4 Mart 2009 Çarşamba

Stefan Zweig Üzerine...

Stefan Zweig’a ait olduğu söylenen “bütün yalnızlar gibi özgür, bütün özgürler gibi yalnız” sözünü hemen herkes bilir; ya işitmiştir ya da bir yerlerde özdeyiş nevinden denk gelmiştir bu cümleciğe. Kulağa hoş geldiği kadar ürkütücülüğü de söz konusu; özgür olmak isteriz ama yalnızlıktan korkar çoğumuz. İlk başta kimse yalnız kalmak istemediğini düşünür; aile, sevgili/eş, dostlar, hatta çocuklar, iş arkadaşları, okul arkadaşları vs. ile her insan kendi etrafına bir örümcek ağı örer gibi diğerlerini serpiştirir, kendisini merkeze koyup yakından uzağa doğru sıralar diğerlerini. Sanki yalnız olmadığını düşünüp rahatlamak için kendisini başkalarının varlığına mecbur kılar, öyle ki ötekiler olmazsa, çok mutsuz, acınası bir hale düşecektir o kişi. Lakin, parasız kalmaktan ödü kopup doymazcasına para peşinde koşan, nasıl zamanla o paranın kölesi haline gelirse, eksikliklerini hayal ettiğimizde dehşete kapılarak sıkı sıkıya sarıldığımız her şey, aslında bizi kendilerine bağımlı hale getirip ayaklarımıza ve bileklerimize takılı birer zincir haline dönüşüyor. Bu uzun ve karışık cümleler, aslında farklı bir ifadeyle şöyle de karalanabilirdi; insan, yalnız kalmamak için her doğan gününü başkaları için, başkalarından [kendince] mahrum kalmamak için yaşamaya başlar, onlar olmadan yalnız ve tek başına ayakta duramayacağını düşünür. Düşünür yerine doğru kelime vehmeder olmalıydı sanırım. Nasıl olsa bu zaafı meşrulaşmak için diline doladığı ‘sosyal insan’ deyimi var, sanki çok matah bir şeymiş gibi. Yalnızlık konusuna burada virgül koyuyorum, şimdi özgürlüğe atlayayım.



Stefan Zweig yukarıda yazmış olduğum deyişinde nasıl yalnızlığı bir dağ evinde yaşayıp hayatını en yakın âdemoğlundan kilometrelerce uzakta sürdürmesi anlamında ifade etmiyorsa, özgürlüğü de nerede akşam, orada sabah tarzında veya sorgusuz, sualsiz, sınırsız ve düşüncesizce ömrünü ziyan etmek anlamında kullanmıyor. Demek istediği şu: Yalnız kalmamak için türlü bağlılıkları/bağımlılıkları kabullenmek zorunda kalan kişi, özgürlüğünden feragat eder. Şayet özgür olmak isterse de, bu defa o bağımlılıklarının yarattığı placebo etkisinden yüzünü çeviremez.Bununla beraber bunu yapabilmek, güçlü bir kişiliği, ayakları üzerinde durabilmeyi gerektiriyor. Cyrano de Bergerac’ın meşhur tiradını okurken içimizden “ahhh, ah… evet ya…” demez miyiz? Deriz, ama hemen kendimizden uzaklaştırırız o düşünceleri, içimizde boğar, sesini keseriz.



