7 Nisan 2016 Perşembe

Nedeni Belirtilmeyen Neden Üzerine...





Açık yazamıyorum. Kendimi baskılamaya mecburum. Sürekli kendime sansür uygulamak zorundayım çünkü cevap hakkı verilmemiş birine dair içimdekileri, tepkimin neden böyle çirkin olduğunu buraya dökecek olsam karalananlar apaçık gıybete dönüşecek. Bu blogu okumasına izinli dört kişiden biri ortak arkadaşımız, ikincisi Ex ile aynı ortamda birkaç kez bulunmuş yakın bir dostum, üçüncüsü akıl yürütmesi ve dikkatinin yardımıyla Ex’in kim olduğunu anlamış biri. Dördüncü kişi uzaktan saygıyla okuyor, o kadar. Yani kendisini şahsen ya da gıyabında tanıyan bu üç kişi gıybet etmeme mani oluyor. Geçmişin tozlu/boklu sayfalarında kalmış Zehir ve Doz serisinde de sorunlar diye üzerinde durmadan geçtiğim meseleleri bu tanışlar yüzünden yazamamıştım zaten. Ex hakkında kötü/olumsuz bir şey yazacak olsaydım kendisine cevap hakkı doğardı, aksi takdirde arkasından konuşur gibi yaptığımın alçaklıktan farkı olmazdı. Şimdi de ham, basit, sefil, aciz, aptalca, kontrolsüz, belki bayağı ve acınası görünüyordur sizin zaviyenizden davranışlarım, hissettiklerim; ama bugüne dek toz kondurmadığım Ex hakkında sürekli suçu, kabahati, eksikliği kendime yüklemem sizi idamlık olduğum sonucuna götürmemeli. Bu kadar da hazır ve gönüllü olmayın yönlendirilmeye.


Her şeyin ötesinde, bir ay önce bana yeni bir ilişkiye başladığını söylediğinde buraya içimdekileri gayet hüzünlü ama bir o kadar da sakin bir şekilde dökmüşken, birkaç gündür neden böyle zıvanadan çıkmış halde ağzımdan köpüklü tükürükler saçtığımı merak etmeniz gerekmez miydi?


Yoo, ne de olsa Oğuz dengesiz, tutarsız bir adam sizin gözünüzde ve ‘gene yemiştir bir halt’ diye düşünmeniz, hor görmeniz doğal. Kendisine acımasızca otopsi uygulamaktan kaçınmayan biri olduğum gerçeği, sizde iğrenç ruhlu bir geveze olduğum kanaatini oluşturmuş da olabilir.


Şu noktayı açıklığa kavuşturalım: Ben bu hanımefendiyi başka bir kadın için bırakmadım, ‘sevgilinden ne zaman ayrılacaksın?’ diye soran kızlar yüzünden kopmadım, parasını cebime atıp da ortalardan kaybolmadım, O’na şiddetin her hangi bir türünü uygulayıp da hevesimi almış gitmiş değilim, ya da başka bir nane yemedim.


Dayanamıyordum, çünkü dayanılmaz olan şeyler vardı. Dedim ya, bunları anlatamayacağım için anlatmıyorum.


Bir haftadır uykusuzum.  Gündüzleri 2-3 saatlik uykuyla işe gidince ayaklarım titriyor, sanki vücudumun zayıf düşmesini bekliyormuş gibi yeni atlattığım grip çok daha şiddetli bir şekilde yakaladı beni, söz gelimi bu gece 10.30pm’de kendimi tükenmiş bir halde yatağa atıp saatlerce kafamın içindeki gürültülerle boğuştuktan sonra kalktım bunları yazıyorum, şu an 01.56am. Gözlerim dayanılmaz acımakta. Başım, boğazım, sırtım, ciğerlerim, belim, karnım, ağrımayan yerim yok. Hayatımda ilk defa antidepresan almayı düşünmeye başladım.


Soruyorum: Sizin sandığınız, yüzeysel olarak ele alıp burun büktüğünüz, men dakka dukka dediğiniz gibi olsaydı, benim bir ay önceden bu berbat psikolojiye batmam gerekmez miydi?


