15 Ağustos 2009 Cumartesi

Hasta Adam Üzerine... (veya Bülent Ersoy'un Erkekliği ile "Açılım"ın İrdelendiği Subjektif Bir Yazı)

Elchattabib, takip ettiğim blog yazarlarınca es geçilen, kimsenin olumlu veya olumsuz herhangi bir atıfta bulunmadığı meşhur açılım hakkında bir post yazmış geçenlerde. (bütün blogger’lar kendi derdine düşmüş, memleket kimsenin umurunda değil anlaşılan.) Ahmet Altan’ın Taraf’taki bir yazısını alıntılayıp altına da Tayyip Erdoğan’ın 11 Ağustos’ta yaptığı açıklamanın videosunu koymuş Elchattabib. En alta da açılımı destekleyen aydınların listesini yerleştirmiş.



Ahmet Altan ve onun belirleyip şekil verdiği çizgide yayınlanan Taraf gazetesi kanaatimce bu ülkede son yılların en büyük medya olayı. Radikal sağ örgütlerin ağızlarından düşmeyen “Taraf olmayan bertarâf olur [yok edilir]” sloganına ve M.Ö 6.yy Atinası’nda “kentte bir iç savaş çıktığı takdirde, iki taraftan birinde yer alıp silahlanmayanlar sivil ve yönetsel haklarından mahrum bırakılacaklardır* şeklindeki Solon’un yasasına aykırı bir şekilde, Taraf gazetesi otoriterizme karşı tepkisel yayın yapan, bu nedenle otoriter devlet yapısının ve büroratik hiyerarşinin hedefi haline gelmiş bir yayın organı. Kimi zaman hükümete, kimi zaman muhalefete veya hükümet karşıtı oluşumlara laf soksalar da, aslında ana mücadeleleri totaliter devlet yapısı ve bundan beslenenlere yönelik. Hal böyle olunca otoriter anlayışın sahibi ve tek sesli suflörü olan Ordu ve bürokratik uzantıları, Taraf’ın yayınlarından en fazla pay alan kesim oluveriyor. Her ne kadar devlet memuru olsam da (çok affedersiniz kadro derecem geçen ay 2 olmuş) devlet olgusundan, bunun yol açtığı sosyal oligarşiden, tümüyle sanal bir teoriden başlayıp tamamen tegallûp üzerine kurulu zalimce bir pratiği olan insanın insana zulmü klişesi ve bunun kabullenilmesini doğaya aykırı buluyorum. Fakat burada lafı uzatmamak için Marx’ın sınıflar mücadelesine, Hobbes’un devleti ve zorbalığını nasıl rasyonalize ettiğine hiç dokunmadan, benim İsa’m olan Thoreau’nun Sivil itaatsizlik’ine değinmek istiyorum. Girişi şöyleydi makalenin: “En iyi devlet, en az yöneten devlettir.”



Benim vicdanım, aklım ve muhakemem hiçbir zaman otoriter, baskıcı, dediğim dedikçi, keyfi veya istemim dışında benime ilgili bir karar veya uygulamayı kabul edemiyor. Sevgilim tabağıma (biber dolması bile olsa) ona söylediğimden fazla yemek koyarsa bir güzel somurturum ona, yazlıkta bulunduğundan bir ay boyunca görmediğim ve kokusunu özlediğim annem İstanbul’a geldiğinde –hiç keyfimin olmadığını bile ile- duygu sömürüsü ile ısrar ederek beni akşam çağırdığında, ona giderim ama zehir ederim akşamı yaptıklarımla. Bu böyleyken, benim adıma karar veren, verdiğim kararı veya sözlü bildirimimi yok sayıp kendi bildiğini okuyan kişilere, anneme, sevgilime, arkadaşlarıma bile ifritlik yapıyorsam, bunun sebebi aslında aynı yere çıkıyor, otoriterizme olan şiddetli karşıtlığım. Taraf gazetesini neden sevdiğimi ve keyifle okuduğumu şimdi daha rahat yazabilirim işte: Bu ülkede otoriterizmi yani “Hayvan Çifliği”ndeki domuzları temsil edenlere, yani Ordu’ya ve onun üniformasız militarist uzantılarına karşı orta parmağını gösteren yegâne yayın organı Taraf gazetesi. Kartel ürünü ticari mümessil değil, ideolojiden gözü kararmış fanatik değil, cemaat sözcüsü değil, onun bunun tetikçisi değil. Zaten bu yüzden kimse sevmiyor bu gazeteyi. Biraz ütopik gibi görünse de Ahmet Altan’ın yazıları genel çerçevede hem duygusal hem de vicdani birer mırıldanma gibi. Ancak başta Murat Belge, Nabi Yağcı gibi saygın ve değerli bir kadrosu var, Alper Görmüş gibi matrak ve bir o kadar da kıvrak kalemler de yer alıyor aralarında. Nice zamandır Taraf’ta “bir açılım yapın artık” türküsü söylenip duruyordu; sürekli savaş hali, kayıplar, harcanan maddi kaynak vs. derken şiddet dolu kocaman kısır döngünün oluşturduğu karadelik herkesin canına tak demişti ama bunu en cesur ve açık dille ifade eden Taraf gazetesiydi. Otoriter yapıdan ve askerin tehditkâr duruşundan korku duymayan veya maddi kaybı olacağından endişe etmeyen tek yayın kuruluşu Taraf olduğu için böyleydi bu. Uzatmayayım, Taraf’ın şakşakçısı değilim, ama genel yaklaşım tarzını, ayrıca güneydoğu sorunu hakkında tutumunu beğeniyorum.



