29 Mayıs 2015 Cuma

Sloth Üzerine...




Hemen hemen bütün rock müzik severlerin ayrı bir yere koyduğu, büyük saygı gösterdiği, sofradaki baş köşeyi kendilerine ayırdığı Heavy Metalin gerçek babası Black Sabbath’ın müziklerini yazan/yaratan Tommy Iommi, grubun piyasa sürdüğü birbirinden nefis ilk dört albümün ardından ciddi bir tıkanıklık içine girer, İngilizce ‘writer’s block’ denilen türden. Üretemez, yazdıklarını, bestelediklerini beğenmez, yapmak istemez, güvenini yitirir iyice. Ardından ilham arayışı içinde grubun yolu bir şatoya düşer, şatonun gotik ve izole atmosferinin etkisiyle Sabbath Bloody Sabbath şarkısını besteler Iommi, çok sonraları bu şarkının ana melodisi için ‘Black Sabbath’ın hayatını kurtaran melodi’  ifadesini kullanır.

Konumuz Black Sabbath değil.

Geçen hafta izlediğim Black Narcissus isimli 1947 yapımı filmde, Kalküta’da yerleşik kalabalık bir üye grubuna sahip rahibe tarikatının yaşlı lideri, kendisine gelen talep üzerine Himalaya Dağlarının eteklerinde, en yakın yerleşimin uzaklardaki dağ köylerinde yer aldığı bir manastır kurulmasına karar verir; yerel halk, coğrafya, iklim gibi pek çok bilinmeyeni olan bu uzak ve zahmetli görevi yerine getirmeleri için beş rahibe belirler. Beş rahibe (başlarında güzeller güzeli Deborah Kerr) türlü zorlukların ardından manastır kurmaları için kendilerine verilen yüksek bir uçurumun kenarına inşa edilmiş (yerli halk tarafından mazisi ahlaksız işlerle hatırlanan) döküntü konağı faaliyete geçirmeyi başarırlar, fakat hiçbir şey planladıkları gibi gitmez. Alışık olmadıkları bir iklim, yabancı oldukları bir memlekette dillerini, adetlerini bilmedikleri ve uzaylı gibi gördükleri yerel halk, kendilerini hipnotize eden coğrafi yapı, bütün bunlara ek olarak tecrit edilmişlik hali ile iç dünyalarında daha evvel yok saydıkları derin yalnızlığın artan çığlıkları, aralarındaki ilişkilerde yaşanan tansiyon, hepsi bir yana bölgedeki tek İngiliz olan ama kendilerine hiç önem atfetmeyip sürekli aşağılayan Dean ismindeki bir adama dair hissetmekten geri duramadıkları cinsel çekim, rahibelerin dengesini bozar. Kendileriyle kavga ederler, bir birlerine düşerler. Ruh dünyalarında yaşadıkları mücadeleler her bir rahibeyi perişan eder, kimi disiplin, kimi itaat, kimi şehvet, kimi dirayet ile sınanır. Ortak yanları, bu “iç” savaşların hep rahibeliği seçmelerinden önce yaşadıkları geçmiş hayatlarıyla beslenmesidir.

Konumuz Black Narcissus değil.

