Bir süredir imkân buldukça Kuran meali okuyorum. Telefonuma
indirdiğim bir meal uygulaması var, türlü amcaların meallerini bir araya
getirmişler, metroda, vapurda, otobüste vs. telefonun şarjı izin verdiği ölçüde
açıp fırsatı değerlendiriyorum kendimce. Anlamadığım, zaten kem küm hecelediğim
Arapçası yerine ana dilimdeki meallerin tümünü okuyup hatim indireceğim bu
gidişle. 45 yaşıma dek bu işe başlamamış olmamın bir eksiklik olduğunu yeni
fark ettiğimi itiraf edeyim; İncilin tamamını seneler önce okumuştum söz
gelimi, Ahd-i Atik’in de epeyce bir kısmını. Erişebildiğim Vedalar’ı, ya da Upanişhadlar’ı
hakeza. Çevirilerine itimat edebileceğimi düşünsem Zend Avesta’yı da elden
geçirirdim. Neyse, dinsel metinlere bu kadar meraklıyım falan feşmekân, gel
görelim Kuran’ı bu zaman kadar okumadım işte. Pasajlar, alıntılar, sanki
aforizma nev’inden sağda solda karşıma çıkan ayetler tamam da tümünü okumaya
hiç yeltenmemiştim. İki tetikleyicim oldu bu konuda; ilki arızanın önde gideni
kayınpederim: Havva bana ‘evet’
dedikten sonra ailesiyle tanışma maceramı yazarken kendisine uzun uzun değinmiştim burada. Kavramları ve olayları irdelerken
parçalara bölerek muhakeme etme alışkanlığım varken O’nun bütün üzerine kafa
yorma metodu diyeceğim, anlaşılmayacak şimdi. Söz gelimi oturuyoruz karşılıklı,
önümüzde çay, tahinli çörek, birden x surenin y ayeti hakkında ne düşündüğümü
soruyor adam. Benim cevabımı dinleyip tabii ki beğenmiyor, çünkü y ayetinden
önceki iki ayete ve hatta z suresinin son beş ayetine atıfta bulunarak kendi
sorduğu soruya kendi cevabını uzun uzun veriyor. Zaten damadını bildiğiniz
suiistimal ediyor kayınpeder, canı konuşmak istiyor, ev ahalisi adamın
söylevlerinden yaka silkmiş halde, benim onların evine gitmem adama eğlence
demek. Diyebilirim ki Havva hiç onlara gitmese de kayınpeder ses etmez, merak
bile etmez, yeter ki damadı ara sıra dizinin dibine otursun da zavallıcığı
sıkıştırsın, önce kısmı diyalog, sonra uzun süreli monolog fırsatı bulsun.
Neyse, dedikoduyu bırakayım, bildiğiniz arıza işte. Gene de olaylara, özellikle
dini metinlere bütüncül yaklaşımı ve düşünce metodunu beğendiğimden çoğu zaman
zevkle dinliyorum O’nu. Aforizma dedim az evvel, Kuran hakkında çelişkilerle
dolu olduğuna dair sağda solda kimi yorumlara rastlar, hatta bazı zamanlar biz
de bu fikirlere kapılmaktan kendimizi alıkoyamayız ya, bunun sebebi işte sağda
solda karşımıza çıkan ayetleri aforizma gibi ele almamızdan kaynaklanıyor, kayınpederin
bütüncül yaklaşımını taklit etmeye başladıktan sonra bağlamından kopartılan
ayetlerin kiminin neden Hanya’ya kiminin neden Konya’ya gittiğini daha iyi
anlamaya başladım. Hâlbuki bütünü okuyunca insan tutarsızlık halinin ortadan
kalktığını daha iyi görüyor insan. Bu açıdan kayınpeder bana örnek oldu demek
yanlış olmaz. İkinci tetikleyici çok daha sıradan: Aylar önce bir cuma namazındayken
vaazı veren imam kalabalık cemaate sordu; aramızda kaç kişi Kuran’ın tamamının
mealini okudu diye. Kimse el kaldırmadı, imam da latif bir dille sitem etti
bunun üzerine. Yukarıda dedim ya, o kadar kutsal metin okumuşluğum var, ama
kendimi Müslüman olarak tanımlıyor olmama rağmen Kuranın tamamından habersizim.
Rahatsızlık hissettim haliyle. Sanki “ben zaten Müslümanım, ne gerek var
Kuran’ı okumama’ dermişim gibi.
