24 Mayıs 2018 Perşembe

Ramazanla İlgisi Olmayan Gayet Kişisel ve Dinsel Sayıklamalar Üzerine…




Bir süredir imkân buldukça Kuran meali okuyorum. Telefonuma indirdiğim bir meal uygulaması var, türlü amcaların meallerini bir araya getirmişler, metroda, vapurda, otobüste vs. telefonun şarjı izin verdiği ölçüde açıp fırsatı değerlendiriyorum kendimce. Anlamadığım, zaten kem küm hecelediğim Arapçası yerine ana dilimdeki meallerin tümünü okuyup hatim indireceğim bu gidişle. 45 yaşıma dek bu işe başlamamış olmamın bir eksiklik olduğunu yeni fark ettiğimi itiraf edeyim; İncilin tamamını seneler önce okumuştum söz gelimi, Ahd-i Atik’in de epeyce bir kısmını. Erişebildiğim Vedalar’ı, ya da Upanişhadlar’ı hakeza. Çevirilerine itimat edebileceğimi düşünsem Zend Avesta’yı da elden geçirirdim. Neyse, dinsel metinlere bu kadar meraklıyım falan feşmekân, gel görelim Kuran’ı bu zaman kadar okumadım işte. Pasajlar, alıntılar, sanki aforizma nev’inden sağda solda karşıma çıkan ayetler tamam da tümünü okumaya hiç yeltenmemiştim. İki tetikleyicim oldu bu konuda; ilki arızanın önde gideni kayınpederim: Havva bana ‘evet’ dedikten sonra ailesiyle tanışma maceramı yazarken kendisine uzun uzun değinmiştim burada. Kavramları ve olayları irdelerken parçalara bölerek muhakeme etme alışkanlığım varken O’nun bütün üzerine kafa yorma metodu diyeceğim, anlaşılmayacak şimdi. Söz gelimi oturuyoruz karşılıklı, önümüzde çay, tahinli çörek, birden x surenin y ayeti hakkında ne düşündüğümü soruyor adam. Benim cevabımı dinleyip tabii ki beğenmiyor, çünkü y ayetinden önceki iki ayete ve hatta z suresinin son beş ayetine atıfta bulunarak kendi sorduğu soruya kendi cevabını uzun uzun veriyor. Zaten damadını bildiğiniz suiistimal ediyor kayınpeder, canı konuşmak istiyor, ev ahalisi adamın söylevlerinden yaka silkmiş halde, benim onların evine gitmem adama eğlence demek. Diyebilirim ki Havva hiç onlara gitmese de kayınpeder ses etmez, merak bile etmez, yeter ki damadı ara sıra dizinin dibine otursun da zavallıcığı sıkıştırsın, önce kısmı diyalog, sonra uzun süreli monolog fırsatı bulsun. Neyse, dedikoduyu bırakayım, bildiğiniz arıza işte. Gene de olaylara, özellikle dini metinlere bütüncül yaklaşımı ve düşünce metodunu beğendiğimden çoğu zaman zevkle dinliyorum O’nu. Aforizma dedim az evvel, Kuran hakkında çelişkilerle dolu olduğuna dair sağda solda kimi yorumlara rastlar, hatta bazı zamanlar biz de bu fikirlere kapılmaktan kendimizi alıkoyamayız ya, bunun sebebi işte sağda solda karşımıza çıkan ayetleri aforizma gibi ele almamızdan kaynaklanıyor, kayınpederin bütüncül yaklaşımını taklit etmeye başladıktan sonra bağlamından kopartılan ayetlerin kiminin neden Hanya’ya kiminin neden Konya’ya gittiğini daha iyi anlamaya başladım. Hâlbuki bütünü okuyunca insan tutarsızlık halinin ortadan kalktığını daha iyi görüyor insan. Bu açıdan kayınpeder bana örnek oldu demek yanlış olmaz. İkinci tetikleyici çok daha sıradan: Aylar önce bir cuma namazındayken vaazı veren imam kalabalık cemaate sordu; aramızda kaç kişi Kuran’ın tamamının mealini okudu diye. Kimse el kaldırmadı, imam da latif bir dille sitem etti bunun üzerine. Yukarıda dedim ya, o kadar kutsal metin okumuşluğum var, ama kendimi Müslüman olarak tanımlıyor olmama rağmen Kuranın tamamından habersizim. Rahatsızlık hissettim haliyle. Sanki “ben zaten Müslümanım, ne gerek var Kuran’ı okumama’ dermişim gibi.


