6 Ağustos 2014 Çarşamba

Pervane Üzerine...



Pervane (1): Ekolojik dengenin neresinde olduğuna dair hiç kimsenin bir fikri olmadığı,  genlerinde obsesif-kompulsif bir kişilik bozukluğu varmışçasına nerede ışık ya da ışık yayan bir şey görse kamikaze misali cumburlop dalan, Lut kavmini çağrıştırır şekilde kelebek ile sineğin gayri tabii halvetinden ortaya çıkmış gibi tipe sahip saçma bir kanatlı böcek. Allahın işine karışılmaz ama şairlere ilham versin diye böyle bir mahlûk yaratacağına şairleri tümden ortadan kaldırmış olsa daha makbûle geçerdi belki de. (Romantik reenkarne inançlısı okur burada “ne biliyorsun, belki ölen şairler bir sonraki hayatlarında aşk ile pervane bedeninde hayat buluyorlardır.” diye çığırabilir. Ben de “inşallah haklısındır!” diye mukabele ederim öyle biri çıkarsa.) Neyse, adında bile meymenet yok yaratığın. 

Adâb-ı Muaşeret (1): Beşeri münasebetlerde uyulması beklenen güzel hal ve hareketler, kısaca görgü kuralları.  Vapurda karşı koltukta oturan hatunun göğüslerine onları ısıracakmış gibi bakmamaktan tutun da lokantada yediğiniz yemekte ağzı şapırdatmamaya kadar geniş bir yelpazeye yayılmış genel nezaket kaideleri. (Yazdıktan sonra fark ettim ki her iki örnek de yemek fiili ile ilgili. Neyse.) Fakat bu kurallar toplum içindeyken geçerlidir, söz gelimi evinizde yalnızken huzur içinde burnunuzu karıştırabilirsiniz ya da sakızınızı balon yapıp patlatmaktan çekinmezsiniz, kime ne? Evdesiniz. 

Esneme: Günün yirmi dört saati istemsizce uyguladığım favori hareketlerimden; göğüs kafesiniz siz farkında bile olmadan şişer, ağzınız genişçe açılır ve gerilen bedeninize hava çekersiniz. Refleks gibi bir şeydir, neden olduğunu bilmez ama rahatladığınız için çoğu zaman şikayet etmezsiniz esnediğinizde.


 
Gerçek Hayattan Esinlenilmiştir.



Dün gece: Yatağıma uzanmadan önce bir pervane görür gibi olmuştum tülün üzerinde, ama umursamadım. Sivrisinek gibi kanımı emecek ya da karasinek gibi gecenin sessizliğinde matkap sesiyle dolanacak değildi, zannımca salak salak uçup duran bir kanatlı o kadar. Işığı kapattım, yastığa başımı koydum, telefonu elime alıp twitter tumblr güncellemelerine göz atarken esneme geldi bana. Tanıyanlar bilir, görsel ve ses efektleri bağlamında ejderha gibi esnerim ben. Yattığım oda karanlık, tek ışık kaynağı kaygısızca kurcaladığım elimdeki telefon… Esnerken kocaman açılmış ağzımdan içime çektiğim hava, ne an uçuşa geçti bilmiyorum, telefon ekranına doğru yola çıkmış pervaneyi güzergâhından saptırıp doğruca içime, hiçbir yerde bekleme yapmadan boğazıma-mideme yönlendirdi.  Artık esnerken atmosferde yarattığım türbülans zavallı pervane üzerinde nasıl bir etki yarattıysa, ışık ararken zifiri karanlık bir mağarada buldu kendini.
Gelelim mağaraya. Bademciklerim çarpma hissiyle iğrenç bir sarsılma yaşar yaşamaz yıldırım gibi kalkıp tükürmeye, hönkürmeye başladım ama heyhat, misafir benimle bütünleşmişti bir kere. Mutfağa koşup üst üste iki bardak su içerek midemdeki kanatlıyı boğmaya düşündüm, aptalca şaşkınlığım geçmeden yatağa dönüp uzanacakken sineklerin su altında da yaşayabildiklerini hatırlayıp tekrar mutfağa gittim; yiyecek bir şey lazım ama yok! Bisküvi bile yok, ev adet olduğu üzere her daim tamtakır. Tezgâhın üzerinde duran keçiboynuzu pekmezi gözüme ilişti, eğer bir dakika evvel mideme dalmış bulunan hala boğulmayıp kanat çırpıyorsa, (bakınız: midemde kelebekler uçuşuyor sözü)  bu yarı-mayi şekerli sıvı marifetiyle onu hareketsiz hale getirebilirdim. Kanatları gövdesine yapışır, put gibi kalakalırdı öyle.  Gerisi mide asitlerimin görevi. Gece vakti böylesine garip bir olay ve inanılmaz fikirler beynime üşüşmüşken, midemin boş olduğunu, asit filan da salgılamayacağını geçirdim aklımdan. Bir paket ay çekirdeği açıp kudurmuş gibi hızlı hızlı çitlemeye koyuldum.  Bir şekilde ölmeliydi o pervane!


