28 Eylül 2019 Cumartesi

Beklenen ama İstenmeyen Son Üzerine...


Şair “ve çünkü her söz eksiktir ve insan söz söylemeye kadir değildir ve her kelime bir puttur/ Lisan dahi bir Molok’un mülküdür/ Fakat Nirvana, sessizlik okyanusunda bütün sembol putları boğmaktır.” demiş. Yazmak istediğim şeyi Whitehead’e oradan Wittgenstein’e zıplayıp,  aralara mazmun, metafor kavramlarını filan sıkıştırıp semantik – linguistik- filoloji – psikoloji üzerinde saçma sapan bir sürü şey zırvalayabilirim ama pek bir değeri olmaz ortaya çıkacak şeyin, sonuçta bunların hiç birinin eğitimini almadım, boş boş konuşmuş olurum ancak. Bunlar hakkında konuşmak yerine, aşağıdaki görseldeki yedi kelime hakkında konuşmak daha kolay geliyor bana, bu sözler a) eksik, b) put haline geldiği inkâr edilemez.

Şimdi spekülasyonlarımı karalayabilirim işte.









26 eylülde Silivri açıklarında 6,0 şiddetinde bir deprem oldu.

“Kandilli’den Büyük Deprem Açıklaması: Sona Doğru Yaklaşıyoruz”

1-      Kandilli: Bilim Tanrılarından biri. O diyorsa doğrudur. Amentüsü olan matematik, fizik, jeofizik gibi bileşenlerinin bir araya gelip oluşturduğu sismolojinin dile geldiği bir Tanrıdır Kandilli, analiz ve ölçümler sonrasında elde ettiği verileri kamuoyuyla paylaşır. Bizler de iman ederiz.
2-      Büyük: Sıfattır. Küçük olmayandır. Görecelidir. Kıyas eder, şekli, kütlesi, şiddeti fazla olana diğerine nazaran büyük deriz. Fil deveden büyüktür, 90D’lik meme, 75B’lik memeden büyüktür, Çin ordusu Nepal ordusundan büyüktür, Birinci Dünya Savaşı, Yedi Yıl Savaşlarından büyüktür, maket bıçağının verdiği acı iğneninkinden büyüktür.
3-      Deprem: Depremin ne olduğunu yazmayacağım merak etmeyin. Bu yazının konusu o zaten. 1999 senesinde, ben 26 yaşındayken önce Gölcük’te, sonra Düzce’de yaşandı. Sonraları Afyon, Van aklıma geliyor, tabi ki Endonezya.
4-      Açıklama: Bir konuyu açıklığa kavuşturma. Bilinmeyeni, muğlak ya da kapalı olanı görünür, anlaşılır kılma. Netleştirme.
5-      Son: Başlamış bir şeyin bitmesi. İyi ya da kötü, güzel ya da çirkin, mutlu ya da mutsuz, sıkıcı ya da heyecanlı bir sürecin nihayete ermesi. Nutella yemeye başlarsınız sona erer, yolculuk sona erer, seks sona erer, kitap okursunuz ya da maç izlersiniz, biter, film izlersiniz, the end yazar. Son, daha genel ve aynı zamanda mutlak anlamda ölümdür. Çocukluk sona erer, gençlik sona erer, yaşlılık sona erer, hayat sona erer. Ölüm en kesin sondur. Sadece Allah Bâkîdir, başka her şey fânidir, çünkü sonludur. Ölüm sondur, son, ölümdür.
6-      Doğru: İki nokta arasında, başı ve sonu olan şey arasındaki çizgidir. A noktasından B noktasına gidiş anlamı var burada.
7-      Yaklaşmak: Uzak olan ile aradaki mesafenin azalması ya da uzak görünen bir olaya kavuşmanın zaman cinsinden ele alındığında azalması. Gayrettepe’den Yenikapı metrosuna binersem Taksim istasyonunda iken ineceğim yere yaklaşmış olurum. Günde 1,5 paket sigara içerek kanser olmaya da yaklaşıyorum.

Bu kadar uzun, kendimce ayrıntılı yazmaya ne gerek vardı diyorsunuzdur. Olsun, madem altını çizdim o kadar, ‘her söz eksiktir’ diye en başta değindim, eksikliği irdeleyip elinden geldiğince gidereyim istedim.
Kandilli Rasathanesinin anlı şanlı bilim adamları, bu arada başkaları da üç aşağı beş yukarı aynı korodalar, ağız birliği etmiş haldeler: Ortalığın amına koyacak depreme az kaldı. Hepiniz öleceksiniz. Ölmezseniz, mahvolacaksınız. Mahvolmayanınız olursa da, onlar sürünecek, perişan olacaklar. Az sayıda perişanlık dahi yaşamayan azınlık kaldığını varsayalım, onların hayatları da asla eskisi gibi olmayacak. Son yaklaşıyor.
Adamlar aslında utangaç, çekingen, satır arasına gizlenmiş bir şekilde bunu diyorlar.


Şimdi bu noktada ‘beklenen son geldiğinde’ karşılaşabileceğimiz olasılıkları gözden geçirelim:


A)     Deprem olur, zayıf, dayanıksız bir binada yakalanırız. Kendi evimiz ya da bir başkasının evi olabilir, evden çıkacak fırsat bulamazsak bina yıkılırsa altında kalırız.
A1) Ölürüz. Öldükten sonra annem nasıl, eşim ne durumda, çocuğum okulu sağlam mı, Fikret Orman istifasını geri alacak mı, dolar düşecek mi diye düşünmeyiz artık. Öldük çünkü. Bitti.

