21 Ocak 2015 Çarşamba

Küçük Bir Kuzeydoğu Anadolu Turu Üzerine…




Türkiye Futbol Federasyonunda KT (Klasman Temsilcisi) olan bir arkadaşım var,  bu konuda kısa bir bilgilendirme yapayım size: Gözlemci, hakemi gözlüyor o kadar, temsilci ise hakem dışındaki her şeyin sorumlusu, yani stadyumda ambulans olup olmamasından soyunma odalarının durumuna, tribündeki ırkçı ya da küfürlü tezahürattan tutun da kulüp yöneticilerinin sahaya girip girmemesine kadar her şeyin sorumlusu ve sonrasında da hakkında rapor yazan kişi oluyor. 2. Lig klasmanında temsilci olan bu arkadaşım Cuma günü “hafta sonu Rize’nin Pazar ilçesinde Pazarspor-İnegölspor maçına atandım, arabayla gideceğim, istersen gel, beraber gideriz” deyince cumburlop atladım bu teklife. Cumartesi günü çıkmak üzere sözleştik.

 
Güzergahımız böyleydi işte.


 Ertesi gün, soğuk ve gri bir Erzurum sabahında yola koyulduk, şehirden çıktıktan sonra yamaçlarından değişik büyüklükte taş ve kaya parçalarının yola düştüğü dağlar arasından kıvrıla kıvrıla gitmeye başladık.  Arkadaşım bu yollara, koşullara alışık, bense her gördüğüme japon turistler gibi şapşalakça bakıyordum hep. İlk durağımız Tortum’du, ismi bana ne hikmetse öteden beri rektumu çağrıştıran bir ilçe. Zirveleri karla kaplı garip görünümlü taşlık dağların arasında sıkışıp kalmış, berbat görünümlü Tortum’dan geçerken sağda solda manastır ya da kilise harabelerine dair yönlendirme levhaları gözüme çarptı. İlçenin bulunduğu vadi, bana Muğla’daki Saklıkent’i anımsattı geçerken. Gözünüzde canlandırmaya çalışın; tabiata meraklı bir turist için ilgi çekici, fotoğraf tutkunları açısından bereketli bir ortamdan bahsediyorum -  ama orada yaşamaya gelince işin rengi değişir tabi. Bunları düşününce ürperiyor insan, sonuçta ağaç yok, yeşillik yok, sadece dağ, taş. Tortum’dan uzaklaşırken Tortum Şelalesi yön tabelasını ilişti gözüme, ama Tortum Şelalesi meğer çok uzakta, Tortum’dan yaklaşık 30 km mesafedeymiş meğerse. Üstelik Tortum’a değil, Uzundere ilçesine bağlıymış orası.  Muhtemelen geçmişte Uzundere de Tortum’a bağlı bir belde ya da köydü, bilemiyorum. Bir tabiat fotoğrafçısının heyecanlanmadan duramayacağı sıradışı coğrafi şekillerle dolu yolun devamında Uzundere’ye vardık. Uzundere’ye girişte o berbat görünümlü doğaya photoshop ile yapıştırılmış duygusu yaratan Tortum Gölü karşıladı bizi, suyunun rengi, gölün kıyısında sözünü edip durduğum kayalık dağların hemen eteklerinde oluşmuş peribacası şeklindeki bu dünyaya ait değilmiş gibi garip forma sahip oluşumlarla büyülü bir ortamdı, sessiz, sakin. Kısa bir mola verdik orada, yolun geçtiği tepeden seyrettik manzarayı. Yolumuza devam ettik sonra, önce daha önce yoklukları rahatsız eden ağaçlar ufak ufak belirmeye başladı, Uzundere’nin yemen yakınındaki Tortum Şelalesi’nde de birer sigara – birer elma molası verdik beraber. Tortum Şelalesi denilen şey bir boka benzemiyor. Su akıyor işte, sanki bana mı akıyor? Ngorongoro’dan bile bir süre dolaştıktan sonra sıkılmış bir adamım sonuçta. Hiç etkilenmeden bir an önce yola devam etme isteğim arkadaşımda hoşnutsuzluk yarattı, sonuçta kimi insan doğaya, kimisi de insan eserine ilgi duyar. Sanırım bu yüzden, daha önce adını duyduğum Oşki Manastırı yön tabelasını görüp kendisine bir uğrayalım mı diye sorduğumda teklifimi ‘harabe halde, hem çok içerilerde, oraya gitmeye gerek yok’ diye geri çevirdi, ısrar etmedim ben de.


