15 Ağustos 2009 Cumartesi

Hasta Adam Üzerine... (veya Bülent Ersoy'un Erkekliği ile "Açılım"ın İrdelendiği Subjektif Bir Yazı)

Elchattabib, takip ettiğim blog yazarlarınca es geçilen, kimsenin olumlu veya olumsuz herhangi bir atıfta bulunmadığı meşhur açılım hakkında bir post yazmış geçenlerde. (bütün blogger’lar kendi derdine düşmüş, memleket kimsenin umurunda değil anlaşılan.) Ahmet Altan’ın Taraf’taki bir yazısını alıntılayıp altına da Tayyip Erdoğan’ın 11 Ağustos’ta yaptığı açıklamanın videosunu koymuş Elchattabib. En alta da açılımı destekleyen aydınların listesini yerleştirmiş.



Ahmet Altan ve onun belirleyip şekil verdiği çizgide yayınlanan Taraf gazetesi kanaatimce bu ülkede son yılların en büyük medya olayı. Radikal sağ örgütlerin ağızlarından düşmeyen “Taraf olmayan bertarâf olur [yok edilir]” sloganına ve M.Ö 6.yy Atinası’nda “kentte bir iç savaş çıktığı takdirde, iki taraftan birinde yer alıp silahlanmayanlar sivil ve yönetsel haklarından mahrum bırakılacaklardır* şeklindeki Solon’un yasasına aykırı bir şekilde, Taraf gazetesi otoriterizme karşı tepkisel yayın yapan, bu nedenle otoriter devlet yapısının ve büroratik hiyerarşinin hedefi haline gelmiş bir yayın organı. Kimi zaman hükümete, kimi zaman muhalefete veya hükümet karşıtı oluşumlara laf soksalar da, aslında ana mücadeleleri totaliter devlet yapısı ve bundan beslenenlere yönelik. Hal böyle olunca otoriter anlayışın sahibi ve tek sesli suflörü olan Ordu ve bürokratik uzantıları, Taraf’ın yayınlarından en fazla pay alan kesim oluveriyor. Her ne kadar devlet memuru olsam da (çok affedersiniz kadro derecem geçen ay 2 olmuş) devlet olgusundan, bunun yol açtığı sosyal oligarşiden, tümüyle sanal bir teoriden başlayıp tamamen tegallûp üzerine kurulu zalimce bir pratiği olan insanın insana zulmü klişesi ve bunun kabullenilmesini doğaya aykırı buluyorum. Fakat burada lafı uzatmamak için Marx’ın sınıflar mücadelesine, Hobbes’un devleti ve zorbalığını nasıl rasyonalize ettiğine hiç dokunmadan, benim İsa’m olan Thoreau’nun Sivil itaatsizlik’ine değinmek istiyorum. Girişi şöyleydi makalenin: “En iyi devlet, en az yöneten devlettir.”