A2) Enkaz altında kalırız. Yıkılmış kolonların kirişlerin duvarların arasında bacağımıza, karnımıza, kolumuza bir şey düşüp bizi sıkıştırmış bedenimizi ezerken, bilincimiz yerinde nefes alabilecek durumda bekleriz. Sıkışmış organlarımıza kan gitmeyecektir, bekleyeceğiz kurtarılmayı. AFAD, AKUT, TSK, İsrail, Alman, Yunan kurtarma ekipleri gelecek de bizi kurtaracak. Kimi zaman itfaiye araçlarının giremediği sokaklar boş mu olacak peki? Neyse, biz hızla kangren olmaya başlarken, patlamış doğal gaz borularından dışarıya gaz sızıyor olacak. Yangınlar takip edecek onu. Hava soğuksa, kış yüzünü gösterdiyse donmamak için de mücadele edeceğiz. Bilincimiz yerinde, dolayısıyla düşüneceğiz. Soğukkanlı bir düşünme olabilecek mi sizce? Hayır, dehşetten başka bir şey olmayacak aklımızda. Pincher Martin’e dönüşecek çoğu insan. Öyle bir anı tasvir etmeye çalışıyorum ki, Allah’a küfür edilecek, devlete lanet okunacak, insan kendine düşman kesilecek. Enkaz altında kalanların çoğu, yavaş yavaş iç kanamadan, kangrenden, susuzluk ya da açlıktan, mevsime göre soğuktan ölecek, keşke kısa ve acısız olsaydı diye dileyerek. Ölümü arayacaklar ama ölüm onlara hemen gelmeyecek. Sevdiklerini düşünecek o zaman, çaresizce ne halde olduklarını aklına getirecek, eşini, çocuğunu. Deprem başladığı an yanında olan eşinden ses gelmediğini bilecek. Sabah konuştuğu yatalak babasını düşünecek. Bu böyle gidecek. Evet, delirecek herkes.

B)      Deprem olur, bulunduğumuz binadan kaçarız. Ölmeyiz. Ölüm en büyük felaketse şayet, kılpayı da olsa kurtulduğumuzu sanırız.
B1) Derhal sevdiklerimize, ailemize ulaşmak, haber almak isteriz. Tabi ki telefonlar çalışmadığından seslerini duyamayız. Hem o telaş anında telefonumuzu yanımıza almamız küçük bir ihtimaldir, aynı şekilde aradığımız, seslerini, iyi olduklarını duymak istediğimiz kişiler için de geçerli bu durum. Kısaca, telefon hatları zaten hemen iflas edecektir ama, sonrasında –düzelirse, düzeldiğinde- gene irtibata geçmek neredeyse imkansız olacaktır. “Büyük” denilen 7,0’ın üzerindeki bir deprem insanı donsuz sokağa çıkartır. Telefon, cüzdan alıp parfüm de sıkayım dedirtmez.

B2) Merak edip kendilerinden haber almak istediğimiz kişilerin yanına gitmek isteriz. Nasıl? Yürüyerek ya da ulaşım araçlarıyla. Yolların durumu trafiği kaosa çevirecektir, itfaiyenin, ambulansın geçemediği, belki köprülerin, direklerin ya da ağaçların yıkılıp kapattığı yollarda hangi vasıta hareket edebilir? Açık olan yollara zaten ‘açık’ olduğu için hücum edilecek ve bayram günleri İstanbula dönüş yolundan farksız kilitlenecektir trafik. Toplu taşıma da mümkün olmayacaktır. Öfke, başkalarına yansıtılacak ve korkunç şiddet olayları yaşanacaktır demek mübalağa olmaz. Asansöre binerken birbirine omuz atan insanların ülkesinde, böyle bir facia çok kişiyi seri katile dönüştürebilir. Yürümek, yürüyerek ulaşmak ancak talihle, yakında oturan kişiler için geçerli olabilecek istisna. Evimiz Fatih’te, işim Gayrettepe’de, Havva’nın işi Kadıköy’de, Mustang’in okulu Yenibosna’da, annemlerin evi Bakırköy’de, kayınvalideler Küçükyalı’da. Herkes kaderiyle baş başa.  

B3) Ev enkaz ya da yarı enkaz haline geldiyse evin başından ayrılmak istemeyeceksinizdir. Evde bir aile ferdinin çıkamadan kaldığını ve artık çıkılacak bir ev kalmadığı, moloz yığını olasılığından bahsetmiyorum, o zaten başlı başına bir travma. Ev insanın hayatının parçasıdır, eşya, mal, kıyıya sıkıştırdığı 200 dolar ya da eşinin pırlanta yüzüğünün ‘yanı başından’ ayrılmak istemeyecektir, geçmişte çok duymuştur çünkü necip milletimizin aziz fertlerinin zorda kalmış, çaresizlikle yüzleşmiş insanımıza nasıl yaklaştığı konusunu. Yanlış anlaşılmasın, bu Türklere mahsus, bizim belirleyici bir özelliğimiz değildir, genel olarak insanoğlunun karanlık yüzüdür: Devletin denetimi ve kontrolü ortadan kalktığında hemen daha ilk fırsatta Hobbes’un dediği gibi insan insanın kurdu haline gelir, yağması, soygunu, hırsızlığı, gaspı, bunlar için işleyeceği cinayet büyük bir felaketin takipçisi olur. Klasik siyaset teorisine göre devlet dediğimiz organizasyon ve kurumlar zaten bu yüzden, bir toplum sözleşmesi herkesin güvenliği amacı ile kurulmuştur.  Ama o gün devlet olmayacaktır. Milyonlarca insan devleti ararken devlete ulaşamayacaktır, devlet de ancak günler, belki haftalar sonra elini uzatabilecektir. Felaketin boyutu havsalanın ötesinde olacak çünkü. Bu bağlamda AFAD, Kızılay, TSK, Rus ya da İran Kurtarma ekipleri gelip çadır, battaniye, su, çorba, kadın pedi, bebek maması vs. getirdiğinde insanlar birbirlerine saldıracak, unutulmasın ki metro kapısı açıldığında girmeye çalışanların çıkmaya çalışanlarla kavgaya tutuştuğu bir ülke burası.