Dağlar arasındaki yolumuz virajlarla kıvrılır, yamaçlardaki ağaçların sayısı belirgin bir şekilde artarken birden tüneller zincirine karıştık, ard arda kimisi yüz metre, kimisi iki kilometre uzunluğunda belki otuz, belki kırk tüneli geride bıraktık; yol genişlemiş, güzelleşmişti ama ortalık devasa kamyondan da geçilmiyordu; geride bıraktığımız yerel seçimde AKP ilk defa Artvin’de birinci parti olmuştu, adamların yollarını yapıp ulaşımı ne kadar kolaylaştırmışlar, halk da oy vermiş bu yüzden diye sesli sesli düşünürken birden ne zamandır paralel gittiğimiz yanı başımızdaki vadideki Çoruh Nehri üzerinde kurulan yüzlerce metrelik gövdeye sahip koca barajı farkettim. Artvin ve çevre halkın şiddetli protestolarına sebep olan sıra sıra HES’lerin en önde geleni bu olsa gerekti, gerçekten çok etkileyici bir görüntüsü vardı ama değer miydi? Bilmiyorum. Nükleere riski nedeniyle karşı çıkılıyor, HES’e yarattığı tahribattan ötürü itiraz ediliyor, taş devrinde de yaşayamayacağımıza göre ne yapmak gerekir gerçekten bilmiyorum. Derken kafama dank etti, dağları Ferhat gibi delen o tüneller, levhalarda yazan Doğuş İnşaat tarafından yapılmış olmalıydı, inşa ettikleri bu koca baraj için getirmek zorunda oldukları malzemeleri, çıkaracakları dolguları taşımak için ulaşıma ihtiyaçları var ve bunun için o nefis yolu ve tünelleri açmaları elzemdi. Arnold J. Toynbee, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın Osmanlı İmparatorluğuna isyana teşebbüs etmeden önce ordu ve donanmasını dönemin modern silahlarıyla donatmanın yanı sıra Batılı ülkelerin orduları gibi düzenleme ve eğitime tabi tutmanın gerekliliğine karar verir, Batılı ülkelerin uzmanlarını Mısır’a davet eder, ancak talebine pek bir karşılık bulamaz, çünkü Batılılar Mısır’a gelme konusunda isteksizdir: Mısır’da eş ve çocuklarının sıhhatlerini garanti edebilecek bir hastane ve uygun yaşam ortamı bulunmamaktadır. Bunun üzerine Kavalalı Mehmet Ali Paşa öncelikle Batı normlarını haiz tam teşekküllü bir hastane inşa ettirir. Sonrasında olan bitenleri ve Padişah’a karşı isyanını, kısaca Osmanlı İmparatorluğu’nun nasıl ağzına sıçtığını biliyoruz. İşte, bu yollar da aynı hesap; berbat dağ yolları yerine modern ve ulaşımı fevkalade kolaylaştıran bu yeni geniş yollar, aslında HES’lerin varlıklarını muhtaç oldukları bir unsur. Mesele halkın ulaşımını kolaylaştırmak değil, barajlara ulaşımı mümkün kılmak.

Ağaçların sayısı artmak bir yana, ağaçtan başka bir şey görülmeyecek oldu bir süre sonra, Artvin’e iyice yaklaşmıştık. Arkadaşımın dediğine göre futbol sahası yapılabilecek düz bir alanı bile olmayan, bir dağın yamacında, tümüyle dik yokuşlu bir ortamda kurulmuş Artvin’in yanından geçerken tepelerdeki binaların sis perdesi altında kaldığını gözledim. Bu arada dikkat çekici bir başka şey, su manyaklığıydı: Her taraf su! Yolda gidiyoruz, hem yola paralel dereler var, bir de her yüz metrede bir yola dik açıyla akan küçük şelale tipi sular akıyordu. Her yer yeşil ve su. Devamında karşımıza gelen Borkça’da durum bundan da ileri boyuttaydı, kar, orman, su. Yolda gürül gürül su akan bir çeşmenin yanında mola verdik, suyu içerken dişlerimin donacağını tahmin ederken, hiç de öyle olmadığını fark ettim, güzel güzel yudumladım. Çevre anlatılamayacak kadar güzeldi ve kelimenin tam anlamıyla aptallaşmış haldeydim. Tekrar yola koyulduk ve Erzurum’dan çıkarken indiğimiz karlı dağların bir benzerini tekrar çıkmaya başladık, tek farklı bu dağlar yemyeşil bir örtüyle giyinmişlerdi. Arkadaşım “zirveye çıktık, inişe geçiyoruz, denizi görüyor musun?” diye sorduğunda karşıma baktım, Karadeniz. Ucundan kenarından görünmesi bile içimi kıpırdatmaya yetti. Hopa’ya gelmemize az kalmıştı. Artvin’le aynı nüfusa sahip olmasına karşın Hopa çok daha büyük bir şehir olarak göründü gözüme. Kıyıya vardık, denize paralel Karadeniz Sahil Yoluna çıktık. Hedefimiz Rize – Pazar’dı, Hopa’dan sonra güzel Arhavi, sonra şirin mütevazı Fındıklı, sonrasında iri kıyım Ardeşen geride kaldı ve Pazar’a vardık. Arkadaşımın yer ayırttığı öğretmenevindeki odalarımıza yerleştiğimizde hava çoktan kararmıştı, yolda aradığım kardeşim google’a bakıp balık yiyebileceğimiz güzel bir lokanta ismi söyledi, akşam çıkıp orada karnımızı doyurduktan sonra tekrar istirahate çekildik.

