11 Eylül 2017 Pazartesi

Öküzün Dramı Üzerine...




Karşılıklı oturmuşuz, bilgisayarlarımızı kurcalıyoruz. Birden insanlık tarihinin en tatlı, munis ses tonuyla, cümleler arasında onar saniye duraksayarak yalvarır gibi konuşmaya başladı:


Havva: Bir köpek istiyorum.
Virgilius: (Çocukluğunda ve gençliğinde köpeği varmış, özlüyor sevgilim. Normal.)
Havva: Bir eşek istiyorum.
Virgilius: (Eh, eşekler sevimli yaratıklar, gözleri de çok güzel. Bu da normal sayılır.)
Havva: Bir aslan istiyorum.
Virgilius: (Aslan mı? Burcum aslan ama sanki onu kastetmiyor gibi. Ne aslanı ya?)
Havva: Bir koala istiyorum.
Virgilius: (Koala çok tatlı bir hayvan tamam ama bu liste nereye gidecek?)
Havva: Bir inek istiyorum.
Virgilius: (Süt? Yo, dayanamayacağım artık.) Aşkım, köpeği anladım, çok defa söylemiştin oyunculuğuna, arkadaşlığına hasret kaldığını. Eşek desen çok şirin bir şey, o da tamam. Koalayı mıncıklamak ister zaten insan. İneği taze süt için istiyorsundur, onu da kabullendim. Aslanı ne yapacaksın ki?
Havva: Sarılıcam.
Virgilius: Ne? Ne sarılması?
Havva: Sarılıcam işte. Seviyorum hepsini.
Virgilius: Aslana mı sarılacaksın?
Havva: Eveeeet.
Virgilius: İnek?
Havva: Tabii. Hem onu söylerken süt filan düşünmedim bile.
Virgilius: Yalnız dikkatimi çekti, öküzü saymadın bunların arasında.
Havva: I ıh, öküz istemiyorum.
Virgilius: Bak bunu söyleyince alındım işte… Evde öküz var ve sen öküz istemediğini söyledin ama eşek, inek, aslan… Beni istemediğini bilmiyordum. Çok incindim.
Havva: Off ya, aklıma bile gelmedi. Olur mu aşkım, ne demek o.          


Bu konuşmanın sonunda sarmaş dolaş gülüşler ve sevgi gösterileri.


Bu konuşmanın üzerinden bir hafta geçmeden, bu akşam, Havva’nın gözü gözlerime çivili bir şekilde dudaklarından dökülen “eğer oğluma [at] bu evde fazlalıkmış gibi davranır ve bunu O’na öyle hissettirirsen ben bu evliliği yürütemem!” cümlesi. 






Öküz olduğum o kadar tescilli ki, kimse öküz olmadığıma inanmıyor.

24 Ağustos 2017 Perşembe

Gördüğüm Az ama Öz Rüyalar Üzerine...





Sanırım gördüğü rüyaları tabir etmesi için anneme başvuran geniş kitle arasında kadıncağızı en çok şaşırtıp yoranlardan biri benim.

Dün gece, göz kapaklarıma iki su aygırı oturmuş şekilde yatağa uzandığımda çabucak uykuya dalacağıma emindim, öyle de oldu zaten, yanıma kıvrılan Havva da yorgundu, derin bir uykuya daldım öylece. Ne ki yalnızca bir kaç dakika sonra gördüğüm rüyanın tesiriyle dehşet içinde açtım gözlerimi, zımba gibi. Havva'yı rahatsız etmemek için azami özen gösterdim göstermesine, yataktan kalkmadım, sonrasında titreye titreye türlü dualar okuyarak tekrar uyumaya çabaladım durdum. Ne kadar zaman öyle geçti bilmiyorum, nihayet sızmışım.