C) Binadan ölmeden çıktınız, kriminalize olmuş atmosferden kendinizi korudunuz, yakınlarınızdan kimisini kaybettiniz, kimisine de kavuştunuz. Hayatınız asla ama asla eskisi gibi olmayacak bundan sonra. Altyapı çökecek, rezillik ve sefalet sizi bekliyor olacak. Malınızı, mülkünüzü kaybetmiş halde fakru zaruret içinde yaşayacaksınız. Karaborsayı tadacaksınız, yoksulluğa düşeceksiniz, Bronn’un dediği gibi patates için pırlanta yüzüğüne veda etmeye razı insanlara rastlayacaksınız.


Bu yazıyı daha da uzatabilirim ama ne faydası var ki… Abarttığımı söyleyecek bazılarınız, Gölcük ya da Düzce depremlerinden sonra yaşanan dramların dahi bu ölçüde olmadığını ürkek bir dille ifade edeceksiniz. Bayanlar baylar, sözünü ettiğiniz depremlerin yaşandığı bölgeden on kat fazla insan yaşıyor İstanbul’da. Gölcük depreminde 18000 küsur kişi hayatını kaybetti. (çarpı 10 lütfen.) 2010 yılında, depremden 11 sene sonra hala prefabrik evlerde yaşayanların sayısı 147,000 küsurdu. (çarpı 10 lütfen.)


İnanın bana dostlar,depremde enkaz altında kalıp bu dünyadan göçmek daha evladır hepsinden.


1987 senesiydi, babamın babası dedem kendisini yatağa bağlayan kanserin son günlerinde, şuursuz, inleyerek yatıyordu Çağlayandaki evinde, hepimiz oradaydık. (Rahmetli) anneannem ziyarete geldi, odadan çıktığında halam anneanneme sarılmış, “ben babama doyamadım, ölecek diye korkuyorum” gibi laflar sıralayarak ağlamaya başladı. Anneannem şaşkın bir bakışla “ölse iyi, ölse iyi” diye mukabele etti halama. Duyduğuna inanamayıp aptallaşma sırası halamdaydı.

Ben anneannemin tarafındayım. İnşallah öldükten sonra da yanında olurum. Onun olduğu yer güzeldir.

26 Eylül 2019 Perşembe

'After Butt Hole Expedition Party' Üzerine...




Hemşire:  Oğuz bey günaydın!
Ben: Kim? Ben        mi?  Oğuz ben mi     yim?
Hemşire: Evet Oğuz bey! Bir şey yemek ister misiniz?
Havva: Ne yemek istersin söyle bakiym?
Ben: Çoko krem,      olmazsa nuteeella istiyorum.
Havva: İkisi birden olsun mu?
Ben: Şu anda iki kadınla uğraşamam.
Havva: Hahahahahahaha Peki, başka bir isteğin var mı?
Ben: Sigara içmek.
Havva: Az kaldı, bir saat kadar dayanacaksın. Başka?
Ben: Bu  ndan daha sıcak,       daha güleryüzlü bir kadın gelebilir mi?
Havva: Daha sıcak, daha güleryüzlü bir kadın gelebilir mi… Bir bakiym  dışarıda nelerimiz var, olur mu?
Ben: olur.
Havva: Tercihin var mı? Boy, kilo, saç, şu bu?
Ben: Tercihlerimi biliyorsun.
Havva: Hahahahahhaha, senin aklın yerinde ya, tamam.
Ben: Bu hal        U.’da da böyleydi, konu   şuyordu ama       konuş  tuğu nu hiç anlamıyordu.
Havva: Zaten söyledi U., ‘saçmalayacak, videoya çek’ dedi.
Ben: Beş    dakika sonra                saçmala  manın dozunu arttttırıraabilirim.
Havva: Oooo, daha eğlenceli.
Ben: Benim karnım hala ağrıyor.
Havva: Tamam.
Ben: Son olarak,             U.’ya       göndee rmeyin böyle bir şey, adamıın   gözünde    şiddet dolu,         mesağfeli,   astığı astık kestiği kestik bir çalış anım.
Havva: Hımm. Ama bence bu kabul edilebilir bir şey, sonuçta narkozdan çıktın. Bunu göndereyim, hem o kadar çektim, bir buçuk dakika oldu.
Ben: Sen tabi eağuassssun.


