30 Mayıs 2009 Cumartesi

Başımıza Taş Yağacak...

Ülkenin En gerizekalı başkanı ve yönetici grubu bizde olabilir.

En ballı teknik kadro, kendi yaptıklarından ziyade zirve mücadelesi verilen rakiplerinin beceriksizlikleri sayesinde başarılıymış gibi görülebilir.

Oyuncu kalitesi son derece vasat, yaratıcılık vasıfları düşük, estetik açıdan zayıf elemanlardan kurulu bir takım, siyah-beyazlı formayı giyip sahaya çıkabilir, üstelik sürekli panik ve heyecan içinde ne yapacaklarını bilmez bir şekilde saha sola koşturup çoğu zaman komik duruma da düşebilirler.

Ama olsun, BEŞİKTAŞ'IM ŞAMPİYON OLDU BE!

HELAL OLSUN SİZE!

28 Mayıs 2009 Perşembe

Hey Gidi Günler...



Geçen sene, borsalino ile şu yazısına konu ettiği buluşmamızın ardından gece yarısına yakın eve döndüğümde kapı kilitlerinin parçalanmış olduğu görüp geçirdiğim şoku atlatmaya çalışarak çilingir çağırmıştım eve, kilitler patlatılmış da olsa kapı kapalıydı sonuçta, evime girmek için bir anahtarcının hünerine ihtiyacım vardı.



“Acaba ev ne halde?”

“Her şey şimdi alt üst edilmiştir.”

“Karakolu aramalıyım.”

“Sidik borum patlayacak, o kadar bira içmemeliydim!”

“Hiçbir yere dokunmamalıyım, parmak izlerine bakar polisler geldiğinde.”

“Ulan evde değerli bir eşya da yok ki, herif kitap mı çalmaya geldi?”

“Neden ben? Neden bu daire?”

“Annemlere söylememeliyim, sonra endişe ederler, korkarlar.”

“Acaba neyi çaldı?”



Bu gibi sorular ve düşünceler kafamda dönüp duruyordu o sırada, ama doğrusunu söylemek gerekirse, hepsi bir başka ana sorunun gölgesinde kalmıştı:



“Eve giren hırsız acaba O'nu gördü mü???” Hadi hırsız gördüyse de artık yapacak bir şey yok, ama bari çilingir görmemeli!”



Neyi görmemeliydi?



Sık sık Amerika’ya gidip gelen bir arkadaşıma, ne zaman “istediğin bir şey var mı abi?” diye sorup arasa, verdiğim cevap sabitti: Şişme kadın! Tabi şakası yapılır, üzerinden gülünüp geçilir ve unutulurdu, fakat bir gün herif Türkiye’ye dönerken bana sürpriz yapmak ve geyik konusu yaratmak için bir şişme kadın getirdi paket içinde, sarışın, iri göğüslü, ablak suratlı bir şeydi. İsmini Jenna koydum, ve tahmin edileceği gibi üretim amacına uygun olarak kullanmadım mereti, onun yerine usulüne uygun bir şekilde şişirip, eski sevgililerimden birinin bende bıraktığı sütyeni ve jartiyeri giydirdim, hatunun alnına kaligrafi kalemiyle süslü biçimde “No Remorse!” yazdıktan sonra, şuradaki tekniği kullanarak mutfağın girişinin üstünde, tavana yakın yükseklikten geçen doğalgaz borusuna astım Jenna’yı; idam edilen bir şişme kadın mıydı, evimdeki tuhaf aksesuarlardan biri miydi, o yıllarda yaşadığım kadın düşmanlığımın (seek and destroy tarzında) bir dışa vurumu muydu yoksa benim nazarımda sadece bir eğlence unsuru muydu, bunu hala bilmiyorum.







Yatağından kalkıp gelerek uykulu gözleriyle kapıyı açmaya çalışan apartmanın karşısında dükkanın kalfası olan çilingir çocuk onca zaman beni Polat Alemdar gibi bir şey sanır, daima yalaka ve aşırı ilgili tavırlarıyla beni bezdirmişken, şimdi ona işimin düştüğünün bilincinde hem şirinlik yapıyordu, hem de ben riyakar bir mimikle yanından kaçıp gidemeyecek bir durumdaydım.“Abi alttaki kilidi patlatmış, ama üsttekini parçalamış bırakmış, açamamış” dediğinde, kafamda gezinen tali sorular derhal silindi gitti, şimdi tek problem çocuğun Jenna’yı görmemesiydi. Kapıyı parçalanmış kilitlerden kurtarmalı, açmalı, ama içeriye gözü bile kaymamalıydı. Tam “oldu!” deyip azıcık araladığında gayet serinkanlı bir ses tonuyla “kardeş bi müsaade et bana, içeri bakayım, sen dur burada” diyerek doğruca Jenna’ya gittim, mutfaktan aldığım bıçakla boynundaki ilmiği apar topar kesip bir de sönsün diye kafasına sapladım bıçağı, kan yerine hava püskürten cesedi de yatak odama atıp kapıyı kapattım gürültüyle. Rahatlamış bir şekilde döndüm çilingirin yanına, mahallemdeki birine pis ve hasta ruhlu bir sapık olarak görülmektense, cezasız kalacak bir katil olmak çok daha güvenliydi.

