
Biraz sessizlik...
Mutluyum, huzurluyum, arada bir “seviyorum üleynnnn!” diye içimden neşeyle haykırıyorum... Unumu elemişim, ipe dizmişim, tövbekârlık ve buram buram kefaret kokan yazılar yazmışım, bunların üstüne Tanrı bana yaptığı yatırıma kıyamayıp son bir şans vermiş ve kafama gökten harika bir kuyruklu yıldız düşürmüş, ilk anda yaşadığım sarsak sarsıntıyı atlattıktan hemen sonra terkisine binip kalbimin kurtarılmış bölgesinde tropik ve ıssız bir adaya ulaşmışım 'hayatım' dediğim bu kuyruklu yıldızla: Talisman (aslında şu yazısından sonra kendisine Taliswoman desem yanlış olmaz hani) ise halâ bana “hangi blogger ile sevişmek istersin?” diye soruyor.
Münasebetsiz şey!
Nedense kadınlar söz konusu olduğunda, “blog yazmanın ekmeğini en çok sen yedin, çok kadın götürdün blog sayesinde” şeklinde nahoş cümleler işitiyorum kimi arkadaşlardan. 2006’dan beri yazıyorum, seviştiğim bayan blog yazarlarının sayısı (az evvel hafızamı yokladım da) iki elin parmaklarını geçmiyor. Üstelik tüm womanizer mâzime ve bu blogun geçmişinde kadınlarla olan ilişkilerime, sevgisiz/aşksız beraberliklerime nasıl bir anlam-sızlık yüklediğimi okuyup, gene de benimle beraber olmaya katlanan bayanlardı onlar. Hepsini çok güzel duygularla, gülümseyerek anıyorum, yolları açık olsun; o zamanlarda beni adam etmeyi kafalarına koymuş insanlardı anladığım kadarıyla ama ben hiç de adam olmaya niyetli değildim açıkçası. Şu sözünü ettiğim kuyruklu yıldız (aka hayatım) kafama düştüğünde ise, adam olma trenini çoktan kaçırdığımı sanmış ve ümitsizliğin dibine vurmuştum, can simidi gibi sarıldım ona. (gibisi fazla.)

Biraz da şu şekilde ifade edeyim; blog yazarı bayanlardan sevişmek isteyip de sevişemediğim biri olmadı hiç. Kimseyle sevişmek istemiyordum, çünkü –ısrarla vurguladığım o kişisel cahilliye ve bataklık adam dönemimde- birisi veya birileri değil her kadınla sevişmekti derdim. Bunun da sebepleri var elbette, aslında/özünde iyi biriyim ben. Beni bu hale getirip womanizer’a dönüştürenler utansın demiyorum elbette, ama bu kadın milleti erkekleri ya amsalak ya da filozof yapıyor… İlkini hakkıyla eda ettim, ikincisini de yarım yamalak da olsa yakıştıranlar çıkıyor. Keşke ne amsalak ne de filozofçuk olsaydım. Ulan benden harika bir aile babası olurdu be! :)
Aile babası olamadığıma göre, bari harika bir sevgili, hadi onu geçtik o da beni aşıyor, en azından iyi ve kendisine duyulan sevgiyi hak eden bir adam olmaya çabalıyorum. Yediğim onca boku bilip bundan duyduğum samimi pişmanlığa inanan ve beni kucaklayan bir kadının üzerine titremezsem, değerini bilmezsem, eh, Tanrı kafama ışıltılı bir kuyruklu yıldız değil, yıldırım düşürür artık.