Kolonoskopi için yapılan narkozdan sonra uyanmak böyle bir şeymiş. Sarhoş konuşmasından farksız, yarı açık gözlerle kelimeleri uzata uzata… Hiçbir şey hatırlamıyorum bu konuşmaya dair, Havva videoya çekmese kimse de inandıramazdı beni böyle saçmaladığıma. İnsan ne garip bir canlı lan, zerre kadar bilincim yerinde değilken söylediğim şeylere bak.

Hepsi bir yana: Allahım, benim gibi bir öküze Havva’yı nasip ettiğin için sonsuz kere şükürler olsun sana…





Not: Utanılacak bir şey değil, her erkeğin başına gelmiştir, gelir ya da gelecektir diyorlar bu işlem için. İnşallah sıramı savmışımdır.

9 Eylül 2019 Pazartesi

Yabani Kedi ve Beyinsiz At Üzerine...


Çok uzun zaman olmuş yazmayalı. Kayda değer bir şey olmadığından ya da buraya yazmaya üşendiğimden değil, sadece yazmak istemediğimden bu kadar büyük bir boşluk ortaya çıktı. Üç aya yakın. Aslına bakarsanız bir sürü şey yaşandı hayatımda iz bırakan bu üç ay içinde, ama ne yapayım, kaşlarımı yolmak daha kolay geliyordu blogu açıp size (tabi kendime, bu blogu bir daha insanlara açar mıyım Allah bilir) anlatmaktan.

Özetlere geçelim o zaman: Üç hafta evvel, bugün 22. Gün, benim güzel kedim, güzel kızım dediğim dünya harikası varlık,  bana düşkün feminen güzellik, annemin kibir abidesi kraliçe, kayınpederimin uyuz dediği kuyruklu zarafet, Mi, evden kaçtı. Mustang’ın tuvaletinin sineklikli penceresine atlayıp, sinekliği yırtıp karşı apartmanın çatısına zıplayarak kaçtı hem de. Kepçe’nin eve gelişi onu çok olumsuz etkilemişti, bunun farkındaydık ama evden kaçmak nedir ya? İki seneyi aşkın süredir bizimle olan Mi hakkında kendisini bize veren kadın o vakit geçmişte bir dönem bahçede yaşadığını söylemişti, zaten kendi evi de bahçe katındaydı. Gene de ekmek evden su gölden yaşadığı, Havva’nın kusursuz bakımı, benim sevgi-merhamet yağmurumdan bıkıp, Kepçe’den kaçıp gitti. Nereye? Sokağa… Bir tür The Call Of The Wild versiyonu gibi. Bu arada ben bu kediye o kadar bağlanmışım ki, kaçışı/gidişi sanki coşkunca aşık olduğum bir sevgili tarafından terk edilmişim gibi sarstı beni. Meğer internette dolaşan Kedi Günlüğü üzerine kaleme alınmış zırvalarda gerçek payı varmış. Kepçe’ye kaldık ailece.

Bu da tam soytarı, karakteri Mi'den tümüyle farklı. Çirkin ama kalbi güzel kızlar gibi. 



Mustang üniversite sınavı sonunda siktiriboktan özel bir üniversitenin sikik bir bölümünü %75 bursla kazandı. Bu işleri bilmeyenler, çoluk çocuğu henüz bu aşamaya gelmemiş bizim nesilden tipler yukarıdaki cümleyi pek ala yanlış anlayacak, “e iyi işte, güzel bir burs da kazanmış” diyecekler. O iş öyle değil. Bizim nesil zamanında Bilkent, Koç vs. okulların burslu ve burssuz bölümleri vardı, burslu bölümüne Boğaziçi-ODTÜ ayarındakiler kabul edilir, baba parasıyla ancak okuyabilecek 45 IQ sahibi tembel sürüngenler de burssuz olarak bu okullara kıçlarını yaya yaya girerlerdi. Biz burada, bütün bir sene yatıp, günde yarım saat bile çalışmayıp, okulun son dört ayında ‘çok gürültü oluyor, gitmeyip evde çalışayım’ diye annesini kandıran ve sonra dört ay boyunca öğleden sonra uyanmayı adet edinen, o periyotta dahi yarım saat bile çalışmama düzenine halel getirmemiş bir geri zekâlıdan bahsediyoruz. İstanbul’daki hiçbir devlet üniversitesini kazanamamış bir geri zekâlı bu. Özel üniversiteler arasında da en dandiklerinden birine ancak – tabi parasıyla- kapağı atabildi. Taa ne zaman Mustang üzerine şu yazıda değindiğim konuları hatırlar mısınız? O kadar kısa sürede herifin kaç paralık bir mal olduğunu anlamıştım ben. Zeki adamım. Bunu siz de biliyorsunuz.


Daha bir sürü şey yazacağım ama boş verin. Yeni nesil denilen güruhun yarısı dünyadan, bilimden, hayattan, sanattan kopuk, hayallerine pompalanan dine, tarihe, geçmişe tapınan saçma sapan fanatikler olarak yetişiyor, Mustang’in dâhil olduğu diğer yarısı bohem yaşamı idealize eden, çalışmayı ve üretmeyi küçümseyen, sadece tüketim ve haz peşinde carpe diem’i tümüyle yanlış anlamış aptallar sürüsü olarak.
Çok sert olduğumu düşünüyorsunuz belki Mustang’e karşı. Ah, sevgili dostlarım. Bu hayvan, sınav puanları açıklandığı akşam, evde annesi kan ağlarken, benim suratım düşmüşken odasına gidip her gece yaptığı gibi saat 4am’e kadar bilgisayarda FM oynadı, ertesi akşam arkadaşının doğum günü partisinde çılgınca eğlendi, yetmezmiş gibi alkol komasına girdi. Hastaneden topladık.