 
Fındıklı'dan bir kare. Bu ürkütücü, garip, metaforlarla betinlenebilecek grotesk görüntünün 
altına ne çok şey yazılabilir...


Deniz, sahil yolu, dar bir alana sıkışmış yerleşim yeri ve sonra gittikçe yükselen dağlar. Tipik Doğu Karadeniz.



Arkadaşımın maçın oynanacağı stadyumdaki kontrol ve incelemeleri, ayrıca maçtaki ikinci temsilci (O da İstanbul’dan gelmiş, Galatasaray Üniversitesinden) ile yapacağı toplantı ve diğer çalışmaları için sabah saat dokuzda ayrıldı öğretmenevinden, maç 13,00’te başlıyordu, nereden baksam saat 16,00’ya kadar boş vaktim vardı. Hava ılık, güneş parlak, rüzgâr hafif… Denizi görünce insanın kalbi pırpır ediyor, sıcaklık ise Erzurum’da aylardır görmediğim 8-9 dereceyi gösteriyordu. Öğlene doğru çıkış yaptım ben de, sahildeki yaya yoluna geçip yarım saatten fala yürüdüm öylece, niyetim ilçeye geçip dolanmak, kafama göre bir yer bulup çay tatlı filan yemekti, kitap da okur, etrafı da gözlerdim böylece. İlçeyi bir uçtan diğerine adımlamak yarım saati bile bulmadı, derken denize bakan büyükçe bir restaurant-cafe ilişti gözüme, balkon kısmını da fark ettim, içerisinin tıklım tıklım olduğu dışarıdan belliydi ama ilişebileceğim bir köşe bulurdum elbette. Kapıdan girince birden müthiş bir yabancılık hissine kapıldım, konsepte alabildiğine yabancı bir haldeydim: Açık büfe kahvaltı saati, bütün masalar dolu. Üstelik müşterilerin hepsi kadın, bildiğin kadınlar matinesi. Nasıl bu kadar yanlış bir yeri seçtim diye aklıma üşüşen soruları başımdan savmaya çalışırken iri kıyım bir kadın garson yanıma geldi, telaşla bana “buyrun, ne için gelmiştiniz?” diye sordu, çay içip kahve içerim diye düşünmüştüm sözlerime hiç boş masa olmadığı cevabıyla mukabele etti, davetsiz bir misafirmişim gibi davranması, içerideki kadın uğultusu, garsonun yapacak çok işi olduğu ve bu işlere yetişemeyecekmiş gibi paniği beni de rahatsız etti, dışarıdaki balkona geçmek istediğimi söyledim, yer varsa olabilirmiş. Balkona geçtim geçmesine ama esas rahatsızlığı orada yaşadım; içerideki kadınlar çocuklarını balkona bırakmışlar, koca balkon çocuk bahçesine dönmüş. Boş bir masaya oturdum, güneşli havada durgun ve karanlık  görünen denizi karşıma aldım, tatlı olarak sadece marmelatlı kadayıf varmış, ne menem bir şey olduğunu denemek için getirmelerini söyledim, yanında da çay istedim. Altta muhallebi, ortada kuru kadayıf, hepsinin üzerine de marmelat dökmüşler. Daha önce denemediğim bu tatlıyı yavaşça kaşıklarken çevremi birkaç kız çocuğu sardı, nasıl şirinler, nasıl sevimliler anlatamam. “Amca, makayna yeymisin?”, “amca, evcilik oynayalım mı?” türünden manyak sorulara muhatap olmak mı dersiniz, balkondan içeriye her baktığımda içerideki kadınların bana ve çocuklarına gözlerini dikili halde bulmak mı dersiniz, huzursuzluğun doruk noktasıydı benim için. Konuşmaya çabalayan çocuklara sürekli “annenin yanına git! Yanımdan uzak dur!” demekten gına geldi bir süre sonra. Denizin, havanın, ortamın tadını çıkarayım dedim, aklıma bu veletler yüzünden The Hunt filminden sahneler üşüşüp durdu o sırada. Neyse ki bu ıstırap çok sürmedi, yavaş yavaş boşaldı restaurant, müşteriler gruplar halinde gittiler. Öyle ki tek ben kaldım içeride, garsonların açık büfe düzenini değiştirip masaları normal hale sokmalarını izledim biraz. Saatlerce oturdum o balkonda, yakıp söndürdüğüm sigaraların yanında bir ara çayımı tazelemeye gelen garson kıza “yabancı olduğum bellidir, o nedenle sorumu yanlış anlamayın ama bugün kadınlara özel miydi, tüm müşterileriniz kadındı” diye sormaya cesaret ettim, öyle denk gelmiş, gruplar halinde rezervasyon varmış o gün. 


