Elchattabib, takip ettiğim blog yazarlarınca es geçilen, kimsenin olumlu veya olumsuz herhangi bir atıfta bulunmadığı meşhur açılım hakkında bir post yazmış geçenlerde. (bütün blogger’lar kendi derdine düşmüş, memleket kimsenin umurunda değil anlaşılan.) Ahmet Altan’ın Taraf’taki bir yazısını alıntılayıp altına da Tayyip Erdoğan’ın 11 Ağustos’ta yaptığı açıklamanın videosunu koymuş Elchattabib. En alta da açılımı destekleyen aydınların listesini yerleştirmiş.
Ahmet Altan ve onun belirleyip şekil verdiği çizgide yayınlanan Taraf gazetesi kanaatimce bu ülkede son yılların en büyük medya olayı. Radikal sağ örgütlerin ağızlarından düşmeyen “Taraf olmayan bertarâf olur [yok edilir]” sloganına ve M.Ö 6.yy Atinası’nda “kentte bir iç savaş çıktığı takdirde, iki taraftan birinde yer alıp silahlanmayanlar sivil ve yönetsel haklarından mahrum bırakılacaklardır*” şeklindeki Solon’un yasasına aykırı bir şekilde, Taraf gazetesi otoriterizme karşı tepkisel yayın yapan, bu nedenle otoriter devlet yapısının ve büroratik hiyerarşinin hedefi haline gelmiş bir yayın organı. Kimi zaman hükümete, kimi zaman muhalefete veya hükümet karşıtı oluşumlara laf soksalar da, aslında ana mücadeleleri totaliter devlet yapısı ve bundan beslenenlere yönelik. Hal böyle olunca otoriter anlayışın sahibi ve tek sesli suflörü olan Ordu ve bürokratik uzantıları, Taraf’ın yayınlarından en fazla pay alan kesim oluveriyor. Her ne kadar devlet memuru olsam da (çok affedersiniz kadro derecem geçen ay 2 olmuş) devlet olgusundan, bunun yol açtığı sosyal oligarşiden, tümüyle sanal bir teoriden başlayıp tamamen tegallûp üzerine kurulu zalimce bir pratiği olan insanın insana zulmü klişesi ve bunun kabullenilmesini doğaya aykırı buluyorum. Fakat burada lafı uzatmamak için Marx’ın sınıflar mücadelesine, Hobbes’un devleti ve zorbalığını nasıl rasyonalize ettiğine hiç dokunmadan, benim İsa’m olan Thoreau’nun Sivil itaatsizlik’ine değinmek istiyorum. Girişi şöyleydi makalenin: “En iyi devlet, en az yöneten devlettir.”
Benim vicdanım, aklım ve muhakemem hiçbir zaman otoriter, baskıcı, dediğim dedikçi, keyfi veya istemim dışında benime ilgili bir karar veya uygulamayı kabul edemiyor. Sevgilim tabağıma (biber dolması bile olsa) ona söylediğimden fazla yemek koyarsa bir güzel somurturum ona, yazlıkta bulunduğundan bir ay boyunca görmediğim ve kokusunu özlediğim annem İstanbul’a geldiğinde –hiç keyfimin olmadığını bile ile- duygu sömürüsü ile ısrar ederek beni akşam çağırdığında, ona giderim ama zehir ederim akşamı yaptıklarımla. Bu böyleyken, benim adıma karar veren, verdiğim kararı veya sözlü bildirimimi yok sayıp kendi bildiğini okuyan kişilere, anneme, sevgilime, arkadaşlarıma bile ifritlik yapıyorsam, bunun sebebi aslında aynı yere çıkıyor, otoriterizme olan şiddetli karşıtlığım. Taraf gazetesini neden sevdiğimi ve keyifle okuduğumu şimdi daha rahat yazabilirim işte: Bu ülkede otoriterizmi yani “Hayvan Çifliği”ndeki domuzları temsil edenlere, yani Ordu’ya ve onun üniformasız