Çünkü kararlı: Mick Jagger olacak. Veya Ozzy Osbourne. Aşağısı kurtarmıyor.

12 Haziran 2019 Çarşamba

DEĞİŞEN VE DEĞİŞMEYEN ŞEYLER ÜZERİNE…




Zaman akıyor. Iron Maiden bir şarkısında “the sands of time, for me, are running low” buyurmuştu. Kimi zaman su gibi aktığı hissedilir, bazen de geçmek bilmez gelir bize, ne var ki o hep aynı hızda akar gider. Kum tanecikleri tükenene kadar. Azalıyor tepecik, var mı itirazı olan? Baba tarafım hayata tapınan, aldıkları her bir nefes için delice mutlu olan salaklar, anne tarafım ciğerlerine çektikleri hava kütlesi bu kez son olsun, daha istemez, bitsin bu iş diye mırıldanan gamlı baykuşlar. Benden nasıl olmamı bekliyor ki insanlar? Kardeşimin yaptırdığını öğrendiğim etnik kökenle ilgili DNA testiyle üç aşağı beş yukarı benzer olduğu varsayılabilecek genlerimde %35-40 Balkan, %35-40 Pers, %20 Türk özellikleri var mesela. Aq, Helenistik kültür adamıyım ben, DNA’m bunu bağırıyor, içinde bulunduğumuz çağ duymuyor. Duysa ne yapacak peki? “ha, OK o zaman” der geçer. Neyse.

Geçen zamanda neler olduğuna gelince…

 Kuyruklu sevgilimin iç – dış parazit aşıları için Havva ile beraber veterinere gittiğimizde kafeste bir yavru kedi görmüştük, belli ki sahiplendirilmek için meçhul bir talihli (belki de talihsiz) birini bekliyordu. Sıradan, tipi, görünüşü her hangi bir özellik taşımayan 2-3 aylık bir tekir. Malum, kadınların hormonal yazgılarıdır: Annelerinin kucağında, bebek arabasında vs. bir insan yavrusu görmeyiversinler, hemen içleri titrer, sevgi ve şefkat kabarması yaşarlar. Belki lanet olası potansiyel bir ittir o bebek ya da her fırsatta sıçan kusan ağlayan bir işkenceci. Veya anası nefret ediyordur kendisinden, sevmediği bir adamdan yapmış olabilir, boşanmak istiyor da yavru yüzünden adım atamıyordur, bir sürü olasılık var. Ama hayır, başka bir kadın gördüğünde bunları aklına dahi getirmez kahrolası hormonları yüzünden. Havva bunun bir üst modeli. Bütün bebeklere, çocuklara aşık, bir de hayvanlara. Daha önce aramızda geçen bir konuşmayı hatırlatayım, ne tür bir şefkat jeneratörü varsa artık içinde, sürekli üretim halinde, dinlenmesi arızası yok: Veterinerdeki kedi yavrusunu görünce eridi. Kafesin parmaklıkları arasından kediye dokunmaya çalıştı, kedi zaten el kadar, patileri de kalem gibi ince, gözümün içine baktı Havva, arada bir depreşen ve şimdi gene ağzımı yokladığı eve ikinci kedi alma konusu gözlerinde alev alev yanıyor… Veteriner baktı Havva için için istiyor kediyi, başladı anlatmaya; çok sevgi dolu, çok oyuncu bir kediymiş, alırsak pişman olmazmışız falan filan. Hiç oralı olmadım, net bir şekilde veterinerin duyacağı şekilde Havva’ya bir kedimizin olduğunu, ikinci kedinin masrafının, zahmetinin, meşguliyetinin bize zorluk çıkaracağını, katiyen ikinci bir kedi istemediğimi söyledim. İtiraz etmedi, başını öne eğip peki dedi, daha önceki ikinci krizleri gibi sönümlenmesini bekledi. Parazit damlalarını aldık, eve geçtik.


Birkaç günde bir yavru kediden bahsetmeye başladı sonra. Bir kere – o da kafeste – gördüğü kediyi özlediği belliydi, evdeki kedimizi (benim kuyruklu prensesim) sevip okşarken bile veterinerdeki yavrudan bahsetmeye başladı. Kafeste olduğu için üzülüyordu, iyi bir ailenin evine gitsin diye dua ediyordu.