Gelelim Elchattabib’in yazısındaki ikinci bölüme: Tayyip Erdoğan. Fevriliğin, düşünmeden konuşmanın, fırsatçılığın ve kabadayılığın kuzu postuna bürünmüş hali olan Tayyip Erdoğan, senelerden beri güneydoğu sorunu hakkında –otoriter devletin aynı bölge için Osmanlı İmparatorluğundan miras alıp sarıldığı militarist tavrı sürdürürken, o bölgede olup biten rezilliklere, keyfiliklere ses etmez, aksine desteklerken, şimdi ne oldu da birden “yanıldık ey halkım! Bu iş böyle olmuyormuş” söylemine sarıldı? Bugün Radikal gazetesine bakarken Cengiz Çandar’ın köşesinde şöyle bir cümleye ilişti gözlerim: “Tayyip Erdoğan’ın özellikle bir ‘gönül adamı’ olduğunu, doğrusuyla yanlışıyla ‘sahici’ bir insan olduğunu kendisini bir nebze tanımış olanlar ya da kendisine ilişkin iflah olmaz önyargıları bulunmayanlar bilir.” Aynı cümleyi bir daha okudum sonra… İçimden “hassiktir yarraaam” dedim ikinci defa okuduğumda. Turgut Özal’dan sonra pragmatik politikayı bu ülkede en etkin ama Özal’dan çok daha ilkesiz ve temelsiz olarak sürdüren Erdoğan ve AKP, önce 2008 senesinin 1 Mayıs’ında yaşananlara sebep olması, ardından Dağlıca ve Aktütün Karakollarında yaşanan skandallara sahip çıkmasının ardından benim nazarımda kuzu postu giymiş domuzdan* (Hayvan Çiftliğine atıf var) farksızdı. Kendisine sağlayacağı yarara göre günaha göz yuman, ayıba kucak açan, mazluma yalpanı sessizce seyreden ve mağrura göz kırpan bizden değildir. En azından benden değil, ben de onların tarafında değilim. Bu açılım, siyasiler tarafından, ne yazık ki Erdoğan’ın şahsında hükümetten geliyor. Mahsusçuktan yapılan açılımdan hayır gelmez, “-miş gibi” yapılan işten bir halt olmaz. Samimi bulmadığımı söylediğim hükümetin bu adımı, dilerim ve çok isterim ki beni yanıltır, bu yazdıklarımdan dolayı beni utandırır. Ama şu an, “bunlardan, bu hükümetten bir cacık olmaz” diye düşünüyorum.





Doktora gidersiniz migren yüzünden, MR, röntgen filan derken doktor sigara içiyor musunuz diye sorar. Evet dediğinizde “ağrılarınızın azalması için önce sigarayı bırakmanız gerek” der size. Burnunuzda et vardır, nefes almakta zorlandığınızı, yokuş veya merdiven çıktığınızda tıkandığınızı anlatırsınız, cebinizdeki paketi fark eden doktor “sizi ameliyat etsek de gene nefes almanız güç olacak, ciğerleriniz bunca zift ile dolu zaten” şeklinde lafı geçirir. Dişlerinizi temizletmek için dişçiye gidersiniz, doktor sigara içmeye devam ederseniz altı ay sonra gene eski pis halini alacağını söyler size. Ulan neymiş bu ya, ciltteki kırışıklıklardan üzerinize sinen kokuya, ağız tadınızın bozulmasından sabahları öksürükle ağzınıza gelen balgama kadar her şey, her bir bok sigara yüzündedir. Ama sigarayı bırakamazsınız. O sizin bir parçanızdır. Kendinizi sigara içmez hayal edemezsiniz. Düşünürken, zihnen yoğunken sigara yakarsınız, canınız sıkkınken pakete gider eliniz, neşeli olduğunuzda keyif sigarasının tadı başkadır, çayın yanında, kahve içerken veya içki sofrasında size ayrı ayrı güzel ve zevkli gelir. Sigara, tiryakisi için o kimseyi tamamlayan bir parçadır. Bir yere giderken cüzdanınız, cep telefonunuz neyse, sigara da o kadar (yapay bir ihtiyaç da olsa) gereklidir.