Evet, buraya kadar anlattıklarımı şimdi bir kenara bırakalım. :-) Hepsini unutun :)
İstanbul’da Türk Edebiyatı okuyan bir Yunan kız vardı, blogunun linkini ne yazık ki silmişim, 21-22 yaşlarında, adresi hakkında “little bit of used feeling” gibisinden bir şey kalmış aklımda. Bu postu yazarken aradım ama bulamadım sayfasını. Mükemmel bir İngilizceyle çok enteresan Türkiye ve İstanbul gözlemlerini uzun uzun yazıyordu. Yazılarını boş verin, okuma-yazma bilmese de olurdu o çıtır, inanılmaz güzel bir şeydi:) Yeşil gözlü, sarışın, buğday tenli, iri göğüslü… Bir zamanlar günde 5-6 defa sayfasına bakar, yeni bir resmini eklemiş diye kontrol ederdim. Hey gidi günler… Hatunun sayfasını bile silmişim ya, Talisman, ben daha ne söyleyeyim sana :)
Bu sakat mim yazısı burada bitsin, canı isterse efsa eklesin zincire bir sonraki halkayı, istemezse de elimde patlamış olsun. Zaten orama burama iyice bulaştı bu mesele:)
Not 1: o Yunan kızını gören olursa,
neyse, yok bir şey.
Çarşamba günü bir dostumdan gelen telefonla iş çıkışı yolumu onunla buluşmak üzere Sultanahmet tarafına düşürdüğümde, aklımdan sadece Selim Usta’da köfte ve piyaz yemek geçiyordu. İtiraf edeyim ki ne zamandır yolumun düşmediği o mahâlle geçmek ve etoburluğun hazzına en leziz şekilde varmak için arkadaşımın daveti bir bahaneydi. On gündür diyette olduğunu duyduğumda geri adım atmayıp provokasyon faaliyetlerine giriştim; doğrusu pek de hazırdı tahrik edilmeye, gittik, köftemizi yedik, mutlu olduk. Sonrasında Sultanahmet Camii’nin eteklerinde çayımızı içip uzunca bir süre konuşup dertleştik, konuştuk. Hava kararıp akşam ezanının okunmasına az kala, mistik bir ortama ihtiyaç duyduğunu, Sultanahmet Camii’ne girmek ve oradaki havayı teneffüs etmek istediğini söyledi, “mistik” ve “ruhâni/spiritüel” kavramlarını karıştırdığını açıklamaya girişecektim ki, hem O ısrarcı olmadı, hem ben kendime bu kızı seviyorum ya, ne diye tepesine çıkıp kafasına edeyim dedim, uslu durdum, avluya beraber geçtik, camiinin kapısına kadar geçirdim onu ve orada ayrıldık; o insanların ibadetini izlemek için kapıda kayboldu, ben de arkamı dönüp hazır gelmişken Kapalıçarşı’yı da dolaşayım diye ayrıldım avludan. O sırada içimde bir huzursuzluk belirdi, ne kadar uzun zamandır camiye gitmedim, şu “ruhani” atmosferi teneffüs etmedim diye… Yoksayıp adımlarımı hızlandırdım, insanların kalabalığına karıştım.
Ertesi gün, yani Perşembe, işyerimde sevdiğim bir müdürün amcasının vefatının akabinde cenazesinin kalkacağını öğrendiğimde, birimdeki birkaç kişi cenazeye katılmaya karar verdik. Bendeki ilk çağrışım bir gün önce dostumu Sultanahmet’in kapısında bırakırken hissettiğim rahatsızlık duygusuydu; tek farkı bu defa gezmeye değil, bir görevi yerine getirmek için Beylikdüzü’ndeki bir camiiye gidecek olmamdı. Öğlen namazının ardından kalkacak cenaze için yarım saat kadar erken ulaştık mekâna, musalla taşının önünde duran müdüre başsağlığı diledik bir grup iş arkadaşı olarak, ama hava o kadar soğuk, rüzgâr öylesine acımasızdı ki, içimizden birinin girelim şu camiye yoksa zatürre olucaz teklifini hepimiz çok makul karşıladık, cenaze başında bekleyecek kadar mevtaya yakın insanlar değildik bir kere, zaten müdüre şirinlik olsun ve işyerinden insanların onu bu sıkıntılı gününde yalnız bırakmadığını görmesi için yaptığımız bir nezaket gösterisiydi bu.