Buraya kadar yazdıklarımda bağımlılık deyip durduklarım, aslında sosyal hayatın bize dikte ettiği şeyler, zayıflıklarımızın neden olduğu yalnızlık korkumuza karşı kimimizin kabullendiği, kimilerinin de bilinçli/bilinçsizce tercih ettiği bir savunma mekanizmaları manzumesi. Çeşit çeşittir bu mersiyeler; sevdiğimiz kadına/erkeğe öylesine taparız ki, onsuz kalmamak için kendimizden taviz vermeyi göze alırız. Ailemize sırtımızı o kadar sıkı bir şekilde dayamışızdır ki, onların istediği gibi bir çocuk olabilmek için kendi karakterimizi geliştirip hayatımızı yaşamak yerine, bizden nasıl olmamızı bekliyorlarsa öyle şekil alır, sonra da iyi çocuk olduğumuz illüzyonuna kendimizi inandırırız. Dostlarımızın, komşumuzun, iş ortamını paylaştığımız kimselerin, falanca ve filancaların beklentileriyle yaşamak ve göz önünde bulundurmak suretiyle yalan ve riyakârlık içinde bir hayata sürükleriz kendimizi. Her insanın hayatı roman değildir, kimisi şiir gibi yaşar. Yazık ki kimi şiirler mersiye formunda oluyor, ölen, daha doğrusu yaşamasına izin verilmeyen ise o kimselerin içlerindeki cevherden başka bir şey değil.



“Acaba ne düşünecekler?” , “acaba ne derler?” gibi sorular, insanın kendisini gerçekleştirmesi önüne çekilen koca bir setten ibaret. Başkalarının hassasiyetleri, eğer kişinin özgürlüğünden daha önce geliyorsa, evet, zayıf, korkak, yalnızlık düşüncesinin dehşete düşürdüğü zavallı bir insanla karşı karşıyayız demektir. Mutluluğu da, mutsuzluğu da başkaları için yaşayan, kendine ihanet eder. Halbuki, biz, kendimize emanetiz, başkalarının kafalarında dolaşandan, içinden geçenlerden değil, kendimize karşı sorumluyuz. Öyleyse nedir endişelerimizin, çekincelerimizin, öfkelerimizin, kıskançlıklarımızın, üzüntülerimizin sebebi? Bunların çoğu, “başkalarının ne düşüneceği?” üzerinedir. Kişinin kendisi nerede peki?









Özgür olmak isteyen, her şeyin başında engellenmemiş bir yaşam peşindedir: Rousseau, “insanlar özgür doğmuştur ama her yerde zincire vurulmuştur.” derken, sadece siyasi haklardan veya bugünüyle yetinmeyip yarınını da kurtarma gayesiyle mobil avcılığı bırakıp tarımsal hayata geçiş sürecinde toprağa bağlanıp kalmaktan bahsetmiyor, kendimizi köleleştirme sürecimizi nasıl gönüllü olarak yaşamımızın her alanına yaydığımızı da içeriyor bu sözü. Özgür olmak istemiyor insanlar! Sürekli, ama sürekli birilerine, bir şeylere bağlı kalmak zorunda: İdeoloji, siyasi parti, düşünce grupları, cemaatler, karşı dairede oturan yaşlı teyzenin manalı bakışları, dostlarımızın bize karşı söyledikleri, anne-babamızın, amca ve halamızın fütursuz müdahaleleri, bizi parmağında oynatmasına izin verdiğimiz sevgililerimiz, iş yerinde müdürümüzün kendisini ilgilendirmeyen konularda dahi sarfettiği iğneli laflar… Her konuda, yaşamımızın her köşesinde kuşatılmış haldeyiz, kendimizi teslim ettiğimiz, birilerinin veya bir şeylerin bizi idare etmesine ses çıkarmadığımız gibi, bundan rahatsızlık bile duymayanlar insanlar olup çıktık. Özgürlük kavramı ilk anda ne kadar güzel gelse de kulağa, insan özgür kalmaktan yılandan çıyandan kaçtığı gibi kaçar. Bir şeylere bağlı olmalıyız, kendimizi bağımlı kılmalıyız. Birileri bizim yerimize düşünsün, birileri bizim adımıza karar versin, sürekli denetim altında tutulup yön verilen koyunlar olalım; bunun için de aslî doğamızda saklı özgürlüğümüzü satalım! Dostoyevski, insana özgürlük veren İsa’nın ağzına Büyük Engizisyoncu’nun sivri diliyle sıçarken “insanlar özgür olmak/kalmak düşüncesiyle dehşete kapılır” der.



Ya ne yapmalı?