Benim vicdanım, aklım ve muhakemem hiçbir zaman otoriter, baskıcı, dediğim dedikçi, keyfi veya istemim dışında benime ilgili bir karar veya uygulamayı kabul edemiyor. Sevgilim tabağıma (biber dolması bile olsa) ona söylediğimden fazla yemek koyarsa bir güzel somurturum ona, yazlıkta bulunduğundan bir ay boyunca görmediğim ve kokusunu özlediğim annem İstanbul’a geldiğinde –hiç keyfimin olmadığını bile ile- duygu sömürüsü ile ısrar ederek beni akşam çağırdığında, ona giderim ama zehir ederim akşamı yaptıklarımla. Bu böyleyken, benim adıma karar veren, verdiğim kararı veya sözlü bildirimimi yok sayıp kendi bildiğini okuyan kişilere, anneme, sevgilime, arkadaşlarıma bile ifritlik yapıyorsam, bunun sebebi aslında aynı yere çıkıyor, otoriterizme olan şiddetli karşıtlığım. Taraf gazetesini neden sevdiğimi ve keyifle okuduğumu şimdi daha rahat yazabilirim işte: Bu ülkede otoriterizmi yani “Hayvan Çifliği”ndeki domuzları temsil edenlere, yani Ordu’ya ve onun üniformasız militarist uzantılarına karşı orta parmağını gösteren yegâne yayın organı Taraf gazetesi. Kartel ürünü ticari mümessil değil, ideolojiden gözü kararmış fanatik değil, cemaat sözcüsü değil, onun bunun tetikçisi değil. Zaten bu yüzden kimse sevmiyor bu gazeteyi. Biraz ütopik gibi görünse de Ahmet Altan’ın yazıları genel çerçevede hem duygusal hem de vicdani birer mırıldanma gibi. Ancak başta Murat Belge, Nabi Yağcı gibi saygın ve değerli bir kadrosu var, Alper Görmüş gibi matrak ve bir o kadar da kıvrak kalemler de yer alıyor aralarında. Nice zamandır Taraf’ta “bir açılım yapın artık” türküsü söylenip duruyordu; sürekli savaş hali, kayıplar, harcanan maddi kaynak vs. derken şiddet dolu kocaman kısır döngünün oluşturduğu karadelik herkesin canına tak demişti ama bunu en cesur ve açık dille ifade eden Taraf gazetesiydi. Otoriter yapıdan ve askerin tehditkâr duruşundan korku duymayan veya maddi kaybı olacağından endişe etmeyen tek yayın kuruluşu Taraf olduğu için böyleydi bu. Uzatmayayım, Taraf’ın şakşakçısı değilim, ama genel yaklaşım tarzını, ayrıca güneydoğu sorunu hakkında tutumunu beğeniyorum.



Gelelim Elchattabib’in yazısındaki ikinci bölüme: Tayyip Erdoğan. Fevriliğin, düşünmeden konuşmanın, fırsatçılığın ve kabadayılığın kuzu postuna bürünmüş hali olan Tayyip Erdoğan, senelerden beri güneydoğu sorunu hakkında –otoriter devletin aynı bölge için Osmanlı İmparatorluğundan miras alıp sarıldığı militarist tavrı sürdürürken, o bölgede olup biten rezilliklere, keyfiliklere ses etmez, aksine desteklerken, şimdi ne oldu da birden “yanıldık ey halkım! Bu iş böyle olmuyormuş” söylemine sarıldı? Bugün Radikal gazetesine bakarken Cengiz Çandar’ın köşesinde şöyle bir cümleye ilişti gözlerim: “Tayyip Erdoğan’ın özellikle bir ‘gönül adamı’ olduğunu, doğrusuyla yanlışıyla ‘sahici’ bir insan olduğunu kendisini bir nebze tanımış olanlar ya da kendisine ilişkin iflah olmaz önyargıları bulunmayanlar bilir.” Aynı cümleyi bir daha okudum sonra… İçimden “hassiktir yarraaam” dedim ikinci defa okuduğumda. Turgut Özal’dan sonra pragmatik politikayı bu ülkede en etkin ama Özal’dan çok daha ilkesiz ve temelsiz olarak sürdüren Erdoğan ve AKP, önce 2008 senesinin 1 Mayıs’ında yaşananlara sebep olması, ardından Dağlıca ve Aktütün Karakollarında yaşanan skandallara sahip çıkmasının ardından benim nazarımda kuzu postu giymiş domuzdan* (Hayvan Çiftliğine atıf var) farksızdı. Kendisine sağlayacağı yarara göre günaha göz yuman, ayıba kucak açan, mazluma yalpanı sessizce seyreden ve mağrura göz kırpan bizden değildir. En azından benden değil, ben de onların tarafında değilim. Bu açılım, siyasiler tarafından, ne yazık ki Erdoğan’ın şahsında hükümetten geliyor. Mahsusçuktan yapılan açılımdan hayır gelmez, “-miş gibi” yapılan işten bir halt olmaz. Samimi bulmadığımı söylediğim hükümetin bu adımı, dilerim ve çok isterim ki beni yanıltır, bu yazdıklarımdan dolayı beni utandırır. Ama şu an, “bunlardan, bu hükümetten bir cacık olmaz” diye düşünüyorum.