Ezana 20-30 dakika kalmıştı, hoca yere oturmuş, vaaz gibi de değil, sohbet edasıyla az sayıdaki insana bir şeyler anlatıyordu. Yakınlarına ilişip kulak verdim, Çanakkale Savaşı haftasıymış, sanki elindeki sapanla Anzaklara karşı savaşmış, cepheden yeni gelmiş de gördüklerini anlatır gibi heyecan içinde konuşuyordu. Kıçım biraz ısınıp (meğerse cami yerden ısıtmalıymış, ben gitmeyeli çok değişmiş camiler) iliklerimin titremesi durduğunda, Mehmet Akif’in Çanakkale Şehitlerine isimli şiirini okumaya başladı, zaten öncesinde de bu şiirden mısraları nesre çevirerek satıyordu cemaate. Hâlbuki Akif de bu savaşı görmemiş, cephede bulunmamış, o kanlı dehşetli etkileyici şiiri kafasından, hayal gücünü kullanarak yazmıştı. İnsan ısınınca beyin hücreleri de kımıldamaya başlıyor, bir yandan şiiri dinlerken bir yandan da kafamdan “Slayer şarkısında Religion is hate, Religion is fear, Religion is war diye buyuruyor ama bazen de religion is hot, religion is warm oluyor, hem de iyi oluyor valla” diye geçiriyordum. Tam yüzümde keyifli bir gülümseme belirecekken, hoca “Bedrin aslanları ancak bu kadar şanlı idi” mısraını okudu. Bu mısrada Akif, biraz haddini aşar, ilk defa annem dikkatimi çekmişti buna: Bedir savaşında babalar oğullarına, kardeşler birbirlerine karşı savaştı, dünya tarihinde öyle bir savaş olamaz der hep. İspanya İç Savaşını bilmiyor tabi, hem bu ülkede kaç kişi bu savaşı biliyor ki? İspanya İç Savaşı denildiğinde hemen aklına Franco, Franco denildiğinde de
İmdadıma Arjuna yetişti. Bhagavad Gita’daki meşhur savaş sahnesinde, arabacısı Krişna’ya emir verir; “Arabamı iki ordunun tam ortasında durdur, bir yanda benimle birlikte savaşmaya gelen kendi adamlarımı göreyim, öte yanda da Dhritarashtra ‘nın [amcası] kötü yürekli oğlunun isteğinin yerine getirmek için sabırsızlananları.”
İki ordunun arasına geldiğinde, her iki tarafa da uzun uzun bakar Arjuna. Devamını kitaptan yazayım:
İşte o zaman Arjuna, her iki orduya da baktı ve babalar, dedeler gördü.
Oğullar, torunlar, amcalar, ustalar, kardeşler, yoldaşlar, arkadaşlar. Birbirleriyle akraba olan kişileri böyle karşı karşıya görünce yüreğini hüzün ve umutsuzluk kapladı. Kederle şöyle konuştu:
Krişna, burada birbirleriyle savaşmak isteyen yakınlarımı görüyorum.
Elim ayağım tutmaz oluyor, ağzım kuruyor, titriyorum, tüylerim dehşetten diken diken oluyor. Kötülük belirtileri görüyorum Krişna. Savaşta kendi yakınlarımı öldürmenin bana nasıl bir şan sağlayacağını bilemiyorum.
Bu insanlar bizim öğretmenlerimiz, babalarımız, oğullarımız, amcalarımız, dedelerimiz, karılarımızın akrabaları, ailemizin diğer üyeleri.
Hangi şeytana uyduk da bir dünya krallığı uğruna kendi akrabalarımızı öldürmek için bu savaş alanında toplandık?