Bana bundan önceki son iki yazıyı da, Ex’e ‘umurumda mı bilmiyorum ama senden nefret ediyorum.’ mailini yazdıran da bir hafta önceki bir tetikleyici. Cevap almak istemediğim için maili de engelli. Kim bilir, O da beni engellemiştir belki.

Ne tetikmiş ama.



Yineliyorum: Mesele Ex’in yeni bir ilişkiye adım atması değil. Bu beni üzerdi, üzdü.

Mesele, Ex’in artık benim tanıdığım, bir zamanlar üzerine titreyip kendimden dahi sakındığım, ayrıldıktan sonra da tüm kalbî bağlarla zincirli olduğum kişiden çok başka, çok farklı birine dönüşmüş olması.


Yazdığım mailden sonra olsa gerek, delilleri yok etti telaşla. Ama benimkisi de mesleki deneyim: belgeleyip kayıt altına alacak kadar uyanık davrandım ve öfkem daima körüklenecek bu sayede.



Aahhhh… Bir gün, bir yerlerde rast gelecek olsaydık, karşılaşsaydık, tereddütsüz önünde diz çökebilirdim.  ‘Nymph, in thy orisons. Be all my sins remembered.’ derdim duraksamadan.



Ne var ki, şimdi O gerçekten E X.



Ve ben, Eski Sevgilimi öldürdüğü için öfkeliyim O’na. Hayatımın sonuna dek sevecektim o kadını.



I p s e   d i x i t !


5 Nisan 2016 Salı

El Dorado Üzerine...







Musil’in kasvetli hikâyelerinden biri şu cümlelerle başlar: “Bir dönem gelir, hayat sanki devam etmekte tereddüt ediyormuş ya da akışını değiştirmek istiyormuş gibi belirgin biçimde yavaşlar. Böyle bir dönemde insanın başına kolayca bir felaket gelebilir.” Dayanılmaz ölçüde renksizleşen ve bıktıran rutinliği acı verici bir hale dönüşen yaşamım, Ex’in kendisine yeni bir yol çizmesi sonrası olan biteni doğal ve normal olan buydu diye kabullenmek yerine bir nefret krizi şeklinde kendini açığa vurdu. Karmaşık, çelişkili müşkül duygular iç içe geçince bir sürü saçma şeyin fokurdadığı kocaman bir kazanın kaynamasına benzedi tepkim. Kızamıyorum, hak veriyorum, mutlu olmasını diliyorum, hayalimdeki cennetten beni mahrum ettiği için hiddetleniyorum, yaşattıklarım için ölesiye mahcubum, beni unutabilmesini hazmedemeyip intikam hissiyle tutuşuyorum. El Dorado bir hurafeymiş meğer diye tıslıyorum... Bir odanın duvarlarında her biri farklı bir zamanı gösteren onlarca saatin asılı olduğunu düşünün, hepsi başka bir vakti işaret eder, baktığınızda salak olursunuz ya, ben de öyle, her bir duygum başka bir şey fısıldadı ilk duyduğum andan itibaren, kimi O’nun için ettiğin duaların kabul olduğuna şükretmelisin derken bir başkası bir mezbahadaki duygusallığı yaşasın diye telkinde bulundu kulağıma; bir tanesi sabretmemi, önünde sonunda bir araya geleceğimizi söyledi, öteki benden kurtulduğunu için şükür namazı kılması gerektiğini yüzüme vurdu. Fokur fokur kaynayan kazan da öfke ile bunca tutarsız eczadan sonra bomba gibi patladı kalbimde.


Yapacak hiçbir şey yok. Mütevekkil olmalıyım. Kendimi kendimden başka hiçbir yere ait hissetmediğim zamanlardan, O’nunla, ayrıldıktan sonra bile O’nun nefes aldığı atmosfere ait hissetmiştim. Şimdi bu hayal de yok.


Ben değişmeyeceğim. Bunu biliyorum. Ama tevekkül ve sabır gerek.


Ya nefret? 


O kadar da olgun bir ruh değilim ya, her şeyi bir anda beklemeyin.



1,5 yıldır hala açmadığım kitap dolu beş koli duruyor evin holünde; Bhagavad Gita’nın hangisinde olduğunu bilseydim keşke. O’nun teskin edici yardımına ihtiyacım var.