 
Tadı enteresan, ama güzeldi de.



Maçın biteceği öngörülen vakte kadar cafenin o balkonunda tünedim, denize, gökyüzüne, martılara bakarak zaman çabucak geçti. Yol tarifini alarak ilçenin öteki ucundaki stadyuma yirmi dakikada yürüyüp arkadaşımla buluştum sonra. Derhal yola koyulduk, sahilden Rize, sonrasında Trabzon, Maçka’dan sonra dağlara tırmanma süreci, Gümüşhane il sınırlarındaki 2000 metre yüksekliğindeki Zigana Geçidinde ızgara et ziyafeti ile akşam yemeği ve dağlardan tekrar iniş, Gümüşhane’den geçerken arkadaşımla aramızda geçen köme – mısır şurubu tartışması, ardından Bayburt ve bir kez daha, bu defa daha çetin ve zorlu bir tırmanış serüveni, 2400 metrelik Kop Geçidine. Tehlikeli bir hale bürünen yolda korkutucu yolculuğumuz Aşkale’ye vardığımızda eve varmış olma duygusuyla yerini rahatlamaya bıraktı, gece yarısına doğru Erzurum tekrar.

Denizi nasıl özlemişim!

Not: Gezip gördüğüm onca yerleşim yeri arasında en berbatı, en çirkini, en yaşanmazı Erzurum'du. Vallahi tarafsız davranıyorum. Ermeniler Tanrı'ya şükretmeli, şanlı ecdadımız kimini kesmiş, kimini kovmuş ve sonuçta Ermeniler bu illet şehirden kurtulmuşlar.

14 Ocak 2015 Çarşamba

Kişisel Bir Pathos Betimlemesi Üzerine…





Felsefede anlaşılması ve aktarılması pek müşkül bir kavram olan Pathos kelimesi geçiyor başlıkta. Türlü, üstelik birbirine karşıt olarak niteleyebileceğimiz farklı duyguları muhatapta uyandırma becerisi gibi bir anlamı var ama bu yaptığım uyduruk tanım kesinlikle yeterli ve tatminkâr değil, işin daha da ilginç tarafı bu kavram üzerine yapılan tanımların birbiriyle çelişebilmesi. Bunların yanı sıra Patoloji kelimesinin bu sözcükten türediğini düşünürsek, hastalıklı bir durumu çağrıştırdığını da düşünebiliriz.

Gelelim konumuza.

Önce kısa bir alan bilgisi: İş yerimin şehrin dışında, şehirlerarası karayolunun (Erzurum- Bingöl) hemen üzerinde olduğunu daha evvel söylemiştim. Yakın çevresinde hiçbir yerleşim yok, en yakın meskûn mahal yürüyerek yirmi dakika mesafede bulunan bir köy, rüzgârlı havalarda dayanılmaz bir koyun-tezek kokusunun büroların penceresine gelmesinin nedeni olan. Ayrıca yarım saatlik yürüyüş mesafesinde lojmanımın da bulunduğu TOKİ konutları var, o kadar. Yani ev filan yok etrafta. Bununla birlikte içinde çalıştığım eski ve döküntü bina, yoğun giriş çıkış trafiğinin yaşandığı, sürekli araç ve insan kalabalığının olduğu hareketli bir meslekî ortamın merkezinde. İşte böylesi bir yerde bile, her zaman kendi başının çaresine bakabilecek şekilde programlanmış ya da geçirdiği mutasyon ile şartlara adapte olabilen sokak kedilerinden biri, buraya geldiğim ilk günden bu yana iş yerimdeki bahçeyi mesken tutmuş haldeydi; pehlivan yapılı, çirkin, suratsız, çevresindeki insanlara asla yüz vermeyen donuk bir karaktere sahip, kedi ırkına dâhil olup da kimsenin bulaşmak istemeyeceği türden iri kıyım kuyruklu bir erkek sokak serserisi. Bir karış karda umarsızca gezen, ne bulsa mideye indirebilen, sevip okşamak istemeyeceğiniz ama zaten kendisini asla sevdirmeyecek türden, burnunun ucundan kamyon geçtiğinde oturduğu yerde istifini bozmayan, kısaca kedilikten nasibini almamış bir yaratık. Çalışanlar süt, ekmek ya da evden getirdikleri yemek artıklarıyla onu beslerdi, ben de soğukların bastırmasından sonra arada sırada evden süt getirip önüne koyuyordum ama zaten bütün çöp tenekeleri bu kedimsi canavarın emrine amade haldeydi hep. Hem önünde midesine indirecek bir şeyler olsa dahi gözü hep karlar arasında ekmek kırıntıları kovalayan serçelerdeydi herifin.








Geçtiğimiz Cuma gününe dek, bahçenin efendisi bu canavardı işte.

