17 Haziran 2018 Pazar

Özel Durumu Olan Bir Kedi Üzerine...



Geçen sene, mayısın yirmisinde evlendik. Havva daha evlenmeden başlamıştı bir kedi istediğini söylemeye, dünya harikası kedisini kaybedeli iki ay olmuştu ve yıllarca süren beraberlikleri nihayete erince Havva çok büyük bir boşluk, hüzünlü bir yokluk içine düşmüştü. Eh, ben de kedileri severim, O’nun kadar yoğun olmasa da geçmişte güzel duygularla aynı evi paylaştığım bir kuyruklu vardı. Nikâhın ardından –galiba ertesi gün- sanki marketteki raflarda bizi hazır bekliyormuş gibi başladı sızlanmaya, kediii, kediiiii diye. Olaya el koydum tabi, acele etmeyelim, araştıralım diye. Yaşını başını almış, gün boyu evde yalnız kalmaya alışmış, kısırlaştırma işi ile bizi uğraştırmayacak iyi huylu bir kedi bulmak kolay değil. Bir haftalığına püskürtebilmişim ancak, ikinci haftamıza adım attığımızda gene başladı, ‘ama kediiiii, olmaz mı, kediiiiiiii’. Sahibinden.com’a bakmaya başladım çaresiz, orada ücret talep edilmeyen, çoğunluğu tekir, çeşitli yaşlarda ve tiplerde yüzlerce kedi (ve başka petler) sahiplendirilmek üzere yayınlanmış ilanlarda arz-ı endam eder. Havva lütfedip seçimi bana bırakmıştı çünkü benim kıstaslarım vardı ama O’nun yoktu: Yeter ki kedi olsun. Yo,  şimdi hatırladım, tek koşulu beyaz kedi istemiyor olmasıydı, eski hatıraları canlanmasın diye. Ben öyle miyim? Tekir olsun, daha sağlıklı bir tür. Kılkuyruk değil, tüylü kalın kuyruklu olsun. Gözlerini sarı istemem, sarı olmasın da ne olursa olsun. Yavru olmasın, uğraşması zor olur. Çalışan insanlarız, evde tek başına kalmaya alışmış bir kedi olsun. Cins olmasın, sorunu bitmez. Çok yaşlı istemem, hem hastalığı bitmez, hem de çabuk ölür, bağlanmaya değmez. Tabi kısırlaştırılmış olmalı ki ne operasyon parası çıksın cebimizden, ne de muhabbet tellallığı ile uğraşalım. Nikahtan tam on dört gün sonra, 3 Haziran’da evin kapısından girdi Mİ. Hanımefendiyi ben buldum sözünü ettiğim siteden, sahiplendirmek isteyen kişiyle ben konuştum, sanki kediyi şirkette işe alıyormuşum gibi sorular sordum, neyse, içime sinince Havva ile paylaştım, O zaten bayıldı hemencecik, o tarihten bu yana Mİ evin bir parçası oldu. Evdeki tüm bireylerle farklı bir ilişki geliştirdi zamanla; Havva’yı çok seviyor, sıklıkla yanında olmayı istiyor, esas önemlisi en çok güvendiği, beraberken kendisini emniyette hissettiği kişi Havva. Benimle münasebeti ise çok farklı: Sevilmek, okşanmak istediğinde gözlerinin ilk aradığı kişi benim, düpedüz âşıkmış gibi davranıyor bana. Havva onu okşarken gurlaması sade, yumuşak, mırıltılı, ben elimi dokundurduğumda ise daha gür, daha coşkulu. Zevkten kükrüyor. Bu durum ilk önce Havva’nın dikkatini çekti, ardından metres/kaçamak esprilerini yürürlüğe soktu sevgilim. Kumu temizleyen o, mama-su veren, aşılarını damlalarını takip eden o, kısaca tüm çileyi Havva çekerken sefasını süren benim Mi’nin. İtiraf edeyim ki ben de birazcık ona tutkunum galiba. Bu arada Mustang’ten ödü kopuyor kedinin ama ölesiye de merak ediyor yaptıklarını, hareketlerini, en çok da odasını.

Bir seneden biraz fazla zaman geçmiş bu yeni hanımefendinin aramıza katılmasının üzerinden, peki ben ne yapıyorum arada bir, Havva’ya ya da bir başkasına belli etmeden gizli gizli? Bazen açıyorum sahibinden.com’u, sahiplendirilmek üzere bekleyen, siteye konulmuş başka kedilerin ilanlarına bakıyorum. Ne için? Hiçbir sebebi yok, sadece bakıyorum. Eve ikinci bir kedi alacak değilim, Havva bunu tüm şirinliğiyle teklif ettiği zamanlar takındığım şedit yüzümle püskürtmüştüm O’nu. Eh, Mİ’den kurtulmak, ne bileyim, başka bir kediyle takas etme gibi bir derdim de yok yani. (Takas dedim, sanki kedi swinger’i gibi bir şey… Ulan yazarken aklımdan dahi geçmeyen şeyler dökülebiliyor parmaklarımdan.) Böyle garip bir alışkanlık benimkisi. En iyi arkadaşım Amerika’da hasarlı yatların satışa çıkarıldığı sitelere göz atıyor sıkıldığında, 120,000$’lık yatların ufak tefek hasarlarla fiyatlarının onda bir oranına düştüğüne bakıp, beş bin dolar nakliye ücreti ile Tuzla’ya tamire götürmeyi, birkaç milyarlık masrafla Türkiye’deki rayicinden –ortalama 200,000£- satma hayalleri kuruyor, ben de kedi ilanlarına dalıyorum işte. Neyse. Şair’in dediği gibi, “kimi saat köstek donanır, kimi peygambere inanır.” Öyle işte.

Dün gece, saat 2am filandı, uyumamak için gene kedilere dadanmışken şöyle bir ilana rastladım. İlan yok olur gider bir süre sonra, o yüzden ekran görüntüsünü almak da şart diye düşündüğümden aşağıya koyuyorum.
 