Ertesi gün Jenna’yı çöp tenekesine defnettim.



Ve bu akşam, eve geldiğimde, daire kapımın kilitlerinin tekrar parçalanmış olduğu gördüm tam anahtarları elime aldığım an: Evde ne hırsızdan, ne de çilingirden utanacağım hiçbir şey yoktu.



Hırsız içeri girmiş, şöyle bir bakmış, kitaptan, türlü biblo ve süs eşyalarından, masonluk levhalarından (mütevazi koleksiyonum) başka bir şey olmadığını görüp gitmiş anlaşılan. Sigara paketim bile olduğu gibi duruyordu masada. Hiçbir şeye dokunmamış.



Jenna öleli çok oldu ama ruhu buralarda bir yerde, korkutmuştur onu belki de. 50TL’lik kilit parasıyla kurtardı katilini…



Nur içinde çürü...

24 Mayıs 2009 Pazar

Hacklenmiş Olamam Değil mi?

Virgilius'un blogunun neden yapım aşamasında olan blograzzi'ye yönlendirildiği konusu benim için de meçhul.




Blograzzi, "under construction" olan site reklamını benim üzerimden yapıyor olamaz, Gregor varken neden benim siteme bulaştılar? O'nu herkes seviyor, herkesçikler okuyor, bayılıyor, kıskanıyor; onunla uğrraşsınlar, onu çekemesinler, ona diş bileyip gıcık olsunlar. Bir de bana bakın, ütüsünü yapamayan, içecek bardağı kalmayana dek bulaşığını yıkamayan pis bir adamı, parasız, kel ve uyuz bir şişkoyu, zırvaladıkları saçma ve can sıkıcı, beşeri münasebetleri narsistçe, narsist davranmadığında ise bilin ki riyakar olan sıradan bir sorunlu blogger'i kim ne yapsın, neden uğraşsın?

Sonuçta, blograzzi blogumun için etti, tam da "Alper'e, 3. Bölüm" ü yazarken ben...

İçimde kaldı... Yazık bana :(

16 Mayıs 2009 Cumartesi

No Mercy!

JoA tuhaf ve her okuyanın farklı bir şey anlayacağı türden bir post yazmış dün. (Genelde öyle yazıları ben yazarım, ne yalan söyleyeyim biraz şaşırdım okuyunca, hoşum bile gitti.) Kendisi psikopati'nin blogundaki bir video'yu yorumlayıp feci halde kişiselleştirmiş; eline sağlık demek düşer bize, kimisi limon suyu koyar turşuya, kimisi de sirke. Sonuçta keyifle okudum yazdığı metni.

Psikopati'nin bloguna koyduğu video ise bambaşka çağrışımlar yarattı bende: Benim jenerasyonum TV'de tenis müsabakalarını, jimnastik yarışmalarını, atletizm şampiyonalarını izleyerek büyüdü, hayatımda hiç yapmadığım ve bu yaştan sonra da yapmayacağım bir dünya spor dalı hakkında elimde bira ile oturduğum yerden yorum sallayıp hikmet yumurtlayacak görsel bilgiye sahibim, bu itibarla videoda görülen Nemov ismindeki Rus jimnastikçinin performansını izlediğimde, serisini mükemmel tamamladığını ancak yere inişinin "kötü ve düzensiz" olduğunu gördüm. Tam veya tama yakın bir puanı haketmek için kusursuz olmak gerekir, bu sevimli suratlı şaşı Rus delikanlısı kusurlu inişiyle güzelim performansına leke düşürmüştü.