Yalnızlıktan ne zaman söz açılsa insanların ağzında “yalnızlık Allah’a mahsustur.” sözü dolanır durur. Halbuki, Zweig’in sözünü ettiği yalnızlık, az evvel de dediğim gibi çölün ortasına bir çadır kurup bir başına yaşamak değildir. Ne zaman sağdan soldan okuduğumuz ya da işittiğimiz başkalarının düşüncesini değil, kendi düşüncemizi savunuruz, ne vakit birileri istediği için hayatımızı, kişiliğimizi, içimizdeki özü feda etmekten vazgeçeriz, işte o zaman özgürüzdür, yalnız olmaktan da ne korkar özgür insan, ne de canı yanar bundan.



Burada anarşizm yapmıyorum, aksine son derece basit cümlelerle “şöyle davranırsam elalem ne der?” sorusunun yapmacık korkutuculuğunu, “o zaman ben annemin yüzüne nasıl bakarım?” endişesi ile ve bu sabah saat 7,15’de Kadıköy’deki Eminönü iskelesinin önünde yağmurun alında dikilip TKP broşürü dağıtan genç kızın [sadece öyle olduğunu tahmin ediyorum] grup baskısıyla metazori olarak orada bulunmasını aynı kefeye koymak gibi bir cürette bulunuyorum.



Biz buna riya diyoruz. Samimiyetsizlik, olduğundan farklı görünmek… Daha da kötüsü, bunu kabullenip ne halde olduğunu daha fark etmemesidir insanın.



İnsan, “ben” demekten vazgeçerse, özgür olamaz.



Ben yaptım, ben istedim, bu benim kararım, vs., vs., vs…



Bu duruşu sergileyebilen, özgür olmayı hak eder.



Yalnızlık? Özgür isen, yalnızlıkta korkutuculuk kalır mı…



Waldo Emerson’un 1939 senesinde dilimize çevrilen bir makalesinde * aynen şöyle geçiyor; bir sürü laf kalabalığı ve karmakarışık anlatımla ifade etmeye çalıştığımı, Halikarnas Balıkçısı’nın (evet ne alaka değil mi? Ama öyle.) çevirisi ile kısacık alıntılayayım:



“(… ) Doğruyu söyleyelim. Bu sevgi taslağı misafirperverlik gösterişini bir kenara bırakalım. Konuştuğumuz aldatılmış ve aldatan konu komşumuzun bizden bekledikleri bir yaşayış yaşamayalım. Onlara ‘Ey anne! Ey baba! Ey karım! Ey kardeş, ey arkadaş, şimdiye kadar sizinle birlikte gösteriş ve özenti yaşayışını yaşadım. Bundan sonra ben sizin malınız değil, lakin gerçeğin malıyım. Biliniz ki, şimdiden sonra lâyemut gerçekliğin kanunundan başka kanunu tanımayacağım. Ben artık sizinle akitlere, kontratlara değil, fakat ancak yakınlıklara razı olabilirim. Sizleri geçindirmeye ve karıma sadık bir koca olmaya çalışacağım. Fakat sizin göreneklerinizden tiksiniyor, şikâyet ediyorum. Bu sadakatler ve geçindirmeler gibi şeyler yapacaksam, onları yepyeni ve kendimce yapacağım. Ben, ilk olarak, kendim olacağım. Bu saatten öte, sizin güzel hatırınız uğruna kendime kıyamam. Eğer beni kendim için ve kendim olarak sevebilirseniz çok mesut olurum. Eğer sevmezseniz, ne yapalım? Çaresi yok, gene kendim olacağım. Sevdiğim ve sevmediğim şeyleri sizlerden gizlemeyeceğim. İçin için hoşuma gidip de yüreğimin özlediği ne varsa onu ay ve güneş karşısında apaçık yapacağım ve eğer sizi seviyorsam, seveceğim. Eğer sevilecek bir tarafınız yoksa, size ikiyüzlü nezaketler taslayarak ne kendime riya ve fenalık ve ne de size karşı riya ve fenalık etmeyeceğim. Eğer sizin inandığınız hakikat bu hakikatime benzemiyorsa, siz kendisinize benzeyenleri arkadaş edininiz ve onlara yanaşınız. Ben de kendi arkadaşlarıma kavuşacağım. (…) Böyle konuşursam arkadaşlarımı incitmiş olacağımı söyleyeceksiniz. Evet! Fakat onların hassasiyetlerini esirgeme kaygısıyla kendi istiklal ve hürriyetimi kurban edemem ya. (…)”



Annemin bana ara sıra söylediği bir söz var, “öldüğünde tabutunu kaldıracak kimse olmayacak” der.