Temsili Resim

  
Adâb-ı Muaşeret (2): Kimi görgü kuralları, sadece toplum içinde iken değil, kişi yalnız/tek başına iken de uygulanmalı. İnsan kendini yalnız sanabilir ama bunun garantisi yok. Esnerken her zaman ağız el ile kapatılmalı. Pervane çıkabilir. Ya da, girebilir. 

Pervane (2) : Belki de dün gece bir şair yutmuşumdur. “Mazmun şairin karnındadır” sözünün dönüştürülmüş hali, pekala “şair şişko bir adamın karnındadır” olamaz mı?

Bu sabah: Hala tuvalete gitmedim. 



Not: Bir defasında da Kadıköy iskelesinin önünde kafama karga çarpmışlığı vardı. Çok acımıştı üstelik. Bu kanatlıların; meleklerin, kargaların ve pervanelerin ne işi olur benle ya?

4 Ağustos 2014 Pazartesi

Aynada Gördüğüm Adam Üzerine... (Alper'e, Dördüncü Bölüm.)



İnsanların arasında iken şakalarla, esprilerle, vecizelerle bulunduğun ortamı şenlendirmekle, bilgece laflar edip onları şaşırtıp hayran bırakmakla, onları etkilemekle ne oluyor? Ne oluyorsun? 

Tanrı’nın seni görmediğini mi sanıyorsun? 

Meselenin ne bildiğin ya da söylediğin değil, neyi ‘yapmadığın’ olduğunu bilmiyor musun?

İlk emir ‘oku’ idi, insanın okuduğunu ‘anlayacağı’ öngörülmüştü bu emirde- peki anlamadan okumakla okuduklarının tozu dahi üzerinde kalmadan nereye varmaya çalışıyorsun? Aradığın neydi? Takdir? Beğeni? Hikmet? Bilgelik? Ya vardığın yer neresi?

Bir gün maskenin düşeceğini göremiyor musun? ‘Maske’nin sende bir yüze dönüştüğünü, üst üste kuşandığın türlü maskeleri duruma ve karşındaki kişilere göre seçip sanki öyleymişsin gibi başkalarına gösterdiğini Tanrı biliyor, sen biliyorsun. Ötekilerin bundan habersiz olmasından dolayı ruhun ne kadar rahat? Onlardan saklanınca Tanrıdan ve kendinden de gizlenmiş mi oluyorsun?

En alttaki esas ‘Maske’yi kendinden kaçmak ve kendin olmamak için giyip onu zamanla özün gibi benimsediğini, artık ‘sen’ olmadığını nasıl inkâr edebilirsin? Sen nesin? Aslında kimdin?

Her şeyi; dünyayı, insanları, yaşananları, seni sevenleri hafife alarak, yok sayarak, onlarla alay ederek hayat sürerken, bir gün, O gün, Tanrı’nın da seni göz ardı edeceğini, değer vermediklerin misali değersizleştireceğini düşünemiyor musun? O’nun huzuruna çıktığında sempati beklemenin akılsızlığının farkında olmayacak kadar akılsız mısın? 

Kalbinin içinde süregiden bir hayat var, kimseye söyleyemediğin. Önce boğduğun, sonra dönüştürdüğün. Bu hayat seni nereye götürüyor, görmüyor musun? 