Videonun paylaşım sitesi dailymotion'a konulmasının ana nedeni, sırasıyla salondaki seyircilerin juriye verdikleri karardan ötürü gösterdikleri tepki, bu tepkiden dolayı jurinin -görülmemiş şekilde- tekrar biraraya gelip puanı azıcık yükseltmesi ama seyircilerin bundan da tatmin olmaması, sahne alma sırasını bekleyen Amerikalı sporcunun yaşadığı -ve tamamıyla mağdur edildiği- durum, sonrasında şaşı ve şirin Rus Nemov'un seyircileri sakinleştirip diğer sporculara saygılı olmaya davet eden mütevazi ve müteşekkir mimikleri...

Psikopati'nin sayfasında İzlediğim video çağrışım dünyamın kışkırtmasıyla beni doğruca Gladiator filmine götürdü, oradaki müthiş bir diyalogu anımsayıp imdb'ye baktım, karşıma çıktı:

Falco: Halkı bu şekilde kandırabileceğine [seduce] gerçekten inanıyor musun?
Gracchus: Bence Roma'nın ne olduğunu iyi biliyor. Roma ayaktakımıdır. Onlara hokkabazlık yaptığında kendilerinden geçmelerini sağlayabilirsin. Özgürlüklerini al, hala devam edeceklerdir gürlemeye. Roma'nın kalbi Senatonun mermerlerinde değil, Colesium'un toprağında atar.

Nemov, Arena'da öldürülmesine seyircilerin karşı çıktığı gladyatörden farksız değil miydi? Tribünleri dolduran kalabalık, hayatta kalmayı başaran, veya büyük kahramanlık gösterip iyi savaşan gladyatörlerin yaşamlarının bağışlanması için yumruk yaptıkları ellerinin baş parmaklarını yukarı kaldırır ve hep birlikte uğuldar, böylece protokol mahfilinde oturan koca amcanın kararına etki ederlerdi. İmparator dahi olsa, halkın bu arzusuna karşı koyamazdı, çünkü halkla karşı karşıya gelmek iyi değildir hiç bir totaliter yönetimde.





Nemov bu olaydan binlerce sene sonra yaşayan sevimli yüzlü ve tevazu sahibi olduğu her halinden belli bir delikanlı. Ayrıca günümüzde halkın değil, hakemlerin, jurinin, uzmanların, otoriter olduğu kabul edilen yetkilendirilmiş kişilerin kanatleri önem kazanıyor yarışmalarda. Zaten yarışmacılar da canlarını değil, becerilerini ortaya koyuyorlar ortaya.

Ama Atina'daki salonda bulunan seyirciler ne yapıyorlar? Kısaca, "sizin değil, bizim kararımız önemli, siz orada oturan altı kişi uzman olabilirsiniz ama biz öyle düşünmüyoruz" tavrını gösterip neredeyse "oraya geliriz, ananızı..." havasında protesto ediyorlar verilen kararı.

Demokrasi böyle bir şey işte... René Guénon'un ifadesiyle; niceliğin hüküm sürdüğü, “Kaba kuvvet”in ister kitle imha silahı şeklinde kendisini gösterdiği, isterse “basit ve sıradan ama kalabalık aşağının, elit ve aydın yukarıya tahakkümü” şeklinde demokrasi formuna büründüğü yaklaşım, Platon'un Teknokrasisi yerine çoğunluğun zülmü şeklini alıp hayatın her alanına sızıyor.

Nemov çok güzel hareketler yaptı. Ama berbat düştü kardeşim! Bok yığını gibi çakıldı zemine!

İnsan düşünür. Ama Kalabalıklar düşünmez. Gürûhların aklı değil, duyguları vardır sadece. Hiç unutmam, 1999 senesinde Fransa Açık Tenis Turnuvasının finali, inanılmaz bir dramaya sahne olmuştu: Steffi Graf ve Hingis, biri kart tavuk ve veteran, diğeri çıtır piliç ve yeni trend iki tenisçinin mücadelesinde, Hingis hallaç pamuğu gibi atıyordu Graf'ı, sanırım henüz 18 yaşında olan Hingis çoşkulu, hırslı ve heyecanlıydı kendisi daha ilkokuldayken TV'de idol olarak gördüğü Grafı'ı binlerce kişi önünde bozguna uğrattığı için. İlk seti Hingis aldı, ikinci sette de önde ve rahat rahat finali kazanabilecek bir oyun sergilerken, bir topun çizgiye mi, yoksa sahanın dışına mı çıktığı konusunda hakemle polemiğe girdi, itiraz etti, ofladı pufladı. O andan itibaren -güya elit olan tenis seyircileri- Hingis'e tepkiler yağdırmaya, moralini bozacak davranışlarda bulunmaya başladılar... Kızcağızın eli ayağı birbirine dolandı oyunun geri kalan kısmında, skor olarak çok gerilerden gelen Graf, sonunda oyunu kazandı ama, saha ortasında duran ve hüngür hüngür ağlayan, tribünlere "bunu bana neden yapıyorsunuz?" diye bakan Hingis, sanki bir tribün dolusu insan tarafından ayrı ayrı ağzına sıçılmış hissiyatı yaşıyordu.
Kimse, "bu kız 18 yaşında, daha oy kullanacak yaşta bile değil, çocuk henüz" demedi o tribünlerde.