Yıllar önce, en kötü kişilik özelliğime dair uzuuun bir şeyler zırvalamıştım burada. Süslü cümlelelerle, etkileyici alıntılarla, hepsinden öte buram buram riyakârlıkla içi doldurulmuş bir yazıydı. Güya kibirdi benim en büyük günahım. Kibiri süslemek, hoş göstermek, bir yandan çok fena bir şeymiş gibi geveleyip bir yandan da kendime dair bu haksız duygudan ötürü nasıl haklılık payı çıkartabileceğime dair yoğun çaba gösterdiğim kocaman bir laf salatasıydı orada yazdıklarım. Halbuki o vakitler de farkında olduğum bir başka şey, Erzurum'da yaşamaya başlamamın ardından gün geçtikçe daha öne çıkmaya başladı; Erzurum'daki yalıtılmış hayatımın körüklediği... Tıpkı kibir gibi, yedi ölümcül günah arasında geçmesine rağmen kendimde göz ardı edilemez şekilde belirgin hale gelmesi Black Narcissus filmindeki gibi, farklı bir coğrafya, farklı bir iklim, farklı bir toplum, farklı bir çevre ile yüz yüze geldikten sonra iyice barizleşen bir nitelik bu: Tembellik. Yanlış anlaşılmasın, her zaman tembel, üşengeç, uyuşuk bir tiptim; buna blog da şahittir, ne var ki bu durumu hep depresif hallerle ilintilerdim o günlerde. İnsan minör ya da majör depresyona adım attığımda zaten bir şey yapmak istemez değil mi? Aynen ben de meseleyi bu açıdan ele alıyordum, zaten hiçbir şey yapmak istemeyen birine dönüştüğümde tembelliğimi değil bunalımlı hallerimi bundan sorunlu tutmaktı yaptığım. 

Oblomov olma düşüncesi öylesine korkunç ki, sırf bunun korkusu bile kişinin kendine karşı ikiyüzlülük yapmasına yetiyor. İnsanın kendisine bile itiraf edemeyeceği şeyler var. 

Black Narcissus filminde yer alan Rahibe Ruth karakteri, Himalayaların eteklerinde kurdukları manastırda yaşamaya başladıktan kısa bir süre sonra içinde bulunduğu cemaatin (Order) buyruk ve düzenlemelerini yüzeyse olarak dahi içselleştirmediğini gösterir izleyiciye; filmdeki tek erkek karakter olan Dean isimli adama duyduğu arzu ve şehvet yüzünden kontrolünü yitirir, neredeyse film boyunca kızgın bir dişi kedi gibi huysuz, kavgacı tavırlar sergiler. Halbuki filmin en başında, henüz Kalküta’daki manastırdayken başrahibe kendisi için yönetilmesi biraz zor biri şeklinde bir ifade kullanmıştır o kadar. Gel görelim yaşamının yeni koşulları katı bir izolasyona uğrayınca, içindeki baskılanmış öfke ve ihtiras gün yüzüne çıkar.