Sükûnet lazım.   

2 Nisan 2016 Cumartesi

Şikayete Hakkı Olmamak Üzerine...





Bu şekilde bir tepki vereceğimi ummuyordum. Dahası, tepkimin böylesine bencilce ve haksız olduğunu bilmeme rağmen içimi kor gibi kavurmasını da. Sadece kadın değil, insandı; canan olmasının yanısıra canımın parçasıydı; aklımın metafizik yönü, kendimle çatışmalarımın doğal kazananıydı; kulede bekleyen Rapulzeldi, tüm sırlarımı paylaştığım Horatio misali varlıktı, hakkımda her şeyi, hem de her şeyi paylaştığım, beni olduğum gibi, tam anlamıyla bilen yegâne kişiydi. Sığınağım, limanımdı gibi klişe sözler sarf etmek sıradan gelebilir kulağa, zaten bu karalamayı okuyacak kişiler ‘ne bekliyordun ki?’ diye soracaklar, belki ruhları cız ederek acı acı duraksayacaklar, belki içselleştirdikleri haksızlıklarımla bir öç duygusu eşliğinde gülümseyeceklerdir.


İnsafsız ve hatta yersiz bir tepki benimkisi. Farkındayım.


O’nun gibi olamadığıma üzülürken, şimdi O’nun benim gibi davranmasını beklemek de tuhaf. Ne yapacaktı yani, bilinmedik bir gelecekte kapısını çalmamı umarak mı geçecekti hayatı? Daha ayrılık konuşmasını yaparken hayatımın sonuna kadar kimseyle O’nunla olduğum gibi olamayacağımı söylediğimde ne kadar dürüst, içten davrandıysam, bunca sene sonra bir milim sapmadım, kayma göstermedim. Zaman, o sözlerimi daha da kavi hale getirdi aksine.


O’nun sevgisi benimkinden daha büyüktü. Dünyayı tümden kuşatacak ölçüde inanılmaz yoğunlukta bir tutku yaşadığını idrak ettiğimde ürperdiğimi hatırlıyorum. Kimi zaman O’nu hak ettiği kadar sevemediğimi derinden hisseder, ince ince azap çekerdim. Çok seviyordum ama benim için çok olanın, O’nun sevgisi yanında esamesi okunmazdı. Coşkusu tükenmeyecek bir çağlayan gibi düşünürdüm sevgisini.


Öfkeliyim. Haksız olduğumu yukarıda söyledim, üzerime gelmeyin.


Öfkem, yanılgılarımdan ötürü.  Beni kandırdığını filan söyleyecek değilim, hayır, asla böyle bir çirkin laf etmem. Ne var ki kandığımı düşünüyorum.  Tutkusunun asla dinmeyeceği kanaatine kapılmıştım - hem sözleri, hal ve hareketlerinden, hem de gözlemlerinden ve hissettiklerimden. Kendi adıma kimseyle O’nunla olduğum gibi olamayacağımı bildiğimi itiraf ederken, O’nun da benimle olduğu gibi kimseyle beraberlik yaşayamayacağına emindim. Bundan şüphe bile etmiyordum. Yoksa bu seri tüketim çağında eski sevgilisinden ayrıldıktan ancak 2,5 sene sonra yeni bir ilişkiye başlayan birine ‘cenazede sıcak sunulanlar, düğünde soğuk servis edildi’ türünden meş’um bir laf edilmez, aksine saygı duyulur.  Yanılgım, daha sekiz ay evvel bir gece vakti bana mesaj atıp vasiyetini yazdığını, ben gelmeden cenazesinin kalkmasını istemediğini söylediğinde gözlerimi ıslatan adı konmamış karşılıklı bağlılık yemininden ve şimdi buna dair korkunç hayal kırıklığımdan kaynaklanıyor. Hayal kırıklığım öfke yaratıyor.


Orda bir köy var uzakta, gitmesek de, görmesek de o köy bizim köyümüzdür diyordum. Çocuklara mahsus safça bir bönlük. Can yakıcı bir sanrı.


Daha ne kadar böyle sürecek bilmiyorum.  Yakında O’ndan nefret etmeye evrilecek bu durum. Ex’e karşı çok yeni bir duyguyu tecrübe edeceğim korkarım.