Doktora gidersiniz migren yüzünden, MR, röntgen filan derken doktor sigara içiyor musunuz diye sorar. Evet dediğinizde “ağrılarınızın azalması için önce sigarayı bırakmanız gerek” der size. Burnunuzda et vardır, nefes almakta zorlandığınızı, yokuş veya merdiven çıktığınızda tıkandığınızı anlatırsınız, cebinizdeki paketi fark eden doktor “sizi ameliyat etsek de gene nefes almanız güç olacak, ciğerleriniz bunca zift ile dolu zaten” şeklinde lafı geçirir. Dişlerinizi temizletmek için dişçiye gidersiniz, doktor sigara içmeye devam ederseniz altı ay sonra gene eski pis halini alacağını söyler size. Ulan neymiş bu ya, ciltteki kırışıklıklardan üzerinize sinen kokuya, ağız tadınızın bozulmasından sabahları öksürükle ağzınıza gelen balgama kadar her şey, her bir bok sigara yüzündedir. Ama sigarayı bırakamazsınız. O sizin bir parçanızdır. Kendinizi sigara içmez hayal edemezsiniz. Düşünürken, zihnen yoğunken sigara yakarsınız, canınız sıkkınken pakete gider eliniz, neşeli olduğunuzda keyif sigarasının tadı başkadır, çayın yanında, kahve içerken veya içki sofrasında size ayrı ayrı güzel ve zevkli gelir. Sigara, tiryakisi için o kimseyi tamamlayan bir parçadır. Bir yere giderken cüzdanınız, cep telefonunuz neyse, sigara da o kadar (yapay bir ihtiyaç da olsa) gereklidir.

Ama sigara, içeni öldürmektedir.



Güneydoğu açılımı diyoruz, asker önümüze çıkıyor, demokratikleşme ve insan hakları diyoruz, asker mani oluyor, kişi hak ve hürriyetleri diyoruz, asker aşındırıyor, Avrupa Birliği diyoruz, asker çomak sokuyor. Onlar her yerde. Bu paragraftaki “asker” kelimesinden sadece kışladakiler değil, üniformasız ama kalpten, gönülden askerler de anlaşılmalı. Kaldı ki bu kesimdeki insanlar da asker tarafından üretilmiş bir toplum mühendisliği harikaları: “Her Türk asker doğar” diye diye ilkokuldan itibaren hepimizin kafasını siktiler, “Türkler savaşçı millettir” sözüyle barışı bize lüks ve uzak gösterdiler, her sene ders kitaplarına “Türkiye’nin jeopolitik ve stratejik önemi” söylemini koyarak insanlara askerleşmeyi makul gösterdiler, “Devletin bekası esastır” veya Önce vatan!” sloganlarıyla da halkı sorgulayamaz hale getirdiler. Bu millet, militarist anlayışla beyin kanseri oldu ne yazık ki…



Türkiye Cumhuriyeti Devleti şimdi sigaradan kurtulmaya çalışıyor. Akciğerleri artık işlemez olunca, nefes alamayacak hale gelince “Açılım” diye bir söylem geldi. Evet, akciğerleri kurtarmak için sigarayı bırakmak gerekir, hem öksürürken kan geliyor ağzımızdan, kanıyor ülkenin bedeni, ama sadece bu mu? Paramız bu kişiler orduevlerinde tadelle parasına karınlarını doyursun diye sigaraya akıyor, medya sigaranın zararlarından bahsetmeyecek kadar Phillip Morris’e, JTI’a teslim olmuş durumda, kitap alacak olsak tüm paramız zaten sigaraya gidiyor. Örneklemeyi uzatmak istemiyorum daha fazla. Bu ülke hayatını kaybediyor. Mesele akciğerlerden ibaret değil, beyni, kalbi, tansiyonu her nevi sağlık sorunu sigaraya endeksli durumda: Bunu bırakmak lazım!