Şu cümleyi tekrar yazayım: “ben zaten Müslümanım, ne gerek
var Kuran’ı okumama.’ Aslına bakarsanız buraya kadar karaladıklarımla çok
alakasız bir şeyden bahsedeceğim, ama galiba özlemişim bloğu – lafı uzatıp
duruyorum. Neyse, bunca tetikleyici faktörün tesiriyle başladım okumaya. Klasik
mushaf sırasına göre değil, iniş sırasına göre
okuya okuya Mekke dönemini bitirdim, Medine dönemi surelerine başladım geçen
gün. Yarısından fazlasını geride bırakmışım demektir bu. Tekrarlarla önceki
peygamberler, o peygamberlerin gönderildiği topluluklar, aralarındaki
diyaloglar, kâh ümit, kâh tehditkâr mesajlar sıklıkla yer alıyor Kuran’da. Hemen
her peygamber öğretiyi yineliyor: Tanrı’ya eş koşmamak, sâlih amel/iyi işler
yapmaya ve barışçıl olmaya teşvik etmek, azgınlığı yasaklamak, kıyamet gününü
hatırlatarak insanları hesaba çekileceklerine dair uyarmak, inananlara zulüm
edildiği takdirde Tanrı’nın gazabının bu dünyada da üzerlerine geleceğine dair
insanların dikkatini çekmek gibi. İnanan inanıyor, inanmayan inanmıyor.
İnananlar daha ziyade toplumun fakirleri, zayıfları, acizleri. Tebliğe karşı
gelen, inananlara tepki gösteren ve türlü eziyetlerle inançlarından döndürmeye
çalışanlar da çoğunlukla o toplumun zenginleri, ileri gelenleri. Buraya kadar
bilinen şeyleri yazdım; Hud’tan Salih’e, İbrahim’den Lut’a, Şuayb’tan Musa’ya,
Yunus’tan Nuh’a, hemen hemen aynı şey. Bütün
peygamberler hemen hemen aynı şeyi söylüyor. Mesaj sabit. İnanmayanların
tepkisi ise karşı gelmek, en hafifi alay ya da hakaret etmek şeklinde kendini
gösteriyor. Peygamberlere büyücü, deli, yalancı, beyinsiz, mecnun, sapıtmış,
sapık vs. yakıştırmalarda bulunan bu inanmayanların en büyük direnç noktası
atalarının dinine bağlı olmak şeklinde kendini gösteriyor. “Biz büyüklerimizden böyle gördük, sen bunu değiştirmeye nasıl cüret
edersin, sonuçta bizim gibi bir insansın” diyor inanmayanlar. Buradan her
peygamberin döneminin devrimcisi olduğu sonucu çıkar ama konuyu dağıtmayayım. Marx
demişti ya, tarih, sınıfların
mücadelesinden ibarettir diye, tam olarak öyle: İnkar edenler,
peygamberlere inananların toplumun zayıf, aciz, alt tabaka kimseler olmasını
dahi kendi zenginliklerine, iktidarlarına, konumlarına kıyaslayıp kendi
inançsızlıklarına bir dayanak noktası olarak görebiliyorlar, hatta bu yeni inanışı kendi düzenlerine bir
tehdit olarak algılıyorlar. Çünkü daha güçlüler, muktedirler, varlıklılar, yani
daha akıllı, daha seçkin kimseler; zaten bu özellikler de matruşka misali
birbirinin içinden çıkıyor: Akıllı oldukları için zenginler, zengin oldukları
için güç/iktidar onlarda, iktidar sahibi oldukları için diğerlerini sömürmekte
zorlanmıyorlar, her konuda sözleri geçtiği için de seçkin sınıftalar. Bu
nedenle aynı toplumun daha alt sınıflarından çıkan ve belirgin niteliği sadece dürüstlük,
temizlik, efendilik olan bir adam ortaya çıkıp “Tanrı benimle konuştu, size O’nun mesajını getirdim.” dediğinde
müthiş bir dirençle karşı koymaları bu yüzden. Hem süregeldikleri gündelik hayatı,
hem de atalarının dinini (paganizm, putperestlik filan) bırakarak peygamberin
peşinden gitmeleri yönündeki telkinlere uymak onlara kabul edilemez geliyor.