Erzurum’a geldikten hemen sonra değil, ama kısa bir süre geçmesinin akabinde görmezden geldiğim, çoğu zaman yok saydığım miskinliğe temayülüm açığa çıktı. Tam ve kamil bir Sloth… Her konuda bir parmağı var bu tembelliğin; evin temizliğinden spora, eşya almaktan kitap okumaya. İçime doğan her düşünce, gayret fikri, kısa bir süre içinde küllenen ateş gibi sönmeye başladı. Evde öbek öbek her köşede görülen toz topakçıkları sürekli gözüme çarpıyor, umurumda değil. İstanbul’dan döneli üç hafta oldu, bir kere dahi kullanmadım koşu bandını, öncesinde de lanetayn yürüyordum zaten. Yemek yapmadığımı bilmeyen yok ama bulaşık çıkıyor bir şekilde, kağıt tabak kullanımıyla niceliği azaltsam da bardak, çatal bıçak yıkanmalı, gel görelim haftalarca lavabonun içinde bekliyor hepsi yıkanmayı. Sırf tembellikten ocak almadım evime, neredeyse bir sene olacak, çayı dahi ketılda hazırlıyorum. Kedi almaya ne kadar niyetlendiğime daha evvel değinmiştim, üstelik bunu sadece keyfi olarak değil, apaçık bir ihtiyaç olarak görüyorum; buna mukabil elim gitmiyor. Hayvan Barınağının facebook sayfasını günü gününe takip etsem de, güzelim mırnavlara içim gidiyor olsa da sonuçta sahiplenme noktasında müthiş bir üşengeçlik hissediyor, kedinin hayatıma getireceği düzeni sırf miskinliğime son verecek olması nedeniyle korkunç buluyorum. Düşünsenize, çöp torbalarının ağzını kapatmalı, yıkandıktan sonra astığım askıdaki çamaşırları hiç toplamadan tekrar zamanı geldiğinde oradan alıp giymek yerine  kuruduktan hemen sonra katlayıp kaldırmalıyım, tüylerden ötürü birkaç haftada bir değil, gün aşırı evi süpürmeliyim. Tabii kedinin bakımı, taranması vs. de cabası. İstanbul’dan getirdiğim beş koli kitap ve bir başka kolide masaüstü üstü bilgisayarım var, hala hiç biri açılmamış. Evde döküntü, kardeşimin çöpe atmak üzereyken elinden kaptığım hurda bir laptopu kullanıyorum hala, çıkan sesleri ve yaydığı ısıyı anlatamam.  Evime taşındığımda kocaman odaların geniş duvarlarını Goya’nın Black Paintings’leri ile kaplamayı, posterleri salonun ve koridorun duvarlarına asmayı nasıl da istemiştim; yüksek çözünürlükteki resimleri internetten bulmuş, hatta hasbelkader bir reklamcıyla tanışınca bu konuyu kendisine açmış, ondan da olumlu cevap almıştım, hiçbir masrafım olmadan istediğim ölçülerde print edip bana verecekti posterleri. Tabi ki yapmadım, resimler duruyor harddiskte. İki hafta sonra rütbe terfi sınavım var, millete bakıyorum da harıl harıl çalışıyor, bense henüz tek bir cümle açıp okumadım mevzuatı. PODEMOS da kurtaramaz beni o sınavda. Göz kapaklarımda enfeksiyon oluşmuş, yerimden kalkıp ilaçlarımı kullanmaya üşendiğime kim inanır? Aksatıp duruyorum ilaç saatlerini. Hafta başında yirmi yaş dişim çekildi, sanki başıma bela arıyor gibi antibiyotiklerimi de geciktirip duruyorum. Unuttuğumdan değil, kıçımı koltuktan kaldırıp da ilaç içmeye erindiğimden. Erzurum’a geleli neredeyse bir sene olacak, henüz nüfus müdürlüğüne gidip kaydımı dahi yaptırmadım. Çok güzel, çekici kitaplar buldum İstanbul’a son gidişimde, lakin üç hafta oldu geleli, 100 sayfa bile okuyamadım hala. Canım istiyor, ama elim gitmiyor. Daha sayacak çok şey var, ama bu kadar yeter. 

Dedim ya, eskiden tembelliğimi depresif hallere yorardım. Belki de şimdi büyük bir depresyondayım, kim bilir… ama hayır, miskinlik, tembellik başka bir şey. 

Onca şey yazdım, kendimi size şikayet ettim, Hüseyin Üzmez sübyancısı gibi nefsime ve şeytanıma olan kırgınlığımdan bahsederek Tembellik günahımı anlattım. Gerçekten günah, çünkü bu kadarına tanım gereği Rahman olan Allah bile razı gelmez. Boşuna Seven Deadly Sins arasında yer almıyor, tamahla, öfkeyle, kibirle, şehvete düşkünlükle bir değerlendirilmiyor.

Peki, yapmam gereken ya da yapmak istediğim hiçbir şeyi yapmıyorum madem, ne yapıyorum onların yerine? Yani, zaman diye bir olgu var madem, o takdirde bu olguyu bir eylemle doldurmak lazım; fuzuli veya malayani de olsa bir şeyler yapmam lazım ki o zamanı geçireyim değil mi? ama öyle değil işte, hiçbir şey, hiç ama hiçbir şey yapmıyorum. Öyle bir psikolojik buhran ki bu, zaman benim için kullanılacak, değerlendirilecek bir olgu değil, çoktandır geçirmek zorunda olduğum bir süreç halini almış durumda. Oturuyorum, hiçbir şey yapmadan. Saatler geçsin diye bekliyorum. Ve, inanır mısınız, sıkılıyorum! Sıkıntıdan patlayacak halde oluyorum çoğu zaman! Mecbur ya da gönüllü olduğum onca şey arasında hiçbir şey yapmak istemeyip bir de sıkılıyorum! Bunu anlatamam, ifade etmeyi beceremem. Hayati önemdeki sınava çalışmaktan, ilaçlarımı almaya, okumak istediğim kitapların kapağını açamamaktan, evi süpürmeye, hiçbir şeye gitmiyor elim, bütün bunlar dururken ben yapacak hiçbir işi olmayan biri gibi sıkıntıdan bezmiş haldeyim.  