 Bir kedi ilanının açıklaması, insanı neden ağlatır? Gecenin ikisinde, uyumamak için direnirken bozuk bir Türkçeyle, kötü bir imlayla yazılmış bu açıklamaya denk gelmek nasıl hançer gibi saplanır insanın yüreğine, insanı sarsar, alt üst eder böylesine?
Hamile iken göbeği moraracak kadar vahşice dayak yemesi mi?
Darbelerin şiddetiyle rahmindeki yavrucukları düşürmüş olması mı?
Suç delillerini ortadan kaldırmak isteyen failler tarafından soğukkanlı bir şekilde kedi ceninlerinin poşete konulup çöpe atılması mı?

Bunlar değil. Virgilius 45 yaşını iki ay sonra dolduracak, 46’ya adım atacak. Terentius, “Ben insanım, insana ait hiçbir şey bana yabancı değil” diye bir laf etmiş 2200 sene önce, ben eli arttırıyorum, insana ait hiçbir orrrosspu çocukluğu bana yabancı değil diyorum. Esfel-i safilin denilen hale dönüşmesi çok kolay insanoğlunun. Hayatım insanın insana, insanın hayvana, insanın doğaya, neticede insanın ötekine ve kendine yaşattığı cehennemi görerek, işiterek, okuyarak, düşünerek geçti. Eski mesleğimin de özü buydu zaten. Bir dünya krallığı için şeytana uyulabilir Macbeth’in yaptığı gibi, Lucretia’nın ırzına geçen Tarquinius’u şehvetiyle yargılarsınız ya da sokak köpeğine tecavüz eden haplanmış serseriden mideniz bulanır. Çocuğunu pedofillere satan anneyi de, öz kızına 24 sene boyunca kilitli tuttuğu evinin bodrumunda tecavüz eden, yedi de çocuk doğurtan Josef Fritzl’ı da derhal aklınızdan çıkarmak ve unutmak istersiniz. Bozuk, çürümüş bir yiyeceği ağzınızda çiğnerken allak bullak olur ve çabucak kusar ya da en iyi ihtimalle tükürürsünüz ya, hani keşke yemeseydim diye iç geçirirsiniz, tıpkı öyle, bu gibi olayları, haberleri öğrendiğinizde içinizden geçen cümlelerden biri de şudur: ‘Keşke bunu bilmeseydim, okumasaydım, duymasaydım.” Doğal olarak katilleri, dolandırıcıları, sapıkları, manyakları, azgınları lanetler, sizden ve sevdiklerinizden uzak olmalarını diler, bunun için dua edersiniz. Bu insanların sizin gibi yaşadıkları, hayatın içinde kimisiyle metrobüste, kimisiyle markette, kimisiyle kafede yan yana, aynı gökyüzü parselinin izdüşümünde, aynı bulutun altında aynı anda bulunmuş olabileceğiniz düşüncesiyle ürperir, bu olasılığı dahi düşünmekten ürperirsiniz. 

Ama dediğim gibi bir yaştan, belli bir görgüden, yaşam deneyiminden sonra artık şaşırmazsınız. Sadece “vay be, bunu da görecekmişim demek” der, başını sallarsınız. Her korkunç hadise midenizin bulanma çıtasını maalesef/ maatteessüf bir nebze daha yükseltir. Ne yazık ki kirlenmek, yıpranmak, böyle bir şey. Eski bir yazıda değindim letaif kavramı vardı, eskilerin ifadesiyle güzellikten, zarafetten, incelikten alınan lezzetlerle ilgili kalpte yer alan sensörlere letaif denirdi. Hacerül Esved nasıl zamanla karardıysa, insan da kararıyor.

Dolayısıyla yukarıdaki ilanda beni ağlatan insanın yaptığı değildi. Buraya kadar yazdıklarımı özetleyecek olursam, insan, hayvandır. Acımasız, zalim, vicdansız yegâne hayvan. Yukarıdaki ilanda ise başka bir şey vardı; tüm bu zulmün nesnesi olan kedinin tavrı. İlanda yazılanlara döneyim şimdi, iki sene önce ya heveslerini almış ya da kısırlaştırmadıkları için kızışmış miyavlamalarından bıkmış koca götlü ibneler tarafından sorumsuzca evden atılmış, diğer kedilerle hemhal olduktan sonra doğal olarak hamile kaldıktan sonra birileri tarafından şeytandan üstün başarı plaketi alacak tarzda zevk için dövülmüş, bu arada taşıyamadığı ceninler kanlar içinde vücudundan çıkınca yavrucukları poşete konulup atılmış, perişan halde sokak ortasında bırakılmış bir kedi bu. Birisi veterinere götürmüş, ilanı veren kişi orada rastlayıp tedavisi bittikten sonra alıp bahçesine koymuş ama kedi başka kedilere ve elinde poşet olanlara saldırmış, sadece bir saat sonra ardından veterinere gidip kafesine girmek istemiş. Ne var ki orada da diğer türdeşlerine, köpeklere ve gene poşetli insanlara saldırmış. İlan sahibi alıp bahçesine götürdükten sonra tekrar veterinerin kapısına gitmiş kedi, kafesine girmek için.

Ne kadar da benziyor Mİ'ye...


İlanın başlığı, “Özel Durumu Olan Kedi.” Bundan daha güzel, sarih ifade edilebilir miydi, sanmıyorum. Zavallı kedinin yaşadığı travma onu özel kılıyor. Özel travmalı bir kedi. Güvende hissettiği tek yerin kapalı bir kafes olması, arzusu hilafına kafesin dışına çıkarıldığında da kendisini savunma içgüdüsü ve belki intikam, belki onulmaz bir nefret, belki dinmeyecek bir öfke duyarak elinde poşet taşıyan insanlara saldırması beni alt üst etmeye yetti. Yıkıldım düpedüz. Kelimelerin içimdekileri anlatmaya yetmeyeceğini söylemekle yetineyim.  

Bu yazıyı daha fazla uzatmak, hüzün pornosunu betimlemekten farksız olacak, o yüzden devam etmeyeceğim. Ama söylemek istediğim birkaç şey daha var. 