Sabah annemi arayıp anlatmaya başladım:
"Annecim, rüyamda Havva ile bir yatakta sakince, mışıl mışıl uyuyorduk. Hani filmlerde ya da hikâyelerde olur ya, adam ölür, ruhu bedeninden çıkar, yükselir ve aşağısını, yani ölmüş bedenini, etrafını, odayı yukarıdan süzülerek izlemeye başlar, ben de öyle, yukarıdan kendimi ve Havva'yı yatakta uyurken seyrediyordum. Hayır anne, bizim ev değildi, yabancı olduğumuz bir yerdi. Derken gözüm sağa kaydı, odanın sağ tarafına. Duvara bitişik, mutfak tezgâhı gibi bir şey gördüm, ahşaptan yapılmışa benziyordu. Tezgâhın üzerinde yan yana sıralanmış, yüzüstü yatan üç bebek gördüm, üçü de ayrı ayrı bezlere, kumaş gibi bir şeye sarılmış haldeydi, hareketsizlerdi ama ölü oldukları hissine de kapılmadım, o bebeklerin kim olduklarını, ana-babalarının kim/nerede olduklarını, hatta neden orada olduklarını da düşünmedim; o sırada aklıma takılan ve onları o halde fark eder etmez beni ürperten şey, neden yüz üstü yattıklarıydı. Hayır anne, kundak gibi değildi sarıldıkları şey, sanki bu kumaş parçasıydı, sıkı sıkıya üzerilerine dolanmış. Boyları da aynı değildi, sanki biri 3 aylık, diğerleri 5 - 6 aylıklar gibiydi. Kumaşların rengi siyah değildi anne, hayır, ama beyaz da değildi, açık mavi, açık gri gibi renklerdeydi. Ama yine söylüyorum, beni alt üst eden tezgâha dizili balıklar gibi yan yana duran o bebeklerin yüz üstü yatmalarıydı, 'bunlar nasıl böyle yüzüstü yatabiliyorlar?' diye baktım onlara. İşte bu dehşet duygusuyla uyandım. Bütün bunların hepsi sanki bir ka saniye sürdü o kadar. Ne bir ses vardı rüyada, ne de hareket. Şimdi sen anlat, ne diyorsun bu rüya hakkında?"

Her rüya tabirinden önce sorduğu soruları yineledi, uyumadan önce ya da yakın zaman içinde bu rüyada gördüklerimi bana çağrıştıracak türden bir film izleyip izlemediğimi, bir kitap okumadığımı ya da bir konuşma yapıp yapmadığımı. Olumsuz cevabım anneme kolay yola kaçması için fırsat vermeyince rüyamın çok fazla mesaj barındırdığını mırıldandı huzursuz bir şekilde, biraz düşünmek ve gene kaynak eserine (Nablusi) başvurmak için izin istedi. Kısa bir aradan sonra tekrar aradı beni. Kişinin gördüğü rüyada uyuması gaflet içinde olmaya işaret edermiş, ama ben uyurken bir yandan da her şeyin farkındaymışım. Bebek görmek haber almak anlamına geliyormuş. Bebeklerin yüz üstü olmasını çok olumsuz yorumladı, Nablusi rüyada yüz üstü yatan/uyuyan kişiler hakkında mürted/müşrik gibi tabirlerde bulunuyormuş, bunu da Kuran'daki bir ayete atfen yapıyormuş. (İsra Suresi, 97) Benim ve Havva'nın mışıl mışıl, sakince uyuyor olmasını güzel karşıladı, olan bitenin bize bir zararı olmadığından hareketle. Ne var ki, o yüz üst yatan bebekleri görünce duyduğum derin şaşkınlığı ve iğrentili korkumu, 'tanıdığın, bildiğin insanlar arasında birileri dinden çıkacak, imanını kaybedecek ya da dine çok aykırı, çok zararlı davranışlar içine girecek ve bu kötü haberleri öğrendiğin zaman rüyanda o yüzüstü yatan bebekleri gördüğünde hissettiğin duyguları ya da benzerini yaşayacaksın, çok şaşıracak, dehşete düşüp şoka gireceksin' yorumunu yaptı. Doğrusunu Allah bilir, hayır olsun inşallah, çok değişik mesajlar var diyerek bitirdi.

Şuna eminim ki, annecim konuşmamızın ardından kelime-i şehadet getirmiştir ve kendi adına bile endişelenmiştir. Çünkü tanıdığım/ yakınım arasında olan bütün insanlar söz konusu ve bu tuhaf rüyanın tabiri gerçekten anlattığı gibiyse, hiç biri garanti altında değil.

Neredeyse her gün şu eski rüya aklıma gelir, ben üzerinde hala kafa yorarken, bir de dün geceki rüya çıktı başıma.

Kendinize dikkat edin bence. Bu işin şakası yok. 