Sonrasında Krişna, mızıldayan Arjuna’nın ağzına sıçar hint felsefesinin en can alıcı noktalarıyla, o kadarını yazmayayım, zaten camide Hindu öğretisine kafa yoracak kadar da aklımı peynir ekmekle yemedim, abartmayayım. Ama o sırada aklımdan geçen;
*Thoreau’nun Walden’da söylediği “Bazı insanların okuduğu tek bir kitap onlar için hayatın rehberi olur, her türlü düşünsel ihtiyaçlarını giderir” cümlesinden hareketle, aşk acısı çektiğimde de, hayattan nefret ettiğimde de, içine düştüğüm her çukurda ne zaman Bhagavad Gita’ya uzansam bu seksen sayfalık eserde sakinleştirici ilacımı hatta ruhsal antibiyotiğimi bulduğum,
*Eserde geçen Kuru’lar ve Pandavalar arasındaki savaşın Bedir’den farklı olduğu, ama İspanya İç Savaşı’yla büyük benzerlikler gösterdiği,
*Doğunun aşkın bilgeliğinin ulaştığı huzur ve dinginliği Batının karamsar egzistansiyalist felsefesinde aramanın beyhudeliği,
Düşünceleriydi. Bu arada namaz bitmiş, cenazenin başına gidiyormuşuz, farkında bile değilim.

Mezarlık. Büyükçekmece gölüne nazır, havadar, önü açık. Apartman tarzı inşa edilmiş, yaklaşık iki metre derinlikte, etrafı betonla kaplı, her mezarın içine iki kat yerleştirilecek şekilde düzenlenmiş dubleks çukurlar. Boş olup, daimi misafirlerini bekleyen dairelerin üzerleri yaklaşık iki metreye elli santim ölçülerinde hazırlanmış taşlarla kapatılmıştı, ama sabitlenmediği için insanlar üzerlerine bastığında sanki taşlar kayıp içine çukurun içine düşecekmiş tedirginliği yaşıyordu. Ölmeden mezara girmek/düşmek düşüncesi. Çamura bulanmadan, paçaları bulaştırmadan yürüme gayreti. Müdürün kefene sarılı amcası ise ne çamurdan, ne de çukurdan şikâyet edebiliyordu o an; yavaşça toprakla örtüldü üstü, bir tahta dikildi başucuna, kapı zilinde yazılı isim misali, o dairede ikamet eden.
Krişna, iki ordunun arasında durup şaşkaloz olan Arjuna’ya “Bu savaşta ne ölen ne de öldüren olacaktır. Böyle olacağını sananlar aldanıyorlar. Çünkü insanın içindeki Öz ne ölür, ne de öldürür. O sonsuz ve tektir” der.
Ayrılırken aklıma geldi, bol bol Fatiha okudum kabir meskûnlarına. Beni duyduklarına kalıbımı basarım.
Dönerken, yol boyunca ne yesek diye konuşup durduk arabada...
Stefan Zweig’a ait olduğu söylenen “bütün yalnızlar gibi özgür, bütün özgürler gibi yalnız” sözünü hemen herkes bilir; ya işitmiştir ya da bir yerlerde özdeyiş nevinden denk gelmiştir bu cümleciğe. Kulağa hoş geldiği kadar ürkütücülüğü de söz konusu; özgür olmak isteriz ama yalnızlıktan korkar çoğumuz. İlk başta kimse yalnız kalmak istemediğini düşünür; aile, sevgili/eş, dostlar, hatta çocuklar, iş arkadaşları, okul arkadaşları vs. ile her insan kendi etrafına bir örümcek ağı örer gibi diğerlerini serpiştirir, kendisini merkeze koyup yakından uzağa doğru sıralar diğerlerini. Sanki yalnız olmadığını düşünüp rahatlamak için kendisini başkalarının varlığına mecbur kılar, öyle ki ötekiler olmazsa, çok mutsuz, acınası bir hale düşecektir o kişi. Lakin, parasız kalmaktan ödü kopup doymazcasına para peşinde koşan, nasıl zamanla o paranın kölesi haline gelirse, eksikliklerini hayal ettiğimizde dehşete kapılarak sıkı sıkıya sarıldığımız her şey, aslında bizi kendilerine bağımlı hale getirip ayaklarımıza ve bileklerimize takılı birer zincir haline dönüşüyor. Bu uzun ve karışık cümleler, aslında farklı bir ifadeyle şöyle de karalanabilirdi; insan, yalnız kalmamak için her doğan gününü başkaları için, başkalarından [kendince] mahrum kalmamak için yaşamaya başlar, onlar olmadan yalnız ve tek başına ayakta duramayacağını düşünür. Düşünür yerine doğru kelime vehmeder olmalıydı sanırım. Nasıl olsa bu zaafı meşrulaşmak için diline doladığı ‘sosyal insan’ deyimi var, sanki çok matah bir şeymiş gibi. Yalnızlık konusuna burada virgül koyuyorum, şimdi özgürlüğe atlayayım.