Ersin Aybars bir derste "bir grubun zeka ve zihinsel kapasitesi, o grubun içinde en gerizekalı bireyin seviyesine eşittir" diye fısıldamıştı bize.


Atina'da hiç kimse, Nemov'un aldığı puanı protesto etme amacıyla yuhlama sesleriyle yaratılan uğultu esnasında, platforma çıkmak için sırasını bekleyen ama her defasında geri gönderilen Amerikalı jimnastikçiyi düşünmedi, umursamadı, o korkmuş, şaşkın, sıkıntılı bakışlarını farketmedi, "bunu bana neden yapıyorsunuz?" diyen ruhuna siktir çekip yuhlamaya devam etti o insanlar...

Ben yazayım adını: Paul Hamm...

15 Mayıs 2009 Cuma

Bir Tombul Olarak Hadise'ye Destek Vermek Boynumun Borcudur.

Sabah gazetelere üstün körü bakarken dikkatimi çeken bir başlığa kaydı gözlerim; Hadise'nin Moskova'daki yarışmada giydiği kıyafet hakkında gelen eleştirileriden bunalan tasarımcısı bir açıklama yapmış:

"...Hadise’nin final gecesi giyeceği kıyafeti hazırlayan Gizia tasarım direktörü Nilgün Karagözoğlu ünlü modacıların “Dansöz kıyafeti gibi, tasarımcısı Hadise’nin tombul bacaklarını açmamalıydı” eleştirilerine yanıt verdi: “Biz Hadise’nin vücudunun özelliklerinden çok anlattıklarını dikkate aldık."

Birden okumayı kestim. Bir kaç satır geriye dönüp "Hadise'nin tombul bacakları" cümleceğizine baktım, bu üç kelimeye bakıyordum, baktığım sözcükler gözümden gerilere gidiyor ve onları beynim okuyordu, ama acaba doğru mu anlıyordum? Hadise... Hadise'nin Bacakları... Hadise'nin Tombul Bacakları... Yok yok, bir terslik var dedim kendime...

Devlet memuru olarak sırtımı hayat boyu devlete dayamışım madem, açtım TDK'nın sayfasını, devletimin bu güzide kurumu ne diyor bu konuda öğreneyim istedim.

Tombul:
1 . Yuvarlak:
"Altı tombul, boynu ince boş likör şişesi, koltuğun dibinde duruyordu."- Ç. Altan.
2 . Şişman, etine dolgun:
"İçeride tombul yanakları kızarmış, ter içinde tıknaz bir kadın kıvranıyordu."- S. F. Abasıyanık.

Şişman:

Deri altında fazla yağ toplanması sebebiyle vücudun her yanı şişkin görünen (kimse), şişko, mülahham:
"Şişman odacı sahanlıkta bir daha gözüktü."- E. E. Talu.


Şişko:
1 . Şişman:
"Şişko bir kadın."- .
2 . Toplu, dolgun:
"Şişko yanaklı, sarkık gerdanlı, otuz beşlik bir adamdı bu."- R. Enis.



Hadise'nin sözü edilen tombul bacakları da böyle bir şey işte, görmeyen kaldıysa bu ülkede diye koyuyorum aşağıya:




Şimdi,

1- Sözü edilen bacaklar tombul mudur?

2- Bu bacaklar tombul ise, yukarıdaki tanımların ışığında benzer/çok yakın anlamlar taşıyan şişman", "şişko" sıfatları ile birlikte ele alıp Zerrin Özer'i veya Akrep Nalan'ı hatırlarsak (hatırlayan varsa) acaba TDK bizi mi kandırıyor, bizim gözlerimizde bir problem mi var yoksa güzel Türkçemizin kelime dağarcığı ve hazinesi o kadar mı kısıtlı? Hangisi şişman? Kim tombul? Şişko nasıl bir şeydir ya?

2- Bu bacaklar gerçekten tombul ise, tombulluk aslında son derece makbul bir şey değil midir? Böylesine tombul olabilmek kaç kadına nasip olmuş şu ülkede?