Ama sigara, içeni öldürmektedir.



Güneydoğu açılımı diyoruz, asker önümüze çıkıyor, demokratikleşme ve insan hakları diyoruz, asker mani oluyor, kişi hak ve hürriyetleri diyoruz, asker aşındırıyor, Avrupa Birliği diyoruz, asker çomak sokuyor. Onlar her yerde. Bu paragraftaki “asker” kelimesinden sadece kışladakiler değil, üniformasız ama kalpten, gönülden askerler de anlaşılmalı. Kaldı ki bu kesimdeki insanlar da asker tarafından üretilmiş bir toplum mühendisliği harikaları: “Her Türk asker doğar” diye diye ilkokuldan itibaren hepimizin kafasını siktiler, “Türkler savaşçı millettir” sözüyle barışı bize lüks ve uzak gösterdiler, her sene ders kitaplarına “Türkiye’nin jeopolitik ve stratejik önemi” söylemini koyarak insanlara askerleşmeyi makul gösterdiler, “Devletin bekası esastır” veya Önce vatan!” sloganlarıyla da halkı sorgulayamaz hale getirdiler. Bu millet, militarist anlayışla beyin kanseri oldu ne yazık ki…



Türkiye Cumhuriyeti Devleti şimdi sigaradan kurtulmaya çalışıyor. Akciğerleri artık işlemez olunca, nefes alamayacak hale gelince “Açılım” diye bir söylem geldi. Evet, akciğerleri kurtarmak için sigarayı bırakmak gerekir, hem öksürürken kan geliyor ağzımızdan, kanıyor ülkenin bedeni, ama sadece bu mu? Paramız bu kişiler orduevlerinde tadelle parasına karınlarını doyursun diye sigaraya akıyor, medya sigaranın zararlarından bahsetmeyecek kadar Phillip Morris’e, JTI’a teslim olmuş durumda, kitap alacak olsak tüm paramız zaten sigaraya gidiyor. Örneklemeyi uzatmak istemiyorum daha fazla. Bu ülke hayatını kaybediyor. Mesele akciğerlerden ibaret değil, beyni, kalbi, tansiyonu her nevi sağlık sorunu sigaraya endeksli durumda: Bunu bırakmak lazım!



Nikotin insana gereklidir, tıpkı her ülkenin orduya gerek duyduğu gibi. Ama nikotin doğadan, yani doğal olarak alınırsa vücuda, hiçbir sorun yaşatmaz. Patlıcan tam anlamıyla nikotin deposudur söz gelimi. Ama sigarada karbon monoksit vardır, zifir (tar) vardır insanı tüketen. Ordu, sadece askerlik yaparsa patlıcan salatası gibi tadından yenmez. Bizde ise Ordu devletin, otoriter rejimin hem öğretmeni, hem öğretmenin sopası, hem de sınıf başkanıdır. (Bir hafta önce Yunanistan’ın şahin olarak nitelenen Genelkurmay Başkanı, Başbakan Karamanlis tarafından zamansız ve aniden görevden alındı. Türkiye bu günleri ne zaman görecek? Bir sivil ne zaman genelkurmay başkanına hükmedebilecek?)



Açılıma kamuoyunun tepkisi nasıl olacak diye endişe ediliyor ki çok haklı bir kaygıdır bu, nasıl olacak? Feci sert ve tepkisel olacak tabi! George Orwell’in 1984’ünde, her gün saat 11.00’de ekrana ülkenin baş düşmanı Emmanuel Golstein’in resmi çıkar, ekranlar –zaten tek kanallıdır televizyon- değiştirilemez, kapatılamaz: Her vatandaş “İki Dakikalık Nefret” adı verilen bu görüntüyü seyretmek, ülkenin baş düşmanı olarak öğretilen kişiye küfür edip sövmek zorundadır. Türkiye yıllardır “İki Dakikalık Nefret”i yaşıyor. Şehit cenazelerinde yaşanan duygusallığı gözyaşı pornosuna dönüştürüp televizyon haberlerinde yayınlamak da, cenazelerde yaşanan taşkınlıkları haklı gösterip takdir etmek de hep “İki Dakikalık Nefret” kıvamında insanlara servis edilmiş, beyinleri seneler boyu sigara ile zehirlenmişken, tabii ki kimse o gencecik çocukların neden öldüğünü sorgulayamadı bile. Hoş, sorgulatmadılar zaten, bir baba oğlunun cenazesine başsağlığı için gelen bir komutana “vatan sağ olsun demeyeceğim” dedi diye nasıl da günlerce eleştiri konusu olmuştu! Adam çocuğunu neden devam ettiği anlaşılamayan bir savaşta, askerlerin bitmesini asla istemedikleri bir yangında – ama onların emrinde iken kaybettikten sonra üniformalı birini karşısında gördü diye hazır ola mı geçecekti yani? Ne yazık ki insanların çoğu “İki Dakikalık Nefret”ile terbiye edildi bu ülkede, Metallica’nın enfes Damage Inc. Şarkısının “Blood will follow blood/Dying time is here” nakaratı ise kimsenin umurunda değildi. Ve evet, Bülent Ersoy’dan başka çok az erkek var Türkiye’de.