20 Mayıs, evlilik yıldönümümüzdü. Hediye almak lazım tabii ancak para yok. Güzel bir şey almak için ya çok düşünmem, çok uğraşmam, ya da çok para harcamam gerekir ama ne para ne enerji var. Tarih yaklaştıkça fark ettim ki evlendiğimiz günde beri set çekip kesinlikle kabul etmediğim ikinci kedi meselesinde ışık yakacak olursam, pırlanta yüzükten daha mutlu olacak Havva, böyle tuhaf bir çocuksu/meleksi bir yanı var. (By the way, Geçen hafta kendisine nişan hediyem olan pırlanta bileziği metroda düşürdü. Gitti, kaybetti! Pis. Neyse.) Gittim veterinere, aaa, vitrindeki kafes boş. İnşallah biri gelip evine götürmüştür diye içeri girdim, içerde veteriner, 50 yaşlarında bir adam, üç tane de 25-30larında hatun keyifle sohbet ediyorlar, yavru kedi de bir onun kucağında, bir öteki alıp burnuna öpücük konduruyor filan. Birkaç saniyede anlaşılıyor ki grup birbirine yabancı, orada toplaşmışlar, hayvan sever tipler. Veteriner beni tanıdı hemen, ruhsuz bir ses tonuyla bu yavrunun cinsiyetini sordum. “Dişi” dedi adam, hadi ya, keşke erkek olsaydı diye söylendim. Orta yaşlı adam dişiler çok uyumludur sevecendir diye itiraz etti hemen, kadınlar görünüşümden korktular sanırım, ses çıkarmadan bana baktılar. Bir adama, bir veterinere baktım. “Erkek olsaydı arkamı dönüp gitmiştim şu an, bu konu benim için kapanmıştı. Erkek kediler pis ve çirkef oluyor genelde, maalesef dişiymiş, şimdi biraz daha düşünmem lazım” diye yarım ağızla konuştum. Kadınların kafası karışmış olmalı diye onlara döndüm, “ne varsa kızlarda var” diye Buster Keaton yüzüne iliştirilmiş Tecavüzcü Coşkun cümlesini çıkardım ağzımdan, kıs kıs gülen veterinere selam verip çabucak çıktım oradan. Aradan üç dört gün geçti, gene yolumu oraya düşürdüm, içeri girdim. Farklı insanlar, aynı sahne: Veteriner,  50lilerinde bir adam, iki ya da üç tane, tam hatırlamıyorum sayılarını, 30larında kadınlar. O an kafamda bir ampul yandı: Orta yaşlı erkekler için veterinerler münbit, bereketli bir piyasa niteliğindeydi, kadın peşinde koşmaya gerek yok çünkü zaten veterinere gelenlerin çoğu kadın. Bu hayvan manyağı tipler, kendileri gibi arıza adamlara da çok soğuk/nemrutça davranmazlar, çünkü ortada asgari müşterek var. Kedi, köpek. Hele bizimki gibi veteriner de sohbete, muhabbete düşkün ve oturma odası ortamında tutuyorsa muayenehaneyi, her şey kıvamında demektir. Neyse, şimdilik benim için erken, hem zaten dünyanın en harika kadınıyla evliyim, bunları düşünmenin sırası değil dedim kendime, veterinere selam verip şöyle konuştum: “Evde 5,5 yaşında, sakin, huzurlu, melek ruhlu bir kedimiz var. Bu yavruyu alırsak aralarında anlaşmazlık olabilir, yaş farkı, kuşak farkı çok. Eğer huzursuzluk yaşanırsa geri getirebilme şartıyla bu yavruyu almayı düşünüyorum, onay veriyor musunuz?” Ondan önce piyasa lafa daldı, çok iyi anlaşırlarmış, kucak kucağa uyurlarmış, abla kardeş olurlarmış… Yersen. Veteriner 10 gün beraber kalsınlar, eğer sorun yaşamaya devam ederlerse geri getirebilirsiniz dedi. Ertesi gün 20 mayıs, evlilik yıldönümü, işten gelen Havva’yı yolda karşıladım, bir şey söylemeden veterinere doğru götürdüm, ne olduğunu anlamadı bile benim güzel sevgilim. Evimize ikinci bir kedi almakla ilgili tüm çekincelerimi veterinerin huzurunda tekrarladıktan sonra konuşmamın sonunda “ikinci evlilik yıldönümümüz için sana hediyem, bu konudaki vetomu geri çekmek, tüm sorumluluğu sana yükleyerek önünde engel olmaktan çekilmek” diye kestirip attım, 10 gün şartını da yineleyerek. Havva, benim güzel Havvam, az daha sevinçten ağlayacaktı. O kadar mutlu oldu. Çeyrek saat sonra evdeki hayvan sayısı bir artmış oldu böylece. Bir öküz, bir at, iki kedi. Üç haftadır beraber yaşıyoruz, küçük şırfıntının ismi Kepçe oldu. Benim güzel prensesim, uslu, uykucu, sakin, iki yıldır bir kez olsun hiçbir mobilyayı tırmalamamış, geldiği günden beri sehpada dizili duran satranç taşlarını devirmemiş, eve en küçük bir zarar ziyan vermemiş bir hanımefendi, 3 mart doğumlu bu sokak kızı ise tam tersi, yaramaz, ısırgan, tırmıkçı, hoplayan zıplayan fırıldağın teki, her şey oyuncak onun için, topuğum da, kuyruğu da, askıdaki çamaşırlar da. Son planda kuyruklu sevgilime hayatı zehir eden bu zilli Kepçe, eve renk ve hareket de getirdi. Her şeyi boş verin, Havva mutlu. Bu bana yeter. Tek kuruş harcamadan içini kıpırdatan bir hediye almış oldum ona.












Bu meseleyi kapatalım.

İki hafta kadar önce geldiler, hakkımda açılmış bir soruşturma bulunduğunu tebliğ edip ifademi almak için davet ettiler. Birkaç gün sonra gittim, gayet medeni bir ortamda üç saat kadar süren ifademi verdim. Saçma sapan suçlamalar var, hepsi yalan dolan. Kendimi savunmak çok tuhaf bir his, iftiraya hedef olmak berbat bir duygu. Üç sene sonra hakkımdaki adli süreç böylece başlamış oldu. Sonrası Allah kerim. Üzerime sıçratılmış bu çirkin lekeyi temizleyebilirim umarım.

Bu konu da bu şimdilik bu kadar.