Uğradığınız haksızlıklar yüzünden herkesten kaçtığınız, içinize gömüldüğünüz zamanları hatırlayın.
Toplumun eziyetine maruz kaldığınızda, korku ve korunma dürtüsüyle nasıl evinize, kurtarılmış adanıza sığındığınızı göz önüne getirin. Çıkmak istemediğinizi.Ürktüğünüzü.
Kendi kafesinizi düşünün.
Hayatınızdaki poşetli insanları da. Onlara bakarken içinizden geçenleri de.


24 Mayıs 2018 Perşembe

Ramazanla İlgisi Olmayan Gayet Kişisel ve Dinsel Sayıklamalar Üzerine…




Bir süredir imkân buldukça Kuran meali okuyorum. Telefonuma indirdiğim bir meal uygulaması var, türlü amcaların meallerini bir araya getirmişler, metroda, vapurda, otobüste vs. telefonun şarjı izin verdiği ölçüde açıp fırsatı değerlendiriyorum kendimce. Anlamadığım, zaten kem küm hecelediğim Arapçası yerine ana dilimdeki meallerin tümünü okuyup hatim indireceğim bu gidişle. 45 yaşıma dek bu işe başlamamış olmamın bir eksiklik olduğunu yeni fark ettiğimi itiraf edeyim; İncilin tamamını seneler önce okumuştum söz gelimi, Ahd-i Atik’in de epeyce bir kısmını. Erişebildiğim Vedalar’ı, ya da Upanişhadlar’ı hakeza. Çevirilerine itimat edebileceğimi düşünsem Zend Avesta’yı da elden geçirirdim. Neyse, dinsel metinlere bu kadar meraklıyım falan feşmekân, gel görelim Kuran’ı bu zaman kadar okumadım işte. Pasajlar, alıntılar, sanki aforizma nev’inden sağda solda karşıma çıkan ayetler tamam da tümünü okumaya hiç yeltenmemiştim. İki tetikleyicim oldu bu konuda; ilki arızanın önde gideni kayınpederim: Havva bana ‘evet’ dedikten sonra ailesiyle tanışma maceramı yazarken kendisine uzun uzun değinmiştim burada. Kavramları ve olayları irdelerken parçalara bölerek muhakeme etme alışkanlığım varken O’nun bütün üzerine kafa yorma metodu diyeceğim, anlaşılmayacak şimdi. Söz gelimi oturuyoruz karşılıklı, önümüzde çay, tahinli çörek, birden x surenin y ayeti hakkında ne düşündüğümü soruyor adam. Benim cevabımı dinleyip tabii ki beğenmiyor, çünkü y ayetinden önceki iki ayete ve hatta z suresinin son beş ayetine atıfta bulunarak kendi sorduğu soruya kendi cevabını uzun uzun veriyor. Zaten damadını bildiğiniz suiistimal ediyor kayınpeder, canı konuşmak istiyor, ev ahalisi adamın söylevlerinden yaka silkmiş halde, benim onların evine gitmem adama eğlence demek. Diyebilirim ki Havva hiç onlara gitmese de kayınpeder ses etmez, merak bile etmez, yeter ki damadı ara sıra dizinin dibine otursun da zavallıcığı sıkıştırsın, önce kısmı diyalog, sonra uzun süreli monolog fırsatı bulsun. Neyse, dedikoduyu bırakayım, bildiğiniz arıza işte. Gene de olaylara, özellikle dini metinlere bütüncül yaklaşımı ve düşünce metodunu beğendiğimden çoğu zaman zevkle dinliyorum O’nu. Aforizma dedim az evvel, Kuran hakkında çelişkilerle dolu olduğuna dair sağda solda kimi yorumlara rastlar, hatta bazı zamanlar biz de bu fikirlere kapılmaktan kendimizi alıkoyamayız ya, bunun sebebi işte sağda solda karşımıza çıkan ayetleri aforizma gibi ele almamızdan kaynaklanıyor, kayınpederin bütüncül yaklaşımını taklit etmeye başladıktan sonra bağlamından kopartılan ayetlerin kiminin neden Hanya’ya kiminin neden Konya’ya gittiğini daha iyi anlamaya başladım. Hâlbuki bütünü okuyunca insan tutarsızlık halinin ortadan kalktığını daha iyi görüyor insan. Bu açıdan kayınpeder bana örnek oldu demek yanlış olmaz. İkinci tetikleyici çok daha sıradan: Aylar önce bir cuma namazındayken vaazı veren imam kalabalık cemaate sordu; aramızda kaç kişi Kuran’ın tamamının mealini okudu diye. Kimse el kaldırmadı, imam da latif bir dille sitem etti bunun üzerine. Yukarıda dedim ya, o kadar kutsal metin okumuşluğum var, ama kendimi Müslüman olarak tanımlıyor olmama rağmen Kuranın tamamından habersizim. Rahatsızlık hissettim haliyle. Sanki “ben zaten Müslümanım, ne gerek var Kuran’ı okumama’ dermişim gibi.