Halbuki, ben varsam ölüm yok, ölüm varsa ben yokum.



Ölümü mü yaşayayım, hayatımı mı öldüreyim…



Tabutumu taşıyacak adamları dahi düşünüp ona göre kendim olmaktan taviz vereceksem, çekiver gitsin bu hayatın kuyruğundan.







* Uzun zaman evvel okuduğum bu makaleden daha evvel de bir alıntı yapmıştım şurada.İngilizcesi sağlam arkadaşlar için, orijinal ve tam metin de burada.

30 yorum:

  1. Söz; Ne kadar çok şeye sahip olursanız o kadar çok sahibiniz olur der. Kendini geri almak uğruna ,sahibi olduğum yada sahibi olduğumu sandığım herşeyi verecek kadar cesur muyum?
    Ölümü mü yaşayayım, hayatımı mı öldüreyim...
    Çetin sual... Cevaplamaya mı gücüm yok.. Yoksa bildiğim cevabı uygulamaya mı.. Acz..Acz..Acz...

    YanıtlaSil
  2. Sevgili Virgilius,
    Bu yazı için çok teşekkür ederim. Ne zamandır türlü entrika ve hikayeyle anlatmaya çalıştığım ve uyuduğunu düşündüğüm ruhuma - ve elbette etrafımdaki uyuklayan ruhlara - avaz avaz susutuklarımı dile getirmişsin. Sanırım blog yazarları arasında ihtiyaçları karşılayan garip bir bağ oluşuyor zamanla...
    Bütün bu dürüst ve samimi anlatım için kendi adına çok teşekkür ederim. Sevgilerimle...

    YanıtlaSil
  3. Seyretmekte olduğum House MD dizisinin bir bölümünde şöyle bir konuşma geçiyor:
    Dr. Chris Taub: I always worried on my deathbed I'll think "I didn't do anything really important."
    Dana Miller: You're going to spend one day of your life on deathbed. The other 25,000 are the ones we should be worrying about.
    Senin tabut hikayesi bunu hatırlattı bana.
    Yazı çok güzel olmuş.
    Peki insan gerçekten fiziksel olarak yalnız değilken de yalnızmış gibi özgür olabilir mi? Yani yanındaki kişi için kendini eğip ükmüyorsa, karşısındaki de kendini ve onu eğip bükmüyor, olduğu gibi olmasına izin veriyorsa?

    YanıtlaSil
  4. Pek şükela bir yazı olmuş bu cicim, bir oturuşta okuyup bitirdim-senin her yazın için geçerli olmuyor, ara vere vere okuyup bitiriyorum genelde-çok uzun olmalarından kelli elbette-

    Çok noktasına katılmakla birlikte günümüz insanını özgürlüğünden alıkoyan çok önemli bir neden es geçilmiş o da biz sefil ruhların para kazanma zorunluluğu ve böyle bir zorunluluğun olduğu dünyada asla yeterince özgür olamıyoruz. Pek bayılmasak da o iş arkadaşımıza karşı masamızda oturmasından kelli arkadaş oluveriyoruz-yakın arkadaş değilse bile-. Ya da işte geliverince kira vakti gerekiyor o paracıklar bize.
    Özünde evet, denersek ve zorlarsak kendimizi olabildiğince riyadan uzak bir hayat sürebilir kimselere kendimizi beğendirme gayretine de girmeden yaşabiliriz ama diğer yandan da siz isteeseniz bile statünün içine doğru itiveren bir toplumda pek kolay olmayabiliyor bu.