Şu cümleyi tekrar yazayım: “ben zaten Müslümanım, ne gerek var Kuran’ı okumama.’ Aslına bakarsanız buraya kadar karaladıklarımla çok alakasız bir şeyden bahsedeceğim, ama galiba özlemişim bloğu – lafı uzatıp duruyorum. Neyse, bunca tetikleyici faktörün tesiriyle başladım okumaya. Klasik mushaf sırasına göre değil, iniş sırasına göre okuya okuya Mekke dönemini bitirdim, Medine dönemi surelerine başladım geçen gün. Yarısından fazlasını geride bırakmışım demektir bu. Tekrarlarla önceki peygamberler, o peygamberlerin gönderildiği topluluklar, aralarındaki diyaloglar, kâh ümit, kâh tehditkâr mesajlar sıklıkla yer alıyor Kuran’da. Hemen her peygamber öğretiyi yineliyor: Tanrı’ya eş koşmamak, sâlih amel/iyi işler yapmaya ve barışçıl olmaya teşvik etmek, azgınlığı yasaklamak, kıyamet gününü hatırlatarak insanları hesaba çekileceklerine dair uyarmak, inananlara zulüm edildiği takdirde Tanrı’nın gazabının bu dünyada da üzerlerine geleceğine dair insanların dikkatini çekmek gibi. İnanan inanıyor, inanmayan inanmıyor. İnananlar daha ziyade toplumun fakirleri, zayıfları, acizleri. Tebliğe karşı gelen, inananlara tepki gösteren ve türlü eziyetlerle inançlarından döndürmeye çalışanlar da çoğunlukla o toplumun zenginleri, ileri gelenleri. Buraya kadar bilinen şeyleri yazdım; Hud’tan Salih’e, İbrahim’den Lut’a, Şuayb’tan Musa’ya, Yunus’tan Nuh’a, hemen hemen aynı şey.  Bütün peygamberler hemen hemen aynı şeyi söylüyor. Mesaj sabit. İnanmayanların tepkisi ise karşı gelmek, en hafifi alay ya da hakaret etmek şeklinde kendini gösteriyor. Peygamberlere büyücü, deli, yalancı, beyinsiz, mecnun, sapıtmış, sapık vs. yakıştırmalarda bulunan bu inanmayanların en büyük direnç noktası atalarının dinine bağlı olmak şeklinde kendini gösteriyor. “Biz büyüklerimizden böyle gördük, sen bunu değiştirmeye nasıl cüret edersin, sonuçta bizim gibi bir insansın” diyor inanmayanlar. Buradan her peygamberin döneminin devrimcisi olduğu sonucu çıkar ama konuyu dağıtmayayım. Marx demişti ya, tarih, sınıfların mücadelesinden ibarettir diye, tam olarak öyle: İnkar edenler, peygamberlere inananların toplumun zayıf, aciz, alt tabaka kimseler olmasını dahi kendi zenginliklerine, iktidarlarına, konumlarına kıyaslayıp kendi inançsızlıklarına bir dayanak noktası olarak görebiliyorlar, hatta bu yeni inanışı kendi düzenlerine bir tehdit olarak algılıyorlar. Çünkü daha güçlüler, muktedirler, varlıklılar, yani daha akıllı, daha seçkin kimseler; zaten bu özellikler de matruşka misali birbirinin içinden çıkıyor: Akıllı oldukları için zenginler, zengin oldukları için güç/iktidar onlarda, iktidar sahibi oldukları için diğerlerini sömürmekte zorlanmıyorlar, her konuda sözleri geçtiği için de seçkin sınıftalar. Bu nedenle aynı toplumun daha alt sınıflarından çıkan ve belirgin niteliği sadece dürüstlük, temizlik, efendilik olan bir adam ortaya çıkıp “Tanrı benimle konuştu, size O’nun mesajını getirdim.” dediğinde müthiş bir dirençle karşı koymaları bu yüzden. Hem süregeldikleri gündelik hayatı, hem de atalarının dinini (paganizm, putperestlik filan) bırakarak peygamberin peşinden gitmeleri yönündeki telkinlere uymak onlara kabul edilemez geliyor. Burada sözü St. Augustinus’a bırakacağım, İtiraflar’ında konuya olağanüstü bir pencereden bakabilmiş bu aziz:

“Herkes mutlu bir yaşam istiyor, biricik mutluluk olan bu yaşamı herkes istiyor, hakikate dayalı sevinci herkes istiyor. Aldatmak isteyen insanı çok tanıdım, ama aldatılmak isteyenini görmedim. Peki bunlar mutlu yaşamı nereden biliyor, hakikati de aynı şekilde bilmeleri gerekmiyor mu? Çünkü hakikati sevdikleri aldatılmak istemediklerinden belli. Öyleyse mutlu yaşamı sevince, bu yaşam da hakikate dayalı sevinçten başka bir şey değilse, hiç tartışmasız hakikati de seviyorlar demektir, çünkü hafızalarında hakikatle ilgili bir düşünceleri olmasa hakikati sevemezler. O halde niçin sevinçlerini hakikate dayandırmıyorlar? Niçin mutlu değiller? Çünkü hayal meyal hatırladıkları ve kendilerini mutlu edecek hakikatten çok, kendilerini gitgide zavallı kılacak başka şeylerle meşguller. (…) Peki, öyleyse hakikat neden nefret doğuruyor, niçin senin kulun hakikati bildirene düşman oldu, mutlu yaşamı sevdiği halde ve bu yaşam hakikate dayalı bir sevinç olduğu halde? Bunun tek nedeni şu: insanlarda hakikat sevgisi öyle bir hal alıyor ki, bambaşka bir şeyi seviyorlar ve sevdikleri bu şeyin hakikat olmasını istiyorlar, çünkü aldatılmak istemediklerinden, yanıldıklarını da kabul etmek istemiyorlar. İşte bu yüzden hakikat yerine sevdikleri şey uğruna, hakikatten nefret ediyorlar. Hakikatten yayılan ışığı seviyorlar, ama o ışık kendi yanılgılarını ortaya çıkardı mı ondan nefret ediyorlar. Çünkü aldatılmak istemiyorlar, aldatmak istiyorlar, hakikat kendisini onlara gösterdi mi seviyorlar, ama onları kendilerine gösterdi mi nefret ediyorlar. Ektiklerini biçecekler, çünkü hakikatin kendilerini açığa çıkarmasını istemeyenler, isteseler de istemeseler de açığa çıkacaklar, ama o sıra hakikat onlara kendisini göstermeyecek. Evet, doğru, insan ruhu böyle körlemesine, böyle miskince, böyle aşağılık bir şekilde, onursuzca saklanmayı yeğliyor, ama kendisinden bir şey saklansın istemiyor.”