Geçtiğimiz cuma dedim,  şu ana dek Erzurum’da gördüğüm en soğuk günlerdi o cuma ve cumartesi günleri, gündüz -10’dan yukarı çıkmadı termometre, gece de  - 20’lerin altında dolaştı pazara kadar. İşte, sözünü ettiğim Cuma günü,  öğlen vakti daha önce kimsenin görmedi bir kedinin varlığını fark ettim bahçede. Uzun kahverengi tüylü, tahminimce bir yaşından fazla göstermeyen, tekir değil cins bir kedi olduğunu düşündüğüm yeni bir kuyruklu. Şaşkın, şapşal bir kaygıyla hem soğuktan hem korkudan titrediği çok uzaktan bile belliydi. Cuma namazına çıkmak üzereydim o sırada. (Bu arada o günkü Cuma namazına dair bir post yazmaya da iki defa teşebbüs etmiştim ama her denememde yazdıklarımı bu cehennem vatana küfür ederek sildim. Neyse.) Cuma namazı ve sonrasındaki öğlen yemeğini aklımda sadece o kedinin iş yerimin bahçesinde ne aradığını düşünerek geçiştirmemin ardından tekrar karşıma çıkıp çıkmayacağı heyecanıyla iş yerime geri döndüm; evet, oradaydı. Arabadan inip yavaş hareketlerle yaklaşmaya çalışırken bir yandan da kediyi incelemeye başladım, sokak kedisi değildi, tekir tipi yoktu keratada. Daha doğrusu tekir ve cins bir kedinin melezi gibi bir tipi vardı, kanında bilmem hangi derece çinçilla akrabasından genetik miras kalmış gibi. Yaklaştığımı fark eder etmez, belki on metre uzakta olmama rağmen önce iyice bir sindi, ardından arkasını dönüp kaçmaya başladı, birkaç metre gittikten sonra durup bekledi bana bakarak. Nasıl titrediğini anlatamam. Hava zemherir, kedi ürkek, ben hayret içindeyim. Birkaç adım daha attım, ‘ne olur gelme’ dercesine miyavladı ve gene pırrr, birkaç metre daha. Yanımdaki arkadaşım kediyi çok fena dövmüş olabilecekleri savını ileri sürdü, ama dövülmüş bir yanı yoktu, ne var ki perişan halde olduğu da yadsınamazdı. Onu bırakıp büroya geçtik.

Bir sonraki sigara molam, kediyi tekrar görebilmek için bir bahaneydi sadece. Herkesten uzak bir köşede tit tir titrer halde en küçük bir sese ya da harekete karşı kırmızı alarmda durmaya devam ediyordu. O an kesin kanaate vardım ki, bu güzel ve tedirgin yaratık aslında bir ev kedisi olmalıydı, ya evden atılmış ya da yaklaşık bir kilometre ötede bulunan hayvan barınağından kaçmış bir kedi. Bir ev kedisinin sokağa atılması/sokakta yaşamak zorunda kalması, o kedide psikolojik travmaya yok açar. Ben İstanbul’dan Erzurum’a geldim diye depresyona girdim-  kalorifer peteği yanına kıvrılıp uyumaya alışık, kucak seven, tüyleri taranan, yediği önünde yemediği arkasında olan bir ev kedisinin kendisini bir anda sokakta bulmasından ötürü yaşaması mukadder şoku garipsememeli. Geçmişte, uzun zaman önce o vakitler beraber olduğum kadın evinde bakamadığı için kedisini bana vermişti, zaten ben de dünden gönüllüydüm buna. Bir seneden fazla kediyle beraber yaşadık. Sonra annesiyle ayrılınca, kadın da kedisini aldı benden. Altı ay kadar sonra biz tekrar yakınlaşınca kedi de evime geri geldi, ama sanki aynı kedi değildi. Dünyanın en munis, en insan canlısı kedisi, bildiğiniz psikopat karakterine bürünmüş, kavgacı ve sinirli hallere bürünmüştü. Sebebini sorduğumda annesi kediyi benden aldıktan sonra verecek bir yer bulamadığından bahçe katında yaşayan tanıdığı öğrenci gençlere verdiğini, çocukların da daha evvel hiç evden çıkmamış, hayatı halı ve kanepelerde geçmiş kediyi bahçede beslediklerini söylemişti, orada başka kediler, farklı bir ortam görünce kadının kedisi de kişilik değiştirmişti düpedüz. İşte, iş yerimin bahçesinde gördüğüm ve karşımda ürkek bakış ve reflekslerle çevresini sürekli kolaçan eden kedi de pek ala böyle bir travma geçiriyor olabilirdi. İyice ısındığımı hissettim ona karşı. Akşama kadar her sigara molamda gözüm onu aradı, uzaktan incelemeye devam ettim.