Şu cümleyi tekrar yazayım: “ben zaten Müslümanım, ne gerek var Kuran’ı okumama.’ Aslına bakarsanız buraya kadar karaladıklarımla çok alakasız bir şeyden bahsedeceğim, ama galiba özlemişim bloğu – lafı uzatıp duruyorum. Neyse, bunca tetikleyici faktörün tesiriyle başladım okumaya. Klasik mushaf sırasına göre değil, iniş sırasına göre okuya okuya Mekke dönemini bitirdim, Medine dönemi surelerine başladım geçen gün. Yarısından fazlasını geride bırakmışım demektir bu. Tekrarlarla önceki peygamberler, o peygamberlerin gönderildiği topluluklar, aralarındaki diyaloglar, kâh ümit, kâh tehditkâr mesajlar sıklıkla yer alıyor Kuran’da. Hemen her peygamber öğretiyi yineliyor: Tanrı’ya eş koşmamak, sâlih amel/iyi işler yapmaya ve barışçıl olmaya teşvik etmek, azgınlığı yasaklamak, kıyamet gününü hatırlatarak insanları hesaba çekileceklerine dair uyarmak, inananlara zulüm edildiği takdirde Tanrı’nın gazabının bu dünyada da üzerlerine geleceğine dair insanların dikkatini çekmek gibi. İnanan inanıyor, inanmayan inanmıyor. İnananlar daha ziyade toplumun fakirleri, zayıfları, acizleri. Tebliğe karşı gelen, inananlara tepki gösteren ve türlü eziyetlerle inançlarından döndürmeye çalışanlar da çoğunlukla o toplumun zenginleri, ileri gelenleri. Buraya kadar bilinen şeyleri yazdım; Hud’tan Salih’e, İbrahim’den Lut’a, Şuayb’tan Musa’ya, Yunus’tan Nuh’a, hemen hemen aynı şey.  Bütün peygamberler hemen hemen aynı şeyi söylüyor. Mesaj sabit. İnanmayanların tepkisi ise karşı gelmek, en hafifi alay ya da hakaret etmek şeklinde kendini gösteriyor. Peygamberlere büyücü, deli, yalancı, beyinsiz, mecnun, sapıtmış, sapık vs. yakıştırmalarda bulunan bu inanmayanların en büyük direnç noktası atalarının dinine bağlı olmak şeklinde kendini gösteriyor. “Biz büyüklerimizden böyle gördük, sen bunu değiştirmeye nasıl cüret edersin, sonuçta bizim gibi bir insansın” diyor inanmayanlar. Buradan her peygamberin döneminin devrimcisi olduğu sonucu çıkar ama konuyu dağıtmayayım. Marx demişti ya, tarih, sınıfların mücadelesinden ibarettir diye, tam olarak öyle: İnkar edenler, peygamberlere inananların toplumun zayıf, aciz, alt tabaka kimseler olmasını dahi kendi zenginliklerine, iktidarlarına, konumlarına kıyaslayıp kendi inançsızlıklarına bir dayanak noktası olarak görebiliyorlar, hatta bu yeni inanışı kendi düzenlerine bir tehdit olarak algılıyorlar. Çünkü daha güçlüler, muktedirler, varlıklılar, yani daha akıllı, daha seçkin kimseler; zaten bu özellikler de matruşka misali birbirinin içinden çıkıyor: Akıllı oldukları için zenginler, zengin oldukları için güç/iktidar onlarda, iktidar sahibi oldukları için diğerlerini sömürmekte zorlanmıyorlar, her konuda sözleri geçtiği için de seçkin sınıftalar. Bu nedenle aynı toplumun daha alt sınıflarından çıkan ve belirgin niteliği sadece dürüstlük, temizlik, efendilik olan bir adam ortaya çıkıp “Tanrı benimle konuştu, size O’nun mesajını getirdim.” dediğinde müthiş bir dirençle karşı koymaları bu yüzden. Hem süregeldikleri gündelik hayatı, hem de atalarının dinini (paganizm, putperestlik filan) bırakarak peygamberin peşinden gitmeleri yönündeki telkinlere uymak onlara kabul edilemez geliyor. Burada sözü St. Augustinus’a bırakacağım, İtiraflar’ında konuya olağanüstü bir pencereden bakabilmiş bu aziz:

“Herkes mutlu bir yaşam istiyor, biricik mutluluk olan bu yaşamı herkes istiyor, hakikate dayalı sevinci herkes istiyor. Aldatmak isteyen insanı çok tanıdım, ama aldatılmak isteyenini görmedim. Peki bunlar mutlu yaşamı nereden biliyor, hakikati de aynı şekilde bilmeleri gerekmiyor mu? Çünkü hakikati sevdikleri aldatılmak istemediklerinden belli. Öyleyse mutlu yaşamı sevince, bu yaşam da hakikate dayalı sevinçten başka bir şey değilse, hiç tartışmasız hakikati de seviyorlar demektir, çünkü hafızalarında hakikatle ilgili bir düşünceleri olmasa hakikati sevemezler. O halde niçin sevinçlerini hakikate dayandırmıyorlar? Niçin mutlu değiller? Çünkü hayal meyal hatırladıkları ve kendilerini mutlu edecek hakikatten çok, kendilerini gitgide zavallı kılacak başka şeylerle meşguller. (…) Peki, öyleyse hakikat neden nefret doğuruyor, niçin senin kulun hakikati bildirene düşman oldu, mutlu yaşamı sevdiği halde ve bu yaşam hakikate dayalı bir sevinç olduğu halde? Bunun tek nedeni şu: insanlarda hakikat sevgisi öyle bir hal alıyor ki, bambaşka bir şeyi seviyorlar ve sevdikleri bu şeyin hakikat olmasını istiyorlar, çünkü aldatılmak istemediklerinden, yanıldıklarını da kabul etmek istemiyorlar. İşte bu yüzden hakikat yerine sevdikleri şey uğruna, hakikatten nefret ediyorlar. Hakikatten yayılan ışığı seviyorlar, ama o ışık kendi yanılgılarını ortaya çıkardı mı ondan nefret ediyorlar. Çünkü aldatılmak istemiyorlar, aldatmak istiyorlar, hakikat kendisini onlara gösterdi mi seviyorlar, ama onları kendilerine gösterdi mi nefret ediyorlar. Ektiklerini biçecekler, çünkü hakikatin kendilerini açığa çıkarmasını istemeyenler, isteseler de istemeseler de açığa çıkacaklar, ama o sıra hakikat onlara kendisini göstermeyecek. Evet, doğru, insan ruhu böyle körlemesine, böyle miskince, böyle aşağılık bir şekilde, onursuzca saklanmayı yeğliyor, ama kendisinden bir şey saklansın istemiyor.”