Aydınlar demokratik açılımlara destek oluyormuş. Ben de oluyorum. Ama gene söylüyorum, kanseri ağrıkesici ile ortadan kaldıramazsınız. Her şeyden önce sigarayı bırakmak gerekir, aksi takdirde, hem fosur fosur sigara iç, hem de ışın tedavisine git, kemoterapi yaptır. Yemezler.



Hükümet radyo terapi, ilaç filan kullandırmadan, sigaraya da dokunmadan üfürükçülükle bu hasta adamı iyileştirmeye çalışıyor. Bakalım Tayyip Erdoğan’ın nefes ne kadar kuvvetli?







gecikmiş bir edit: bu video, postun altına yakışır. Anlamsız savaş deyince aklıma Pashendale savaşı geliyor.



17 yorum:

  1. Virgilius yazını keyifle okudum... Sadece bloggerlar değil bence topyekün kendi derdimize düşmüş olacağız ki memleket ya da dünya meseleleri biraz uzağımızda kalmış. Çürümenin Kitabı’nın yazarı ile ilgili bakınırken kendisinin değil bir deliden aktardığı sözden çok etkilendim. Gerçi böyle bir lafı eden akıl hastasımı yoksa onun aklındakileri biz anlayamayacak seviyede olduğumuz için mi hasta olduğuna kanaat getirdik bilmiyor olmakla beraber diyor ki - Gözleri içine düşmüş kırık bir kukla gibiyim – Genel durumumuzun bu olduğuna inanıyorum. Sadece kendi iç dünyaları ile boğuşan kırık kuklalar ...
    Devlet, otorite, ordu ile ilgili düşüncelerine sonuna kadar katılıyorum. Siyasetçiler beceremiyor olsada siyaset onların işi askerin değil. Siyasette her yalpaladığımızda gözlerini orduya çevirip oradan bir yardım bekleyenleri ise şaşkınlıkla karşılıyorum. O gözleri bir de kimi rahat kimi çivili yatağında uyumaya çalışan halka çevirseydik başrolde olduğunu anlayıp sahneye atılabilirdi belki. Artık herkesin adı kadar iyi bildiği bitmesi istenmeyen bu danışıklı dövüşte evlatlarını kaybedenlerden -vatan sağolsun- demesi beklenmesi ise nasıl büyük bir haksızlıktır o büyük acıyı yaşayana karşı ve gencecik yaşta yitirdiğimiz o evlada karşı. Dövüşen kan revan içinde kalan benim birileri ise kenardan bağırıyor – Acı yok roky-. ... yok! Hayali yarattığınız sınırlar hala var ama az önce gerçekten yaşayan, düşünen, ağlayan, gülen gencecik bir insan yok.

    Teşekkürler sabah sabah şöyle bir silkelediğin için.

    YanıtlaSil
  2. Taraf gazetesini içinde yaşadığımız sürecin içinde bir sonuç olarak değerlendirmek bana daha mantıklı geliyor. Telefon dinlemelerin, davaların, komşulaımızdaki vs vs yeni oluşumların bir parçası gibi geliyor. zaten kendilerine yapılan servislerde buna işaret ediyor. Gariptir bu gazetenin yayınları bir zamanlar icazetiyle darbeler yapılan amerikanın bölgede çıkarlarına karşı olabilecklere doğru yapılıyor oluşu. Tarafı bir özgürlük, demokrasi çığlığı olarak kendiliğinden yeşeren bir hareket olarak düşünmek bana pek mantıklı gelmiyor.