Ertesi gün değil ama, artık özlemle onu görmek için bir bahane uydurup Pazar günü hiç işim olmamasına rağmen iş yerime yollandım. Oradaydı, bu defa daha cesur ve sabırlı davrandım, son derece yavaş adımlarla yaklaşmaya çalıştım ona. Yanına kadar gidebildim, teyakkuz halinde beni bekleyip ‘git’ dercesine miyavlayıp duruyordu o sırada. Elimi sevmek için uzattığımda ise korku içinde kaçışı ile en yakın ağaca çılgın gibi tırmanması, oradan bana bakış fırlatması bir oldu. Bir yandan içinde bulunduğu durumdan ötürü kediye alabildiğine acırken bir yandan kahkaha atmamak mümkün değildi. Gülümseyip biraz ağaçta seyrettim onu, sonra eve döndüm amacına ulaşamamış şekilde.   

Pazartesi günü başarmaya kesin kararlı bir şekilde gittim işe. Bahçede, daha önce olduğu gibi soğuktan ve korkudan titrer halde buldum onu.  Yaklaştım ağır ağır, ta ki kaçmaya yelteneceğini hissettiğim ana kadar, sonra durdum put gibi. Bana baktı aynı miyavlamasıyla. Ben de çıkarabildiğim en yumuşak ses tonuyla ona “tatlı fıstık, güzel kedim” diye fısıldadım bir süre. Birkaç dakika sonra azıcık uzattım elimi, fazla ileri gitmeden. Kaçsa mı, gelse mi, yaşadığı çatışma halinde ne yapacağını bilmez bir halde kararsız hareketler yaptı, sonra tedirgin adımlarla yanıma geldi. Sevmeye başladım yavaşça sırtını, boynunu, alnını. Öyle bir durumdaydı ki ayağımı kımıldatsam korkuyla kaçacakmış gibi kaygılı, ama elimi sırtından çektiğim anda da yüzünü yüzüme çevirip ‘bırakma’ der gibi bir miyavlama serenadına başlıyordu. Sonraki sigara molamda sabah onun için evden getirdiğim süt ve alüminyum kâseyi de götürdüm yanına yaklaşırken, deli gibi içti. Öğleden sonra da ton balığı ile ziyafet çekti karşımda. Tabii bütün bunlar bana ısınması için rüşvetten farksızdı ama kerataya ben de iyice alışmış haldeydim. O gece yatağıma uzandığımda bu kediyi evime alma hayalini canlandırdım gözümde, kum leğenini kışın boş olan arka odaya, yazın da kapalı balkona koyabilirdim, whiskas filan değil royal canin ile beslerdim onu. Tabi öncesinde veterinere götürüp sağlık muayenesi ve karnesini çıkartmam gerekirdi. Dişi olduğundan kısırlaştırma ameliyatı işine girişsem mi, karar veremedim pek. Geçmişte Odin’in yatak odama girmesi yasaktı ama bu kedi Odin’in dörtte biri ya var ya yoktu, hem nasıl da mahzundu öyle. Ona bir isim de bulmalıydım ama dişi olması bu konuyu zorlaştırıyordu; Nutella üç heceydi, Avy’i (Scott) anneme açıklayamazdım, Kofi güzeldi ama erkek adıydı sonuçta. İsim konusunu sonra düşünmeye karar verdim, eğer kediyi evime alacaksam evde bazı düzenlemeler de yapmak zorundaydım. Bunları düşünürken uyuyakalmışım işte. 







Salı günü, yani dün, bir pışt! sesimle beni fark edip yanıma koştu. Ayaklarımın arasında dönüp durdu, pantolonuma sürtünmekten bıkmadı… Sütünü verdim, sonra önce yalanmasını, sonra da tüm tüylerini uzun uzun temizlemesini seyrettim kızın. Her gördüğümde, yanına her gittiğimde daha çok bağlandığımı inkar edemezdim ona. Öğleden önce bir sonraki sigara molamda, gene kendisini uzun uzadıya sevdirmesinin ardından (ben ayaktayken) ayakkabılarımın üzerine uzandı boylu boyunca, insana ve insan sıcaklığına öylesine açtı ki! Severken gırlamasını bile duydum hatta. Bu halimi(zi) gören ve gülümseyen arkadaşım sordu, “sucuk yer mi bu?” Büyük ihtimalle yiyeceği, hatta çok sevebileceği tahmininde bulundum, ama sucukları küçük parçalara bölmesi ya da çok ince dilimlemesini salık verdim. “Öğleden sonra evden sucuk getireyim o zaman” diye mukabele etti, kediyi neden evime götürmediğimi de sordu. Çalışmalarımın sürdüğü cevabıyla açık yeşil bir ışık yaktım, güldük, eve aldığım takdirde İstanbul’a gittiğim vakitler evime gelip mamasını suyunu verip veremeyeceğini sordum, “çocukları da getiririm evine, severler oynarlar bir güzel” diye mukabele etti.
Öğleden sonra arkadaşım ufak parçalara bölünmüş küçük bir poşet sucukla geldi evinden… O da sever kedileri. Bizimkisi bu defa davetsiz yanımıza ilişti kokuyu aldığından olsa gerek, etrafımızda dönmeye başladı miyavlamalarla. Temiz alüminyum kase getirmiştim, arkadaşıma uzatıp sucukları içine koymasını söylesem de “elimden yedireceğim abi, çok tatlı bir şey bu ya” diye geri çevirdi. Elleriyle, birer birer tüm sucukları kedinin sabırsız ve aceleci hareketleriyle yedirdi, arada şiddetli bir kıskançlık duygusuyla itiraz ettim, “bu işin adabı elden değil tabaktan ya da kâseden filan yedirmektir” diye. Arkadaşım tınmadı bile, sürekli kediyi gösterip “baksana, nasıl yiyor ya, çok acıkmış bu” deyip duruyordu.