3- Bu bacaklar tombul değil ise mesele sadece haset ve kıskançlık ibaret bir karalama kampanyası mıdır?

4- Bu bacakları saklamak Hadise'nin yegane sermayesini kilit altına vurmak değildir de nedir? Kız zaten bacaklarını açıp puan alacak diye gönderilmedi mi oraya?

5- Bütün dünya tombulları birleşin a.q.

12 Mayıs 2009 Salı

Sıcaktı, Sıcak... Sapı Kanlı Demiri Kör Bir Bıçaktı, Sıcak...

Gün boyu süren açlığın getirdiği şehvetle gözü kara bir şekilde sipariş ettiği pizzayı kapıdan teslim alır almaz hemencecik mideye indirmeye niyet eden ama aldığı ilk ısırıkla birlikte 800C sıcaklığındaki erimiş kaşarın ansızın alt dudağına yapışmasıyla akrep ısırmışçasına zıplayan, bu defa da kavrulmuş dudağından duşen parçanın kor parçası gibi göğsünde krater çukuru açtığı kaç insan evladı var acaba?




Yemin ederim yaş geldi gözümden.
Angelina Jolie ile bir saat aralıksız öpüşsem dudağım böyle şişmezdi a.q.

Hem o beni ağlatmazdı sanırsam.

6 Mayıs 2009 Çarşamba

Mardin Hatırası...

Gregor, fi tarihinde yazmış olduğum bir postun altına düştüğü yorumlardan birinde ^ben yıllardır "bir alış veriş merkezine elinde makinalı bir tüfekle girip katliam yapan biri çıkmadı henüz şu ülkede" diye sevinip, muassır medeniyeti yakalayamadığımız için keyif içindeyken...^ cümleciğini kullanmıştı. (Malum, postlara yorum yapmak için açılan pencerede "Aleyhinde delil olabilir" yazıyor, böyle zamanlarda çok işe yarıyor kayıtlar.) Düşününce, gerçekten de haklı bu adam, ununu elemiş eleğini asmış ülkelerin çoğunda ya okul baskınlarında, ya AVM'lerde sosyopat tiplerin ellerine geçirdikleri otomatik silahlarla veya patlayıcılarla belki sadece zevk için, belki de türlü kişisel/patolojik nedenlerle bir düzine insanın canına kıydığı gördük, görüyoruz. Gelişmiş, zengin ülkelerin alameti farikası olan yalnızlaşma, yabancılaşma (alienation) gibi kavramların hediyesi de böyle katliamlar işte.

Bizde böyle bir şey olmaz.

Geçmişte dünyanın öküzün boynuzları üzerinde durduğuna inanılırdı. Sonralarda mürekkep üzerinde yüzmeye başladı bu gezegen, geminin rotasında namlu vardı, yakıtı da baruttu o geminin. Ardından spekülatörlerin hisse senetleri diliyle konuştukları yeni bir lisan gelişti yeryüzünde, küçüldü dünya tv ve internet sayesinde ve artık insan özne olmaktan tamamen çıktı, nesneye dönüşme sürecini tamamladı bunca aşama sırasında... Bu yüzden yalnız kaldı, içine kapandı ve öfkeyle doldu taştı: Fight Club veya Elephant gibi filmlerde gözlemlediğimiz öfkenin dışavurumu, aslında Gregor'un sözünü ettiği "muasır medeniyet"in şiirlerinden ibaret. (Elephant biraz zor bir şiirdir ama güzeldir.)

Ama işte, dediğim gibi, bizde böyle şey olmaz.

Öküz boynuzları üzerinde duran bir toplumun yegane kaygısı ve derdi, bir sonraki öğünde ne yemek yiyeceği ile kimin kukusuna kimin gireceğidir.

Vaktiyle yazdığım bir postta bir astsubayın, polis memuresi olan eşini rahatsız eden eski sevgilileri -polisleri- dayısının oğlu olan MLKP üyesi bir militana şikayet etmesi ve ilgili militanın tacizci polisleri öldürmesine ramak kala yakalanmasına değinmiş, uzun uzun eğlenmiştim konuyu yorumlarken.

Mardin'de yaşananlar (eğer bize aksettirildiği gibiyse) gene dönüp dolaşıyor, kuku meselesinde düğümleniyor.

Polisi, askeri, okumuşu, cahili... Bu ülke hala öküzün boynuzları üzerinde duruyor.

O boynuzlar kime girerse artık...