    YanıtlaSil
  3. Virgilius vallahi okudum Korhanı da seni de. Düşünerek, tartarak, bazen katılarak bazen katılmayarak. :)
    Herkesin kendi derdine düşmesi doğal da ağzı laf yapan yapamayan herkes de konuşmasın zati, bence böyle iyi.

    Ben durduğum yer, yediğim içtiğim, yaşadığım, okuduğumla duruyorum sapasağlam ve bir ben biliyorum beni. Herkes çığırmasın her yerde. Adam olalım yeter di mi.
    Biraz maneviyatım da kuvvetlidir söylemesi ayıp, senin yazıyı okuduktan sonra 'ulan Demet' dedim 'neden bi tek kendin için istiyorsun bi de o, bu için. Ülke de senin ülken, büyük düşün, büyük iste, büyük dua et dedim. İyi demiş miyim? Oyunlara, tuzaklara gelmeyelim, bir tek gerçek var hayatta o da sevmek, sadece sevmek.Sonra her şey tamamdır.
    Ne demişti senin taksici abi? :)

    Puf!Tamam gittim.

    YanıtlaSil
  4. sıralamayı yanlış vermişsin.

    tayyibin konuşmasını en son veriyorum.
    ve videodaki ağlatan konuşma başlığını reddediyorum.
    ama değiştiremiyor yada silemiyorum.
    birilerini ağlatan denebilirdi :)
    benim duygulanmam söylediği sözlere değil,
    verilen tepkileredir.
    kaç yıldır iktidarda bu adamlar.
    insanına yaşama özgürlüğü sunmak
    en sonra mu gelmeli?
    Ahmet Altan neredeyse onları bu potaya tek başına itti.

    ve artık icraata bakacağız.
    varsa yoksa erkeklik
    bundan sonra göreceğiz.
    şu anda
    bu konuda
    benim de favorim
    bülent abla :)

    yazıma olan ilginize
    ve okuyucularınıza verdiğiniz
    OGS fırsatı için teşekkür ederim.
    selamlar.

    YanıtlaSil
  5. ben de bu yazinin altina imzami atarim

    YanıtlaSil
  6. virgilius birader,
    kafalar haliyle karisik bu "acilim" mevzusunda....neyin nasil acildigi, acilip acilmadigi, ne ke kadar acildigi fazlasiyla muallakta kaldigi icin ilkin....nuray mert'in homurdandigi gibi, hedeflerin yüksekligi ile somut önermelerin belirsizligi arasindaki dengesizlik haliyle genel bir "lan ne oluyoruz" hali yaratiyor...."acilim macilim istemezuk"cular ne dedigi en net belli olanlar su sira....niye bu kadar net olduklari da belli, sözünü ettigin sistemin aynen sürmesini istiyorlar cünkü....ikinci sorunsa, insanlarin demokratik talepleriyle uluslararasi güc iliskilerinin ve düzenlemelerinin birbirine karistirilmasi zemininin asikarligidir....abd"nin parmagi var deniyor ki, var gercekten de....fakat o parmak oraya simdi girmis degil ki, zaten kolunu bacagini kafasini sokmus durumda oraya....bunlara, bi de "acilimi" yapacak "iktidar"dan cacik olmayacagi bilgisini ekledigimizde, ummayacagimiz kafalarin bile karismasinin sebeplerini anlayabiliyoruz...."ergenekon" hikayesindeki karisiklik bunun bir ön örnegi sayilir...bu sürecler bir yere varmadiginda, ya da olmayacak yerlere vardiginda, "ya, gördünüz mü, ben dememis miydim?" diyeceklerdir rahatlikla....oysa yapilabilecek en iyi sey, bu karisikligin orta yerinde, bu karisikliga ragmen, bu karisikligin sebeplerine karsi, "demokratik talepler" olarak beliren talepleri sahiplenmek, bu taleplerde israr etmek, bu taleplerin karsilik bulmasi icin hareket etmek gerekiyor...
    politik gündem üzerinden tartismalarla ilerleyen bloglardaki sessizlik dikkat cekici kesinlikle....baska sikintili hic bir konuda böyle olmamisti sanki....mevzu kürd olunca herkes sikintiya giriyor, geriliyor niyeyse :) ...akp yandaslari, ve akp'den umutlu olanlar ble sessiz su aralar....

    iyi oldu ses vermem....

    YanıtlaSil
  7. Gia,
    eski devrimcilerden -hatta anarşist- biri olarak bu yazıdaki düşüncelere genel olarak katıldığını okumak şaşırtmadı beni.
    insanın kendi derdine düşmesi ise hem doğal bir tutum hem de sürecin sonucudur aslında: eğer hiç bir şeyi değiştiremiyorsa, bunu kabullenir. Değişime karşı muhafazakarın şiddetli teğkisi, Slayer'in "Violent Pacification" şarkısına götürür bizi. Tarihin gördüğü (en azından benim bildiklerim içinde) en büyük devrimci ve yenilikçinin mirası, bundan daha fena kötüye kullanılamazdı ve yobazlık boyutuna ancak böylesi bir muhafazakarlaştırılmış kitleyle varabilirdi. Bu ülke çok eğlenceli.