O an karşımdaki enstantane, beni yılışık kediden soğutmaya yetti. Buz gibi oldum ona karşı. Koymadığım adı her ne boksa artık, arkadaşımın elinde sanki cennetin kutsal meyvesini görmüş de çabucak midesine indirmeye çalışıyormuş gibi geldi bana. Yüzsüz, şımarık, terbiyesiz bir sokak kedisi gibi. Dişi bir şırfıntı, önüne gelene kuyruk sallayan türden.







Akşama kadar bahçeye indiğim sigara molalarımda yanına gitmedim, onun yanıma gelip ayaklarımın arasında dolanıp sürtünmesine tepkisiz durdum hep. Elimi uzatıp sevemedim kediyi. İçimden gelmedi. Akşam eve giderken (istesem bile elimle yediremeyeceğim) ton balığını kaseye döktüm, yumulduğunu gördükten sonra ayrıldım binadan.

Ve bugün… arkadaşım “alacak mısın kediyi evine?” diye sorunca kesin ve hissiz bir ifadeyle o kedinin artık benim olmadığını, sevmek bile istemediğimi, bina ve bahçe çevresinde kaldığı müddetçe süt-mama ile kendisini besleyeceğimi, ama isterse kendisinin kediyi almasının güzel olacağını söyledim. Anlamaya çalışır gibi yüzüme baktı, “sen o kediyi elinle besledikten sonra içimden bir şeyler koptu. Artık bu kedi benim değil. Beslerim o kadar, ama sevemem. Hele evimde yeri hiç yok” deyince ben, oturaklı bir kahkaha attı, manyak olduğumu söyledi. Ben de güldüm, eh, normal bir tepki sayılmazdı benimkisi.

Öğleden sonra Hayvan Barınağını aradım. Telefona çıkan veteriner hekime kediyi, gözlemlerimi anlattıktan sonra gezici ekiplerinin gelip kediyi alabileceğini söyledi, adres istedi, sanırım yarın gelecekler. Bu kış kıyamette sıcak bir ortamda çok daha rahat edeceğine şüphe yok. Benim evimden başka bir sıcak ortam.

Bir kediye darılmak…

Bu akşam çokokremimi kaşıklarken, iki gün önce evimin meskûnu yapmayı tasarladığım, arkadaşımın parmaklarından sucuk parçalarını löp löp yuttuğu seyrettikten sonra ise içimden bir şeyler koparan kedi hakkında neden böyle saçma sapan bir davranış benimsediğimi düşündüm… Aklıma Ex-Hatun’un kedisi ile aramda yaşananlar geldi sonra. Sorunların pik yaptığı, mutsuz ve keyifsiz olduğu son dönemlerimizden biriydi. Sahiplenmesinde büyük bir teşvik, destek ve etkim olsa da, sonuçta Ex’in baktığı, Ex’in kedisiydi o. Bir gece uykum gelmiş, o sırada bilgisayar başında çalışan Ex’e uzanacağımı söyleyip yatak odasına geçmiştim ki, kedinin yatağa kurulduğunu gördüm. Onu hiç rahatsız etmeden yatağın bir ucuna iliştim, hemen açtı gözlerini, okşamaya, burnunu, kulaklarını yumuşak öpüşlerle süslemeye başladım, gırladı uzun uzadıya. Derken gözlerini açtı kocaman, sağa sola bakındı ve farketti ki Ex yoktu yanımda. Birden ani bir hareketle yataktan aşağı atladı, ya su içmeye, ya mama kemirmeye ya da kumuna gitti diye bekledim ben, gelsin de oynaşmaya devam edelim diye. Birkaç dakika geçti, kedi yok. Kalktım, kısa süre önce yanından ayrıldığım Ex’in yanına gittim, bilgisayar başında çalışmaya devam ediyordu – kedi ise hemen bilgisayarın yanına boylu boyunca uzanmış, uyuşuk bir halde kuyruğunu sallıyordu Ex’e bakıp. Hissettiğim öfke, reddedilmişlik, istenmeme, mutsuzluk, yalnızlık duygusunu, bana reva görüldüğünü duyumsadığım cüzzamlı hasta muamelesini ifade edebilmem olanaksız. Ex gibi benim de elimde büyümüştü o kedi, Ex’ten sonra onu en çok seven ve en çok düşünen, en çok emek veren kişi şüphesiz bendim. Ve, buna rağmen, kedi, en sevdiği şeylerden biri olan yatakta biriyle beraber uyuma yerine, yanımdan kalkıp gitmiş ve Ex’i tercih ettiğini merhametsizce gözüme sokmuştu. Kelimenin tam anlamıyla bana siktir çekerek. Altı ay, kediyi bir kere bile sevmedim, ne elimle, ne kalbimle. Dokunmadım. Kucağıma gelmeye teşebbüs etse ya yastıkla, ya ayağımla uzaklaştırdım onu. Yatakta üzerime çıktığını fark ettiğimde bir köşeye fırlattım. Aramızdaki her şey bitmişti sanki. Zaten sonrasında da Ex ile ayrıldık.