Burada sözü St. Augustinus’a bırakacağım, İtiraflar’ında
konuya olağanüstü bir pencereden bakabilmiş bu aziz:
“Herkes mutlu bir
yaşam istiyor, biricik mutluluk olan bu yaşamı herkes istiyor, hakikate dayalı
sevinci herkes istiyor. Aldatmak isteyen insanı çok tanıdım, ama aldatılmak
isteyenini görmedim. Peki bunlar mutlu yaşamı nereden biliyor, hakikati de aynı
şekilde bilmeleri gerekmiyor mu? Çünkü hakikati sevdikleri aldatılmak istemediklerinden
belli. Öyleyse mutlu yaşamı sevince, bu yaşam da hakikate dayalı sevinçten
başka bir şey değilse, hiç tartışmasız hakikati de seviyorlar demektir, çünkü
hafızalarında hakikatle ilgili bir düşünceleri olmasa hakikati sevemezler. O
halde niçin sevinçlerini hakikate dayandırmıyorlar? Niçin mutlu değiller? Çünkü
hayal meyal hatırladıkları ve kendilerini mutlu edecek hakikatten çok,
kendilerini gitgide zavallı kılacak başka şeylerle meşguller. (…) Peki, öyleyse
hakikat neden nefret doğuruyor, niçin senin kulun hakikati bildirene düşman
oldu, mutlu yaşamı sevdiği halde ve bu yaşam hakikate dayalı bir sevinç olduğu
halde? Bunun tek nedeni şu: insanlarda hakikat sevgisi öyle bir hal alıyor ki,
bambaşka bir şeyi seviyorlar ve sevdikleri bu şeyin hakikat olmasını
istiyorlar, çünkü aldatılmak istemediklerinden, yanıldıklarını da kabul etmek
istemiyorlar. İşte bu yüzden hakikat yerine sevdikleri şey uğruna, hakikatten
nefret ediyorlar. Hakikatten yayılan ışığı seviyorlar, ama o ışık kendi
yanılgılarını ortaya çıkardı mı ondan nefret ediyorlar. Çünkü aldatılmak
istemiyorlar, aldatmak istiyorlar, hakikat kendisini onlara gösterdi mi
seviyorlar, ama onları kendilerine gösterdi mi nefret ediyorlar. Ektiklerini
biçecekler, çünkü hakikatin kendilerini açığa çıkarmasını istemeyenler,
isteseler de istemeseler de açığa çıkacaklar, ama o sıra hakikat onlara
kendisini göstermeyecek. Evet, doğru, insan ruhu böyle körlemesine, böyle
miskince, böyle aşağılık bir şekilde, onursuzca saklanmayı yeğliyor, ama
kendisinden bir şey saklansın istemiyor.”
Kitaptan alıntıladığım bu uzun pasaj Çiğdem Dürüşken’e
yakışmayacak kadar kötü çevrilse de sadece iki okuyuşta anlaşılabiliyor.
Augustinus diyor ki, insan yanıldığını, yanlış yolda olduğunu kabul etmek
istemez. Yanıldığını kabul ettiği anda aldatılmışlık duygusu canını öylesine
yakar ki, bu da sonsuz kibrine, egosuna bıçak gibi saplanır. O nedenle
benliğinin yaralanmaması için doğru olduğunu bildiği şeye bile sırtını döner,
kendisini iyi hissetmek için hakikati büker ve kendi gerçekliği haline getirir.
Buradan post-truth’a kapı açılır mı doğrusu bilmiyorum, o kavramı bir türlü
anlayamadım açıkçası. Ama kibir, inatçı kibir, direngen kibir geri adım atmak
yerine dikleniyor hakikate karşı. Al Pacino boşuna mı “vanity is definetly my favourite sin” demişti? İnsana Yaratıcı tarafından
atılan, sonra da mücadele edip gem vurması istenen bir tohum bu. Nefs ya da libido denilen bu tohum, insanın içine kök salan bir korkunç
bir yabani ağaçtan farksız, sonra ve nihayetinde o ağacı budayan, şekil veren
kişi mütevazı birine dönüşüyor, serbest bırakan da vahşi doğasına teslim
olmaktan geri duramıyor. Son planda yukarıdaki peygamberlerden biri ortaya
çıkıp kendisine vahyedileni yaşadığı toplulukla paylaşınca, karşısına geçiyor
bu adamlar: “Neden aramızdan –seçkinlerden- birine değil de sana geldi bu
vahiy? Sen bizim dengimiz değilsin. Sen yalancısın, sapıtmışsın, delisin” vs. Yanılmış
olmalarını kabul etmemek bir yana, üstelik kendileri gibi dönemin/toplumun
eliti değil de, vasat birinin yanlışlıklarını yüzlerine vurması asla kabul
edilebilir bir şey değil. Hoş görülemez, lanetlenmeli. Claude Levi-Strauss, Plutarkhos’un Sofra Sohbetleri’nden bir
anekdot aktarır bize: ‘Bir gün, yemekte olduğu incir Demokritos’a bal gibi
tatlı gelir ve hizmetçisine incirin nereden geldiğini sorar. Kadın bir
bahçecinin adını verir ve Demokritos bu tatlılığın sebebini yerinde görüp
incelemek için kadından hemen kendisini o bahçeye götürmesini ister. “Boşuna
zahmet etmeyin,” der hizmetçi, “zira bu incirleri içinde önceden bal bulunan
bir kavanoza koymuşum yanlışlıkla.” “Bu sözün hiç hoşuma gitmedi” diye karşılık
verir Demokritos, “fikrimden vaz geçmeyeceğim ve tatlılık sanki incirin kendisindenmiş
gibi sebebini arayacağım.”