    Enis Diker,
    Yazının tali unsurlarından olan Taraf gazetesi üzerine eleştirmişsin düşündüklerimi; haklı olabilirsin. Ben de haklı olabilirim. Madalyonun arka yüzünü görebilmeyi henüz beceremiyorum, sadece gördüğümü muhakememle tartıyorım o kadar.

    Demet,
    Ben blogger cemaatinden kimseyi eleştirmedim ya:) Kendi çalıp kendi oynayanların baş davulcusu zaten Virgilius'un ta kendisidir, Korhan bu konuya değinmeseydi belki ben de hiç ilişmeyecektim:)
    Benim taksiciyi karıştırma ayrıca, travmayı yeni yeni atlatıyorum :-)
    Sensin puff!

    Korhan,
    İnançsız ve güvensizim bu adamlara karşı, ama işte, denize düşen yılana da timsaha da sarılıyor mecburiyetten. Bakalım ne kadar erkekmiş bunlar, ne kadar Bülent Abla:-)
    Selam benden.

    cerrah,
    yazının altına imza attığını söylemişsin ama kimsin, nesin, porfilin görüntülenmiyor. Sahte veya geçersiz imzayı herkes atar :-)

    mutlaktoz,
    Müthiş bir toz bulutu var. O toz bulutunun içindeki taraflar ve kahramanlar belli ama kimin ne yaptığı, mücadelenin şekli, kişilerin kullandığı silahlar ve kim kiminle ortak, kim hangi safta, kimler ikili oynuyor, kimler taviz veriyor/istiyor/bekliyor, hiç bir şey görülmüyor. Ak göt kara göt belli olacak ortalık durulduğunda. Tabii görebilene.
    Son olarak, bu postta "kürd" kelimesi kullanılmamıştır :)))

    YanıtlaSil
  8. Kanatimce,

    Genelde hafızamızın zayıf olduğu söylenir. Doğrudurda. Burada ki tartışmalar, demokratik talepler,( ya da nerede duracağı ne olacağı belli olmayan talepler diyelim) kimilerine Balkanların kaybedilişini hatırlatıyor.

    Bir de işin demokratik talepler olup olmadığı şüphesi var. Siz demokratik taleple çözeriz diyor muhatap olan (yüzde kaçını temsil ettiği ayrı bir konu) ise bu konuda ketum. İlk askerimizin öldürüldüğü günü bayram kabul ediyor şenlik yapıyor sonrada kardeşlik, barış diyor. İnsan ister istemez soruyor sen kardeşlerin öldürmeye başladığın ilk günü kardeşlik günü ilan edip gösteri yapıp üstünede bir polis şehit edermisin? Bir tarafın yargıladığı, teror suçundan hüküm giymiş biri, uluslarası mahkemece adil yargılandığı kabul edilen biri burada , diğeri tarafından, barış tartışmalrına taraf edilmesi dayatılıyor. Buralarda bir tutarsızlık var.

    Tartışma yaratmak için yazmadım - ön yargılarımız bunlar eğer diyolog olacaksa, ufuklar birleşecekse bunlarında birileri tarafından izahı lazım.

    YanıtlaSil
  9. Biliyorum çok uzattım, yazımı okuyunca fark ettim çok dağınık yazmışım. Sizlerde haklı olabilirsiniz, sadece önyargılarımız teşhir ediyoruz, biri üzerinde düşünülmeğe değer bulursa diye.

    Temelde söylediğim şu bizim bakışımızda da bir hata olabilir. Az gelimiş bir bölge olduğu için, bazı demokratik hakları verilemdiği için bunları verir çözeriz kuruntusuna kapılıyor olabiliriz. Bakışımızın tek taraflı, belki tepeden, küçümseyici olma ihtimalide vardır. Neticede 25-30 yıl süren kimine göre 30.000 kimine göre 50.000 kişinin öldüğü bir olaydan bahsediyoruz. Soru şu : Bu bedel yer isimlerini değişmesi, fakülte kurulması, özel tv a sahip olmanın bedeli midir?


    Bu kadar uzattığım için herkesten özür dilerim.

    YanıtlaSil
  10. mevcut demokrasiye bir kat daha çekilirse, asıl o zaman görürsünüz tozu dumanı...