Haksız olsam da bu nefreti körükleyen öfkem dinmeyecek. 





(Judas, senin götünü sikeyim!)






1 Nisan 2016 Cuma

İbneler ve Türlü İbnelikler Üzerine...





Çok uzun zaman önce izlediğim ve hemen kafamdan silip atmak için çaba gösterdiğim bir filmdi, La Mala Educación, namı diğer Kötü Eğitim. Üzerimde bıraktığı rahatsız edici etkisini ifade edemem, sonuçta bendeniz hardcore bir homofobik olduğunun bilincinde, bundan hoşnutluk duymasa da kendisini böyle kabullenmiş biriyim. Diyeceksiniz ki madem böylesin, ne işin olur Almodovar filmleriyle? Hakk-ı âliniz var. Bu şerefsiz adamla ilk tanışmam Todo Sobre Mi Madre (Annem Hakkında Her Şey) isimli filmiyle olmuştu; o film de travesti-transseksüel kaynıyordu ama konu ve karakter analizi bağlamında çok başarılı bir kurgusu vardı, bayılmıştım açıkçası. İbneliğe ve ibnelere tahammül eşiğimin sınırı, Kötü Eğitim ile aşıldı. Katolik Okulundaki öğrenci çocuklar kendilerine has masumiyetleriyle birbirlerine en naifinden ilk aşkı duyumsayan birer potansiyel ibne, okuldaki rahipler kaşarlaşmış ibneler vs. Aslına bakarsanız somut ve objektif ele alabilsem, bir metafiction yöntemi olarak film içinde filmle süslü, sinir bozucu ölçüde hünerli oyunculuk gösterisi ve kurguyu oluşturan flashback’leri ile seyirciyi sürekli ters köşeye yatırmasıyla Almadovar’ın şaheseri şeklinde nitelenebilecek Kötü Eğitim’e katlanamamış olmamın tek sebebi metrekareye düşen ibne sayısıydı o kadar. Belleğimden kaldırıp unutmak istememin sebebi buydu.


Birkaç ay evvel Spotlight’ı izlerken gene kafamdaki harddiskten göz kırptı bana Kötü Eğitim. Gerisin geriye ittim, hiç kulak vermedim.  



2016 yılında sağanak halinde gazetelere düşen öğretmenlerin, yöneticilerin okul çağındaki çocuklara türlü cinsel istismarda bulunduklarına dair haberleri okuyunca da iğrenti ve öfke ile yüzümü buruşturdum sizinle. Gene Kötü Eğitim, hafızamda kıpırdadı, ama bastırmaya gayret ettim. Sonuçta hayattaki olaylar (ne kadar otobiyografik öğeler taşısa da) kurgulanmış bir hikâye gibi olamaz, bunun ötesinde iki farklı olay birebir karşılamaz hemdiğeriyi. Benzerlikler kurulur, çağrışımlar yankılanır o kadar. Ama film de sürekli zihnimde oynaşıyor, sanki bana söyleyecek bir şeyi varmış gibi…


Aradan biraz zaman geçtikten sonra Kötü Eğitim’in beni neden taciz ettiğini nihayet fark ettim. Karanlık bir odada ampul yanması gibi bir his bu. En başta demiştim ya, filme dair her şeyi unutmaya çalışmıştım, ama (eğer bunca sene sonra hayal görmüyor ya da uydurmuyorsam) bir diyalog kazınmış beynime. Üstelik neti kurcalayıp durdum acaba doğru mu hatırlıyorum diye, her yerde şu saçma sapan, sıradan aforizma çıktı karşıma. Aşağıda yazacağımı bir Allahın kulu bile dikkate değer bulmadıysa kıçımdan sallıyor olma ihtimalim de var elbette.


Katolik okulunda öğrenciyken ibne rahiplerin tecavüzüne uğramış çocuklardan biri kazık kadar adam/travesti olduğunda (sanırım kestirmek için) geçireceği operasyon öncesi artık yaşlanmış ama hala kilisede ibneliğe devam eden rahipleri bulur, onlara şantaj yapmaya kalkışır, eğer ameliyat masrafları için kendisine para vermezlerse yaşananları şikâyet/ifşa edeceğini söyleyerek korkutur ibne kaşarları. Rahipler bu tehdide karşı paniğe kapılıp eski öğrencilerini öldürür. Aralarında konuşurlar:



“Endişe etme. Kimse bizi görmedi. Onu öldürdüğümüzü kimse bilmiyor.”