Buraya kadar yazdıklarım, ilahî davetle karşılaşan insanın şeytanî
yanı olarak değerlendirebileceğimiz nefs-i emmâre marifetiyle
ileri sürdüğü reddiyenin kendimce açıklaması. Şimdi biri çıkıp da “ya iyi hoş
da, belki de sözünü ettiğin ilahi daveti duyan kişiler ateistti, o yüzden
karşılarına gelen ve kendisini peygamber olarak tanıtan adama metelik
vermediler, ciddiye almadılar, olamaz mı yani?” şeklinde bir soru yöneltebilir.
Olamaz diyeyim ve ekleyeyim: ateizm illo tempore yaygın
değildi, boyumu aşacak laflar etmek istemem elbette, ne var ki bugün
anladığımız/kullandığımız manada ateizm antik Yunan’daki kimi örnekleri dışlarsak
büyük oranda cult de la raison’ın eseri ya da
uzantısı olarak nitelenebilir. Zaten genel olarak bu blog yazısı okuduğum Kuran
mealinden esinlendiğine göre şunu ifade etmem gerekir ki sadece inançsız
toplumlara gönderilmemiş peygamberler; söz gelimi Lut peygamberin kavminin
belirgin özelliği ibne olmaları. Ayrıca putperestler de aslında puta tapıyor
değiller, ama putu Tanrı’ya ulaşmak için bir araç olarak ele alıyorlar ve
idollerin içinde Tanrıya ait öz bulunduğuna inanıyorlar. Böyle de karmaşık işler
yani. Bu konuyu geçelim, insanın kendi doğasıyla ilişkisi çerçevesinde
söyleyeceklerim şimdilik bu kadar, ileride tekrar buraya geri dönüş yapacağım
ama şimdi insanın dünya ile ilişkisine dair bir şeyler zırvalayayım.
Nesefî isminde bir adam
yaşamış 14. Yüzyılda. Enteresan biri. “İnsanda
akıl olduktan sonra, neden vahye ihtiyaç duyulsun, neden peygamber gönderilsin
ki?” sorunsalına dair yorumlarına denk geldiğimde içimden hassiktir dedim,
meğer adam benim seneler önce bu blogta zırvaladığım ayrıma benden yedi asır önce varmış. Şu işe bak, Nesefi büyük bir âlim
olarak geçiyor tarihte, Virgilius ise işi gücü olmayan, geçinmek için hanımının
eline bakan bir şişko. Neyse, adam akıl ve vahiy arasındaki ilişkiyi şöyle
anlatmış, rastladığım yerden alıntılıyorum: “(…) Aklın gerçekten iyi ve kötüyü
bilebileceğini vurgulayarak başlar, ancak insanların içinden aklını
kullananların sayısının çok sınırlı olduğunu ifade ederek vahye ihtiyacın
olduğunu söyler. İnsanların genelde üçe ayrıldıklarını; bir kısmının sürekli maişetlerini
temin için koşturduklarını, bunların para ve servetten başka bir şeyi düşünecek
zamanlarının olmadığını, bunların akılları olsa da akıllarını sadece maddi
şeylere tahsis ettiklerini, dolayısıyla iyi-kötü, güzel-çirkin konusunda
düşünecek zamanlarının olmadığını, o zaman bunların hayatlarını düzen altına
alacak, iyi ve güzel yaşantı tarzlarını bunlara kazandıracak vahyi ilkelerin
olması gerektiğini ifade eder. İkinci kesimin ise akıl ve zekâ bakımından
yetersiz olduklarını, genellikle bunların okumamış cahil kimseler olduklarını,
kendi yaşantılarını zor geçindirdiklerini, dolayısıyla zaten bunlardan akıl
yürütme beklenemeyeceğini, bunların kendilerinin hazır ilkelere muhtaç
olduklarını, vahyi ilkelerin bunlar için de zorunlu olduğunu vurgular. Üçüncü
kesimin ise akıl ve zekâ sahibi kimseler olduğunu, bunların akıllarıyla
iyi-kötü, güzel-çirkini bilebileceklerini, fakat bunların sayısının son derece