Kitaptan alıntıladığım bu uzun pasaj Çiğdem Dürüşken’e yakışmayacak kadar kötü çevrilse de sadece iki okuyuşta anlaşılabiliyor. Augustinus diyor ki, insan yanıldığını, yanlış yolda olduğunu kabul etmek istemez. Yanıldığını kabul ettiği anda aldatılmışlık duygusu canını öylesine yakar ki, bu da sonsuz kibrine, egosuna bıçak gibi saplanır. O nedenle benliğinin yaralanmaması için doğru olduğunu bildiği şeye bile sırtını döner, kendisini iyi hissetmek için hakikati büker ve kendi gerçekliği haline getirir. Buradan post-truth’a kapı açılır mı doğrusu bilmiyorum, o kavramı bir türlü anlayamadım açıkçası. Ama kibir, inatçı kibir, direngen kibir geri adım atmak yerine dikleniyor hakikate karşı. Al Pacino boşuna mı “vanity is definetly my favourite sin” demişti? İnsana Yaratıcı tarafından atılan, sonra da mücadele edip gem vurması istenen bir tohum bu. Nefs ya da libido denilen bu tohum, insanın içine kök salan bir korkunç bir yabani ağaçtan farksız, sonra ve nihayetinde o ağacı budayan, şekil veren kişi mütevazı birine dönüşüyor, serbest bırakan da vahşi doğasına teslim olmaktan geri duramıyor. Son planda yukarıdaki peygamberlerden biri ortaya çıkıp kendisine vahyedileni yaşadığı toplulukla paylaşınca, karşısına geçiyor bu adamlar: “Neden aramızdan –seçkinlerden- birine değil de sana geldi bu vahiy? Sen bizim dengimiz değilsin. Sen yalancısın, sapıtmışsın, delisin” vs. Yanılmış olmalarını kabul etmemek bir yana, üstelik kendileri gibi dönemin/toplumun eliti değil de, vasat birinin yanlışlıklarını yüzlerine vurması asla kabul edilebilir bir şey değil. Hoş görülemez, lanetlenmeli. Claude Levi-Strauss, Plutarkhos’un Sofra Sohbetleri’nden bir anekdot aktarır bize: ‘Bir gün, yemekte olduğu incir Demokritos’a bal gibi tatlı gelir ve hizmetçisine incirin nereden geldiğini sorar. Kadın bir bahçecinin adını verir ve Demokritos bu tatlılığın sebebini yerinde görüp incelemek için kadından hemen kendisini o bahçeye götürmesini ister. “Boşuna zahmet etmeyin,” der hizmetçi, “zira bu incirleri içinde önceden bal bulunan bir kavanoza koymuşum yanlışlıkla.” “Bu sözün hiç hoşuma gitmedi” diye karşılık verir Demokritos, “fikrimden vaz geçmeyeceğim ve tatlılık sanki incirin kendisindenmiş gibi sebebini arayacağım.”


Buraya kadar yazdıklarım, ilahî davetle karşılaşan insanın şeytanî yanı olarak değerlendirebileceğimiz nefs-i emmâre marifetiyle ileri sürdüğü reddiyenin kendimce açıklaması. Şimdi biri çıkıp da “ya iyi hoş da, belki de sözünü ettiğin ilahi daveti duyan kişiler ateistti, o yüzden karşılarına gelen ve kendisini peygamber olarak tanıtan adama metelik vermediler, ciddiye almadılar, olamaz mı yani?” şeklinde bir soru yöneltebilir. Olamaz diyeyim ve ekleyeyim: ateizm illo tempore yaygın değildi, boyumu aşacak laflar etmek istemem elbette, ne var ki bugün anladığımız/kullandığımız manada ateizm antik Yunan’daki kimi örnekleri dışlarsak büyük oranda cult de la raison’ın eseri ya da uzantısı olarak nitelenebilir. Zaten genel olarak bu blog yazısı okuduğum Kuran mealinden esinlendiğine göre şunu ifade etmem gerekir ki sadece inançsız toplumlara gönderilmemiş peygamberler; söz gelimi Lut peygamberin kavminin belirgin özelliği ibne olmaları. Ayrıca putperestler de aslında puta tapıyor değiller, ama putu Tanrı’ya ulaşmak için bir araç olarak ele alıyorlar ve idollerin içinde Tanrıya ait öz bulunduğuna inanıyorlar. Böyle de karmaşık işler yani. Bu konuyu geçelim, insanın kendi doğasıyla ilişkisi çerçevesinde söyleyeceklerim şimdilik bu kadar, ileride tekrar buraya geri dönüş yapacağım ama şimdi insanın dünya ile ilişkisine dair bir şeyler zırvalayayım.


