın kızına, Judea'nın prensesine! İşte Yahya, ben hâlâ yaşıyorum, ama sen ölüsün ve başın bana ait. Onunla ne istersem yapabilirim. Onu köpeklere ya da gökteki kuşlara atabilirim... Köpeklerin bıraktığını gökteki kuşlar yiyip bitirir... Ah! Yahya, sen sevdiğim tek erkektin. Tüm diğer erkekler beni iğrendiriyor. Ama sen güzeldin! Bedenin gümüş ayaklar üzerine inşa edilmiş fildişinden sütunlardı. Gümüşten zambaklarla ve güvercinlerle dolu bir bahçeydi. Fildişi siperlerle çevrilmiş gümüşten bir kuleydi. Dünyada senin vücudun kadar beyaz başka hiçbir şey yoktu. Dünyada senin saçların kadar siyah hiçbir şey yoktu. Sesin tuhaf kokular yayan bir buhurdanlıktı ve sana baktığımda garip bir müzik duyardım. Ah! Neden bana bakmadın Yahya? Ellerinin ve küfürlerinin örtüsüyle yüzünü sakladın. Gözlerinin üstüne tanrısını görmek isteyenin bağını koydun. İşte sen Tanrı'nı gördün, Yahya, ama beni asla görmedin. Eğer beni görseydin, severdin. Ben seni gördüm ve seni sevdim. Oh, ne kadar sevdim seni!
Hâlâ da seviyorum Yahya. Sadece seni seviyorum... Senin güzelliğine susadım; bedenine açlık duyuyorum; ne şarap ne de meyveler arzumu dindirebilir. Ne yapacağım şimdi Yahya? Ne seller ne de okyanuslar tutkumu söndürebilir.
Ben bir prensestim ve sen beni hakir gördün. Ben bir bakireydim ve sen bekâretimi benden aldın. İffetliydim ve damarlarımı ateşle doldurdun... Ah! Ah neden bana bir kez bakmadın? Baksaydın, severdin. Biliyorum ki beni severdin ve aşkın gizemi, ölümün gizeminden daha büyüktür. Sadece aşka bakmak gerekir.
Herod Antipas melun bir suç, günah işlediğinin bilincinde, anlatılmaz mutsuzluk içindedir. Sahnedeki diğerleri şahit olduklarından ötürü berbat bir altüst olma halini yaşamaktadırlar. Anne Herodias kızıyla gurur duymaktadır, düşmanından kurtulmuştur. Salome’nin oyundaki son sözleri ise finale nekrofilik mührünü vurur:
‘Ah! Öptüm ağzını Yahya, senin ağzını öptüm. Acı bir tat vardı dudaklarında. Kan tadı mıydı? Hayır; ama belki aşkın tadıydı. Aşkın acı bir tadı olduğunu söylerler. Ama ne önemi var? Ne fark eder? Senin ağzını öptüm Yahya, ağzını öptüm.’
İlk okuyuşum bittikten sonra nefesimin kesildiğini söyleyebilirim. Sanki okuduğum şeyin ardından başka bir şeyler daha anlamalıydım. Literal anlatımın sıra dışı güzelliği, çevirinin [Murat Erşen] takdir edilesi yetkinliği ve işlenen hikayenin etkileyiciliği bir yana, Oscar Wilde sanki bana başka bir şey hatırlatmak istiyor gibi hissettim o sırada. Ertesi akşam gene okudum Salome’yi. Daha çok sevdim oyunu, sahne ve karakterler çok daha net canlandı hayalimde. Fakat bir şey eksikti. Aklıma gelmiyordu sanki, dilimin, beyin nöronlarımın ucundaydı ama ı ıh…
Schopenhauer okumanın istemli bir fiil olduğunu ama insanın istediği zaman düşünemeyeceğini, tefekkürün bu nedenle insanın yapabileceği en zor eylem olduğundan bahsederken de bunu kastediyordu zaten. Kafamdakilerin olgunlaşması gerekiyordu her şeyden önce. Saçma, zırva şeyler de olsa, insanın düşünceleri kendi öz malıdır. Başkasının bahçesinde portakal ağaçları olsa da, onları uzaktan seyredip karnı doymaz, kendi bahçesinde yetişen azıcık kuru patates ise kişinin tabağını, sonra da midesini doyurmaya yeter, insanı mutlu eder. Benim patatesler bugün çıktı topraktan. İkindi vakti, ofiste işleri toparlarken birden durdum, beynimin içinde bir ses haykırdı, kafamın boş duvarlarında yankılandı sonra: HAMLET!
Hamlet’i hatırladım. Hamlet’in amcası, kralı, yani Hamlet’in babasını öldürdükten sonra tahta geçiyor, ayrıca Hamlet’in annesi kraliçeyle de evleniyordu. Cinayeti öğrenmeden evvel de, sonrasındaki süreçte de Hamlet, annesini bu evlilik için asla affetmiyor, daha oyunun başında ‘cenazeye katılanlara sıcak ikram edilenler, düğündeki davetlilere soğuk servis edildi’ şeklinde sitem ediyordu. Oyunun bütününde, babasının öldürülmesinde annesinin katkısı, yardımı veya yataklığı olmasa da;
“Başkasıyla evlenirsem lanetler olsun bana!