Nikotin insana gereklidir, tıpkı her ülkenin orduya gerek duyduğu gibi. Ama nikotin doğadan, yani doğal olarak alınırsa vücuda, hiçbir sorun yaşatmaz. Patlıcan tam anlamıyla nikotin deposudur söz gelimi. Ama sigarada karbon monoksit vardır, zifir (tar) vardır insanı tüketen. Ordu, sadece askerlik yaparsa patlıcan salatası gibi tadından yenmez. Bizde ise Ordu devletin, otoriter rejimin hem öğretmeni, hem öğretmenin sopası, hem de sınıf başkanıdır. (Bir hafta önce Yunanistan’ın şahin olarak nitelenen Genelkurmay Başkanı, Başbakan Karamanlis tarafından zamansız ve aniden görevden alındı. Türkiye bu günleri ne zaman görecek? Bir sivil ne zaman genelkurmay başkanına hükmedebilecek?)



Açılıma kamuoyunun tepkisi nasıl olacak diye endişe ediliyor ki çok haklı bir kaygıdır bu, nasıl olacak? Feci sert ve tepkisel olacak tabi! George Orwell’in 1984’ünde, her gün saat 11.00’de ekrana ülkenin baş düşmanı Emmanuel Golstein’in resmi çıkar, ekranlar –zaten tek kanallıdır televizyon- değiştirilemez, kapatılamaz: Her vatandaş “İki Dakikalık Nefret” adı verilen bu görüntüyü seyretmek, ülkenin baş düşmanı olarak öğretilen kişiye küfür edip sövmek zorundadır. Türkiye yıllardır “İki Dakikalık Nefret”i yaşıyor. Şehit cenazelerinde yaşanan duygusallığı gözyaşı pornosuna dönüştürüp televizyon haberlerinde yayınlamak da, cenazelerde yaşanan taşkınlıkları haklı gösterip takdir etmek de hep “İki Dakikalık Nefret” kıvamında insanlara servis edilmiş, beyinleri seneler boyu sigara ile zehirlenmişken, tabii ki kimse o gencecik çocukların neden öldüğünü sorgulayamadı bile. Hoş, sorgulatmadılar zaten, bir baba oğlunun cenazesine başsağlığı için gelen bir komutana “vatan sağ olsun demeyeceğim” dedi diye nasıl da günlerce eleştiri konusu olmuştu! Adam çocuğunu neden devam ettiği anlaşılamayan bir savaşta, askerlerin bitmesini asla istemedikleri bir yangında – ama onların emrinde iken kaybettikten sonra üniformalı birini karşısında gördü diye hazır ola mı geçecekti yani? Ne yazık ki insanların çoğu “İki Dakikalık Nefret”ile terbiye edildi bu ülkede, Metallica’nın enfes Damage Inc. Şarkısının “Blood will follow blood/Dying time is here” nakaratı ise kimsenin umurunda değildi. Ve evet, Bülent Ersoy’dan başka çok az erkek var Türkiye’de.





Aydınlar demokratik açılımlara destek oluyormuş. Ben de oluyorum. Ama gene söylüyorum, kanseri ağrıkesici ile ortadan kaldıramazsınız. Her şeyden önce sigarayı bırakmak gerekir, aksi takdirde, hem fosur fosur sigara iç, hem de ışın tedavisine git, kemoterapi yaptır. Yemezler.



Hükümet radyo terapi, ilaç filan kullandırmadan, sigaraya da dokunmadan üfürükçülükle bu hasta adamı iyileştirmeye çalışıyor. Bakalım Tayyip Erdoğan’ın nefes ne kadar kuvvetli?







gecikmiş bir edit: bu video, postun altına yakışır. Anlamsız savaş deyince aklıma Pashendale savaşı geliyor.



8 Ağustos 2009 Cumartesi

Seni Nasıl Özlemişim...