sınırlı olduğunu, aynı şekilde her akıl sahibi olan kimsenin aklını bağımsız
olarak kullanamadığını, birçok akıl sahibi düşünürün aklını şehvetinin,
hazzının ve çıkarının etkisi altında körelttiğini, dolayısıyla bunların da iyi
kötü hakkında körelmeyen bir aklın rehberliğine muhtaç olduğunu söyler.(…)” Bugüne
dair (homo economicus) bir örnekleme yapacak olursak son derece kaba bir
genelleme ile birinci grubu beyaz yakalılara, ikinci grubu mavi yakalılara
uyarlamak mümkün. Üçüncü grup hakkında yorum yapmak bana düşmez zaten. Gel
görelim, ekmeğini kazanıp günü kurtarma derdinde olan, eğitimsiz mavi yakalının
kendisini ilahi mesajla donatılmış olarak takdim eden bir peygambere
inanmasının, tabi olmasının, çok daha eğitimli, çok daha yaratıcı, üretici,
zengin ve ayrıca eleştiren, sorgulayan akıllı bir beyaz yakalıdan daha kolay
olduğuna kim itiraz edebilir? Bu korkunç bozuk cümleye laf etmeyin, ne dediğimi
anladıysanız sorun yok. Hazır olun, gene aynı yere dönüş yapıyorum şimdi: Söz
gelimi Salih peygamber Tanrı tarafından peygamberlikle görevlendirildi ve
kavmine ilahi öğretiyi tebliğ etmeye gitti; O’na kim saygı gösterir? O’na kim
direnir? Kimler uyarılarına kulak verir? Kimler ciddiye almaz ve tehditle,
şiddetle muhalefet eder? Yazının önceki bölümlerinde öne sürdüğüm argümanları
yineleyerek postun uzunluğunu gereksiz yere arttırma niyetinde değilim, genel olarak
bir çizgi üzerinde gidiyor bu blog yazısı, düz bir çizgi değil ama bağlamdan
kopmamaya azami özen gösterdiğime itimat edin lütfen. Lütfen dedim!
Şimdi bana geliyoruz. Ben. Virgilius.
Okuduğum meallerden anladığım kadarıyla bir tebliğ görevi
ile yaşadığı toplumda beliren ilk peygamber Nuh. Kitab-ı Mukaddes’in anlatısı
da Kuran’la pek çelişmiyor bu konuda. Nuh kendisine Tanrı’dan vahiy indirilen,
yoldan çıkmış insanlara, asi, vahşi, güçlünün zayıfı ezdiği, türlü rezillikleri
serbestçe yaşamayı kendilerine hak gören zalim bir topluma gönderilen ilk
peygamber. İlk putlar ortaya çıkmış, ayrıca azgınlıkta sınır tanımayan insanlar
var. (Meselenin Kabil’in oğulları
boyutu var ama oraya girip dağıtmayacağım meseleyi.) Nuh, toplumunu Tanrı adına
ikaz edip kendilerini düzeltmelerini salık verirken, aksi takdirde Tanrı’nın
gazabına uğrayacaklarını söylüyor insanlara. Ne gazabı? Böyle bir şey duyulmuş
şey değil o zaman, çünkü ilk defa bir peygamber ortaya çıkıp insanları
uyarıyor, Tanrı’nın yamuk adamları düzelmedikleri takdirde cezalandıracağından
bahsediyor. Haliyle kimse, ailesinden başka hiç kimse inanmıyor O’na. Nuh
peygambere en çok yakıştırdıkları sıfat ‘deli’. Queen’in Nuh peygamberi ve
tufanı anlattığı 'The Prophet’s Song’ isimli
şaheserinde kendisinden ‘madman’ diye bahsetmesi de aynı sebep zaten. Çünkü Nuh
peygamberin anlattıkları bildiğin delilik gibi geliyor muhataplarına. Bir de
yetmiyor, ilahi emirle başlıyor bir gemi inşa etmeye. “Biz diyorduk zaten bu
herif uçmuş, ne gemisi lan bu, yok her yeri su kaplayacakmış da, hadi len
oradan, akıllı adamın işi mi şu yaptığı?” demişlerdir muhtemelen. Çünkü,
yineliyorum, o zamana dek Tanrı’nın cezası, gazabı diye bir şey vuku bulmamış
dünya üzerinde. Örneği yok.