militarist uzantılarına karşı orta parmağını gösteren yegâne yayın organı Taraf gazetesi. Kartel ürünü ticari mümessil değil, ideolojiden gözü kararmış fanatik değil, cemaat sözcüsü değil, onun bunun tetikçisi değil. Zaten bu yüzden kimse sevmiyor bu gazeteyi. Biraz ütopik gibi görünse de Ahmet Altan’ın yazıları genel çerçevede hem duygusal hem de vicdani birer mırıldanma gibi. Ancak başta Murat Belge, Nabi Yağcı gibi saygın ve değerli bir kadrosu var, Alper Görmüş gibi matrak ve bir o kadar da kıvrak kalemler de yer alıyor aralarında. Nice zamandır Taraf’ta “bir açılım yapın artık” türküsü söylenip duruyordu; sürekli savaş hali, kayıplar, harcanan maddi kaynak vs. derken şiddet dolu kocaman kısır döngünün oluşturduğu karadelik herkesin canına tak demişti ama bunu en cesur ve açık dille ifade eden Taraf gazetesiydi. Otoriter yapıdan ve askerin tehditkâr duruşundan korku duymayan veya maddi kaybı olacağından endişe etmeyen tek yayın kuruluşu Taraf olduğu için böyleydi bu. Uzatmayayım, Taraf’ın şakşakçısı değilim, ama genel yaklaşım tarzını, ayrıca güneydoğu sorunu hakkında tutumunu beğeniyorum.
Gelelim Elchattabib’in yazısındaki ikinci bölüme: Tayyip Erdoğan. Fevriliğin, düşünmeden konuşmanın, fırsatçılığın ve kabadayılığın kuzu postuna bürünmüş hali olan Tayyip Erdoğan, senelerden beri güneydoğu sorunu hakkında –otoriter devletin aynı bölge için Osmanlı İmparatorluğundan miras alıp sarıldığı militarist tavrı sürdürürken, o bölgede olup biten rezilliklere, keyfiliklere ses etmez, aksine desteklerken, şimdi ne oldu da birden “yanıldık ey halkım! Bu iş böyle olmuyormuş” söylemine sarıldı? Bugün Radikal gazetesine bakarken Cengiz Çandar’ın köşesinde şöyle bir cümleye ilişti gözlerim: “Tayyip Erdoğan’ın özellikle bir ‘gönül adamı’ olduğunu, doğrusuyla yanlışıyla ‘sahici’ bir insan olduğunu kendisini bir nebze tanımış olanlar ya da kendisine ilişkin iflah olmaz önyargıları bulunmayanlar bilir.” Aynı cümleyi bir daha okudum sonra… İçimden “hassiktir yarraaam” dedim ikinci defa okuduğumda. Turgut Özal’dan sonra pragmatik politikayı bu ülkede en etkin ama Özal’dan çok daha ilkesiz ve temelsiz olarak sürdüren Erdoğan ve AKP, önce 2008 senesinin 1 Mayıs’ında yaşananlara sebep olması, ardından Dağlıca ve Aktütün Karakollarında yaşanan skandallara sahip çıkmasının ardından benim nazarımda kuzu postu giymiş domuzdan* (Hayvan Çiftliğine atıf var) farksızdı. Kendisine sağlayacağı yarara göre günaha göz yuman, ayıba kucak açan, mazluma yalpanı sessizce seyreden ve mağrura göz kırpan bizden değildir. En azından benden değil, ben de onların tarafında değilim. Bu açılım, siyasiler tarafından, ne yazık ki Erdoğan’ın şahsında hükümetten geliyor. Mahsusçuktan yapılan açılımdan hayır gelmez, “-miş gibi” yapılan işten bir halt olmaz. Samimi bulmadığımı söylediğim hükümetin bu adımı, dilerim ve çok isterim ki beni yanıltır, bu yazdıklarımdan dolayı beni utandırır. Ama şu an, “bunlardan, bu hükümetten bir cacık olmaz” diye düşünüyorum.