Kitaptan alıntıladığım bu uzun pasaj Çiğdem Dürüşken’e yakışmayacak kadar kötü çevrilse de sadece iki okuyuşta anlaşılabiliyor. Augustinus diyor ki, insan yanıldığını, yanlış yolda olduğunu kabul etmek istemez. Yanıldığını kabul ettiği anda aldatılmışlık duygusu canını öylesine yakar ki, bu da sonsuz kibrine, egosuna bıçak gibi saplanır. O nedenle benliğinin yaralanmaması için doğru olduğunu bildiği şeye bile sırtını döner, kendisini iyi hissetmek için hakikati büker ve kendi gerçekliği haline getirir. Buradan post-truth’a kapı açılır mı doğrusu bilmiyorum, o kavramı bir türlü anlayamadım açıkçası. Ama kibir, inatçı kibir, direngen kibir geri adım atmak yerine dikleniyor hakikate karşı. Al Pacino boşuna mı “vanity is definetly my favourite sin” demişti? İnsana Yaratıcı tarafından atılan, sonra da mücadele edip gem vurması istenen bir tohum bu. Nefs ya da libido denilen bu tohum, insanın içine kök salan bir korkunç bir yabani ağaçtan farksız, sonra ve nihayetinde o ağacı budayan, şekil veren kişi mütevazı birine dönüşüyor, serbest bırakan da vahşi doğasına teslim olmaktan geri duramıyor. Son planda yukarıdaki peygamberlerden biri ortaya çıkıp kendisine vahyedileni yaşadığı toplulukla paylaşınca, karşısına geçiyor bu adamlar: “Neden aramızdan –seçkinlerden- birine değil de sana geldi bu vahiy? Sen bizim dengimiz değilsin. Sen yalancısın, sapıtmışsın, delisin” vs. Yanılmış olmalarını kabul etmemek bir yana, üstelik kendileri gibi dönemin/toplumun eliti değil de, vasat birinin yanlışlıklarını yüzlerine vurması asla kabul edilebilir bir şey değil. Hoş görülemez, lanetlenmeli. Claude Levi-Strauss, Plutarkhos’un Sofra Sohbetleri’nden bir anekdot aktarır bize: ‘Bir gün, yemekte olduğu incir Demokritos’a bal gibi tatlı gelir ve hizmetçisine incirin nereden geldiğini sorar. Kadın bir bahçecinin adını verir ve Demokritos bu tatlılığın sebebini yerinde görüp incelemek için kadından hemen kendisini o bahçeye götürmesini ister. “Boşuna zahmet etmeyin,” der hizmetçi, “zira bu incirleri içinde önceden bal bulunan bir kavanoza koymuşum yanlışlıkla.” “Bu sözün hiç hoşuma gitmedi” diye karşılık verir Demokritos, “fikrimden vaz geçmeyeceğim ve tatlılık sanki incirin kendisindenmiş gibi sebebini arayacağım.”


Buraya kadar yazdıklarım, ilahî davetle karşılaşan insanın şeytanî yanı olarak değerlendirebileceğimiz nefs-i emmâre marifetiyle ileri sürdüğü reddiyenin kendimce açıklaması. Şimdi biri çıkıp da “ya iyi hoş da, belki de sözünü ettiğin ilahi daveti duyan kişiler ateistti, o yüzden karşılarına gelen ve kendisini peygamber olarak tanıtan adama metelik vermediler, ciddiye almadılar, olamaz mı yani?” şeklinde bir soru yöneltebilir. Olamaz diyeyim ve ekleyeyim: ateizm illo tempore yaygın değildi, boyumu aşacak laflar etmek istemem elbette, ne var ki bugün anladığımız/kullandığımız manada ateizm antik Yunan’daki kimi örnekleri dışlarsak büyük oranda cult de la raison’ın eseri ya da uzantısı olarak nitelenebilir. Zaten genel olarak bu blog yazısı okuduğum Kuran mealinden esinlendiğine göre şunu ifade etmem gerekir ki sadece inançsız toplumlara gönderilmemiş peygamberler; söz gelimi Lut peygamberin kavminin belirgin özelliği ibne olmaları. Ayrıca putperestler de aslında puta tapıyor değiller, ama putu Tanrı’ya ulaşmak için bir araç olarak ele alıyorlar ve idollerin içinde Tanrıya ait öz bulunduğuna inanıyorlar. Böyle de karmaşık işler yani. Bu konuyu geçelim, insanın kendi doğasıyla ilişkisi çerçevesinde söyleyeceklerim şimdilik bu kadar, ileride tekrar buraya geri dönüş yapacağım ama şimdi insanın dünya ile ilişkisine dair bir şeyler zırvalayayım.