“Ya Tanrı? Tanrı gördü bizi.”





“O bizden yana.”



Görünüşte çok sade, ama üzerine azıcık durulduğunda insanı alt üst eden bir kısacık diyalog penceresinden yakın çevremizde, ülkemizde, makro planda dünyada olan bitene baktığımızda ‘neden böyle davranıyorlar?’, ‘nasıl vicdanları susabiliyor?’, ‘bu olanları kabullenmenin hatta savunmanın inandıkları değerleri inkâr etmekten farkı olmadığını anlamıyorlar mı?’ ve sair sorulara cevap bulmakta zorlanmayacağımızı görüyoruz. Çocuklara yönelik cinsel istismarı kimse, hiç kimse hoş göstermeye çalışmıyor, fakat yanlışlığı müdafaa etmekten de farklı olarak, yanlışa bulaşanları veya aslî ya da tâli sorumluluğu bulunanları ucundan kenarından dahi olsa eleştiriden uzak tutarak iyi niyet temelinde değerlendirmek, bunu da “Tanrı bizden yana” bağlamında ele almak, vardığımız nokta. Kierkegaard’ın “grubun güvenceye aldığı tek şey, vicdanın yürürlükten kaldırılmasıdır” aforizmasını,  sırtını Tanrı’ya yaslayarak yaşamanın konforuna paha biçilmez. Bu durumu daha net izah etmek açısından geçen hafta Lahor’da Taliban tarafından yaratılan dehşeti örnek verebilirim: Taliban, kutsal paskalya gününde Hristiyanlar çocuk ve ailelerin yoğun olarak eğlendiği bir lunaparka bir intihar saldırı düzenledi, ölenlerin çoğu çocuklar ve kadınlar. İslam dini bilindiği üzere çocukları suçsuz ve masum kabul eder, reşit/mümeyyiz olmadıklarından işleyecekleri cürümleri bile cezasız bırakır, dini çerçevede de bir sorumlulukları yoktur bu veletlerin: Ebeveynleri Budist ya da paganist olan bir çocukla, Semerkantlı bir tarikat şeyhinin çocuğu arasında bir fark bulunmuyor, Azrail o yaşlarda ziyaretine gelse hepsinin gittiği adres cennet. Mesele bu kadar net ve tartışmasız. Peki Lahor’daki vahşeti yaratan intihar bombacısı ve kendisini oraya yönlendirenler, bu eylemin melunluğundan neden şüphe etmiyor o zaman? Sorsanız, bu okuduklarınıza itiraz etmeyecek, ama büyük ihtimalle küffara mesaj verme, arada zulme uğramış Müslümanların intikamını alma gibi açıklamalarda bulunup kendilerince meseleyi açıklamaya çalışacaklardır.

“Ulan masumları öldürdün, onca suçsuz insanın kanına girdin orrrosspu çocuğu! Allah’a nasıl hesap vereceksin bu yaptığını?”
“Evet ama O benden yana.”



Senaryo yazdığımı söylemeyin lütfen. Eric Hoffer ‘Kesin İnançlılar’ kitabını bu yüzden, böyle kişileri çözümleyelim diye kaleme almıştı. Kutsallaştırılan ülkü, bireyin düşünme melekesini ve sağduyusunu felç eder diyordu Hoffer, ülküsünün, davasının, ideolojisinin ne olduğunun önemi yoktu; amacı, ümidi olmayan insanların yörüngesine girdiği bir ülkü, o kişinin gönüllü piyon haline gelmeye can atacağı bir bağlılık yeminine dönüşürdü.  Taa 1647 yılında, Leviathan’dan önce yayınladığı Yurttaşlık Felsefesinin Temelleri isimli eserinin okura önsöz başlığı altında Thomas Hobbes şöyle yazmış:

“Eğer bir vaiz veya günah çıkartan biri sözlerinin Tanrı kelamına uygun olduğunu ve buna dayanarak bir egemenin veya egemenin emri olmaksızın herhangi birinin hakkaniyetli bir şekilde öldürülebileceği veya yurttaşların isyanlara, komplolara veya devletlerinin aleyhine sözleşmelere aykırı bir şekilde katılabileceğini söylerse, ona inanmayın ve onun adını [yetkililere] bildirin. Bunları onaylayan biri, bu eseri kaleme almamdaki amacı da onaylamış olur.”