Doktora gidersiniz migren yüzünden, MR, röntgen filan derken doktor sigara içiyor musunuz diye sorar. Evet dediğinizde “ağrılarınızın azalması için önce sigarayı bırakmanız gerek” der size. Burnunuzda et vardır, nefes almakta zorlandığınızı, yokuş veya merdiven çıktığınızda tıkandığınızı anlatırsınız, cebinizdeki paketi fark eden doktor “sizi ameliyat etsek de gene nefes almanız güç olacak, ciğerleriniz bunca zift ile dolu zaten” şeklinde lafı geçirir. Dişlerinizi temizletmek için dişçiye gidersiniz, doktor sigara içmeye devam ederseniz altı ay sonra gene eski pis halini alacağını söyler size. Ulan neymiş bu ya, ciltteki kırışıklıklardan üzerinize sinen kokuya, ağız tadınızın bozulmasından sabahları öksürükle ağzınıza gelen balgama kadar her şey, her bir bok sigara yüzündedir. Ama sigarayı bırakamazsınız. O sizin bir parçanızdır. Kendinizi sigara içmez hayal edemezsiniz. Düşünürken, zihnen yoğunken sigara yakarsınız, canınız sıkkınken pakete gider eliniz, neşeli olduğunuzda keyif sigarasının tadı başkadır, çayın yanında, kahve içerken veya içki sofrasında size ayrı ayrı güzel ve zevkli gelir. Sigara, tiryakisi için o kimseyi tamamlayan bir parçadır. Bir yere giderken cüzdanınız, cep telefonunuz neyse, sigara da o kadar (yapay bir ihtiyaç da olsa) gereklidir.
Ama sigara, içeni öldürmektedir.
Güneydoğu açılımı diyoruz, asker önümüze çıkıyor, demokratikleşme ve insan hakları diyoruz, asker mani oluyor, kişi hak ve hürriyetleri diyoruz, asker aşındırıyor, Avrupa Birliği diyoruz, asker çomak sokuyor. Onlar her yerde. Bu paragraftaki “asker” kelimesinden sadece kışladakiler değil, üniformasız ama kalpten, gönülden askerler de anlaşılmalı. Kaldı ki bu kesimdeki insanlar da asker tarafından üretilmiş bir toplum mühendisliği harikaları: “Her Türk asker doğar” diye diye ilkokuldan itibaren hepimizin kafasını siktiler, “Türkler savaşçı millettir” sözüyle barışı bize lüks ve uzak gösterdiler, her sene ders kitaplarına “Türkiye’nin jeopolitik ve stratejik önemi” söylemini koyarak insanlara askerleşmeyi makul gösterdiler, “Devletin bekası esastır” veya Önce vatan!” sloganlarıyla da halkı sorgulayamaz hale getirdiler. Bu millet, militarist anlayışla beyin kanseri oldu ne yazık ki…
Türkiye Cumhuriyeti Devleti şimdi sigaradan kurtulmaya çalışıyor. Akciğerleri artık işlemez olunca, nefes alamayacak hale gelince “Açılım” diye bir söylem geldi. Evet, akciğerleri kurtarmak için sigarayı bırakmak gerekir, hem öksürürken kan geliyor ağzımızdan, kanıyor ülkenin bedeni, ama sadece bu mu? Paramız bu kişiler orduevlerinde tadelle parasına karınlarını doyursun diye sigaraya akıyor, medya sigaranın zararlarından bahsetmeyecek kadar Phillip Morris’e, JTI’a teslim olmuş durumda, kitap alacak olsak tüm paramız zaten sigaraya gidiyor. Örneklemeyi uzatmak istemiyorum daha fazla. Bu ülke hayatını kaybediyor. Mesele akciğerlerden ibaret değil, beyni, kalbi, tansiyonu her nevi sağlık sorunu sigaraya endeksli durumda: Bunu bırakmak lazım!