Nesefî isminde bir adam yaşamış 14. Yüzyılda. Enteresan biri. “İnsanda akıl olduktan sonra, neden vahye ihtiyaç duyulsun, neden peygamber gönderilsin ki?” sorunsalına dair yorumlarına denk geldiğimde içimden hassiktir dedim, meğer adam benim seneler önce bu blogta zırvaladığım ayrıma benden yedi asır önce varmış. Şu işe bak, Nesefi büyük bir âlim olarak geçiyor tarihte, Virgilius ise işi gücü olmayan, geçinmek için hanımının eline bakan bir şişko. Neyse, adam akıl ve vahiy arasındaki ilişkiyi şöyle anlatmış, rastladığım yerden alıntılıyorum: “(…) Aklın gerçekten iyi ve kötüyü bilebileceğini vurgulayarak başlar, ancak insanların içinden aklını kullananların sayısının çok sınırlı olduğunu ifade ederek vahye ihtiyacın olduğunu söyler. İnsanların genelde üçe ayrıldıklarını; bir kısmının sürekli maişetlerini temin için koşturduklarını, bunların para ve servetten başka bir şeyi düşünecek zamanlarının olmadığını, bunların akılları olsa da akıllarını sadece maddi şeylere tahsis ettiklerini, dolayısıyla iyi-kötü, güzel-çirkin konusunda düşünecek zamanlarının olmadığını, o zaman bunların hayatlarını düzen altına alacak, iyi ve güzel yaşantı tarzlarını bunlara kazandıracak vahyi ilkelerin olması gerektiğini ifade eder. İkinci kesimin ise akıl ve zekâ bakımından yetersiz olduklarını, genellikle bunların okumamış cahil kimseler olduklarını, kendi yaşantılarını zor geçindirdiklerini, dolayısıyla zaten bunlardan akıl yürütme beklenemeyeceğini, bunların kendilerinin hazır ilkelere muhtaç olduklarını, vahyi ilkelerin bunlar için de zorunlu olduğunu vurgular. Üçüncü kesimin ise akıl ve zekâ sahibi kimseler olduğunu, bunların akıllarıyla iyi-kötü, güzel-çirkini bilebileceklerini, fakat bunların sayısının son derece sınırlı olduğunu, aynı şekilde her akıl sahibi olan kimsenin aklını bağımsız olarak kullanamadığını, birçok akıl sahibi düşünürün aklını şehvetinin, hazzının ve çıkarının etkisi altında körelttiğini, dolayısıyla bunların da iyi kötü hakkında körelmeyen bir aklın rehberliğine muhtaç olduğunu söyler.(…)” Bugüne dair (homo economicus) bir örnekleme yapacak olursak son derece kaba bir genelleme ile birinci grubu beyaz yakalılara, ikinci grubu mavi yakalılara uyarlamak mümkün. Üçüncü grup hakkında yorum yapmak bana düşmez zaten. Gel görelim, ekmeğini kazanıp günü kurtarma derdinde olan, eğitimsiz mavi yakalının kendisini ilahi mesajla donatılmış olarak takdim eden bir peygambere inanmasının, tabi olmasının, çok daha eğitimli, çok daha yaratıcı, üretici, zengin ve ayrıca eleştiren, sorgulayan akıllı bir beyaz yakalıdan daha kolay olduğuna kim itiraz edebilir? Bu korkunç bozuk cümleye laf etmeyin, ne dediğimi anladıysanız sorun yok. Hazır olun, gene aynı yere dönüş yapıyorum şimdi: Söz gelimi Salih peygamber Tanrı tarafından peygamberlikle görevlendirildi ve kavmine ilahi öğretiyi tebliğ etmeye gitti; O’na kim saygı gösterir? O’na kim direnir? Kimler uyarılarına kulak verir? Kimler ciddiye almaz ve tehditle, şiddetle muhalefet eder? Yazının önceki bölümlerinde öne sürdüğüm argümanları yineleyerek postun uzunluğunu gereksiz yere arttırma niyetinde değilim, genel olarak bir çizgi üzerinde gidiyor bu blog yazısı, düz bir çizgi değil ama bağlamdan kopmamaya azami özen gösterdiğime itimat edin lütfen. Lütfen dedim!


Şimdi bana geliyoruz. Ben. Virgilius.


Okuduğum meallerden anladığım kadarıyla bir tebliğ görevi ile yaşadığı toplumda beliren ilk peygamber Nuh. Kitab-ı Mukaddes’in anlatısı da Kuran’la pek çelişmiyor bu konuda. Nuh kendisine Tanrı’dan vahiy indirilen, yoldan çıkmış insanlara, asi, vahşi, güçlünün zayıfı ezdiği, türlü rezillikleri serbestçe yaşamayı kendilerine hak gören zalim bir topluma gönderilen ilk peygamber. İlk putlar ortaya çıkmış, ayrıca azgınlıkta sınır tanımayan insanlar var. (Meselenin Kabil’in oğulları boyutu var ama oraya girip dağıtmayacağım meseleyi.) Nuh, toplumunu Tanrı adına ikaz edip kendilerini düzeltmelerini salık verirken, aksi takdirde Tanrı’nın gazabına uğrayacaklarını söylüyor insanlara. Ne gazabı? Böyle bir şey duyulmuş şey değil o zaman, çünkü ilk defa bir peygamber ortaya çıkıp insanları uyarıyor, Tanrı’nın yamuk adamları düzelmedikleri takdirde cezalandıracağından bahsediyor. Haliyle kimse, ailesinden başka hiç kimse inanmıyor O’na. Nuh peygambere en çok yakıştırdıkları sıfat ‘deli’. Queen’in Nuh peygamberi ve tufanı anlattığı 'The Prophet’s Song’ isimli şaheserinde kendisinden ‘madman’ diye bahsetmesi de aynı sebep zaten. Çünkü Nuh peygamberin anlattıkları bildiğin delilik gibi geliyor muhataplarına. Bir de yetmiyor, ilahi emirle başlıyor bir gemi inşa etmeye. “Biz diyorduk zaten bu herif uçmuş, ne gemisi lan bu, yok her yeri su kaplayacakmış da, hadi len oradan, akıllı adamın işi mi şu yaptığı?” demişlerdir muhtemelen. Çünkü, yineliyorum, o zamana dek Tanrı’nın cezası, gazabı diye bir şey vuku bulmamış dünya üzerinde. Örneği yok.