Tommy Iommi, 1972 senesinde writer’s block’tan muzdaripti. Bir şekilde atlattı, adam hala müzik yapıyor. Benim tıkanıklığım neye karşı, bilmiyorum. Tınısı yitik bir şiir gibi, kıymasız lahmacun gibi, göğüsleri sarkmış Kagney Linn Karter gibi, ekranı donmuş bilgisayar gibi, mürekkebi tükenmiş kalem gibi, sayfalarının yarısı yırtılıp atılmış roman gibi, kuyruğu kopuk bir maymun gibi, sesi kısık Zeki Müren gibi, patlak bir top gibi, varlığım block’lanmış halde. Karamsar davranma niyetinde değilim, fakat bu savaşı, ‘iç’ savaşımı kaybettiğimi, mağlup olduğumu itiraf etmekten başka bir şey yok yapabileceğim. Hayatımda hidroelektrik santrali gibi enerji ürettiğim, yavru kedi misali neşe yaydığım, nutella kavanozu etkisiyle mutluluk merkezi olduğum bir dönem hiç olmadı, bunu kabul ediyorum, ama güneş ışıtmıyor, kalp durmuş, ateş küllenmiş artık. Black Narcissus’un kuru bir adaptasyonu mu bu yaşadığım, doğrusu emin değilim. En azından orada Deborah Kerr vardı. 

Oblomov… Ne korkunç, doğmadan batan bir güneş olmak.  Hoş, 42 yaşıma basmaya az kaldı, daha ne doğacağım a.q. 




4 Mayıs 2015 Pazartesi

Ev Telefonu üzerine...

Telefon çalar:

- Efendim?
- Merhabalar beyefendi, kiralık ev ilanınız için aramıştım.
- Yanlış numara hanımefendi.
- ...99 80 değil mi? 
- Evet numara doğru ama yanlış almışsınız sanırım, babamın kiraya vereceği bir ev yok.
- Beyefendi siz bilmiyorsunuzdur belki.
- O da ne demek? Benden gizli iç çeviremez. Nerede bu ev?
- Yeşilköy İstasyon Caddesinde.
- Hanımefendi, bu konuşma biter bitmez babamı arayıp soracağım kendisine. Bilgim olmadan ev almış dediğinize göre.  Öyle bir evin varlığından haberim yok, kiraya verdiğinden de. Beni aydınlattınız, ilk fırsatta Bir aile faciası yaşayacağız muhtemelen. Numarayı doğru okuduğunuza eminsiniz değil mi?
- Evet, ııııı, eeeee, evet.
- Teşekkür ederim. İyi günler.
- Size de.


Üç, dört dakika sonra, tekrar ev telefonu. Telaşlı ve heyecanlı bir erkek sesi.

- Efendim?
- Alo beyefendi biz az evvel kiralık ev için aramıştık şimdi bir daha baktık numarayı hanım yanlış okumuş ...88 90 mış numara, özür dileriz. 
- Rica ederim, olur öyle. Zaten ben de babama ulaşamamıştım henüz, kötü bir şey yapmaya fırsat olmadı yani.
- Eeee, iyi günler beyefendi.
- Sizlere de iyi günler. 



O kadar sıkılıyorum ama neyse ki Allah bana eğlence gönderiyor hala. Adamın paniği unutulmaz!

22 Nisan 2015 Çarşamba

Geçen Günler Üzerine...