7 Mayıs 2019 Salı

Economics 101 Üzerine


Flann O’Brien’dan ve okuduğum ilk kitabı Üçüncü Polis’ten bahsettiğim blog yazısını hatırlıyor musunuz? Cevabınız hayır değil mi, ne yapalım, canınız sağolsun. Zaten hatırlasanız bile değişen bir şey olmazdı, neticede kitabı okumadınız, sittin sene de okumazsınız. Ona da canınız sağolsun. O zaman biraz spoiler vermeme itirazınız olmaz herhalde.

Kitabın giriş cümlesi şöyle: “İhtiyar Philip Mathers’ı, çenesini kürekle paramparça ederek nasıl öldürdüğümü herkes bilmez; ama öncelikle John Divney’yle olan dostluğumdan bahsetsem daha iyi olur, zira içi oyuk bir kol demirinden kendi elleriyle yaptığı özel bir bisiklet pompasını boynuna indirerek ihtiyar Mathers’ı yere ilk yıkan o olmuştu.”
Soygun gayesiyle girdikleri evde ihtiyar adamı öldürdükten sonra mevtanın sakladığı paracıkları aramaya başlar kahramanımız, birkaç sayfa sonra onun şu anlatısıyla karşılaşırız:
“Tahta parçasını kaldırdım, yanı başıma koydum ve bir kibrit çaktım. Kaldırdığım tahtanın altındaki boşlukta belirsiz yatmakta olan siyah metalden bir para kutusu gördüm. Elimi içeri sokup parmağımı hafifçe geri yatmış olan kulpa geçirdim, ama kibritin ateşi birden bire titreyerek söndü ve birkaç santim havaya kaldırdığım kutunun kulpu parmağımdan kayıverdi. Başka bir kibrit çakmadan elimi boşluğa daldırdım ve tam kutuyu kavramak üzereyken bir şey oldu.
Bunun ne olduğunu tanımlamaya çalışmak beyhude bir çaba olur, ama şu kadarını söyleyebilirim ki, olanı biteni az çok idrak etmeye kalmadan korkudan ödüm patlamıştı. Bende ya da odanın kendisinde olağanüstü bir değişiklik olmuştu. Sanki gün ışığı tabiata aykırı bir şekilde birden bire değişivermiş, gecenin ısısı bir anda muazzam bir dönüşüme uğramış ya da sanki havada yoğunluk göz açıp kapayıncaya kadar iki kat azalmış ya da artmıştı. Belki de bütün bunlar ve diğer her şey aynı anda olup bitmişti, çünkü duyularım tamamen sersemlediğinden hiçbir şeye anlam veremez olmuştum. Yerdeki boşluğa daldırdığım sağ elimi mekanik bir şekilde kapatıp hiçbir şey bulamayınca bomboş bir halde geri çektim. Kutu ortadan kaybolmuştu!”
Bir sayfa daha okuyunca anlatıcının öldürdüğü ihtiyar Mathers’i aynı evde kendisine sessizce, hareketsiz, ama dik dik baktığı satırlara denk geliriz. Anlatıcı uzun uzun tasvir eder bu tekinsiz anı, sonra da evden çıkar gider, kitap devam eder fantastik/gotik/komik çorbası olmuş atmosferiyle. Finalde anlarız ki, anlatıcının elinde kibritle para kutusu diye kurcaladığı şey aslında bir patlayıcıdır, kutunun içindeki bomba patlamış, anlatıcı daha o sahnede ölmüştür. Ne var ki sonrasında kendisini hala hayatta sanmakta, öldüğünün farkına varmadan türlü maceralara sürüklendiğini zannetmektedir. Öldüğünü farketmemiş bir ölü. Yaşamıyor, yaşadığını zannediyor.