Nesefî isminde bir adam yaşamış 14. Yüzyılda. Enteresan biri. “İnsanda akıl olduktan sonra, neden vahye ihtiyaç duyulsun, neden peygamber gönderilsin ki?” sorunsalına dair yorumlarına denk geldiğimde içimden hassiktir dedim, meğer adam benim seneler önce bu blogta zırvaladığım ayrıma benden yedi asır önce varmış. Şu işe bak, Nesefi büyük bir âlim olarak geçiyor tarihte, Virgilius ise işi gücü olmayan, geçinmek için hanımının eline bakan bir şişko. Neyse, adam akıl ve vahiy arasındaki ilişkiyi şöyle anlatmış, rastladığım yerden alıntılıyorum: “(…) Aklın gerçekten iyi ve kötüyü bilebileceğini vurgulayarak başlar, ancak insanların içinden aklını kullananların sayısının çok sınırlı olduğunu ifade ederek vahye ihtiyacın olduğunu söyler. İnsanların genelde üçe ayrıldıklarını; bir kısmının sürekli maişetlerini temin için koşturduklarını, bunların para ve servetten başka bir şeyi düşünecek zamanlarının olmadığını, bunların akılları olsa da akıllarını sadece maddi şeylere tahsis ettiklerini, dolayısıyla iyi-kötü, güzel-çirkin konusunda düşünecek zamanlarının olmadığını, o zaman bunların hayatlarını düzen altına alacak, iyi ve güzel yaşantı tarzlarını bunlara kazandıracak vahyi ilkelerin olması gerektiğini ifade eder. İkinci kesimin ise akıl ve zekâ bakımından yetersiz olduklarını, genellikle bunların okumamış cahil kimseler olduklarını, kendi yaşantılarını zor geçindirdiklerini, dolayısıyla zaten bunlardan akıl yürütme beklenemeyeceğini, bunların kendilerinin hazır ilkelere muhtaç olduklarını, vahyi ilkelerin bunlar için de zorunlu olduğunu vurgular. Üçüncü kesimin ise akıl ve zekâ sahibi kimseler olduğunu, bunların akıllarıyla iyi-kötü, güzel-çirkini bilebileceklerini, fakat bunların sayısının son derece sınırlı olduğunu, aynı şekilde her akıl sahibi olan kimsenin aklını bağımsız olarak kullanamadığını, birçok akıl sahibi düşünürün aklını şehvetinin, hazzının ve çıkarının etkisi altında körelttiğini, dolayısıyla bunların da iyi kötü hakkında körelmeyen bir aklın rehberliğine muhtaç olduğunu söyler.(…)” Bugüne dair (homo economicus) bir örnekleme yapacak olursak son derece kaba bir genelleme ile birinci grubu beyaz yakalılara, ikinci grubu mavi yakalılara uyarlamak mümkün. Üçüncü grup hakkında yorum yapmak bana düşmez zaten. Gel görelim, ekmeğini kazanıp günü kurtarma derdinde olan, eğitimsiz mavi yakalının kendisini ilahi mesajla donatılmış olarak takdim eden bir peygambere inanmasının, tabi olmasının, çok daha eğitimli, çok daha yaratıcı, üretici, zengin ve ayrıca eleştiren, sorgulayan akıllı bir beyaz yakalıdan daha kolay olduğuna kim itiraz edebilir? Bu korkunç bozuk cümleye laf etmeyin, ne dediğimi anladıysanız sorun yok. Hazır olun, gene aynı yere dönüş yapıyorum şimdi: Söz gelimi Salih peygamber Tanrı tarafından peygamberlikle görevlendirildi ve kavmine ilahi öğretiyi tebliğ etmeye gitti; O’na kim saygı gösterir? O’na kim direnir? Kimler uyarılarına kulak verir? Kimler ciddiye almaz ve tehditle, şiddetle muhalefet eder? Yazının önceki bölümlerinde öne sürdüğüm argümanları yineleyerek postun uzunluğunu gereksiz yere arttırma niyetinde değilim, genel olarak bir çizgi üzerinde gidiyor bu blog yazısı, düz bir çizgi değil ama bağlamdan kopmamaya azami özen gösterdiğime itimat edin lütfen. Lütfen dedim!


Şimdi bana geliyoruz. Ben. Virgilius.


Okuduğum meallerden anladığım kadarıyla bir tebliğ görevi ile yaşadığı toplumda beliren ilk peygamber Nuh. Kitab-ı Mukaddes’in anlatısı da Kuran’la pek çelişmiyor bu konuda. Nuh kendisine Tanrı’dan vahiy indirilen, yoldan çıkmış insanlara, asi, vahşi, güçlünün zayıfı ezdiği, türlü rezillikleri serbestçe yaşamayı kendilerine hak gören zalim bir topluma gönderilen ilk peygamber. İlk putlar ortaya çıkmış, ayrıca azgınlıkta sınır tanımayan insanlar var. (Meselenin Kabil’in oğulları boyutu var ama oraya girip dağıtmayacağım meseleyi.) Nuh, toplumunu Tanrı adına ikaz edip kendilerini düzeltmelerini salık verirken, aksi takdirde Tanrı’nın gazabına uğrayacaklarını söylüyor insanlara. Ne gazabı? Böyle bir şey duyulmuş şey değil o zaman, çünkü ilk defa bir peygamber ortaya çıkıp insanları uyarıyor, Tanrı’nın yamuk adamları düzelmedikleri takdirde cezalandıracağından bahsediyor. Haliyle kimse, ailesinden başka hiç kimse inanmıyor O’na. Nuh peygambere en çok yakıştırdıkları sıfat ‘deli’. Queen’in Nuh peygamberi ve tufanı anlattığı 'The Prophet’s Song’ isimli şaheserinde kendisinden ‘madman’ diye bahsetmesi de aynı sebep zaten. Çünkü Nuh peygamberin anlattıkları bildiğin delilik gibi geliyor muhataplarına. Bir de yetmiyor, ilahi emirle başlıyor bir gemi inşa etmeye. “Biz diyorduk zaten bu herif uçmuş, ne gemisi lan bu, yok her yeri su kaplayacakmış da, hadi len oradan, akıllı adamın işi mi şu yaptığı?” demişlerdir muhtemelen. Çünkü, yineliyorum, o zamana dek Tanrı’nın cezası, gazabı diye bir şey vuku bulmamış dünya üzerinde. Örneği yok.


Kendime bakıyorum. O topluluk içinde yaşasaydım eğer, bu çağrıyla, Nuh tarafından dile getirilen ilahi uyarılara muhatap olsaydım, acaba ne yapar, nasıl davranırdım? Şunu çok açık olarak itiraf edebilirim, ben de Nuh’a deli der, alay ederdim O’nunla. Neden etmeyeyim diyeceğim ama çarpılırım şimdi. Ama az evvel söylediğim gibi daha önce örneği olmayan bir durum söz konusu, ne gazap var daha önce, ne tehdit, ne de uyarı, ne de kendisini Tanrı adına konuşan biri şeklinde prezante eden biri. Üstelik, Nuh’un gönderildiği topluluğun azgın, zalim, şerefsiz vs. olduğu söyleniyorsa, doğal olarak bu toplulukta mağdur, mazlum, mahzun kişiler de bulunmak zorunda, gel görelim bu ezilenler dahi Nuh’a inanmıyor ki, meşhur gemiye sadece Nuh’un ailesi biniyor. (Ailesinden de binmeyen var ayrıca.) Özetle, Nuh’un anlatısı, ardından gemi işine kendini vermesi öylesine acayip geliyor ki adama deli gözüyle bakılması ve kimsenin dediklerini ciddiye almaması normal karşılanabilir. Serbest düşünce ile vardığım bu sonuç Nuh peygambere yönelik topluluktaki tepkiyi meşrulaştırmaz elbette, burada inanmamakta haklılar demiyorum, şaşkınlar diyorum sadece. Eh, sevgili Virgilius’unuz da o insanların arasında olsaydı, ya da sizlerden biri, farklı bir davranış mı hayal ediyorsunuz yoksa?