Size Hobbes denilen bu illet adamı sevdiremedim ama şu kısacık alıntı bile yeter kendisine hayran olmaya: Herif bildiğin kâhin, çok genel olarak yorumlanabilecek bu ifadeler özelleştirilirse yüzlerce yıl evvel paralel devlet olgusunu görmüş de yazılmış gibi. Kaç kişi zulme uğradı, komplolarla canı yandı o süreçte. Nice hayatlar karardı. Bu insanlar da biliyorlardı yaptıklarının yanlışlığı, ama o uğursuz cümle hep destekçileriydi:

“Tanrı benden yana.”



Hakkımda aşağı yukarı bir görüşe sahip olmuşsunuzdur bunca zamanda, blog tutmaya başlayalı dokuz seneyi geçti, eylül ayında 10. yıl bitecek. İmgesel anlamda bir tür ibne olduğumun ayrımını yaptığınızdan şüphem yok. Ne öyleyim, ne de böyleyim. Kelimenin tam anlamıyla şöyle böyle bir adamdır Virgilius. Dindar olmadığımı, buna karşın dinî duyguları sağlam biri olduğumu artık biliyorsunuzdur. Kendi çapında bir âlimim ama kendine zerre kadar hayrı olmayan türden. Karakterim dürüstlük üzerine şekillenmiş, ne var ki nefsanî duygulara burnuma kadar batmış haldeyim. Benliğini hor gördüğü sevgi kavramından mahrum bırakmış, öte yandan tıka basa merhametle içini doldurmuş bir tipim. Kısaca beni lağım çukuruna bıraksalar, dev bir inci tanesi gibi ışıl ışıl parlarım, gül bahçesine koyacak olsalar bu defa kökleri zayıf, yaprakları kurumuş eğreltiotu gibi sırıtırım. Kötülerin ilgi çekici kötülüğünden kaçmakla, iyilerin iyiliğini sıkıcı ve bayağı bularak elimin tersiyle itmekle geçti hayatım. 42 yıldır bu hayattayım. Aklım almıyor ama evet, 42 yaşındayım. Bu yaşa kadar iyilik için kötülük yapmanın, kötülük için iyilik yapmaktan bir farkı olduğuna şahit olmadım. Özünde göreceli olan bu kavramları mutlak değer nevinden kendine yakıştırıp Makyavelist bir yaklaşımla işlediği fiillerden ne genel, ne de bireysel anlamda fayda gören/fayda veren hiçbir kişi, kesim, hizip, grup görmedim. Olabileceğine inanmıyorum. Benim kalbî duygularla inandığım Yaratıcı, kötülüğe kötülük der, iyiliğe iyilik der, göte göt der, ibneye de ibne der. Nasıl muamele edeceğini bilemeyiz, yüce mahkeme kurulduğunda adaleti de rahmeti de sorgulanmaz. Ama bir çocuk katiline şehit, bir çocuk istismarcısına dava adamı, bir katile kilise rahibi diyeceğini ve hoş göreceğini sanmıyorum. Olgular somuttur.


İbnelere geri dönelim yazacaktım ama zaten türlü türlü ibnelerden bahsettim buraya kadar. Geçen annemle konuşuyorduk telefonda, Kötü Eğitim filminden yukarıda alıntıladığım kısa diyaloğu anlattım ona. 

“Aaahh, ah… Bu hep düşündüğüm şey benim. ‘Tanrı bizden yana.’ Sırf bu cümleye inanmaktan dolayı işlenen suçlardan ve o insanlar hakkında bir kitap yazılır” dedi.

İlaçlarını düzenli kullan ve o insanlardan uzak dur dedim. 







(Bütün yazı, sanki bu şarkının açılımı gibi. Özellikle son bölümdeki Mohammed Atta'nın mektubu... Cehennemde yansınlar inşallah.)