Kendinsin, bağımsızsın, hayatını özgürce yönlendirdiğini söylüyor, fütursuzca yaşıyor, dilediğini yapıyorsun. Ya nereye gidiyorsun? Huzursuzluğuna kulak ver, içine kök salmış riyakârlığa ve bencilliğe gözlerini kaçırmadan bakmayı dene: Bu güzergâhla nereye varabilirsin? Özgürlüğün seni her zaman kötü olmaya, kötülük yapmaya sevk etmedi mi? 

Aldatmayı adet haline getirdikten sonra sırada kendini aldatmak gelmiyor mu? Bir genelev mamasının yeri geldiğinde kendini özel müşterilerine ikram etmesi ve bizzat orospuluk yapması misali, sen de kendini aldatmıyor musun? Herkese sunduğun yanılsamaya sen de mi kapıldın ki kendinden memnun, övgü ve hayranlıklardan haz alıyor, mutlu olabiliyorsun?  

Yoksa tiyatronun perdesinin inmesi ve oyunun sona ermesi gibi, bu büyük oyun bittiğinde, Tanrı’nın karşısına çıktığında O’nun seni alkışlayacağını mı zannediyorsun? 

Bunca yalan, bunca aldatma, bunca riyâ, bunca hata, bunca bayağılık, yapaylık, sahtelik… Türlü şekil ve renkteki maskelerim altında gizlenen ben, Tanrı’nın huzuruna çıkıp çırılçıplak durduğumda ne yüzle O’ndan merhamet dileneceğim, bilmiyorum. 






Gerçekten bilmiyorum.

31 Temmuz 2014 Perşembe

Yalnız Biri Üzerine...



Okuduğu varoluşçu/nihilist felsefi kitaplar etkisiyle zaten zayıf kişiliği nedeniyle üstesinden gelemediği hayat gailelerinin iyice bir karabasana dönüştüğü, bu duruma ek olarak bir de uyuşturucu kullanmaya başlayıp tam anlamıyla dibi boylayan, hafiften de şizofreni belirtileri göstermeye başlamış olduğu söylenen Nişantaşılı hardcore bir Beyaz Türk hakkında dün akrabası olan arkadaşıma bu anlattıklarından hareketle “tanımıyorum bu adamı ama söylediklerine bakılırsa bence bu herife bir şok tedavisi lazım. Daha önce yaşamadığı bir deneyim. Ya sıkı bir dayak yesin birinden, ya da akşam namazından sonra Süleymaniye Camiine götürün, kubbenin altına oturun, garip ve sakinleştirici bir etkisi var orada uzanıp kubbeyi izlemenin. Huşu ezer insanı, belki böyle bir şok olumlu etki yapabilir” demiştim. Düşüneceklerini söyledi, kapattı telefonu.
Bugün aradı dostum…

-          *Abi, bu akşam sana Süleymaniye’de kurufasulye ısmarlayayım mı?
-          **Hahaha, demek önerim kafanıza yattı. Harikayım lan ben.
-         *Evet ama sen de gel lütfen, beni yalnız bırakma.
-          **Ulan ne işim var benim o ailenin yanında? Çocuğu tanımam, babasını tanımam. Hem kimler gelecek?
-          *Ben, S., babası bir de sen.
-          **Ben bu işe dâhil olmak istemiyorum abi. Yok yok, beni karıştırma. Ben yokum.
-          *Nolur abi ya. Gelsen harika olur.
-          **Benim ne işim var oğlum camide?
-          *Hahaha ne demek lan o, tövbe de lan.
-          **Ya o anlamda değil, yani sizin yanınızda ne işim var demek istedim.
-          *Lütfen gel. Bak sonra sana bira ısmarlarım, benim tekneye gideriz, Taps’in karşısına çekeriz tekneyi, taps’teki kızlara bakıp biralarımızı içeriz.
-          **Taps mi? Hiç kız attığın oldu mu senin tekneye oradan? Bilemedim şimdi.
-          *Geldikleri oldu valla. Yalnız seni bizimle camiye gelmen için ikna etmeye çalışırken teklif ettiğim şeye bakar mısın, teknede bira içmek!
-          **Ulan bu S. deli diye tedavi etmeye çalışıyoruz fakat biz de az manyak değiliz yani.
-          *Hahahaha,  geleceksin tamamı mı?
-          **Ya abi, bu akşam teyzemin kızının nişan merasimi var, ben de davetliyim.  Gitmeyeceğim ama davetliyim. O yüzden size katılamam, davetim var kusura bakma.
-          *Uzatma ya, seni kaçta alayım akşam?
-          **Fasulyeyi sen mi ısmarlayacaksın?
-          *Niye ben ısmarlıyorum, S.’nin babası ısmarlasın, kafayı yemiş olan onun oğlu sonuçta.
-          **Ya abi, biz manyak mıyız ya? Hem benim ne işim var aranızda? Babasını tanımam, S.’yi sadece bir defa, o da ablası evden kaçtığında görüp konuşmuşluğum var. Lan ben yedi yabancıyım be!
-          *Bebişim sen yanımda ol yeter. Beni yalnız bırakma. Hem sonrasında Bebek, tekne, Taps, bira. Gel hadi.
-          **Oğlum bizi kim tedavi edecek lan?
-          *Biz hep böyleydik be abi!