Not: az önce gene aradım, "baksana, rüyamı kendince tabir ettikten sonra korkup kelime-i şehadet getirdin değil mi, bu yaştan sonra zındık olmanı istemem” dedim. Yanılmışım, kendisiyle ilgili hiiiç endişelenmemiş şişko. Şaşırdı hatta bu sorumu duyunca. Üzerine gittim tabii, “bak belli ki ben sağlamım, Havva’da da sorun yok ama çevremdeki insanlar risk grubunda. Annecim kendine çeki düzen ver, ibadetlerini aksatma, yamulmanı istemem, 70’şinde mürted olduğunu duymayayım" dedim. Biraz duraksadı, sonra hak verdi bana. Ukala şişkonun teki ya, bir de ekledi, hadis varmış,  ahirzamanda insanlar sabah mümin halde uyanmışken akşama kadar kâfir olacakmış.

İşte böyle, korkuttuk birbirimizi. 





11 Temmuz 2017 Salı

Hayvanat Bahçesinde Kendisine Yer Bulamayan Mazlum Bir Öküz Üzerine...




Doğrusunu isterseniz sevgili olduğumuz dönem nispeten rahat yazabiliyordum, şimdi evli olunca Havva’nın yazacaklarıma muhtemel tepkisi ya da kırgınlığı daha mütereddid bir hale sokuyor beni… Neticede evlilik denilen şey sadece kalben beraberlik değil, fiziksel anlamda da her daim dip dibe,  yüz yüze oluyor insanlar ve muhatabın suratının aldığı şekil, mimik ve jestleri yaşanan olumsuzlukları gözle görülür kılıyor. Hayır, daha da ötesi, göze sokuyor. Üstelik Havva trip/tafra atmaz, doğrudan somurtur. Suratsızlığı berbat. Bu nedenle daha temkinli davranmak zorundayım.



Offspring’in klasik olmaya aday bir şarkısı vardır ya, “The Kids Aren't Alright”, bizim evde de “The Animals Aren't Alright.” Hayvanlar derken neyi kastettiğim belli, daha önce bahsetmiştim size; At, Öküz, Kedi. Birinci paragrafta parmak bastığım noktadan ötürü At’a değinmeden Kedi’ye geçiyorum. Allah’ın manyağı bir kedi bulmuşuz da eve sokmuşuz meğer. Ortalığa işemediğini, tırnak çıkarmadığını – tırmalamadığını, evdeki biblo ya da benzer nesneleri devirmediğini, bir şeylere zarar vermediğini gördüğümüz ilk günlerde bu usluluğundan çok hoşlanmıştık, fakat garip garip huyları ile artık sinir bozucu olmaya başladı kedi. Aşırı ürkekliği başlarda doğal geldi bize, yeni ev, yeni insanlar filan. Ama öyle değil işte. Yaklaşık 50 gündür beraberiz, Yerde, koltukta kıvrılıp karnını açarak kendini okşatıp sevdirdiğini kime anlatsak “sevgi delisi ayol, ne güzel” denilen hayvan, uzun sevilme seansının ortasında birden kucağımızdan ya da yanımızdan ok gibi fırlayarak gidip bir köşede girip saklanıyor. Tamam, sabaha kadar sevişmeyeceğiz herhalde, elbette kalkacak, ya yalanmaya, ya mama yemeğe yollanacak. Öyle değil: Kedilerin o bildik sevilmekten mest olmuş, dağılmış, yavşamış anında, hiçbir olumsuz uyarıcı yokken, yani ne öksürme, ne hapşırma, ne ani hareket, ne de başka bir eylem söz konusu değilken sanki hayvan şizofrenmiş de yanı başımda kendisine hırlayan bir Danua’yı farketmiş gibi dörtnala kaçıp masa altına ya da koltuğun arkasına siniyor. Moral bozucu. Tek manyaklığı bu değil elbette, başka şeyler de var: Ev üç oda, bir salon. Bir odayı At’a verdik, ahır olarak kullansın diye. O gitti. Bir odayı Çalışma odasına dönüştürüp Havva’ya zimmetledik, zaten odayı tümden işgal etmiş ve kafasına göre dizayn etmişti. O oda da gitti. Dalga geçiyordum, beni salona mahkum ettiniz, artık orada oturur, film seyrederim diyordum. O vakitler henüz anlamamıştım, meğer kedi de salona sahiplenmiş. Hep salonda uyuyor, yalanıyor, oynuyor, gününü geçiriyor. Sevilmek istediği vakitler de mutfakta, çalışma odasında ya da başka bir yerde kime rastlarsa geliyor yanına ve başlıyor: Mİ! Mİ! Mİ! Mİ! Elimi uzatıyorum, iki üç adım geri geri gidip yüzüme bakıyor ve gene Mİ! Mİ! Mİ! “Gel kızım, seveyim seni?” İlla yanına gideceksin, kendi gelmeyecek, tipik kız milleti. Bir deneme daha, yok, gene birkaç paytak adımla uzaklaşıp dönüp bakıyor bana: Mİ! Mİ! İlk başlarda anlamamıştım, sonra sonra dank etti: Manyak karı beni salona çağırıyormuş! Salona girip kanepe oturunca da haşırt diye kucağa atlayıveriyor kedi. Uzun uzun sevdiriyor kendini. Sadece salonda olmak üzere sevdiriyor, sevdiriyor, sevdiriyor, derken, birden bire “gösteririm ama vermem!!!” diyen kezban misali yıldırım misali koltuk arkasına, sehpa altına uçuyor. Kendini salonun sahibesi ilan etmiş, sadece orada misafir kabul eden biri ya da  “yatak odasından başka yerde olmaz” diyen nazlı kadınlar gibi her şey salonda yaşanmalı diyor. Bildiğin manyak.