Kendime bakıyorum. O topluluk içinde yaşasaydım eğer, bu çağrıyla, Nuh tarafından dile getirilen ilahi uyarılara muhatap olsaydım, acaba ne yapar, nasıl davranırdım? Şunu çok açık olarak itiraf edebilirim, ben de Nuh’a deli der, alay ederdim O’nunla. Neden etmeyeyim diyeceğim ama çarpılırım şimdi. Ama az evvel söylediğim gibi daha önce örneği olmayan bir durum söz konusu, ne gazap var daha önce, ne tehdit, ne de uyarı, ne de kendisini Tanrı adına konuşan biri şeklinde prezante eden biri. Üstelik, Nuh’un gönderildiği topluluğun azgın, zalim, şerefsiz vs. olduğu söyleniyorsa, doğal olarak bu toplulukta mağdur, mazlum, mahzun kişiler de bulunmak zorunda, gel görelim bu ezilenler dahi Nuh’a inanmıyor ki, meşhur gemiye sadece Nuh’un ailesi biniyor. (Ailesinden de binmeyen var ayrıca.) Özetle, Nuh’un anlatısı, ardından gemi işine kendini vermesi öylesine acayip geliyor ki adama deli gözüyle bakılması ve kimsenin dediklerini ciddiye almaması normal karşılanabilir. Serbest düşünce ile vardığım bu sonuç Nuh peygambere yönelik topluluktaki tepkiyi meşrulaştırmaz elbette, burada inanmamakta haklılar demiyorum, şaşkınlar diyorum sadece. Eh, sevgili Virgilius’unuz da o insanların arasında olsaydı, ya da sizlerden biri, farklı bir davranış mı hayal ediyorsunuz yoksa?


Nuh Peygamber çok özel bir örnek, hatta uç örnek demekte sakınca görmüyorum. Başka bir peygamber üzerinden gidelim, uzun uzun anlattığım önceki yorumlarımın peşine. Kuran’da birkaç yerde anılan Hud peygamber mesela. Ad kavmi olarak bilinen toplumun içinde hayat süren, dürüst, şefkatli, toplumda iyi özellikleriyle bilinen bir kişi. Something is rotten in the state of Ad, Tanrı da Hud peygambere vahiy indirerek her zamanki öğretiyi tebliğ etmekle görevlendiriyor: Tanrı’ya ve ölümden sonra yeniden dirilerek huzuruna çıkarılacağınız ahiret gününe iman edin, azgınlıktan, fuhuştan, zulümden vaz geçin, putlardan uzak durun vs. Kendisine karşı itiraz edip Hud’u aşağılayanların da söylemi benzerleriyle aynı; sapık, yalancı diyorlar, atalarımızın tanrılarından bizi döndürmeye mi geldin, sen de bizimle aynı şeyi yiyen içen bir insansın, beyinsizsin, öldükten sonra nasıl olur da diriliriz diye söyleniyorlar, Hud’u tersleyip kovuyorlar. Yıllar süren bu tebliğ sonrasında Hud peygamber ve O’na tabi olmuş bir kısım insan şehri terk ediyor, ardından Tanrı’nın gazabı ve pufff. Elbette Hud’a veya diğer peygamberlere inanan ve O’nunla davranan herkes ezik, sefil, aciz demiyorum, ama inanmayanların çoğunun aklına, bilgisine, görgüsüne dair özgüveni yüksek, zengin, topluluğun ileri gelen seçkin kimseleri olduğuna parmak basıyorum, ve tabi bu insanların ödül/ceza/tehdit yöntemiyle etki altında tuttukları diğer sosyal katmanları da ekliyorum buraya. Acaba ben, kendini zeki, kültürlü, çok okumuş, muhakemesi gelişmiş biri olarak gören, bir yandan da nefsine daima yenik haz düşkünü bir keyif insanı, üstelik “atalarının dinine” bağlı, yani içinde doğup büyüdüğü toplumun inancını paylaşan Virgilius, bu hayattan, bu günden, 2018 senesinin mayıs ayından copy/paste olarak alınıp Hud peygamberin hitap ettiği topluluğa ışınlansam ve “atalarımın dini” yerine bambaşka bir öğretiyi bana Tanrı adına tebliğ ettiğini iddia eden birini karşımda bulsam O’na nasıl mukabele ederdim?
“Ne diyon lan dümbük? Öldükten sonra dirilmek de ne biçim bir saçmalık öyle. Sonra benim gibi bir adam varken, Tanrı neden seni seçsin ki? Senin zikin altından mı yapılmış ki ayrıcalığın olsun?”