    "halk" olarak demokratik haklarımız kemale erdi çok şükür (!)

    bu ülkede ne zaman haktan hukuktan demokrasiden bahsedilse, şöyle bir içim ürperiyor.

    bir de şu açılım işine girdik mi tam girelim diyorum.
    sarışın olmayan kadınlara karşı uygulanan antidemokratik uygulamalara kadar gidilsin mesela. yıllardır süren bu çifte standartlar son bulsun. ortada saçları boyanmaktan mağdur olmuş yüzlerce kadın var...

    YanıtlaSil
  11. hıncal uluç gibi ulusalcı/kemalist amcam gibi derim "bu sorunu çözsün ben bile oyumu erdoğan'a veririm"

    böylesi çok boyutlu bir sorunu çözmek erdoğan ve yandaşlarının harcı olacak mı, sanmıyorum. umarım olur.

    sorunun teknik ayrıntıları bir yana, felsefi boyutu bile yeterince karışık. devlet, millet gibi kavramlar üzerinde bile objektivite sağlanamıyor. beşir atalay biraz da felsefe alanında yeterlilik sahibi kimselerle oturup toplum felsefesini dinlemeli. toplum bilimcilerle konuşmalı. belki de vikipedi'da toplum bilimciler kategorisinde adı geçen abdullah öcalan'ı da dinlemeli.
    veya topunun köküne kibrit dökmeli.

    YanıtlaSil
  12. Enis Diker (1),
    Kan davası güdercesine bir tavır almak, Metallica'nın "kill'em all" albümüne götürür bizi. Red Kit'in tartışmasız en güzel hikayesi olan 20. Süvari Alayında bir anekdot (?) vardır: Süvari Alayı kamp yerine döndüklerinde kızılderililerin kampı yaktıklarını görür. Yüzbaşı askerlerine ceza seferi vermeye gidiyoruz!" diye seslenir, giderler kızılderililerin kamplarını yakarlar. Geriye dndüklerinde kamplarının ikinci defa ilkinde yanmayan yerlerin de yakıldığını görürler. "vay" der Yüzbaşı, "onlar da bize ceza seferine gelmişler. Haydi askerlerim, ceza seferinin ceza seferine gidiyoruz!"

    Balkanlar konusunda değindiğin konu dikkate şayan. Ancak durumun aynı hatta benzer bile olmadığını düşünüyorum.

    Enis Diker (2),
    Dağınık yazma konusunda birinciliği sana bırakamam, ayrıca genelleme, yargı ve önyargı konularında başlı başına post yazmış bir adamcağızım ben.
    Fikirlerimizi ifade ediyoruz ve elbette söz uzayacak. Özür dilemen gereksiz, ancak saygınlığını arttırır. Hürmetler.

    mihman,
    işte violent pacificated biri:-)
    yalnız senin demokratik taleplerinin sonu gelmeyecek gibi geliyor bana, önce sarışın olmayanların (çekici kadın olma)haklarının geri verilmesi, sonra iri göğüslü olmayan kadınlara da seksi sıfatının iadesi, en son olarak selülitlilere de özgürlük...
    zor azizim zor...

    curve,
    bu "sorun"un çözülemeyeceğini ben de biliyorum... Ama çözülmesi gereken bir sorun olduğunun dillendirilmesi bile bana ümit veriyor...
    Gregor Samsa gibi derim, "allahım sen soktun, sen çıkar yarabbi!"

    YanıtlaSil
  13. evet ya uzun zamandır duygularıma bu kadar tercüman olan bi yazı okumamıştım. ohh yani