 Şu Mİ!Mİ! Mİ! konusuna da değinmem şart. Bildiğimiz kedi sesi çıkarmıyor bu kız, malum, kediler o anki hallerine göre miiiiaaay, maaaavv, meaooav filan derler. Kendilerince bir lisan geliştirir kediler ve onları sahiplenenler de zamanla bu lisanı çözerler. Huzursuz ses tonu, neşeli mırıltısı, oyun isteyen miyavlaması anlaşılır bir süre sonra. Elli gün oldu, bu manyak kedinin tek söylediği Mİ! Üstelik aynı frekans aralığında üst üste defalarca aynı ses: Mİ! Mİ! Mİ! Mİ! Mİ! Kedi konusunda kırmızı çizgimi Havva’ya açtığımda kabul edilebilir bulmuştu, biz gece uyurken yatak odasının kapısını kapatacaktık, gece uykumda kedinin yatağa gelmesini, tüyünü yutmayı asla istemiyordum. Gayet de kararlıydım bu konuda. O ilk gece, uykunun derinliğine gömülmüşken kapının arkasından gelen Mİ! Mİ! Mİ! Mİ! sesiyle zıpladım, Havva da benim gibi endişeyle doğruldu ve kediye bir şey mi oldu diye kapıyı açıp bakındık; çünkü geçmişte kedi beslemiş iki insan olan bizlerce alışılmış, bilinen“beni de aranıza alın” şeklinde tercüme edilebilecek ağlamaklı bir tınıya sahip meeaaaaooaaaaaaaaavvvvv değildi bu, hani ses seda yokken musluğun şıp – şıp – şıp damlamasını nasıl sinir bozar, bu manyak kedi de aynı şekilde kapı arkasına geçmiş, Mİ! Mİ! Mİ! Mİ! Mİ! yapıyordu. Tıpkı Nİ!!! diyen şövalyeler gibi… O kadar sinir bozucuydu ki dayanamayıp tekrar yatak odasının kapısını açtım, ağzıma gelen küfürleri en bet sesimle haykırdım, tabii hayvan topukladı korkudan. (Sonrasında cinsiyetçi küfürler ettiğim için Havva da bozuk attı bana, kedi de kız ya, girl power muhabbeti. Neler çekiyorum ben ya. Ulan kedi gecemin içine etmiş, dağarcığımdaki küfürleri objektif ayrımcılık kriterleri ile ayıklayarak mı sıralayacağım o saatte?) Zaten ertesi gece pes ettim, yatağa gelmesine onay verdim. Yatağa gelip de bizimle uyuduğunu filan sanmayın, kafamıza, karnımıza oturup uyandırıyor birimizi, zorla –evet zorla- sevdiriyor kendini, ardından Vınnnn.



Tahmin edilebileceği gibi ev sakinleri arasında en iyi anlaştığı kişi Havva.



 Ve gene tahmin edilebileceği gibi, bir öküz olarak evde tek rahat ettiğim yer, (kedi geceleri ortalığı ayağa kaldırıp karnıma oturana kadar) yatak odası.



Ne diyordu Necip Fazıl: Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya.’



 
Şu duruşa bakar mısınız? "Çabuk salona gel yoksa Mİ! Mİ! derim, uyarmadı deme!" bakışı.