Metroda, otobüste, vapurda okuduğum meallerde Salih, Musa, Şuayb vs peygamberler hakkındaki bahislere denk geldiğimde inanmayanların tepkilerini ve söylemlerini şaşkınlıkla hatta rahatsızlık hissiyle karşılıyorken, birden kendimi o an, orada hayal ettiğimde çok farklı bir duyguya kapılıyorum. Ben ne yapardım? “Atalarımın dini”nde diretir miydim? Yoksa bambaşka bir inanışa mı teslim ederdim kendimi? Üstelik egom buna şiddetle itiraz ederken, benzerlerim, sözüne kulak verdiğim kişiler de dâhil olmak üzere ezici çoğunluk söz konusu peygamberin dediklerini önemsemez, hatta öfke duyarken ne yapardım Allah aşkına? Varsayalım ki içimde o peygamberin öğretisinin doğru olduğu düşüncesi belirdi, toplumu karşıma almayı, arkadaşlarımı, belki ailemi bana düşman haline getirebilecek bu adımı atmaya cesaret edebilir miydim? Bu akıl yürütme elbette ki beni kendimle ilgili kesin bir noktaya ulaştıramaz, varsayımlar üzerine laflıyorum burada. Ne var ki bu akıl yürütme Kuran’da ya da diğer Semavi kitaplarda değinilen peygamberlere tabi olmuş bireylere yaklaşımıma dair oku-geç değil, ‘zaten iman etmeleri gerekiyordu, şaşılacak bir şey değil’ türünden bir laga luga değil, basbayağı içimde o müminlere karşı büyüyen bir hayranlık duygusunun peydahlanmasıyla sonuçlanıyor. Ben nasıl davranır, ne şekilde davranmayı seçerdim bilemiyorum, asla bilemeyeceğim, ama meseleye bu açıdan yaklaştığımda İsa peygamberin havarileri bana insanüstü varlıklar gibi gelmeye başlıyor mesela. Marangoz İsa yepyeni bir şeyler söylemeye başlıyor bir gün, Ferisiler şiddetle karşı çıkıp onu kâfir ilan ediyorlar, Romalılar zaten bölgede aşırı din çeşitliliği olduğundan huzuru bozup kargaşa çıkaracağından endişe ettikleri tüm yeni doktrinlere karşılar, her yerde yasak, her köşede takibat… Gel görelim on bir tane adam çıkıyor, cesur, dürüst, diğerkâm, özü temiz ve bu adamlar İsa’ya biz sana inanıyoruz diyorlar. Firavunun sarayında yetişmiş, eğitim almış, ekmeğini yemiş Musa, bir gün bir mısırlıyı öldürüyor ve ülkeden kaçıyor, yıllar sonra elinde asası, yanında kardeşi Harun’la firavunun karşısına çıkıyor, ona ilahi öğretiyi tebliğ ediyor. Firavunun ailesinden birileri de Musa’ya inanıyor, dediklerine iman ediyor. Bu nasıl bir şeydir? Çoban Muhammed Peygamber bir gün ortaya çıkıp tüm yaşamının geçtiği Mekke’de kendisine gönderilen vahyi paylaşmaya başlıyor insanlarla. Adam hayatı boyunca yalan söylememiş, şehirde kendisine yakıştırılan lakap ‘emin’, gene de inanmıyorlar. İnanmaya cüret edenleri işkencelerle, ambargolarla yıldırmaya çabalıyor inanmayanlar. Gene de birileri çıkıyor ve kalplerinde iman beliriyor, onlar Peygamberin dediklerini kabul ediyorlar. Erkekler eşlerine rağmen yapıyor bunu, çocuklar babalarına aykırı olarak, kardeşler düşman kesiliyor birbirlerine. Anneler babalar diyorum, işveren diyorum, karı koca ilişkisinden bahsediyorum burada. Çocuğunun istediği okulu değil, kendi istediği okulu seçen bir annesiniz, altınızda çalışan işçinin konuştuğu dile karışan bir işverensiniz, ya da kıskanç, sorunlu bir eşsiniz diyelim, karısının etek boyuna, oğlunun ne yediğine, işçisinin sakalına, komşusunun misafirine karışan ya da kendisine bu hakkı gören günümüz insanları, sözünü ettiğim bir durumda, sözünü ettiğim bir zamanda Musa ile, Hud ile, İsa ile, İbrahim ile, Muhammed ile karşı karşıya gelselerdi eğer, bu peygamberlere ya da onların peşinden giden aile bireylerine, arkadaşlarına, yakınlarına nasıl bir tavır alırlardı acaba?


Bunlar spekülatif sorular. İnançlı bir kimse bu soruları kendisine sorduğunda kesinlikten uzak farazi cevaplardan öteye gidemez. Lakin vurguladığım gibi kutsal kitaplarda kendilerine değinilen havari, sahabe türünden peygamberlerin peşinden gitmek suretiyle nefislerinin yanı sıra tüm dünyayı karşılarına alan din kahramanlarına olağanüstü bir saygı ile, huşu ile yaklaşmayı beraberinde getiriyor. Bilirsiniz, Kierkegaard’ın Korku ve Titreme isimli eseri İbrahim peygamberi konu alır; kitapta kendi isimlendirmesiyle trajik kahraman, aşk şövalyesi, sonra iman şövalyesi olarak ayrımına gittiği kimseler üzerinde değerlendirmeler yapar. Ardından uzun uzun İbrahim peygamberi (Ahd-i Atik’e göre) irdeler, yorumlar. Zaten yeterinde uzamış bu yazıyı bir de Kierkegaard’la doldurmayayım şimdi. Seneler önce zonklayan beynim bir yandan,  gözlerim dolarak, kalbim küt küt atarak okumuştum Korku ve Titreme’yi. “Bütün dünyaya karşı savaş vermek teselli edicidir ama kendine karşı savaşmak dehşet vericidir” der bu Danimarkalı, İbrahim peygamberi anlatırken. Hegel’in etik anlayışı ile iman kavramını İbrahim peygamber üzerinden tartışır ve zaten gıcık olduğu Hegel’i paspasa çevirir. Çünkü Ahd-i Atik’teki (ve nispeten Kuran’daki) anlatı, Hegel’in yere göğe sığdıramadığı (benim ‘dini terk eden modern Batı’nın din yerine ikame ettiği şeklinde yorumladığım) etik kavramıyla korkunç bir çelişki içindedir. Tanrı, çok geç yaşta sahip olduğu evladını kurban etmesini vahy eder İbrahim’e; yani öz oğlunu öldür der. Cinayetten söz ediyoruz, üstelik öz oğlunu, çok geç yaşta sahip olmaktan kastedilen de yüz yaşına yakın. Özetle Tanrı, bir evlat cinayeti emretmektedir, bu durumda İbrahim ne yapacaktır? Kitabı anlatacak değilim dedim, kaygılanmayın. Gene de şunu yazayım; asla İbrahim’i anlayamaz. Kendisini O’nun yerine koyamaz. Empati kuramaz. Ne yapsa olmaz. Çünkü Tanrı masum bir evladın cinayeti için emri vermez. Ya da İbrahim delirdiğini, vahiy değil gaipten sesler duyduğunu düşünmeliydi, vs. İşte bu yüzden imanın babası olarak geçer İbrahim peygamber. Kierkegaard çevresindeki Hristiyan müminlerin kendilerini İbrahim gibi imanlı sanmalarına/iman olgusu sanki bir finiş çizgisiymiş gibi ulaşan yarışı bitirmişçesine kendilerini İbrahim’le denk tutmalarına hayret duyar, onlara bu kitabında İbrahim’in imanını ve benzersizliğini anlatır. Ben, bırakın İbrahim’i, koskoca peygamberi, bırakın İsa’nın havarisini, Semud kavmine gönderilen Salih peygamberin arkasında toplanan bir avuç insan arasında en tereddütlüsü, en şaşkını, en emin olamayanı, en korkağı olarak dahi yer alabileceğimi düşünemiyorum imanımın sağlamlığını ele alırken, bunu ancak ümit edebilirim o kadar. 