Kendime bakıyorum. O topluluk içinde yaşasaydım eğer, bu
çağrıyla, Nuh tarafından dile getirilen ilahi uyarılara muhatap olsaydım, acaba
ne yapar, nasıl davranırdım? Şunu çok açık olarak itiraf edebilirim, ben de
Nuh’a deli der, alay ederdim O’nunla. Neden etmeyeyim diyeceğim ama çarpılırım
şimdi. Ama az evvel söylediğim gibi daha önce örneği olmayan bir durum söz
konusu, ne gazap var daha önce, ne tehdit, ne de uyarı, ne de kendisini Tanrı adına
konuşan biri şeklinde prezante eden biri. Üstelik, Nuh’un gönderildiği
topluluğun azgın, zalim, şerefsiz vs. olduğu söyleniyorsa, doğal olarak bu
toplulukta mağdur, mazlum, mahzun kişiler de bulunmak zorunda, gel görelim bu
ezilenler dahi Nuh’a inanmıyor ki, meşhur gemiye sadece Nuh’un ailesi biniyor.
(Ailesinden de binmeyen var ayrıca.) Özetle, Nuh’un anlatısı, ardından gemi
işine kendini vermesi öylesine acayip geliyor ki adama deli gözüyle bakılması
ve kimsenin dediklerini ciddiye almaması normal karşılanabilir. Serbest düşünce
ile vardığım bu sonuç Nuh peygambere yönelik topluluktaki tepkiyi
meşrulaştırmaz elbette, burada inanmamakta haklılar demiyorum, şaşkınlar
diyorum sadece. Eh, sevgili Virgilius’unuz da o insanların arasında olsaydı, ya
da sizlerden biri, farklı bir davranış mı hayal ediyorsunuz yoksa?
Nuh Peygamber çok özel bir örnek, hatta uç örnek demekte
sakınca görmüyorum. Başka bir peygamber üzerinden gidelim, uzun uzun anlattığım
önceki yorumlarımın peşine. Kuran’da birkaç yerde anılan Hud peygamber mesela.
Ad kavmi olarak bilinen toplumun içinde hayat süren, dürüst, şefkatli, toplumda
iyi özellikleriyle bilinen bir kişi. Something is rotten in the state of Ad,
Tanrı da Hud peygambere vahiy indirerek her zamanki öğretiyi tebliğ etmekle
görevlendiriyor: Tanrı’ya ve ölümden sonra yeniden dirilerek huzuruna
çıkarılacağınız ahiret gününe iman edin, azgınlıktan, fuhuştan, zulümden vaz
geçin, putlardan uzak durun vs. Kendisine karşı itiraz edip Hud’u
aşağılayanların da söylemi benzerleriyle aynı; sapık, yalancı diyorlar,
atalarımızın tanrılarından bizi döndürmeye mi geldin, sen de bizimle aynı şeyi
yiyen içen bir insansın, beyinsizsin, öldükten sonra nasıl olur da diriliriz
diye söyleniyorlar, Hud’u tersleyip kovuyorlar. Yıllar süren bu tebliğ
sonrasında Hud peygamber ve O’na tabi olmuş bir kısım insan şehri terk ediyor,
ardından Tanrı’nın gazabı ve pufff. Elbette Hud’a veya diğer peygamberlere
inanan ve O’nunla davranan herkes ezik, sefil, aciz demiyorum, ama
inanmayanların çoğunun aklına, bilgisine, görgüsüne dair özgüveni yüksek,
zengin, topluluğun ileri gelen seçkin kimseleri olduğuna parmak basıyorum, ve
tabi bu insanların ödül/ceza/tehdit yöntemiyle etki altında tuttukları diğer sosyal
katmanları da ekliyorum buraya. Acaba ben, kendini zeki, kültürlü, çok okumuş,
muhakemesi gelişmiş biri olarak gören, bir yandan da nefsine daima yenik haz
düşkünü bir keyif insanı, üstelik “atalarının
dinine” bağlı, yani içinde doğup büyüdüğü toplumun inancını paylaşan
Virgilius, bu hayattan, bu günden, 2018 senesinin mayıs ayından copy/paste
olarak alınıp Hud peygamberin hitap ettiği topluluğa ışınlansam ve “atalarımın
dini” yerine bambaşka bir öğretiyi bana Tanrı adına tebliğ ettiğini iddia eden
birini karşımda bulsam O’na nasıl mukabele ederdim?
“Ne diyon lan dümbük? Öldükten sonra dirilmek de ne biçim
bir saçmalık öyle. Sonra benim gibi bir adam varken, Tanrı neden seni seçsin
ki? Senin zikin altından mı yapılmış ki ayrıcalığın olsun?”