    YanıtlaSil
  14. Bülent Ersoy konuşurken verilen tepkileri, klişelere boğulmuş cümleleri arka arkaya sıralayan diğer şarkıcıyı ve tv spikerini dinledim. Sonra bu klişeleri ritim tutarak haykıran izleyiciyi farkettim... Bu tepkiler, ülkenin, vatanın ne kadar değerli olduğunu değil, çocuklarının ne kadar değersiz olduğunu gösteriyor bana göre...
    Bir insanın hayata gelmesi, bir bebeğin doğması nasıl bir mucize farkında bile değiller. Sanırım çocuklarını da "çocuk sevilir" klişesiyle seviyorlar. Aynı ülkelerini sevdikleri gibi. Gerçekten değil, öyle dendi diye... Olması gerekeni bu olarak kulaktan dolma bilgilerle öğrendiler diye...
    Şimdi biz otoriter rejimleri eleştirelim, açılımı değerlendirelim, akp'nin ve tayyip erdoğanın ne kadar gereksiz varlıklar olduğundan bahsedelim. somut verilerle de kanıtlayalım bunları. yapabiliriz. istediğimiz kadar da yapalım bunları. Hatta çıkalım tvnin önünde konuşalım. Yollara dökülelim Cumhuriyet mitingleri yapalım. Yapmadık mı? nooldu? şakşakçılar bi "vatan bölünmez" dediler, sonra bir de "dinimiz herşeyimiz" dediler, yollara gerçekten dökülenler döküldükleriyle kaldılar. bi sonraki seçimlerde akp yine geldi. azıcık oy kaybetmiş çok üzülmüş. kıyamam. Bülent Ersoy'un söylediği en doğru şey, "bu işin sonu yok" cümlesi. Eğer asker gerekiyorsa, paralı olsun, profesyonel olsun, hayatın başındaki çocuklar niye ölsün sansarlar para kazanacak diye. Bu ülkede herkesin politikacı, milliyetçi yok bilmemneci oluşundan çok sıkılıyorum ben. Herkes bildiği işi yapsın. Hissettiği gibi yaşasın. Klişelere boğulmamaları gerektiğini öğrensin insanlar. Sen de kızma arkadaşım kimse konuyla ilgilenmiyor diye. Senin gibi gerçekten konuyla ilgilenen, bilen yazsın, benim gibi konuya ilgi duyan okusun varsa bi diyeceği yorum yapsın. Saçma sapan şakşaklıycağına millet yazmasın bırak.
    Sen yazmaya devam et, ben seviyorum okumayı seni çok...
    sevgiler...

    YanıtlaSil
  15. Damlo,
    sana da ohh olsun o zaman :-)

    Müge Hestbaek,
    Mehmet Ali Kılıçbay bir yerlerde "bir bilginin yanlışlanabilir olması, onun dogmatik olmadığının kanıtıdır" diye yazar. İdeoloji ise dogmalar üzerine kurulu bir düşünce yapısıdır. Otoriterizm (herhangi) bir ideolojiye sahip çıkarak bunu dogmatik karakterine uygun olarak kutsallaştırır; sloganlar kullanarak bireylerin zihinlerine işler. Otoriter bir sosyal yapının hakim görüşü atılan sloganların saçmalığında gizlidir. Başörtüsü eyleminde veya herhangi bir dinsel içerik görüntülü mitinge bağırılan "ya allah bismillah allahüekber" sloganı, 'ya allah, allahın adıyla, en büyük allah' şeklinde birebir tercüme edilebilir ki, bunun o mitingte savunulan her ney ise, ne kadar alakasız ve salakça bir slogan olduğunu görmemek imkansız. "Şehitler ölmez, vatan bölünmez" cümlesi de bir o kadar tutarsız: Her ne kadar dini öğreti şehitlerin allah katında ölmediklerini ve onlara ölü denmemesi gerektiği konusunda pozitif bir yaklaşımda bulunuyorsa da, bu çocuklar "ölmüyor" olsalar bile "hayatlarını kaybediyorlar", anneleri, babaları onları bir daha görmeyecekler, eşlerine dul, çocukları da yetim kalacak. Vatanın zaten bölündüğü filan yok. Kan dökülmesinden nemalanan, orada bitmeyen bir kargaşanın kendilerine güç ve otorite sağladığı bir kesim var. Ama işte, bu slogan, tıpkı başka sloganlar gibi insanlara vakvaklamanın düşünmekten daha kolay gelmesi nevinden anlamsızca bağırmaya yarıyor.
    Orwell'in 1984'üne boşuna değinmedim.
    Üç ilkeyi hatırlatayım gene:
    Savaş, Barıştır: Savaşın meşrulaştırılıp doğal bir olgu haline gelmesidir bu.
    Özgürlük, köleliktir: Herkes ne kadar boyun eğerse, ne kadar sorgulamazsa, itiraz etmezse, o derece özgür olur.
    Cehalet, kuvvettir: Ne kadar az şey bilirsen, ne kadar az öğrenirsen, o derece güçlüsündür, sanal da olsa kendini dev aynasında görmen kolaydır.
    İdeolojiden bahsettim yorumun başında, türkiye'nin resmi ideolojisinin dogmatik yapısı buna sebep oluyor. Aslında buna dair çok acayip bir post yazmayı düşünüyorum ilerde.
    Gecenin bu saatinde de hiç çekilmiyor böyle ciddi mevzular ya :)

    YanıtlaSil
  16. Yavrum, yazı yazsana.. Hasta mısın, sağ mısın?

    YanıtlaSil
  17. talisman'ım,
    oruç beni salaklaştırdığı için düşünemiyorum, yazamıyorum - hatta konuşamıyorum bile.

    ramazan münasebetiyle kapalıyım :)

    YanıtlaSil

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!