Stefan Zweig yukarıda yazmış olduğum deyişinde nasıl yalnızlığı bir dağ evinde yaşayıp hayatını en yakın âdemoğlundan kilometrelerce uzakta sürdürmesi anlamında ifade etmiyorsa, özgürlüğü de nerede akşam, orada sabah tarzında veya sorgusuz, sualsiz, sınırsız ve düşüncesizce ömrünü ziyan etmek anlamında kullanmıyor. Demek istediği şu: Yalnız kalmamak için türlü bağlılıkları/bağımlılıkları kabullenmek zorunda kalan kişi, özgürlüğünden feragat eder. Şayet özgür olmak isterse de, bu defa o bağımlılıklarının yarattığı placebo etkisinden yüzünü çeviremez.Bununla beraber bunu yapabilmek, güçlü bir kişiliği, ayakları üzerinde durabilmeyi gerektiriyor. Cyrano de Bergerac’ın meşhur tiradını okurken içimizden “ahhh, ah… evet ya…” demez miyiz? Deriz, ama hemen kendimizden uzaklaştırırız o düşünceleri, içimizde boğar, sesini keseriz.
Buraya kadar yazdıklarımda bağımlılık deyip durduklarım, aslında sosyal hayatın bize dikte ettiği şeyler, zayıflıklarımızın neden olduğu yalnızlık korkumuza karşı kimimizin kabullendiği, kimilerinin de bilinçli/bilinçsizce tercih ettiği bir savunma mekanizmaları manzumesi. Çeşit çeşittir bu mersiyeler; sevdiğimiz kadına/erkeğe öylesine taparız ki, onsuz kalmamak için kendimizden taviz vermeyi göze alırız. Ailemize sırtımızı o kadar sıkı bir şekilde dayamışızdır ki, onların istediği gibi bir çocuk olabilmek için kendi karakterimizi geliştirip hayatımızı yaşamak yerine, bizden nasıl olmamızı bekliyorlarsa öyle şekil alır, sonra da iyi çocuk olduğumuz illüzyonuna kendimizi inandırırız. Dostlarımızın, komşumuzun, iş ortamını paylaştığımız kimselerin, falanca ve filancaların beklentileriyle yaşamak ve göz önünde bulundurmak suretiyle yalan ve riyakârlık içinde bir hayata sürükleriz kendimizi. Her insanın hayatı roman değildir, kimisi şiir gibi yaşar. Yazık ki kimi şiirler mersiye formunda oluyor, ölen, daha doğrusu yaşamasına izin verilmeyen ise o kimselerin içlerindeki cevherden başka bir şey değil.