Metroda, otobüste, vapurda okuduğum meallerde Salih, Musa,
Şuayb vs peygamberler hakkındaki bahislere denk geldiğimde inanmayanların
tepkilerini ve söylemlerini şaşkınlıkla hatta rahatsızlık hissiyle
karşılıyorken, birden kendimi o an, orada hayal ettiğimde çok farklı bir
duyguya kapılıyorum. Ben ne yapardım? “Atalarımın
dini”nde diretir miydim? Yoksa bambaşka bir inanışa mı teslim ederdim kendimi?
Üstelik egom buna şiddetle itiraz ederken, benzerlerim, sözüne kulak verdiğim
kişiler de dâhil olmak üzere ezici çoğunluk söz konusu peygamberin dediklerini
önemsemez, hatta öfke duyarken ne yapardım Allah aşkına? Varsayalım ki içimde o
peygamberin öğretisinin doğru olduğu düşüncesi belirdi, toplumu karşıma almayı,
arkadaşlarımı, belki ailemi bana düşman haline getirebilecek bu adımı atmaya
cesaret edebilir miydim? Bu akıl yürütme elbette ki beni kendimle ilgili kesin
bir noktaya ulaştıramaz, varsayımlar üzerine laflıyorum burada. Ne var ki bu
akıl yürütme Kuran’da ya da diğer Semavi kitaplarda değinilen peygamberlere
tabi olmuş bireylere yaklaşımıma dair oku-geç değil, ‘zaten iman etmeleri gerekiyordu, şaşılacak bir şey değil’ türünden
bir laga luga değil, basbayağı içimde o müminlere karşı büyüyen bir hayranlık
duygusunun peydahlanmasıyla sonuçlanıyor. Ben nasıl davranır, ne şekilde
davranmayı seçerdim bilemiyorum, asla bilemeyeceğim, ama meseleye bu açıdan
yaklaştığımda İsa peygamberin havarileri bana insanüstü varlıklar gibi gelmeye
başlıyor mesela. Marangoz İsa yepyeni bir şeyler söylemeye başlıyor bir gün, Ferisiler şiddetle karşı çıkıp onu kâfir ilan
ediyorlar, Romalılar zaten bölgede aşırı din çeşitliliği olduğundan huzuru
bozup kargaşa çıkaracağından endişe ettikleri tüm yeni doktrinlere karşılar,
her yerde yasak, her köşede takibat… Gel görelim on bir tane adam çıkıyor,
cesur, dürüst, diğerkâm, özü temiz ve bu adamlar İsa’ya biz sana inanıyoruz
diyorlar. Firavunun sarayında yetişmiş, eğitim almış, ekmeğini yemiş Musa, bir
gün bir mısırlıyı öldürüyor ve ülkeden kaçıyor, yıllar sonra elinde asası,
yanında kardeşi Harun’la firavunun karşısına çıkıyor, ona ilahi öğretiyi tebliğ
ediyor. Firavunun ailesinden birileri de Musa’ya inanıyor, dediklerine iman
ediyor. Bu nasıl bir şeydir? Çoban Muhammed Peygamber bir gün ortaya çıkıp tüm
yaşamının geçtiği Mekke’de kendisine gönderilen vahyi paylaşmaya başlıyor
insanlarla. Adam hayatı boyunca yalan söylememiş, şehirde kendisine
yakıştırılan lakap ‘emin’, gene de inanmıyorlar. İnanmaya cüret edenleri işkencelerle,
ambargolarla yıldırmaya çabalıyor inanmayanlar. Gene de birileri çıkıyor ve
kalplerinde iman beliriyor, onlar Peygamberin dediklerini kabul ediyorlar.
Erkekler eşlerine rağmen yapıyor bunu, çocuklar babalarına aykırı olarak,
kardeşler düşman kesiliyor birbirlerine. Anneler babalar diyorum, işveren
diyorum, karı koca ilişkisinden bahsediyorum burada. Çocuğunun istediği okulu
değil, kendi istediği okulu seçen bir annesiniz, altınızda çalışan işçinin
konuştuğu dile karışan bir işverensiniz, ya da kıskanç, sorunlu bir eşsiniz
diyelim, karısının etek boyuna, oğlunun ne yediğine, işçisinin sakalına,
komşusunun misafirine karışan ya da kendisine bu hakkı gören günümüz insanları,
sözünü ettiğim bir durumda, sözünü ettiğim bir zamanda Musa ile, Hud ile, İsa
ile, İbrahim ile, Muhammed ile karşı karşıya gelselerdi eğer, bu peygamberlere
ya da onların peşinden giden aile bireylerine, arkadaşlarına, yakınlarına nasıl
bir tavır alırlardı acaba?