Akşam birbiriyle alakasız dört adam buluştuk Süleymaniye’de, Kurufasulyeci Ali Baba’nın bayram nedeniyle kapalı olduğu görünce rotamızı caminin yanıbaşındaki Darüzziyafe’ye çevirdik. Yaklaşık on yıldır gitmediğim bu mekânda ummadığım ölçüde berbat yemekler eşliğinde oturduğumuz saatler boyu süregiden konuşmalarla anladım ki, S.’yi delirten bana söylendiği gibi kitaplar değil: Başta ailesi olmak üzere çevresindeki insanlar. O da tepkisini, öfkesini hatta artık zapt edemediği nefretini kitapların dilinden, Nietzsche’nin, Schopenhauer’in, Camus’nun ağzından kusuyor, sanki bunlara sığınıp perde arkasından konuşuyor gibi. Uyuşturucu filan da yaşadığı çaresizlikle kendisini onbirinci kattan boşluğa bırakmakla eşdeğer. Kahrolasıca yalnızlık insanın en büyük sorunu, üstelik güvensizlikle besleniyorsa insan biraz zayıf bir kişiliğe sahipse dışarı kapatabiliyor tüm pencerelerini, kapılarını: Üzüldüm, içim acıdı ona. Kimseye, ailesine bile güvenemeyeceğini (haklı emareler doğrultusunda) düşünen genç bir adamın yaşamaktan vazgeçmesiydi onda gördüğüm… Güven eksikliği bir yandan da iyice izole ediyordu onu, yalnızım diye haykıran ama kimseye yaklaşamayan ve kendisine yaklaşılmasına da izin vermeyen modern insanın çaresiz ikilemi. “Öteki ile dayanışmanın temelinde sanki Öteki’nin zulmü vardır.” diyen Levinas’a katılır gibi, başkalarının zulmünden korkup kabuğuna çekilmiş, Lean On Me şarkısını yadsıyıp ya şizofreniye kayacak, ya da intihar edecek biri. Here Come The Tears’ın müşahhas hali. Birinin ona Don’t Give Up demesi lazım aslında, inanabileceği kim varsa. Varsa.

Camiye de gitmedik, yemek sonrası Süleymaniye’nin avlusunda uzun uzun dolaştıktan sonra baba-oğulu, bir birine yabancı bu iki insanı evlerine bırakıp, Bebek’e, tekneye, bira içmeye.

 
Arkadaşım teknesini bana gezdirirken alt kattaki sehpada gördüğüm dergi ve kitapçıklarla oluşturulan kompozisyon.

 
Teknede oturup S.'nin durumu üzerinde tartışırken olur da "biz de yanınıza gelsek nasıl olur acıbağ?" diye  soran iki üç hatun çlkar mı diye kestiğimiz Taps.

 Gece bitti. Midemdeki Belçika birasıyla ne derece makul görünür bilmiyorum, ama Allah'a şükürler olsun akıl sağlığım için. Manyak ve dengesiz olabilirim ama henüz keçileri kaçırmadım hamdolsun.