Emekli edilmedim. Pek ümidim de yoktu açıkçası, gene de heyecan verici bir beklentiydi benim açımdan. Ulu Büyük Amcaların beni emekliye ayırmayı düşünüp düşünmediklerini bilebilmem mümkün değil, sonuçta sıra bana gelene kadar kurtulmaları elzem olan çok insan var kurumda.  Öte yandan zaten SGK prim günü sayısı ve başkaca ıvır zıvırlar yüzünden isteseler de emekli edemezlermiş, 2018 senesine kadar. Üç yıl daha Erzurum? O zamana kadar bu soğuk hücrede mahpus hayatı yaşayacaksam, emekliliğin ne gibi bir cazibesi kalır ki benim için? Dediğim gibi, bir heyecandı donuk ve renksiz hayatımda bu olasılık. Şimdi sırada rütbe meselesi var, iç güvenlik paketi içerisine yerleştirilen terfi sisteminde liyakat kavramının Yüce Komisyon tarafından tek belirleyici kriter olarak değerlendirilmesi önümüzdeki ay ilk meyvelerini verecek; terfi edememek bana ağır gelir, orası kesin. Bana yakışan bir çelişki, emekli edilmek isteyen ama terfi alamamanın inciteceği bir adam olmak. Dün (koşu bandını aldığım ve tanıştığım günden beri kendisine bir türlü ısınamadığım) bir çömezle konuşuyorduk, ülke gündeminin yoruculuğundan, insanı bezdirmesinden bahsederken ‘dışarıdaki normal, sivil insanlar da bizim gibi takip ediyorlar mı bu gündemi, bıkıyorlar mı, merak ediyorum’ gibi bir laf edince, içimden ‘lan salak herif’, dışımdan ‘güzel kardeşim’ diye gülümsedim, ‘Gündem biziz. Hep biziz. Gündemi ya biz belirliyoruz ya da gündemin kucağına oturuyoruz. Kim bizim kadar yıpranabilir ki? ’ dedim. Cevap vermedi, çünkü tecrübesi de,  yaşadıkları da dediğimi anlayabilecek seviyede değil. Kıytırık illerin kenar birimlerimde durağan yıllarını sakince geçiren biri, beni nasıl anlayabilir? Tüm meslek hayatı kimin hangi bedduasıyla bilmiyorum, gazetelerin manşeti ve üçüncü sayfası arasında geçen biriyim ben, son on beş sene içerisinde hemen hemen her şeyin içinde, ortasında, kıyısında bir şekilde yer aldı bu bloğun yazarı.  (İşte emekli edilmemiş olmamın sizin açınızdan talihsizlik yaratan sonucu: Bu konuyu burada kapatmak zorundayım, yoksa neler yazardım neler.)



Buraya Erzurum’da kışın nasıl geçtiğini yazmak isterdim, ama şu kadarını söyleyeyim ki Erzurum’da kış geçmiyor. Vallahi geçmiyor. Coğrafi yapıdan daha önce bahsetmiştim, Palandöken Dağlarının hemen eteklerine kurulmuş, Palandöken’le Kop Dağlarının arasındaki geniş düzlüğe yayılan bu yüksek rakımlı şehirde (Evimin 1961m yüksekte olduğunu söylemiş miydim?) beni en çok rahatsız eden şey fırtınalı havalar. Dairem izolasyon ve canavar gibi yanan kalorifer sayesinde sıcacık, dışarıya da pek adım atmadığımdan soğuğu yaşadığım söylenemez, ama fırtına başladığı an insanın psikolojisi birden bozuluyor burada. Üstelik fırtına günler boyu sürebiliyor, İstanbul’da da fırtına kıvamında rüzgâra çok rastlanır ama tabiri caizse geçip gider, burada öyle değil: Gece şiddetli fırtınanın uğultusuyla uyuyamayıp, sabahında aynı fırtınanın gürültüsüyle gözlerimi açtığım oluyor. Bir başka vakıa, bu fırtınanın ciddi bir hava durumuna köprü hüviyetinde olduğu yönünde; kuru ve sinir bozucu fırtına ne kadar sürerse, devamında artık bana sürpriz olmayan bir evrilmeyle kış en sert yüzünü gösterecek demek. Nitekim birkaç gündür devam eden bilmem kaçıncı fırtına, gene kar getirdi bu sabah. Ulan 22 Nisan bugün! Hadi iki damla kar yağar, onu anladık, bir karış ne demek ya… Soğuk da cabası. 