    YanıtlaSil
  5. yalnızlıktan pek bir muzdarip olduğum bu günlerde pek bir iyi geldi bu yazı sevgili virgilius.tam da yalnızlığın anlamsılığında boğuluyordum.tekrar hatırladım:)

    YanıtlaSil
  6. annene söyle, tabutu ben taşırım. ancak üç kişi daha lazım.

    ancak tabut taşıyacak dört adamı tamamlasak bu sefer "özgür değilim" diyeceksin.
    adam bulamasak "yalnızım dostlarım yalnızım yalnız" diycen.

    litaratürde buna "ne emmeye ne gömmeye geliyorsun" denir.

    YanıtlaSil
  7. Lâl,
    Bilip inandıklarımıza uygun davranmazsak, bu kendimizi kandırmak değil de nedir?
    "Bilenle bilmeyen bir olur mu?" diye sorulmuş...
    Bilen, üstüne bir de bildiğini idrak eden kişi, bildiğinden sorumludur.
    Bol şans.

    Fortunata,
    Bu yazıyı son günlerde çok hırpalanmış ve çok yakınındaki insanlar yüzünden bitab düşmüş kankama, iki gün evvel son derece neşeli ve içten bir şekilde bana "filanca şunu demiş, sonra falanca da şöyle yapmış" şekliinde bir olayı anlattığında, kendisine gülümseyerek "senin gibi harika bir insanın, zeki ve duyarlı bir kadının, ince ruhuna ve zerafetine hayran olduğum birinin dedikodu yapmasına inanamıyorum. Ben senin dedikodu yapan, başkalarının saçmalıklarıyla üzülen, sevinen veya kafa yoran çoğu kadın gibi olmanı da istemiyorum. Anlattıkların beni zerre kadar ilgilendirmiyor, seni veya seninle ilgili bir şeyi saatlerce dinleyebilirim ama bu dedikoduyu sana yakıştıramadım. Sevdiğim kadın diğer hemcinsleri gibi dedikodu yaparsa bu beni rahatsız eder, şaşırtır ve hayal kırıklığına uğratır" dedğimde tokat yemiş gibi sarsılan ve yüzü asılan, iki üç dakika ardından da "ben bu yaptığımın dedikodu olduğunu düşünmemiştim, hala da öyle görmüyorum ama benim hakkımda düşündüklerini olumsuz dahi olsalar böylesine açık ve samimi bir ifadeyle söylemene de bayılıyorum" diyerek bana kocaman sarılan hayatıma, bir de ruhu daima uyanık ve pırıltılı olan ve bunu görebilecek gözlere her yazısında aşikar kılan sana ithaf ediyorum.
    not: avaz avaz suskunluk, sessiz ve çaresiz bir çığlıktan daha iyi...

    talisman,
    sağ akciğerinin sol komşusunu bulabilirsen, bu mümkün.
    bakınız: Aşk Üzerine başlıklı yazım.
    Aksi takdirde, yanındaki kişinin, "yanında olması gereken" kişi olup olmadığını gözden geçirmek lazım sanırım.
    sana da not: Çok üstad havasında, hakim edasıyla yazmaya başladım, çarpılıcam valla.

    canikom polente,
    bu konu hakkındaki düşüncelerimden hoşlanmayacaksın. Bunları bir gün nevizade'de tartışalım. Al sana bira ve çerez yanında bir gündem maddesi :)

    An(ı)lık,
    sen "sen" olduğun için sana kimse yaklaşmıyorsa, ve sen başkaları yaklaşsın diye "sen" olmaktan vaz geçip "bir başkası" gibi davranmayı kabul etmiyorsan, inan bana, diğer beş milyar dokuz yüz doksan dokuz milyon dokuz yüz doksan dokuz bin dokuz yüz doksan dokuz baloncuk, seni sen olarak kabul edene kadar asil ve biricik kalacaksın.

    Gregor,
    annemin sözü yazının sonunda aklıma geldi. Öldükten sonra yalnızlık yok, (münker ve nekir isimli arkadaşlar var) Özgürlük var, ((neysen osun, istesen de değişemezsin, değiştiremezsin.)