28 Temmuz 2014 Pazartesi

Fazlasıyla Kişisel*


“Bu düşünce, benim için dayanılmaz ve yürek paralayıcı olmak bir yana, beni teselli ediyor, rahatlatıyor ve Kadere boyun eğmeme yardımcı oluyor. Tanrı öyle istedi diye cehenneme seve seve gidebilecek Aziz Augustinus kadar ileri gitmiyorum. Benim Yargıya boyun eğişimin kaynağı o denli karşılıksız değil, bu doğru; ama daha az saf olmadığı gibi, bence tapındığım mükemmel Varlık’a çok daha lâyık. Tanrı âdildir; acı çekmemi istiyor ve masum olduğumu biliyor**.  İşte güvenimin sebebi; kalbim ve aklım aldanmadığımı haykırıyor. Öyleyse bırakalım insanlar da, Yazgı da istediklerini yapsın; yakınmadan acı çekmeyi öğrenelim; her şey sonunda yoluna girecek ve er geç benim sıram da gelecektir.”
 -Yalnız Gezerin Hayalleri, Rousseau-










* Uzun bir blog yazısıydı, kişisel ve gereğinden fazla açık. Nazım'ın "Benerci Kendini Niçin Öldürdü?' şiiri ile başlayıp, Bhagavad Gita alıntıları ile devam eden bu yazıyı zırvalamamın hemen ardından bir kez okudum, sonra kendime ohaa! deyip tek hamlede sildim, yukarıdaki metin haricinde. Bu kadarı yeter de artar bile. Hem bana, hem size.

** Alıntının kritik cümlesinin aslında ne kadar çelişkili olduğunu farketmişsinizdir. İlk anda Kitâb-ı Mukaddes'teki Eyüp kitabına ciddi bir referans var gibi geliyor okunduğunda, ama İlâhi Adalet beşeri zihinle anlaşılamayacak bir şeydir. Kavranamaz, yorumlanamaz. Allah âdildir, bitti. O kadar. Allah'ın adaleti insana bir gölge olarak düşer, konumu gereği adaletle hükmetmesi gereken kudret sahibi kimselerin yükü ise, o gölgenin ağırlığını taşıyabilmek ya da altında ezilmekle kendini gösterir. Buraya lafı dağıtmak ya da daha net ifade etmek için, İbn-i Arabi'nin Tilimsan Meliki olan dayısı Yahya bin Yugan'a dair Fûtuhat’ta anlattığı kısa hikâyeyi ekleyeyim:
"Bir gün maiyeti de çevresinde olduğu halde Yahya bin Yugan, Akadir ve Ortaşehir arasında bir zata rastladı. 'İşte çağımızın âbidi Ebu Abdullah en-Tunsi' denilince, Melik durup yaşlı adamı selamlamak üzere atının dizginlerini çekti. Gösterişli kıyafetler içindeki Melik, selamını iade eden yaşlı adama ‘Ey Şeyh, bu kıyafetlerle namaz kılmam caiz midir?’ diye sordu. Ebu Abdullah güldü. Melik ‘Neye gülüyorsun?’ diye sordu. ‘Anlayışının kıtlığına, nefsinden ve halinden tamamen cahil olmana! Hiçbir şey sana bir leşin kanları içinde yuvarlanarak onu iğrenmeksizin yiyen, ama kirlenmesin diye işerken bacağını havaya kaldıran bir köpekten daha çok benzeyemez. Reayanın [halkın] gördüğü bütün adaletsizliklerden mesul tutulacağın halde sen kalkıp giysilerini soruyorsun!’ Melik gözyaşlarına boğuldu ve hemen o anda tahtını terk ederek Şeyh’in hizmetine girdi. Şeyh O’nu üç gün misafir etti. Dördüncü gün geldiğindeyse ‘Ey Melik, emredilen üç misafir etme günü doldu. Kalk ve odun toplamaya git’ dedi.
Melik odun topluyor, topladıklarını başının üzerinde taşıyarak Tilimsan pazarına getiriyor ve orada onun bu halini gören insanlar ağlıyordu. Odunları satıp yiyecek ihtiyaçlarını alan Melik, artanı sadaka olarak veriyordu. Ölünceye kadar bu şehirde kaldı ve şeyhinin yanına gömüldü. Şeyh, kendisinden dua istemeye gelenlere ‘bana değil, Yahya bin Yugan’a gidin; O tahtını bırakmış bir meliktir. Eğer Allah benden böyle bir imtihan isteseydi, ben belki tahtımı terk edemezdim’ derdi.”
Adalet ve İktidar, Allah’ın en büyük sınavı gerçekten. Biz ise hala golleri konuşuyoruz.


Not: Bu blog yazısı nasıl bu hale gelebildi, hiçbir fikrim yok.