İstanbul’a geçen gelişimde o kadar bunalmıştım ki, artık kentime ayak basmanın eski heyecanı yaşamayı bırak, bana düpedüz kötü geldiğini hissetmiştim. Sanırım o duyguyu geriye atmanın zamanı geldi, çünkü özledim. Çok özledim.

9 Nisan 2015 Perşembe

Dinmek Bilmeyen Fırtına Üzerine...





Koşu bandında haftada üç gün, 5,5- 6km hızla yarım saat tempolu yürüyüş yapıyorum. Şişmanlamış olmamın yanı sıra epey hamladığımın da farkına vardım, bu tempo iyice zorluyor beni. Neyse ki sağım solum adalem lifim tutulup ağrımıyor egzersiz sonrası. Gene de yeterli görmedim bunları, kardeşime dumbell alsam mı diye sordum, cevabı o aletleri kullanmayacağıma emin olduğu, onun yerine yürüyüş sonrası yer hareketleri için yoga mat tavsiyesi oldu.  Sözünü dinleyip yoga mat sipariş verdim, şimdi duruyor koşu bandının yanında. Yürürken sıkılıyordum, rahmetli anneannemin fi tarihinde bana salık verdiği günlük yedi ayetel kürsi okumak da hepi topu beş dakikamı alıyor, baktım aletin ön paneli müsait, gittim uygun fiyata bir tablet aldım, yürürken karşıma koyar, Monty Pyhton’s Flying Circus izlerim diye. Bir kere dahi kullanmayı beceremedim, yok drive, yok Google play, yok dropbox, anlamıyorum hiç birini. Sürekli bir şeylerle senkronize olmaya çalışması zaten iyice sinirimi bozdu, fırlatıp attım bir köşeye. Koşu bandı eve geldiği günden bu yana nutella ve çokokrem kapıdan içeri girmedi. Gün aşırı kavanoz/paket bitiren ben, direniyorum kendimce. Üç gündür fırtına var, kesintisiz bir uğultu dışarıda, gece uyutmayacak kadar gürültülü, güçlü, öyle ki sıkı sıkıya kapalı pencerelere karşın, oda kapıları in-cin eğlencesine alet olurcasına gıcırdayarak hareket halinde. Saniyelik elektrik kesintileri. Başladığım hiçbir cümleyi bitirmek istemiyor olmam, yazdığım cümlelerdeki ruhsuzluk da cabası. Çok sevdiğimi bildiğin A sociopath with empty eyes/And no soul /Paranoid psychotic heart of stone/My blood runs cold sözlerini, bilmediğini düşündüğüm I know I must remain inside this silent well of sorrow  sözleri ile harmanlayıp günlerimi tüketiyorum. Bazı zamanlar silent well of sorrow’dan birkaç adım uzaklaşacak oluyorum. Kendimden bahsettiğim vakitler onlar. Ne var ki, seninle bir mutsuzluk ve ıstırap rekabetinde değilim, duyurmak, bu sayede ajitasyon yaratıp acındırmak gibi bir gayem de yok, böyle bir şeye cüret ya da tevessül edecek kadar kendini bilmez, terbiyesiz olduğumu düşünmen incitici. Ama şimdi incinmekten bahsediyorum ya, sen hemen kendi yaralarını öne süreceksindir. Vardığımız nokta böyle bir kısır döngü, Biz kaval çaldık, siz oynamadınız, biz yas tuttuk, siz ağlamadınız misali, hani (yok öyle bir şey tabi, ama velev ki) intihar etsem ve arkamda pişmanlık dolu bir mektupla hakkını helal etmeni yakaracağım bir mektup bıraksam sana ulaştırılmak üzere, o farzımuhal mektubu okuyup