“Acaba ne düşünecekler?” , “acaba ne derler?” gibi sorular, insanın kendisini gerçekleştirmesi önüne çekilen koca bir setten ibaret. Başkalarının hassasiyetleri, eğer kişinin özgürlüğünden daha önce geliyorsa, evet, zayıf, korkak, yalnızlık düşüncesinin dehşete düşürdüğü zavallı bir insanla karşı karşıyayız demektir. Mutluluğu da, mutsuzluğu da başkaları için yaşayan, kendine ihanet eder. Halbuki, biz, kendimize emanetiz, başkalarının kafalarında dolaşandan, içinden geçenlerden değil, kendimize karşı sorumluyuz. Öyleyse nedir endişelerimizin, çekincelerimizin, öfkelerimizin, kıskançlıklarımızın, üzüntülerimizin sebebi? Bunların çoğu, “başkalarının ne düşüneceği?” üzerinedir. Kişinin kendisi nerede peki?

Özgür olmak isteyen, her şeyin başında engellenmemiş bir yaşam peşindedir: Rousseau, “insanlar özgür doğmuştur ama her yerde zincire vurulmuştur.” derken, sadece siyasi haklardan veya bugünüyle yetinmeyip yarınını da kurtarma gayesiyle mobil avcılığı bırakıp tarımsal hayata geçiş sürecinde toprağa bağlanıp kalmaktan bahsetmiyor, kendimizi köleleştirme sürecimizi nasıl gönüllü olarak yaşamımızın her alanına yaydığımızı da içeriyor bu sözü. Özgür olmak istemiyor insanlar! Sürekli, ama sürekli birilerine, bir şeylere bağlı kalmak zorunda: İdeoloji, siyasi parti, düşünce grupları, cemaatler, karşı dairede oturan yaşlı teyzenin manalı bakışları, dostlarımızın bize karşı söyledikleri, anne-babamızın, amca ve halamızın fütursuz müdahaleleri, bizi parmağında oynatmasına izin verdiğimiz sevgililerimiz, iş yerinde müdürümüzün kendisini ilgilendirmeyen konularda dahi sarfettiği iğneli laflar… Her konuda, yaşamımızın her köşesinde kuşatılmış haldeyiz, kendimizi teslim ettiğimiz, birilerinin veya bir şeylerin bizi idare etmesine ses çıkarmadığımız gibi, bundan rahatsızlık bile duymayanlar insanlar olup çıktık. Özgürlük kavramı ilk anda ne kadar güzel gelse de kulağa, insan özgür kalmaktan yılandan çıyandan kaçtığı gibi kaçar. Bir şeylere bağlı olmalıyız, kendimizi bağımlı kılmalıyız. Birileri bizim yerimize düşünsün, birileri bizim adımıza karar versin, sürekli denetim altında tutulup yön verilen koyunlar olalım; bunun için de aslî doğamızda saklı özgürlüğümüzü satalım! Dostoyevski, insana özgürlük veren İsa’nın ağzına Büyük Engizisyoncu’nun sivri diliyle sıçarken “insanlar özgür olmak/kalmak düşüncesiyle dehşete kapılır” der.
Ya ne yapmalı?
Yalnızlıktan ne zaman söz açılsa insanların ağzında “yalnızlık Allah’a mahsustur.” sözü dolanır durur. Halbuki, Zweig’in sözünü ettiği yalnızlık, az evvel de dediğim gibi çölün ortasına bir çadır kurup bir başına yaşamak değildir. Ne zaman sağdan soldan okuduğumuz ya da işittiğimiz başkalarının düşüncesini değil, kendi düşüncemizi savunuruz, ne vakit birileri istediği için hayatımızı, kişiliğimizi, içimizdeki özü feda etmekten vazgeçeriz, işte o zaman özgürüzdür, yalnız olmaktan da ne korkar özgür insan, ne de canı yanar bundan.
Burada anarşizm yapmıyorum, aksine son derece basit cümlelerle “şöyle davranırsam elalem ne der?” sorusunun yapmacık korkutuculuğunu, “o zaman ben annemin yüzüne nasıl bakarım?” endişesi ile ve bu sabah saat 7,15’de Kadıköy’deki Eminönü iskelesinin önünde yağmurun alında dikilip TKP broşürü dağıtan genç kızın [sadece öyle olduğunu tahmin ediyorum] grup baskısıyla metazori olarak orada bulunmasını aynı kefeye koymak gibi bir cürette bulunuyorum.