    Yalnız, sen üç kişi daha bulursan muhtemelen "ben zaten inançsızım, bu herifin cenaze namazını da kılmadım, siktir edelim şu da okeye gidelim dörtlüyü bulmuşken" dersin :-))))

    Tabutu da belediye kaldırsın. Sokakta kalmış ceset görmedim hiç...

    YanıtlaSil
  8. Ya Virgilius, hayatınla diyaloğuna takıldım şimdi, senin yaptığın resmen, "benimle birlikte olan kadııın, hemcinsleri gibi (bu arada erkekler de çok pis dedikodu yapar, bu da yanlış) dedikodu yapmaz" ültimatonu değil mi? Yani bu eğip bükmek dediğimiz şeyin karşılığı değil mi?
    Hem bence marifet sıradan bir kadını/erkeği sevebilmekte. Sıradışı birini bulursan getir beraber sevelim :)

    YanıtlaSil
  9. Talisman,
    (kendimce) bir hatasını görünce söylemeyeceksem, o da bendeki (kendince) bir kusurunu gördüğünde beni uyarmayacaksa, sen anlamayıp anlamış gibi görülür veya anlayıp da anlamazdan gelirsen, bu da çok yanlış bir şey değil mi?

    Vicdan güzel bir şey.

    YanıtlaSil
  10. Virgilius,çok duygulandım.Durmadan teşekkür ediyorum ama başka kelime de yok ki:))
    Yan yana yazıyor olmak büyük zevk. Sevgilerimle..

    YanıtlaSil
  11. yaw virgilius, şimdi sen "hayatının" sana anlattığı bazı şeyleri "dedikodu" diyerek etiketleyince ve üstüne bunu ona yakıştıramayınca, onun hayatı için yalnızlığını ortadan kaldıran ama özgürlüğünü elinden alan biri olmuyor musun?

    oluyosun.

    rte üslubuyla devam etmek gerekirse: "eee o zaman ne anlatıyosun, anlamıyorum ki. sen ne zaman başbakan olcan virgilius.sen ne zaman adam olcan ve herşeyden önemlisi sen ne zaman evlenip çoluk çocuğa karışıcan" :))

    YanıtlaSil
  12. Anlayıp da anlamazdan gelmediim, hem senin üslup hata görüp uyarmaktan çok "bak böyle yaparsan seni sevmem " der gibi.Ya ne bileyim işte..
    Sanki bu eğer iki kişi biraradaysa öyle ya da böyle bir parça özgürlüklerinden vazgeçerler e geliyor..

    YanıtlaSil
  13. talis aynı yerden yakaladık, bastır kız.sen fiyakalı yaz, ben bel altı vurcam :)
    bi arada şu rumuzunun sağında solunda bulunan bolt yapma şeysini kaldır ()

    YanıtlaSil
  14. Ya kaldırcam da işyerinden settings e giremiyorum..
    Bel altı vurma bee, kibar kibar takılalım.. :)

    YanıtlaSil
  15. talisman ve gregor,
    böyle yorumlar yazmaya devam ederseniz sizi sevmem.
    "o" dedikodusunu gene yapar, isterse devam eder ama bana değil, benimle değil.
    yorumu yorumlamak mı sizin yaptığınız, yazıyı yorumlamak mı, beni yorumlamak mı, hayatımla ilişkimi yorumlamak mı?
    ne emmeye ne gömmeye gelen de, hem yeri hem yeni dar olan da sizsiniz.