da kendi acını gene benimkiyle yarıştırman ve ben ölümü nefes aldığım her gün yaşıyorum, sen bir kere ölmüşsün çok mu demen pek muhtemel. Evet, o lanet kitabın introsu gibi, ben kötü bir adamım. Suratsız bir adamım. Hasta bir adamım. Daha da ileri gideyim; bildiğin Death on Two Legs. Ben o’yum. Her şeyim berbat. Bok, hem de lacivert olmayandan. Özledim dese yalan, canım yanıyor diye şikayet etse sahte, mutsuzum diye sızlansa dalga geçeceğin türden, bildiğin bok. 2,5 kilometreyi 27dakikada yürüyecek diye terden sırılsıklam olup leş gibi kokan bir bok. Elbette sana layık değil. Nasıl, ne tür bir refleksle bilmiyorum, ama derhal bir yarıştırma, ölçme işlemine tabi tutulup hor görülmek aptallaştırıyor beni. Acılarının gölgesi olamayacağım doğru. Buna itirazım, isyanım yok. Birim değeri de. Ayrıca sevgiyi paylaşamamışken acıyı da paylaşamayız. Sevmediğimi düşündüğünden acı çekmediğim sonucuna varıyorsun. Mehmet Ağar’ın kızı öldüğünde defin sonrası mezara çömelmiş, sel gibi göz yaşı dökmüştü. O bile acı çekiyordu o an. Mehmet Ağar kadar bile olmadığımı düşünüyorsun belki. Yalancı bir çobandan farksızım sana göre, hayatım boyunca rol yaptığım için, gerçeğe de itimadın yok. Halbuki ben gerçeğin gerçek olduğunu bile söyleyemezken, çoğu zaman sen kalbinin yol göstericiliği ile kendiliğinden anlar, beni de uyarırdın. Çoktandır o kalpte sadece bir duvar yazısıyım, üzeri karalanmış. Bunu biliyorum. Böyle olmasına da hak veriyorum. Fazlasını beklemek hayalcilik olur. Ama o silik duvar yazısının işaret ettiği boktan adam kendi çapında, kendi ölçeğinde, kendi uzamında kendi hüznünü, kendi mutsuzluğunu yaşıyor. Yapabilir. Üstelik seninle yarışıp fotofinişe yaklaşırken burnunu uzatma gibi bir tasası da olmayabilir. Hiçbir şeyden hazzetmeden yaşayan bir ölü misali canı yanabilir. I don’t want, but I can. Senin acın sana, benim acım bana. Hiçbir şey ispatlamak zorunda değilim. İstesem de yapabileceğim bir şey değil. Sana ne yapacağını söyleyemem, ama ben kendi payıma düşeni yapacak, dua edeceğim, dışarıdaki öfkeli fırtınaya eşlik edip.




1 Nisan 2015 Çarşamba

Mehmet Akif Ersoy ft. Metallica veya 31 Mart Üzerine...








'İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden, bizi helâk eder misin, Allah’ım? '
(A’râf, 155)


Yâ Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı?
Mahşerde mi bîçârelerin, yoksa felâhı!

Nûr istiyoruz... Sen bize yangın veriyorsun!
'Yandık! 'diyoruz... Boğmaya kan gönderiyorsun!

(…)

Câni geziyor dipdiri... Can vermede mâsûm
Suç başkasınındır da niçin başkası mahkûm?

(…)

Eyvâh! Beş on kâfirin îmanına kandık;
Bir uykuya daldık ki: cehennemde uyandık

Mâdâm ki, ey adl-i İlâhi yakacaktın...
Yaksaydın a mel'unları... Tuttun bizi yaktın!

(…)

Yetmez mi musâb olduğumuz bunca devâhi?
Ağzım kurusun... Yok musun ey adl-i İlâhî!