Güya yıllık iznimin bir kısmını kullanıyorum bu aralar, ne tatile gittim ne de denize girdim halbuki. Leonard Cohen moruğunun konseri iznin tam ortasına denk düşünce, konserde yerimi almak için arkadaşlardan bilet istedim bir ay evvelden onları haberdar edip, sağlayacaklarını söylediler. Bilet işi netleştikten sonra tatili de ona göre ayarlayacaktım güya. Bugüne dek hangi konsere gitmek istesem sağolsunlar her zaman bunu mümkün kılmış, davetiye tedarik eden arkadaşlarım var. (Herkese lazım.) Cohen'de ise işler değişti, son güne kadar beklememi, ancak o zaman mümkün olacağını söylediler. Ben de bu yola baş koydum madem, beklerim... bekliyorum dedim. Bekledim. Fakat bu defa olamadı, bilet gelmedi. Adi herif bu yaştan sonra o kadar parayı ne yapacaksa basına bile davetiye verilmemiş, fiyatlar da malum, sanki Carmen Electra striptize geliyor, altı üstü eli ayağı titreyen elin gavuru bir pinpon amca! Kendisine altın işlemeli yakut bezeli çin ipeğinden kefen yapar o hasılatla.
Neyse...
Tatile konser yüzünden gidemedim.
Davetiye gelmedi diye konsere de gidemedim.
Köskös otururken birden kendimi mutlu etmeye karar verdim.
Gittim kendime yeni bir bilgisayar aldım.
Yeni bilgisayar adamı mutlu etmeye yetmez, ama o bilgisayarla FIFA 2009 oynayabilirse o adam, işte o zaman yılın en mutlu günlerinden birini eda ediyor demektir.
Özlemişim ulan!
Bugün kaldırdığım eski bilgisayar FIFA 2007'den sonra tedavülden kalkmıştı... Konfigürasyonu yetmediği için 2008'i kaçırdım... 2009'u da ucundan yakaladım. İki ay sonra 2010 çıkar ama olsun, bilgisayarcı FIFa 2011'i garanti etti, beni iki sene rahat rahat idare edermiş...
Saat 16.00'da kurdum bilgisayarı, 02,30'a kadar aralıksız oynadım. Dizlerim ağrıyor, dün kestiğim tırnaklarımın uçlarına kan toplandı klavye tuşlarına basmaktan, gözlerim kızardı belki ama içim pır pır ediyor:)

Üç sene kadar önce şöyle bir şey yazmışım:

***

18 Ekim 2006 Çarşamba

Pazar günü akşam kendi kendime söz verdim, artık kitap okuyacağım, bu salak nette harcadığım salak saatler beni salak ediyor, kendime çeki düzen vermeliyim vs. diyerek.
Pazartesi güzel geçti.

Salı arkadaşım gelip ne zamandır istediğim FIFA 2007'yi kurdu bilgisayarıma.

O günden bugüne, ve sanırım daha uzun süre ne kitaplar olacak akşamlarımda, ne de net...

Yağmurdan kaçarken doluya tutuldum, ama gene de Viva FIFA!

(Eski bir konuşma, uzun yıllar önce anneciğimle aramda geçen:

A- Artık evlenmen gerek, zamanı gelmedi mi?
B- Belki, ama o zaman eve gelip saatlerce FIFA oynayabilir miyim? Hiç sanmıyorum.
A- Oynayamazsın tabii, karını bırakıp bilgisayar oyunuyla mı geçireceksin akşamları. Onunla oynaman lazım.
B- FIFA kadar zevk verir mi bana? Evlenmesem de olur, erken sanırım.
A- Sen ne zaman büyüyeceksin?
B- Bekleyelim görelim. )

***



Not: Bir süre kitaplara, bloga, pornoya ve kendime çeki düzen vermeye ara veriyorum :-)))

5 Ağustos 2009 Çarşamba

Kendi Kuru Gürültü'm Üzerine...