Nikotin insana gereklidir, tıpkı her ülkenin orduya gerek duyduğu gibi. Ama nikotin doğadan, yani doğal olarak alınırsa vücuda, hiçbir sorun yaşatmaz. Patlıcan tam anlamıyla nikotin deposudur söz gelimi. Ama sigarada karbon monoksit vardır, zifir (tar) vardır insanı tüketen. Ordu, sadece askerlik yaparsa patlıcan salatası gibi tadından yenmez. Bizde ise Ordu devletin, otoriter rejimin hem öğretmeni, hem öğretmenin sopası, hem de sınıf başkanıdır. (Bir hafta önce Yunanistan’ın şahin olarak nitelenen Genelkurmay Başkanı, Başbakan Karamanlis tarafından zamansız ve aniden görevden alındı. Türkiye bu günleri ne zaman görecek? Bir sivil ne zaman genelkurmay başkanına hükmedebilecek?)
Açılıma kamuoyunun tepkisi nasıl olacak diye endişe ediliyor ki çok haklı bir kaygıdır bu, nasıl olacak? Feci sert ve tepkisel olacak tabi! George Orwell’in 1984’ünde, her gün saat 11.00’de ekrana ülkenin baş düşmanı Emmanuel Golstein’in resmi çıkar, ekranlar –zaten tek kanallıdır televizyon- değiştirilemez, kapatılamaz: Her vatandaş “İki Dakikalık Nefret” adı verilen bu görüntüyü seyretmek, ülkenin baş düşmanı olarak öğretilen kişiye küfür edip sövmek zorundadır. Türkiye yıllardır “İki Dakikalık Nefret”i yaşıyor. Şehit cenazelerinde yaşanan duygusallığı gözyaşı pornosuna dönüştürüp televizyon haberlerinde yayınlamak da, cenazelerde yaşanan taşkınlıkları haklı gösterip takdir etmek de hep “İki Dakikalık Nefret” kıvamında insanlara servis edilmiş, beyinleri seneler boyu sigara ile zehirlenmişken, tabii ki kimse o gencecik çocukların neden öldüğünü sorgulayamadı bile. Hoş, sorgulatmadılar zaten, bir baba oğlunun cenazesine başsağlığı için gelen bir komutana “vatan sağ olsun demeyeceğim” dedi diye nasıl da günlerce eleştiri konusu olmuştu! Adam çocuğunu neden devam ettiği anlaşılamayan bir savaşta, askerlerin bitmesini asla istemedikleri bir yangında – ama onların emrinde iken kaybettikten sonra üniformalı birini karşısında gördü diye hazır ola mı geçecekti yani? Ne yazık ki insanların çoğu “İki Dakikalık Nefret”ile terbiye edildi bu ülkede, Metallica’nın enfes Damage Inc. Şarkısının “Blood will follow blood/Dying time is here” nakaratı ise kimsenin umurunda değildi. Ve evet, Bülent Ersoy’dan başka çok az erkek var Türkiye’de.
Aydınlar demokratik açılımlara destek oluyormuş. Ben de oluyorum. Ama gene söylüyorum, kanseri ağrıkesici ile ortadan kaldıramazsınız. Her şeyden önce sigarayı bırakmak gerekir, aksi takdirde, hem fosur fosur sigara iç, hem de ışın tedavisine git, kemoterapi yaptır. Yemezler.
Hükümet radyo terapi, ilaç filan kullandırmadan, sigaraya da dokunmadan üfürükçülükle bu hasta adamı iyileştirmeye çalışıyor. Bakalım Tayyip Erdoğan’ın nefes ne kadar kuvvetli?
gecikmiş bir edit: bu video, postun altına yakışır. Anlamsız savaş deyince aklıma Pashendale savaşı geliyor.