Bir süredir iş hayatı içerisindeyim. İnşaat/taahhüt sektörünü yakından gözlemleme fırsatım oluyor ömrümün bu döneminde; büyük patronu, onun taşeronu olup aynı zamanda başkalarının patronunu, ofis çalışanlarını, formenleri, ustaları, beyaz ve mavi yakalıları, mühendisleri, mimarları, teknik elemanları, İSG uzmanlarını, sağlık personelini, vinç operatöründen şantiye bekçisine kadar türlü türlü insanları inceliyorum. İki yılı aşkın bir süredir böyle. Olayın finans ayağına da kafam elverdiğince vakıfım diyebilirim. Şunu en baştan ve en kesin ifadeyle yazmakta hiçbir beis görmüyorum: Herkes batık. Herkes müflis. Herkes pert. En başta bir işi almak neredeyse Adriana Lima ile akşam yemeği ayarlamak kadar zor. İş demek, başlangıçta benzer firmaların sinekler gibi üşüştüğü bal kavanozu gibi bir şey. Mekanik ya da elektrik taahhüt şirketleri vb. otel, hastane, konut gibi işleri almak girecekleri ihaleler için olmayan paralarından teminat mektubu vermek adına bankalara kırk takla atıyor, nasıl 13 yaşındaki kız da, 55 yaşındaki olgun abla da 21 yaşındaymış gibi giyinip kuşanmaya çalışır, aynen öyle, her firma –küçükse kendini olduğundan çok büyük ve etkin, pörsümüş ya da karanlık geçmişiyle üzeri çizilmişse de kendisini hala enerjik ve aktif göstermek için- hem ana işverene, hem bankalara milyon tane şirinlik yapıyor, başka çaresi yok, aksi takdirde işi alması mümkün olmayacak. Riyakarlık sayılmaz bu, patron para kazanmak, çalışanlarına maaş vermek zorunda. Velev ki işi aldı diyelim, elektrik santralinden asansör donanımına, yangın kazanından pis su pompasına kadar, havalandırma kanalından kıytırık boru ya da vida-kelepçelere kadar yüzlerce kalemlik bir malzeme listesi var. Bunların temini hakkında patron kaderiyle başbaşa, zaten en baştan istenilen teminat mektubu, işveren tarafından “bu işi sana vereceğiz ama eğer bizden alacağın ödemeler gecikirse kendi başına ayakta durabilecek misin, onu görmemiz lazım, istediğimiz tutarda bir mektup getirmeye gücün yeter mi bakalım” demekten farksız. Sonra, velev ki iş alındı, söz gelimi falanca hastane inşaatının demir-çelik konstrüksiyon işi olsun, illa ki sözleşmeye aykırı davranılacak, çünkü sorun hep ayı. Ana işveren “işi bitir, paranı al” moduna geliyor, taşeron işveren “paramı düzenli ödeyin, işi bitireyim” diye tavır alıyor, bu arada ne o parayı zamanında verebiliyor, ne diğeri parasını almadığı için işi bitirebiliyor. Neden? Çünkü herkesin önceden kalma başka borçları var. Ana işverenin cebinde 4.000.000 yok, arsayı almak için bankadan çektiği kredinin, bu arada hastaneye alacağı cihazların, bakanlık ruhsatının vs. nasıl kapatılacağı derdinde. Aralarda ufak meblağlarla öldürmeyecek kadar para çıkartabiliyor o kadar. Taşeron işveren parasını takvime göre alamadığı için vaatlerini yerine getiremiyor, getiremediği için alacağını düşündüğü paraya göre yaptığı planlar –malzeme alımı ve üretimden ‘buradan gelecek ödemeyle filanca banka kredisini de kapatırım’ ümidine kadar- alt üst oluyor. İşçi maaşını alamıyor, yemek tedarikçisi, nakliye gibi ara unsurlar durumdan en acı şekilde etkileniyor. Bu noktada korkunç kısır döngü başlıyor demek yerinde olurdu, ama hatırlarsanız az evvel ana işverenin cebinde 4.000.000 yok demiştim, çünkü başka kalemlere yapmaya öncelik verdiği masrafları vardı. Hâlbuki bu demir-çelik taşeronuna alacağı hizmet karşılığında 1.000.000 vermek üzere anlaştı. Mekanikçisi ayrı, elektrikçisi ayrı, betoncusu ayrı. İşte şimdi kısır döngüye geldik, herkesin çılgınca, havsalayı zorlayacak ölçüde borcu var. Herkesin de aynı ölçüde çılgınca, akılları durduracak kadar çok alacağı var. Ama para yok. Para kimsede yok. Yedi sıfırlı alacağı olanın da, dört sıfırlı alacağı olanın da parası yok, çünkü hiç biri alacağını alamıyor.

Peki hayat nasıl devam ediyor? Tahmin ettiğiniz gibi, borçla. Uygun, nispeten düşük faizli kredi bulunduğu anda bankalara hücum ederek, karşılıklı çek kırdırarak, faktöringlerin kapısını aşındırarak, maaşları geciktirerek, diş sıkarak.


Bu konuda daha çok şey yazabilirim, ama gerek yok. Dedim ya, aslında herkes batık. Bitik. Mücadele ediyorlar, ayakta kalmaya çalışıyorlar, ustabaşı da, mühendis de başka çareleri yok, didiniyorlar. Çalıştığım şirket 2018 yılı içinde 6.000.000TL’den fazla çek ödedi. Bugün itibarıyla, yani yılın ilk beş ayında 2019 yılı için 4.500.000TL yakın çek kesildi. Büyük rakamlar. Bu paraların kazanılmadığını, gelecek paraların hayaliyle/ümidiyle çekilen kredilerle, alınan borçlarla, çek paslaşmalarıyla daha da dibe batıldığını anlatmaya çalışıyoum sadece.


Sektörde yakın zamanda iflas etmiş bir firma hakkında sarf edilen “falancaları duydunuz mu? Bir günde 17 çekleri yazılmış, patlamışlar.” cümleleri, ihtiyar Philip Mathers’i görmekten farksız.

Ekonomi hakkında da yazdım ya, bu bloğa artık karada ölüm yok.







Not 1: 60m. Uzunluğundaki vincin operatörüne (adam deli, hiç kimseye eyvallahı olmayan tam bir arıza, siz de yaz-kış, yağmurda fırtınada Allahın her günü 60m. yüksekliğindeki bir vince merdivenle tırmanacak olursanız arıza olmanız kaçınılmaz) geçenlerde büyük patron sordu, her tırmanışında bir büyük şişe su ile çıkıyorsun, boş şişeyle iniyorsun, o su ne oluyor diye. Adam öyle pis bir kahkaha attı ki herkes o suyun ne olduğunu anladı. Kıssadan hisse: Vinçlerin altından geçmemeye özen gösterin.

Not 2: Bugün iş dönüşü metroda elimdeki kitaba, Ceberut Martin’e gömülmüşken duraklardan birinde Erol Mütercimler geldi yanıma oturdu. Başımı çevirip “Winter is Coming” demeye durdum, son anda kendimi tuttum.