Bunlar spekülatif sorular. İnançlı bir kimse bu soruları
kendisine sorduğunda kesinlikten uzak farazi cevaplardan öteye gidemez. Lakin
vurguladığım gibi kutsal kitaplarda kendilerine değinilen havari, sahabe
türünden peygamberlerin peşinden gitmek suretiyle nefislerinin yanı sıra tüm
dünyayı karşılarına alan din kahramanlarına olağanüstü bir saygı ile, huşu ile
yaklaşmayı beraberinde getiriyor. Bilirsiniz, Kierkegaard’ın Korku ve Titreme isimli eseri İbrahim peygamberi konu
alır; kitapta kendi isimlendirmesiyle trajik kahraman, aşk şövalyesi, sonra
iman şövalyesi olarak ayrımına gittiği kimseler üzerinde değerlendirmeler
yapar. Ardından uzun uzun İbrahim peygamberi (Ahd-i Atik’e göre) irdeler,
yorumlar. Zaten yeterinde uzamış bu yazıyı bir de Kierkegaard’la doldurmayayım
şimdi. Seneler önce zonklayan beynim bir yandan, gözlerim dolarak, kalbim küt küt atarak
okumuştum Korku ve Titreme’yi. “Bütün dünyaya
karşı savaş vermek teselli edicidir ama kendine karşı savaşmak dehşet vericidir”
der bu Danimarkalı, İbrahim peygamberi anlatırken. Hegel’in etik anlayışı ile
iman kavramını İbrahim peygamber üzerinden tartışır ve zaten gıcık olduğu Hegel’i
paspasa çevirir. Çünkü Ahd-i Atik’teki (ve nispeten Kuran’daki) anlatı, Hegel’in
yere göğe sığdıramadığı (benim ‘dini terk eden modern Batı’nın din yerine ikame
ettiği şeklinde yorumladığım) etik kavramıyla korkunç bir çelişki içindedir.
Tanrı, çok geç yaşta sahip olduğu evladını kurban etmesini vahy eder İbrahim’e;
yani öz oğlunu öldür der. Cinayetten söz ediyoruz, üstelik öz oğlunu, çok geç
yaşta sahip olmaktan kastedilen de yüz yaşına yakın. Özetle Tanrı, bir evlat
cinayeti emretmektedir, bu durumda İbrahim ne yapacaktır? Kitabı anlatacak
değilim dedim, kaygılanmayın. Gene de şunu yazayım; asla İbrahim’i anlayamaz.
Kendisini O’nun yerine koyamaz. Empati kuramaz. Ne yapsa olmaz. Çünkü Tanrı masum
bir evladın cinayeti için emri vermez. Ya da İbrahim delirdiğini, vahiy değil
gaipten sesler duyduğunu düşünmeliydi, vs. İşte bu yüzden imanın babası olarak
geçer İbrahim peygamber. Kierkegaard çevresindeki Hristiyan müminlerin
kendilerini İbrahim gibi imanlı sanmalarına/iman olgusu sanki bir finiş
çizgisiymiş gibi ulaşan yarışı bitirmişçesine kendilerini İbrahim’le denk
tutmalarına hayret duyar, onlara bu kitabında İbrahim’in imanını ve
benzersizliğini anlatır. Ben, bırakın İbrahim’i, koskoca peygamberi, bırakın
İsa’nın havarisini, Semud kavmine gönderilen Salih peygamberin arkasında
toplanan bir avuç insan arasında en tereddütlüsü, en şaşkını, en emin
olamayanı, en korkağı olarak dahi yer alabileceğimi düşünemiyorum imanımın
sağlamlığını ele alırken, bunu ancak ümit edebilirim o kadar.
Atalarımın dini üzerine doğdum, büyüdüm, sonra araştırdım,
elimden geldiği kadar diğerlerini okudum, inceledim, sonra da hak yolda
olduğuma ikna olup sapma göstermedim bu zamana dek. Ama iman, inanç, o var ya
o, çok farklı, başka bir şey.
Yalnız çok değişik bir yazı oldu bu. Uzun ve karmaşık aynı
zamanda, zaten ilahiyatçı da değilim, bu işleri bilen biri kazayla okusa ne hatalara rastlar kim bilir.
İdare edin. Meal okumaya devam edeyim ben de.
edit: Demokritos bahsini 23 Haziran 2018'de ekledim.
edit: Demokritos bahsini 23 Haziran 2018'de ekledim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!