Biz buna riya diyoruz. Samimiyetsizlik, olduğundan farklı görünmek… Daha da kötüsü, bunu kabullenip ne halde olduğunu daha fark etmemesidir insanın.
İnsan, “ben” demekten vazgeçerse, özgür olamaz.
Ben yaptım, ben istedim, bu benim kararım, vs., vs., vs…
Bu duruşu sergileyebilen, özgür olmayı hak eder.
Yalnızlık? Özgür isen, yalnızlıkta korkutuculuk kalır mı…
Waldo Emerson’un 1939 senesinde dilimize çevrilen bir makalesinde * aynen şöyle geçiyor; bir sürü laf kalabalığı ve karmakarışık anlatımla ifade etmeye çalıştığımı, Halikarnas Balıkçısı’nın (evet ne alaka değil mi? Ama öyle.) çevirisi ile kısacık alıntılayayım:
“(… ) Doğruyu söyleyelim. Bu sevgi taslağı misafirperverlik gösterişini bir kenara bırakalım. Konuştuğumuz aldatılmış ve aldatan konu komşumuzun bizden bekledikleri bir yaşayış yaşamayalım. Onlara ‘Ey anne! Ey baba! Ey karım! Ey kardeş, ey arkadaş, şimdiye kadar sizinle birlikte gösteriş ve özenti yaşayışını yaşadım. Bundan sonra ben sizin malınız değil, lakin gerçeğin malıyım. Biliniz ki, şimdiden sonra lâyemut gerçekliğin kanunundan başka kanunu tanımayacağım. Ben artık sizinle akitlere, kontratlara değil, fakat ancak yakınlıklara razı olabilirim. Sizleri geçindirmeye ve karıma sadık bir koca olmaya çalışacağım. Fakat sizin göreneklerinizden tiksiniyor, şikâyet ediyorum. Bu sadakatler ve geçindirmeler gibi şeyler yapacaksam, onları yepyeni ve kendimce yapacağım. Ben, ilk olarak, kendim olacağım. Bu saatten öte, sizin güzel hatırınız uğruna kendime kıyamam. Eğer beni kendim için ve kendim olarak sevebilirseniz çok mesut olurum. Eğer sevmezseniz, ne yapalım? Çaresi yok, gene kendim olacağım. Sevdiğim ve sevmediğim şeyleri sizlerden gizlemeyeceğim. İçin için hoşuma gidip de yüreğimin özlediği ne varsa onu ay ve güneş karşısında apaçık yapacağım ve eğer sizi seviyorsam, seveceğim. Eğer sevilecek bir tarafınız yoksa, size ikiyüzlü nezaketler taslayarak ne kendime riya ve fenalık ve ne de size karşı riya ve fenalık etmeyeceğim. Eğer sizin inandığınız hakikat bu hakikatime benzemiyorsa, siz kendisinize benzeyenleri arkadaş edininiz ve onlara yanaşınız. Ben de kendi arkadaşlarıma kavuşacağım. (…) Böyle konuşursam arkadaşlarımı incitmiş olacağımı söyleyeceksiniz. Evet! Fakat onların hassasiyetlerini esirgeme kaygısıyla kendi istiklal ve hürriyetimi kurban edemem ya. (…)”
Annemin bana ara sıra söylediği bir söz var, “öldüğünde tabutunu kaldıracak kimse olmayacak” der.
Halbuki, ben varsam ölüm yok, ölüm varsa ben yokum.
Ölümü mü yaşayayım, hayatımı mı öldüreyim…
Tabutumu taşıyacak adamları dahi düşünüp ona göre kendim olmaktan taviz vereceksem, çekiver gitsin bu hayatın kuyruğundan.
* Uzun zaman evvel okuduğum bu makaleden daha evvel de bir alıntı yapmıştım şurada.İngilizcesi sağlam arkadaşlar için, orijinal ve tam metin de burada.