Atalarımın dini üzerine doğdum, büyüdüm, sonra araştırdım, elimden geldiği kadar diğerlerini okudum, inceledim, sonra da hak yolda olduğuma ikna olup sapma göstermedim bu zamana dek. Ama iman, inanç, o var ya o, çok farklı, başka bir şey.


Yalnız çok değişik bir yazı oldu bu. Uzun ve karmaşık aynı zamanda, zaten ilahiyatçı da değilim, bu işleri bilen biri kazayla okusa ne hatalara rastlar kim bilir.

İdare edin. Meal okumaya devam edeyim ben de. 

edit: Demokritos bahsini 23 Haziran 2018'de ekledim.

18 Mart 2018 Pazar

Kafka'nınkinden Başka Türlü Bir Dönüşüm Üzerine...



Bir buçuk sene önce ters yüz olan yaşamım, her şey gibi kişilik özelliklerimi de değiştirdi, değiştiriyor. Eski Virgilius değilim, aslında o Virgilius’tan geriye ne kaldı doğrusu bilmiyorum; kül mü, tortu mu, yoksa sadece uçuşup dağılan duman mı? Yıllarca burada kendimi anlattım, yaptıklarımı, yaşadıklarımı, bunların kendimce çözümlemelerini, üzerinden tekrar tekrar geçtiğim otopsileri paylaştım blogta. Kibirli olduğunu itiraf edemeyecek kadar kibirli biri değildim, buna rağmen kusurlarımı temize çıkarmaya çalıştığımı da gördü insanlar satır aralarında. Bugün, yaşım olmuş kırk beş, başıma gelen onca olaydan sonra bir emek sarf etmeden sahip olduğum şeylerin  -mükemmel bir aile, harika bir eş gibi- bana ancak Tanrı’nın bir lütfu olduğunu, uğrunda gayret gösterdiğim hedeflerin ise –bilgili bir kafa, muhakeme kabiliyeti, vicdanlı bir kalp gibi- daima eksik ve yetersiz kaldığını görebiliyorum. Hal böyleyken kibirlenecek durum da kalmıyor doğal olarak. Yazının başında kişilik özelliklerimin değiştiğine değindim ya, şimdi bu son cümleler okuyanı sanki olumlu bir dönüşümden bahsediyormuşum gibi bir sonuca götürebilir, hayır, self-advertisement yapmayacak kadar büyüdüm.

Endişeli, gergin, korkak bir adama dönüştüğümü neden inkâr edecekmişim? Herkesten, her şeyden korkar oldum. Yaklaşan ayak sesi, bir siren, bir sesleniş içimi ürpertmeye yetiyor. Adam ölmeden önce ruh halinin güvercin tedirginliğinden bahsetmişti, içimde ise düpedüz dehşet hissi var, tedirginlikten öte. Kendimle ilgili, ailemle ilgili, toplumla ilgili, ülkeyle ilgili dehşet. Fear malum, korku demek. Horror ise dehşete yakın. Karşınızda ağzından salyalar akan, öfkeyle havlayan huysuz bir köpek gördüğünüzde hissettiğiniz şey korkudur, ama ıssız bir patikada yürürken art arda işittiğiniz kurt ulumaları sizi dehşete sarar. İnsanın içini ezen bir korku halidir o. Karanlığın Yüreği’nde Kurtz, ‘horror… horror” derken çevirmenlerin tercüme ettiği gibi korku değil, kesinlikle dehşet üzerine vurgu yapıyordu. Huzurla, sükûnetle nefes almaya izin vermeyen çaresizce boğulmuşluk hali. Somut değil, soyut bir duygu durumu olduğundan kafanızda kurup durursunuz, hayal gücünüzün aleyhinize çalıştığı bir sarmalda bulursunuz kendinizi. Ümitlenmek istersiniz elbette, ne var ki ruhunuz Santa Maria’nın tayfalarının isyankâr halinden kaçınamaz bir türlü.