    Talisman'ım, sadece fortunata'nın yorumunda üç kişiden bahsetmiştim, kankam, hayatım ve fortunata'nın isimleri geçiyordu. O yazdığım yorum, yukarıdaki postun şerhi veya tefsiri değildir, pratik uygulaması hiç değildir.
    Gregor, şu () meselesine değindiğin için teşekkür ederim, talisman rumuzunun yanlarında duran () işaretlerini değiştirmezse onu sevmeyecek msin yoksa:)
    Beni seviyor musun peki :-)

    YanıtlaSil
  16. Hımm Gregor, bence lafı iyi koydu ne dersin? Sektör olup gitsek mi? :)

    YanıtlaSil
  17. şimdi sen bize "yazıyı mı yorumlayacaksınız yorumu mu yorumlayacaksınız..." dersen bizimde özgürlüğümüzü sınırlamış olursun.

    oldun nitekim.

    seni de severim talismanıda severim ben. seni biraz daha fazla severim ama gay değilim :)
    ama senin, sürdürdüğün hayatı meşrulaştırmak için fikir ürettiğine inanıyorum.(bel altı değil bel üstü. ama bundan da hoşlanacağını sanmıyorum:)

    YanıtlaSil
  18. Niye Virgilius u daha çok seviyon yaa, huff kimsenin favorite i değilim a.q.
    Bu arada "sürdürdüğün hayatı meşrulaştırmak için fikir ürettiğine inanıyorum" demişinya, (bu arada yazının yorumunun yorumunun yorumu üzerine yorum yapcam, Virgilius vuracak beni) ben ona katılıyorum ama onu bence çoğumuz yapıyoruz. Mesela ben hedonizmin faziletleri üzerine fikir üretip duruyom kendimce..

    YanıtlaSil
  19. Talisman ve Gregor,
    Siz ağzıma sıçsanız da ben sizi gene severim. Ama gregor'u biraz daha fazla swverim.
    Ama ağzıma sıçmayın, yoksa "bundan hoşlanmıyorum" derim.:-)))

    mesele bundan ibaret!

    YanıtlaSil
  20. yaw bi dur talis, hemn atladın "hepimiz yapıyoruz filan" diye.
    adam ayrıcalıklı olduğunu düşünüyor. ona bunu hissettirmemiz lazım :)

    seni de top 7 blog listesine koyduk daha ne yapam beee.

    YanıtlaSil
  21. talisman,
    sen benim ruhumun araf ikizisin.
    gregor, cehennem ikizi.
    favorite'dan da ötesin.

    YanıtlaSil
  22. Vayy Virgilius iyi tanımlamışsıın.. Vida civata ne varsa gevşedi. Köftehoor, bence sen süper eğip bükücüsündür haa, yani insan bu kelimelerin gücü karşısında kendini şekilden şekle sokabilir. Dangerous..

    Gregor, asıl ayrıcalıklı hissettiğinde yıkcan bu fikri, asıl darbe o, anlasana :) Ohoo bi de bel altı vuruyom filan diyosun. :) Sevme konusunda haklısın sadece şımarıyom :)

    YanıtlaSil
  23. Son 1,5 yıldır yoğun olarak bunu düşünüyorum ben de. İyi ki yazmışsın. Ben de biraz saçmalayayım altına bari.
    Düşündüğümüz ölüm formu bile bu dünyanın sanrılarıyla sınırlı. Bu öyle garip bir şey ki! Kendimiz için mi yaşamalıyız? Peki aile, eş, kardeş, vs. sevgi.. kavramları neden var o halde? Kayıplar insana neden acı verir? Çekilen acılar şöyle PAT diye çarpar genellikle.
    Rousseau’ nun söylemek istediği patternlerin gözümüzü çıkardığı herhalde. Yalnızlık bir paradoks aslında. Zweig belki bu konuda konuşabilecek son kişilerden. (ben hep öyle düşünmüşümdür)

    Bu tarz travmaların farkına varmak için genelde çok büyük duygusal yükler biniyor sırtımıza. Ölümcül bir hasta son nefesine kadar ölümü yaşayacağını düşlemiyor bile. Bu konuda çok şey yazabilirim.Çünkü dediğin gibi “ben varsam ölüm yok, ölüm varsa ben yokum.” sözüne çıkıyor her şey.
    Tabutu taşıyacak birileri mutlaka oluyor.