Nuh Peygamber çok özel bir örnek, hatta uç örnek demekte sakınca görmüyorum. Başka bir peygamber üzerinden gidelim, uzun uzun anlattığım önceki yorumlarımın peşine. Kuran’da birkaç yerde anılan Hud peygamber mesela. Ad kavmi olarak bilinen toplumun içinde hayat süren, dürüst, şefkatli, toplumda iyi özellikleriyle bilinen bir kişi. Something is rotten in the state of Ad, Tanrı da Hud peygambere vahiy indirerek her zamanki öğretiyi tebliğ etmekle görevlendiriyor: Tanrı’ya ve ölümden sonra yeniden dirilerek huzuruna çıkarılacağınız ahiret gününe iman edin, azgınlıktan, fuhuştan, zulümden vaz geçin, putlardan uzak durun vs. Kendisine karşı itiraz edip Hud’u aşağılayanların da söylemi benzerleriyle aynı; sapık, yalancı diyorlar, atalarımızın tanrılarından bizi döndürmeye mi geldin, sen de bizimle aynı şeyi yiyen içen bir insansın, beyinsizsin, öldükten sonra nasıl olur da diriliriz diye söyleniyorlar, Hud’u tersleyip kovuyorlar. Yıllar süren bu tebliğ sonrasında Hud peygamber ve O’na tabi olmuş bir kısım insan şehri terk ediyor, ardından Tanrı’nın gazabı ve pufff. Elbette Hud’a veya diğer peygamberlere inanan ve O’nunla davranan herkes ezik, sefil, aciz demiyorum, ama inanmayanların çoğunun aklına, bilgisine, görgüsüne dair özgüveni yüksek, zengin, topluluğun ileri gelen seçkin kimseleri olduğuna parmak basıyorum, ve tabi bu insanların ödül/ceza/tehdit yöntemiyle etki altında tuttukları diğer sosyal katmanları da ekliyorum buraya. Acaba ben, kendini zeki, kültürlü, çok okumuş, muhakemesi gelişmiş biri olarak gören, bir yandan da nefsine daima yenik haz düşkünü bir keyif insanı, üstelik “atalarının dinine” bağlı, yani içinde doğup büyüdüğü toplumun inancını paylaşan Virgilius, bu hayattan, bu günden, 2018 senesinin mayıs ayından copy/paste olarak alınıp Hud peygamberin hitap ettiği topluluğa ışınlansam ve “atalarımın dini” yerine bambaşka bir öğretiyi bana Tanrı adına tebliğ ettiğini iddia eden birini karşımda bulsam O’na nasıl mukabele ederdim?
“Ne diyon lan dümbük? Öldükten sonra dirilmek de ne biçim bir saçmalık öyle. Sonra benim gibi bir adam varken, Tanrı neden seni seçsin ki? Senin zikin altından mı yapılmış ki ayrıcalığın olsun?”


Metroda, otobüste, vapurda okuduğum meallerde Salih, Musa, Şuayb vs peygamberler hakkındaki bahislere denk geldiğimde inanmayanların tepkilerini ve söylemlerini şaşkınlıkla hatta rahatsızlık hissiyle karşılıyorken, birden kendimi o an, orada hayal ettiğimde çok farklı bir duyguya kapılıyorum. Ben ne yapardım? “Atalarımın dini”nde diretir miydim? Yoksa bambaşka bir inanışa mı teslim ederdim kendimi? Üstelik egom buna şiddetle itiraz ederken, benzerlerim, sözüne kulak verdiğim kişiler de dâhil olmak üzere ezici çoğunluk söz konusu peygamberin dediklerini önemsemez, hatta öfke duyarken ne yapardım Allah aşkına? Varsayalım ki içimde o peygamberin öğretisinin doğru olduğu düşüncesi belirdi, toplumu karşıma almayı, arkadaşlarımı, belki ailemi bana düşman haline getirebilecek bu adımı atmaya cesaret edebilir miydim? Bu akıl yürütme elbette ki beni kendimle ilgili kesin bir noktaya ulaştıramaz, varsayımlar üzerine laflıyorum burada. Ne var ki bu akıl yürütme Kuran’da ya da diğer Semavi kitaplarda değinilen peygamberlere tabi olmuş bireylere yaklaşımıma dair oku-geç değil, ‘zaten iman etmeleri gerekiyordu, şaşılacak bir şey değil’ türünden bir laga luga değil, basbayağı içimde o müminlere karşı büyüyen bir hayranlık duygusunun peydahlanmasıyla sonuçlanıyor. Ben nasıl davranır, ne şekilde davranmayı seçerdim bilemiyorum, asla bilemeyeceğim, ama meseleye bu açıdan yaklaştığımda İsa peygamberin havarileri bana insanüstü varlıklar gibi gelmeye başlıyor mesela. Marangoz İsa yepyeni bir şeyler söylemeye başlıyor bir gün, Ferisiler şiddetle karşı çıkıp onu kâfir ilan ediyorlar, Romalılar zaten bölgede aşırı din çeşitliliği olduğundan huzuru bozup kargaşa çıkaracağından endişe ettikleri tüm yeni doktrinlere karşılar, her yerde yasak, her köşede takibat… Gel görelim on bir tane adam çıkıyor, cesur, dürüst, diğerkâm, özü temiz ve bu adamlar İsa’ya biz sana inanıyoruz diyorlar. Firavunun sarayında yetişmiş, eğitim almış, ekmeğini yemiş Musa, bir gün bir mısırlıyı öldürüyor ve ülkeden kaçıyor, yıllar sonra elinde asası, yanında kardeşi Harun’la firavunun karşısına çıkıyor, ona ilahi öğretiyi tebliğ ediyor. Firavunun ailesinden birileri de Musa’ya inanıyor, dediklerine iman ediyor. Bu nasıl bir şeydir? Çoban Muhammed Peygamber bir gün ortaya çıkıp tüm yaşamının geçtiği Mekke’de kendisine gönderilen vahyi paylaşmaya başlıyor insanlarla. Adam hayatı boyunca yalan söylememiş, şehirde kendisine yakıştırılan lakap ‘emin’, gene de inanmıyorlar. İnanmaya cüret edenleri işkencelerle, ambargolarla yıldırmaya çabalıyor inanmayanlar. Gene de birileri çıkıyor ve kalplerinde iman beliriyor, onlar Peygamberin dediklerini kabul ediyorlar. Erkekler eşlerine rağmen yapıyor bunu, çocuklar babalarına aykırı olarak, kardeşler düşman kesiliyor birbirlerine. Anneler babalar diyorum, işveren diyorum, karı koca ilişkisinden bahsediyorum burada. Çocuğunun istediği okulu değil, kendi istediği okulu seçen bir annesiniz, altınızda çalışan işçinin konuştuğu dile karışan bir işverensiniz, ya da kıskanç, sorunlu bir eşsiniz diyelim, karısının etek boyuna, oğlunun ne yediğine, işçisinin sakalına, komşusunun misafirine karışan ya da kendisine bu hakkı gören günümüz insanları, sözünü ettiğim bir durumda, sözünü ettiğim bir zamanda Musa ile, Hud ile, İsa ile, İbrahim ile, Muhammed ile karşı karşıya gelselerdi eğer, bu peygamberlere ya da onların peşinden giden aile bireylerine, arkadaşlarına, yakınlarına nasıl bir tavır alırlardı acaba?