Sıradan, basit insanlar, nazarımda değer ifade etmezdi. Havass’a talipken küçümsediğim avamla ne işim oldurdu ki benim? Kişisel fildişi kuleme sığındığım onca yıl mecbur kalmadıkça ilişki içinde olmaktan kaçındım bu insanlarla, ilgilenmedim, umursamadım onları. Anlayamadım, anlamaya çaba göstermediğim için. Yoğun ve stresli (eski) mesleğimi ifa ederken ay sonunda maaşımın tıkır tıkır yattığı günlerden söz ediyorum size. Bu haksızlığı nasıl hoş gösterebilirim peki? Alelade insanlar diye burun kıvırdığım kalabalıkların en öncelikli derdinin karınlarını doyurmak, elektriklerinin ya da doğalgazlarının kesilmemesi için mücadele etmek, kiralarını denkleştirmek için kelimenin tam anlamıyla canları pahasına savaştıklarını idrak edebilmem için başıma bunların gelmesi gerekiyormuş demek ki.  Geçmişte akıl bakımından yetersiz olduğunu düşünüp yerdiğim, cehaletlerini ve görgüsüzlüklerini aşağılayıp sonra da yüce gönüllülükle hoş gördüğüm kimselerin aslında kendi yaşantılarını zor idame ettirdiklerini, dolayısıyla zaten bunlardan akıl yürütme, yüksek ideallere sahip olma, ne bileyim Hobbes ya da Toynbee okuyup tartışmalarının beklenemeyeceğini anlayamayacak kadar salakmışım meğerse.  (Hobbes yazınca kendisinin bu çerçevede bir şeyler yazdığı aklıma geldi, kalktım, kitaplıktan Leviathan’ı alıp sayfalarını karıştırdım ve altını çizip yanına not düştüğüm satırları buldum: “İnsan en fazla rahatta iken sorun yaratır: çünkü, bilgeliğini göstermeyi ve devleti yönetenlerin eylemlerini denetlemeyi o zaman sever.” Yanına düştüğüm not da şuymuş: ‘Greenpeace türü sivil toplum kuruluşları, tuzu kurular.’ Bu kitabı 2004 senesinde okumuştum, büyük çoğunluğunu da Atina’dan Selanik’e otobüsle yaptığım altı saatlik yolculuk sırasında. Artık 31 değil, 45 yaşındayım, yazarın ‘rahat’ olmak derken kast ettiği şeyin çok farklı olduğunu da o zaman satırların yanına düştüğüm notla alakası olmadığını da şimdi anlıyorum.)

Alçakgönüllü olma derdinde değilim, yabancılara karşı daima kibar ve anlayışlı davranmak benim düsturumdu. Bunu tarif ya da tasvir etmekte zorlanabilirim. Nezaketi terk ettiğimi söylemekle yetineyim. Güler yüzümü sadece aile fertlerine ya da menfaat ilişkisi içinde olduğum –market çalışanı, garson gibi kişilere ya da komşulara filan gösteriyorum; içimi kaplayan karanlık sebepsiz yere sergilenen kibarlığa mani oluyor. Peygamberimiz gülümsenin bile sadaka olduğunu söylemiş ya, maalesef yitirdim bu isteğimi. Kavgacı değilim, hayır, ama dünyanın zamanıyla, zamanın ruhuyla yaşadığım kavga içimdeki didişmeyi dışarıya yansıtıyor. Eskiden sigara kardeşliği diye bir şey uydurmuştum söz gelimi, tiryaki biri sigarasız kaldığında ve o sırada sigara temin edebilecek bir yer de yoksa, bir başkasından bir dal sigara istemesi hoş görülebilirdi, çok kişinin ricasını içtenlikle, hatta mahcup hissetmelerine mani olmak için latife yaparak kabul etmişliğim vardır. Geçenlerde biri metro girişinde sigaramı söndürürken fazla sigaram varsa kendisine bir tane verebilir miyim diye sordu, soğuk bir sesle bende de çok az kaldığını söyledim, aptallaştı. En son İTÜ Maslak durağında öğrenci olduğu tipinden belli bir delikanlı yanıma gelip gayet efendi bir şekilde sigara rica etti, dönüp yüzüne baktım, abartısız üç dört saniye gözlerimle küfür eder gibi durdum öylece. Sonra ağır ağır paketi cebimden çıkarıp bir tane uzattım, teşekkür etti sessizce ama utanıp toz oldu hemen. Hayır kimseyi ezmeye çalışmıyorum. Ama sebepsiz nezaket gösterileri ile uğraşamayacak kadar gerginim.

Gençlere yönelik sempatimi, hoşgörümü yitirmeme sebep Mustang olsa gerek. Mustang hayatıma girmeden evvel ergenlerin hemen her türlü aşırılığına bir zamanlar benim de genç olduğumu, haylazlık peşinde koştuğumu düşünüp tolerans gösterirdim, üzerinde durmazdım pek. Şimdi ise durum farklı: metroda, lokantada, yolda sürekli gözüme batıyorlar ve iğrenç birer böcekmişler gibi süzüyorum ergenleri. Kötü davranma fırsatını kaçırmadığımı da itiraf edeyim bu yavru hayvanlara. Hepsinin ana-babasına acıyorum.

Güya içine kapanık biriydim. Güya çok az kişiye saklardım düşündüklerimi, yorumlarımı, öngörülerimi. Bunca olayı yaşayıp içine düştüğüm durumdan sonra kimseyle bir şey paylaşmak istemiyor olmak, insanlardan kaçmak, uzaklaşmayı istemek aslında ne demekmiş, bunu esas şimdi anlıyorum. Zorunlu olmadıkça, kimseyle, tek kelime bile. Sadece Havva ve ailemle konuşabiliyorum. Hepsi bu.

Daha dindarım. Pratikleri yerine getirmekte devamlılığım eskiye oranla süreklilik içeriyor, cumadan cumaya alnı secdeye giden bir adamken bir süredir düzenli namaz kılmaya başladığımı yazmıştım bloğa. Dudaklarımda fırsat buldukça dualar, temenniler eksik olmuyor. Gel görelim bu da samimiyetsizce: Gece yatarken, sabah kalktığımda, metroda giderken ya da yürürken mırıldandığım duaların neredeyse tamamı içinde bulunduğum belirsizliğin giderilmesi, üzerime vurulmuş kirli etiketten kurtulmak ve eski günlerime dönebilmek için. Hâlbuki dua Allah’ın rızasını kazanmak için olmalı, cehennem azabından kurtulmak için, Rahman ve Rahim’in rahmeti için. Bu dünya için değil. Benim yaptığım gibi değil. İtiraf etmekte bir beis görmüyorum, daha önümde kat edecek çok yol var.  

Şükredecek çok şey de var elbette. Ya Havva olmasaydı?!