Sıradan bir Benedick tiplemesi iken, benden umulmayacak bir şekilde bir kadına aşık olmak, kendime dışarıdan baktığımda beni fazlasıyla şaşırtıyor. Benim gibi kendine zerre kadar güvenmeyen, her an her boku yiyebilecek kapasite ve eğilimde, bir adım sonra – üstelik nereye adım attığının bilincinde- fosseptik çukuruna düşmesi pek olası birinin bir kadına “seni seviyorum” demesi her şeyin başında bir risktir o kimse için. Riski oluşturan ilk faktör öncelikle kendi açımdan bağlayıcı olabilecek bir tutum sergilemekle ortaya çıkıyor. Kadınlarla ilişkisini yıllar boyu “suçu olmayan katil” şeklinde sürdüre gelen, hiç kimseye hiçbir şey vaat etmemiş ve bu rahatlığının şemsiyesi altında “ben seni adam ederim”, “sen hastasın ama seni iyileştireceğim” iddiasıyla (siz Avustralyalıların challenge dediğiniz durum) benimle beraber olan kadınları canım istediğinde/sıkıldığımda önce yürümediğine inandırır, sonra da yolun açık olsun diye pışpışlardım; kısaca karşı cinsle ilişkilerinde hasta olmayan ama hasta taklidi yapıp onların ilgi ve alakalarını çeken, hastalıklı bir adamdım işte. (Bu cümlede çelişki yok, demagoji var.)



Hastalıklı kişiliğimin ikinci saç ayağı kadınlara olan güvensizliğimdi. Gözyaşlarından kahkahalarına, şuh tavırlarından akıllı uslu duruşlarına kadar hiçbir zaman samimi bulmadığım, içten ve candan olma iddialarının koca bir palavradan ibaret olduğunu düşündüğüm bu türden birilerini ancak zekâlarına ve duruşlarına duyduğum saygıyla arkadaşım olarak sevebilirdim, yani insan olarak görebildiklerimdi bunlar, diğer bir değişle kadın olarak ele aldığım karşı cins, ne sevgi ne saygı göremezdi benden. Sahteyi sevmek nasıl abes ise, yalana inanmak nasıl ahmaklıksa bir kadına duyulan sâfiyane duygular da o derece absurd olurdu. Bu yüzyıla kadar dünyanın hiçbir yerinde, tarihin hiç bir döneminde adam yerine konulmamış kadınlara verilen değer de modern çağın apokaliptik yanılgılarından farksızdı benim düşünceme göre.



Derken karşıma bu hatun kişi çıkageldi. İşler karıştı. Benedick’in Beatrice’i gibi değildi. Üstünlük iddiası yoktu, bir mücadele içinde değildi benimle. Her şeyin ötesinde sakin ve dingin, tuhaf derecede rahat ve öz güvenliydi. Kadınların çok iyi becerdiği bir riyakarlık olan, özen ve titizlik kisvesi altında yapmacıklığı ve bayağılığı gizlenmeye çalışılan sahip çıkma, kontrol etme ve nefes aldırmayacak kadar insanın üstüne düşme tutumu yoktu kendisinde: “Her ne yaparsan yap, kendin yapmış olacaksın, ben senin eylemlerine ne şekil ne de yön verebilirim, sana ne mani olabilirim ne de bir şeyi yasaklayabilirim.” Hiçbir kadından görmediğim –ve söylemesi çok basit görünse de, kadınların pek azının inanarak söyleyebildiği bir şeydir bu. Hepsi bunu söyler ama kimse uygulayamaz. Kadın-erkek ilişkilerinde en hassas kırılma noktası da budur aslında: Güven ve özgürlük. Özgürlük tehlikelidir çok kişiye göre. Özgür ve yabani olanı evcilleştirip kölesi haline getirmiştir insanoğlu, atları, köpekleri, sığırları. Vahşi ortamından koparıp bağlamıştır dizinin dibine. Jack London’ın Beyaz Diş’i ise asla tam anlamıyla evcilleşemez, kadınların hükmetmeye çalıştıkları erkekler ise sadece mutsuz ve bengin birer organizmadır. Güvenilmezliğimi görüp de (bu da bir challenge) bana inadına güvenen, itimadını da müdahale etmediği özgürlüğümle bana gösteren bu kadın, Büyük Engizisyoncu’nun İsa’ya attığı fırçada sarfettiği “hür imanı” veriyordu bana: Engizisyoncu ‘hür imanı’ aşağılayıp otoriteyi ön plana çıkarıyordu belki, ama On Emir’in ilki gibi “Benim için senden başka kimse olmayacak” sözümü yeterli buluyordu işte. Kafamın içinde duran et yığınının evcilleşemeyeceğini ve hep bir parça yabani kalacağını nasıl anladıysa, başımın zırt pırt okşanmasından nefret ettiğimi, üstüme düşüldüğünde nefes alamadığımı fark ettiği gibi beni serbest bıraktığında kaçmayacağımı, arkasını döndüğünde bacağını ısırıp ortadan kaybolmayacağımı da görebildi. İnsan sevebildiğine hırlamaz, güvendiğini ısırmaz.