Bunlar spekülatif sorular. İnançlı bir kimse bu soruları kendisine sorduğunda kesinlikten uzak farazi cevaplardan öteye gidemez. Lakin vurguladığım gibi kutsal kitaplarda kendilerine değinilen havari, sahabe türünden peygamberlerin peşinden gitmek suretiyle nefislerinin yanı sıra tüm dünyayı karşılarına alan din kahramanlarına olağanüstü bir saygı ile, huşu ile yaklaşmayı beraberinde getiriyor. Bilirsiniz, Kierkegaard’ın Korku ve Titreme isimli eseri İbrahim peygamberi konu alır; kitapta kendi isimlendirmesiyle trajik kahraman, aşk şövalyesi, sonra iman şövalyesi olarak ayrımına gittiği kimseler üzerinde değerlendirmeler yapar. Ardından uzun uzun İbrahim peygamberi (Ahd-i Atik’e göre) irdeler, yorumlar. Zaten yeterinde uzamış bu yazıyı bir de Kierkegaard’la doldurmayayım şimdi. Seneler önce zonklayan beynim bir yandan,  gözlerim dolarak, kalbim küt küt atarak okumuştum Korku ve Titreme’yi. “Bütün dünyaya karşı savaş vermek teselli edicidir ama kendine karşı savaşmak dehşet vericidir” der bu Danimarkalı, İbrahim peygamberi anlatırken. Hegel’in etik anlayışı ile iman kavramını İbrahim peygamber üzerinden tartışır ve zaten gıcık olduğu Hegel’i paspasa çevirir. Çünkü Ahd-i Atik’teki (ve nispeten Kuran’daki) anlatı, Hegel’in yere göğe sığdıramadığı (benim ‘dini terk eden modern Batı’nın din yerine ikame ettiği şeklinde yorumladığım) etik kavramıyla korkunç bir çelişki içindedir. Tanrı, çok geç yaşta sahip olduğu evladını kurban etmesini vahy eder İbrahim’e; yani öz oğlunu öldür der. Cinayetten söz ediyoruz, üstelik öz oğlunu, çok geç yaşta sahip olmaktan kastedilen de yüz yaşına yakın. Özetle Tanrı, bir evlat cinayeti emretmektedir, bu durumda İbrahim ne yapacaktır? Kitabı anlatacak değilim dedim, kaygılanmayın. Gene de şunu yazayım; asla İbrahim’i anlayamaz. Kendisini O’nun yerine koyamaz. Empati kuramaz. Ne yapsa olmaz. Çünkü Tanrı masum bir evladın cinayeti için emri vermez. Ya da İbrahim delirdiğini, vahiy değil gaipten sesler duyduğunu düşünmeliydi, vs. İşte bu yüzden imanın babası olarak geçer İbrahim peygamber. Kierkegaard çevresindeki Hristiyan müminlerin kendilerini İbrahim gibi imanlı sanmalarına/iman olgusu sanki bir finiş çizgisiymiş gibi ulaşan yarışı bitirmişçesine kendilerini İbrahim’le denk tutmalarına hayret duyar, onlara bu kitabında İbrahim’in imanını ve benzersizliğini anlatır. Ben, bırakın İbrahim’i, koskoca peygamberi, bırakın İsa’nın havarisini, Semud kavmine gönderilen Salih peygamberin arkasında toplanan bir avuç insan arasında en tereddütlüsü, en şaşkını, en emin olamayanı, en korkağı olarak dahi yer alabileceğimi düşünemiyorum imanımın sağlamlığını ele alırken, bunu ancak ümit edebilirim o kadar. 

Atalarımın dini üzerine doğdum, büyüdüm, sonra araştırdım, elimden geldiği kadar diğerlerini okudum, inceledim, sonra da hak yolda olduğuma ikna olup sapma göstermedim bu zamana dek. Ama iman, inanç, o var ya o, çok farklı, başka bir şey.


Yalnız çok değişik bir yazı oldu bu. Uzun ve karmaşık aynı zamanda, zaten ilahiyatçı da değilim, bu işleri bilen biri kazayla okusa ne hatalara rastlar kim bilir.

İdare edin. Meal okumaya devam edeyim ben de. 

edit: Demokritos bahsini 23 Haziran 2018'de ekledim.