    YanıtlaSil
  24. halkımın destekleyeceği şeyleri yapıp afferin bobi tadında heyecanla kuyruk sallayıp şeker verilmesini beklemeyi bırakalı çok zaman olmadı ama zaten şeker de kör ediyodu. isabet.

    YanıtlaSil
  25. goruyorum ki benim yoklugumda bebisimin cok ustune gelmissiniz gregor, rahat birakin onu, adam beni hayata dondurmeye calisiyor zaten..

    YanıtlaSil
  26. maya monoke,
    "ben varsam ölüm yok, ölüm varsa ben yokum" sözüne cicero'nun "ölüme övgü" sünde rastlamıştım, o da birinden alıntılamıştı, kimin epikür olabilir.
    Şimdi "epikür" ismini anınca işler değişecek... onun olmaytabilir de:)
    kendine haksızlık etme...
    bu konuda benden daha derin düşünüp kallavi bir şekilde ifade edebileceğini düşündüm yorumunu okuyunca.

    nautilus,
    güzelim j.lo'm, bırak şimdi halkınla olan problemleri, şu deneyleri hallet ve bitir doktoranı... geçen hafta doktora yeterlilik sınavını geçtim, akademik kariyer caddesinde arkandan güldür güldür geliyorum :-)))

    augurous,
    bu yazı senin için yazılsa da bloga koyunca kamusal alanın kullanımına giriyor işte böyle :-)
    gregor samsa'ya gelince, eskiden böyle değildi... bir sevgilisi olunca çok değişti :)
    kadınlar hayatımı değiştiriyor be bebişim...
    iyi veya kötü yönde...
    hepimiz de filozof bozuntuları haline gelip yaşlanıyoruz böyle işte...

    YanıtlaSil
  27. burada Zweig'in özgürlük ve yalnızlık telakkisi üzerinde de düşünmek gerekiyor. algılarımız yaşadığımız zaman ve mekanla ne kadar da içiçe.
    zweig çağdaşları gibi savaşın ve ölümlü her an yüzyüze olmanın soğuklarını bizatihi yaşamış ve intihar etmiş yahudi yazarlardan biridir. onları buna iten ölüm korkusu mu, yoksa yaşadıkları dünyaya olan inançlarını yitirmeleri mi, tahammüllerinin bitmesi mi...
    işin ilginç yanı, aynı yazar "der kampf mit dem daemon" isimli kitabında (kendileriyle savaşanlar ismiyle türkçesi yayımlanmıştı) bir intiharın biyografisini de yazmıştır.
    ,,
    yazının genel olarak güzelliğine yeterince övgü yapılmış. ben de bu tarafa parmak basmak istedim. gerçekten düşünülesi bir dönemdir ikinci dünya savaşı dönemi avrupası...

    YanıtlaSil
  28. Mihman,
    Zweig'ın yazdığı kimi kitaplardan gayrı bir bildiğim yok, sen ise çok daha tafsilatlı malumatla mücehhezsin. Söz gelimi yahudi olduğunu bilmiyordum bu amcanın.

    Sindar,
    sensin outsider!

    YanıtlaSil
  29. özgürlüğü -içindeki yalnızlıkla birlikte- kucaklayabilmek için; nefes alamayacak kadar sıkışman gerekiyor bağımlılıklar ve tavizler arasında.. ama gerçekten nefes alamayacak kadar..

    sonrasında aldığın ilk nefes yalnızlığın -içindeki özgürlükle birlikte- nefesi oluyor..

    bir süre sarhoş gibi dolanıyorsun ortalıkta.. kendini o o özgürlük mutlulğundan bu yalnızlık korkusuna atıyorsun..

    bundan sonrasında kişilik giriyor devreye..
    ya eski bağımlı hayatına dönüyorsun.. yalnızlık korkusu yeniyor özgürlüğü..
    ya da "hayat bana güzel be dostum" diyorsun özgürlük coşkusu yeniyor yalnızlığı..

    evet ikisi birbirinin içinde.. özgürlük yalnızlığın.. yalnızlık özgürlüğün.. ama doğumda her zaman ikiz olmuyor !!

    YanıtlaSil

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!