Isırmaz ama serde de vahşilik var: Hayat boyu monogaminin ne menem bir şey olduğunu anlayamamış, kendisine asla uymayan bir elbise gibi düşünüp onu giyen başkalarına da tuhaf tuhaf bakan biri, yedi aydır nasıl olur da sapma göstermez? Mesele sadece aldatma boyutuyla alınmamalı, sıkılmak daha doğru bir kelime burada. Geçenlerde bebişim Augurous ile telefonda konuşuyorduk:

A- Akşam ne yapacaksın? Bebeğine mi gideceksin?

V- Yok abi, hep aynı sevgili hep aynı sevgili, nereye kadar? Sıkıldım ya.

A- Hahaha, abi evliler ne yapacak o zaman?

V- Ne bileyim evlenenlere sor sen onu.



Burada anahtar kavram özlemek. Eğer ben bu konuşmayı yaptıktan bir gün sonra sevgilimi çok özlediğimi fark edip O’nu arıyorsam, o görüşme benim için bir anlam ifade ediyor demektir. Aksi takdirde rutine binen bir göreve dönüşür ilişki. Yalnızlık sevgiden daha az önem taşıyan bir ihtiyaç değildir, tazelenme ve yenilenme nevinden, “hür iman”a ait en önemli feed-back öğesidir insan içinde. Birbirini seven kadın ve erkek beraber olduklarında aşkı yaratırlar, o an, o yerde, belki tünedikleri bir cafede, belki martılara simit attıkları vapur kenarında, belki paylaştıkları yatakta veya el ele yürüdükleri sokakta aşk yaratılmaktadır. Üstelik birlikte oldukları hiçbir an birbirine benzemez. Nasıl İbn-i Arabi, Tanrının evreni her an yeniden yarattığını söylüyorsa, nasıl her nefes alışımızda hayat doluyorsa içimiz ve soluk verişimizde ölüyorsak, nasıl bitkin düşünce uyuyor ve sonra dinç bir şekilde uyanıyorsak, aşk da sürekli yenilenir durur. Fakat onu yenileyen aralardaki küçük yalnızlıklardır. Bir kitabı bitirdikten hemen sonra yeni bir kitaba başlayamayız, arada mutlaka –kitabın ağırlığına göre- fasıla vermek zorunda kalırız ki kafamızda otursun bir şeyler, dinlenebilsin düşüncelerimiz. Sofradan en sevdiğimiz yemeklerden birini (biber dolması mesela) tıka basa yiyip mutlu bir suratla kalkmamızın hemen ardından bir başka gözde yemekle (mesela hünkar beğendi) önümüze konan yemeği ancak kendimizi zorlayarak, biraz da yüzümüzü asıp iğrenerek yeriz. Öncelikle hazmetmeliyiz. Yalnızlık verilen özgürlük ile “hür iman”ın arasındaki bağlantıdır.



Denilebilir ki, “hep tek taraftan, kendi açından bakıyorsun, sen özleyeceksin de, sen yalnız kalacaksın da, sen görüşmek isteyeceksin de, bu ne bencillik böyle?”

Bana haksızlık etmeyin. Karşımdaki bir güneş gibi beni sarıp sarmalarken, yeri geldiğinde tedavi edip, gerektiğinde yoluma ışık, bana hayat verirken, ben nasıl kendi içimdeki 75 voltluk ampullerle yarışa kalkarım O’nunla? İnsanlar ne denktir, ne de eşit.



Melvin, şöyle der Carol’a: You make me want to be a better man.







Kafama düştüğün güne şükürler olsun.