İlk kocasını öldürmeyen varmaz başka adama.”
(3-2, 191-192)
diyerek annesini final sahnesine kadar hiç affetmedi Hamlet, ahlaksızlık, şehvet düşkünlüğü, lanetlenmişlik ile nitelendirdi hep bu evliliği. Amcasına/üvey babasına/krala zaten babasının katili olduğu için ayrıca kıldı, intikam ateşiyle yanıp tutuşuyordu.
Hamlet, durumu değiştirmek ve ‘hakkı tekrar yerine getirmek için’ elinde olmayan güce deli taklidi yaparak, dikkatli bir strateji uygulayarak, yeri geldiğinde akıllı ve cin gibi davranıp, yeri geldiğinde kafayı oynatmış bir meczup gibi davranarak ulaştı. Yahya ile aynı anlayışta, aynı düşüncedeydi, bu evlilik günahtan başka bir şey değildi, annesinin namusu lekelenmişti. (4:4)
Yahya da aynı tür evliliğin günah, lanetli bir fiil olduğunu haykırıyordu. Ama deli taklidi yapmadan, strateji uygulamadan, tarafların yüzlerine haykırıyordu bu gerçeği.
Hamlet’in Ophelia’sı vardı. Güzel Ophelia. Zarif, nezih, iffetli Ophelia. Stratejisini uygulamak üzere sevdiği Ophelia’yı yok saydı, aşağıladı, hakir gördü, başını başka yöne çevirdi, sonra da o melek ruhlu kadın Hamlet’in belki de en büyük günahı oldu, önce gerçekten delirip, sonra da intihar ederek.
Yahya’nın karşısına Salome çıktı. Güzeldi, çok güzel. Son tiradında söylediğine göre, Yahya’ya karşı arzu ateşiyle yansa da, iffetliydi de. Ama Yahya dönüp bir kere olsun bakmadı. Salome ‘İşte sen Tanrı'nı gördün, Yahya, ama beni asla görmedin. Eğer beni görseydin, severdin.’ diyor tiradında.
Ne kadar planlı, programlı davransa da, Hamlet ölür oyunun sonunda. Dan dan konuşup bildiğini okuyan Yahya’dan farklı olmaz sonu.
Yahya, Hamlet’in Hamlet’iydi aslında, Hamlet de Salome’nin Yahya’sı. İkisi de lanetli bir evliliğe (biri beşeri mülahazalarla, diğeri İbrani yasaları nedeniyle) karşı çıkıyorlardı.
Bunları düşünüp hemen telefona sarıldım:
- Anne? Ne haber?
- Hiiç. Koltuk değneğime bakıp bakıp sinir oluyorum oturduğum yerde.
- Bırak şimdi onu, acil bir şey var, bir şey sormam lazım sana.
- Ne oldu?
- Bizim dinimizde erkek, ölen erkek kardeşinin karısıyla evlenebiliyor mu? Dinen yasak mı?
- Yasak değil, yani caiz.
- Hmmm.
- Neden sordun?
- Yahudilerde yasak da.
- Olabilir. Anadolu’da çok var böyle evlilikler, çocuklar ve dul kadın ortada kalmasın diye yapıyorlar.
- Biliyorum, kültürel bir şey olsa gerek.
- Evet, mesela Arnavutları kessen, doğrasan böyle bir şey yaptıramazsın.
- Ya, bizde yok yani.
- Böyle bir şeyi düşünmeyi bile suç sayar sizinkiler.
- Hmmm… Dizlerin nasıl oldu peki?
- Hep aynı. O kadar parayı doktora verince daha iyi olur sanmıştım.
- Sen artık yaşlı bir teyzesin anne.
- Sen kendine bak, amcalar gibi göbeğin var.
- Hadi öptüm.
- İyi ben de.
Ankara’nın kitapçılarını seviyorum… Hiçbir yerde karşıma çıkmayan sürprizler yaşattıkları için.
Oscar Wilde’ı seviyorum, bugüne dek bir satırında bile pişman etmediği için.
Salome’lerden ödüm kopuyor, şerlerinden Tanrı’ya sığınıyorum.
Hep merak ederdim, “Beheading John The Baptist” başlıklı bu kadar çok tablo ne arıyor sanat tarihinde diye… Caravvagio, Rubens, Rembrandt, Dürer vs. Şimdi daha iyi anlıyorum.
11 Nisan 2010 tarihli edit:
Bu yazının üstüne, canım sevgilim benim için cehennemleri aşıp, okyanusları katedip, ortadoğunun altını üstüne getirip izlemeyi çok istediğim Ken Russel adaptasyonunu, Salome's Last Dance'i bulmuş. Mest olmuş bir halde zevkten sekiz köşe izledim. Ey hatun, seni nasıl sevmem ben!