Sucuk meselesinin bana bu yaşananları hatırlattığını çözümledim bu akşam, çokokrem yerken.

Evet, bir kedim bile yok.

Bence iyi ki yok.

Pathos demiştik başlıkta değil mi?

7 Ocak 2015 Çarşamba

Tanım Gereği Üzerine...




Yurtdışında Birleşmiş Milletler bünyesinde görev aldığım 16 Kasım 2002-16 Kasım 2003 tarihleri arasında, Arjantinliden Filipinliye, İsveçliden Ganalıya, Ürdünlüden Avusturyalıya, 54 farklı ülkeden insanla çalışma fırsatım olmuştu. Bunların hepsi kendi açısından ‘gurbette’ idi, hem pür dikkat dünya gündemini, hem de kendi ülkelerindeki yansımalarını takip ediyorlardı. Benim açımdan uluslararası bir laboratuvardan farksızdı orası.

2002 yılındaki AKP’nin girdiği ilk genel seçimde %36 oy alıp tek başına iktidar olmasından birkaç hafta sonra, arkadaşımla gittiğimiz restaurantta yer bulamadığımız için iznini istediğimiz bir Hintlinin masasına ilişmiş, yemeğimizi yerken Türk olduğumuzu gören Hintli birden “radikal İslamcı bir partinin laik Türkiye’de nasıl seçim kazanabildiğini” sormuştu, Türkiye’yi bu kadar yakından takip eden bir Hintlinin bende yarattığı şaşkınlığı bir yana atıp, önceki sosyal demokrat ve laik partilerin ülkede yarattığı kaostan, yolsuzluklardan ve diğer türlü rezilliklerden halkın bıktığını ve bu partiye bir şans verme noktasına geldiğini söylemiştim. (Sonra ben de karşı hamle yaptım tabi, göğsündeki isim plakasında ‘Singh’ yazıyordu, “İsminiz Singh olduğuna göre siz bir Sihsiniz, peki ama neden başınız açık? Sihlerin saçlarını hayat boyu kapattıklarını sanıyordum’ demiş, az önceki şaşkın yüz ifademi bu defa O takınarak “pek dindar bir Sih değilim” demişti.)

Birkaç ay sonra, şu meşhur 1 Mart Tezkeresi olayının hemen sonrasında karşı birimde çalışan bir Rus yanıma gelmiş, hararetle elimi sıkarak “Böyle gururlu bir ülkenin vatandaşı bir dostum olduğu için ne kadar mutlu olduğumu bilemezsin. Türkiye büyük bir ülke, Amerika’ya dahi direnebiliyor, ülkenle övünmelisin” diye beni tebrik etmişti. Manyak olduğunu düşünsem de hoşlanmıştım bu durumdan.

Geçmeyen Tezkere’nin intikamını bunun altında kalmayan Amerika, Çuval Olayı ile dibine kadar aldı ardından.  Birimdeki büyük Şef Amerikalıydı. İçimde milliyetçiliğin zerresi dahi olmasa da O’na karşı bilenmiştim bu hadise yüzünden. Mecbur kalmadıkça konuşmuyor ya da kısa kesik cevaplar veriyordum, görevim bitene kadar da böyle sürdü.

Bir Bulgar vardı, çok samimi olduğumuz. Beni ve Rusları iki defa evine yemeğe çağırmış, sırf benim için birinde balık, diğerinde de tavuk hazırlatmıştı. Domuz yemeyeceğimi bildiğinden huzursuz olmamam için kendince böyle bir çözüm bulmuştu ki, bu davranışı yeterdi zaten gönlümü kazanmaya. Aynı Bulgar, yemekte benim ve sofradaki Rusların karayoluyla (o zaman henüz AB’ye girmemiş olan) Bulgaristan’ın transit vize için kişi başı 25 Euro alması yüzünden kendisi üzerinden Bulgaristan’a yüklenmemize dayanamamış, bir bana, bir Ruslara dönüp “you Ottomans, you fucked us for 500 years. Yor Russians, you fucked us for 70 years. Now you should pay 25 Euros!” diye isyan etmişti de, kahkahadan yerlere yuvarlanmıştık.


Ve bugün, Charlie Hebdo katliamından sonra düşünüyorum da, yurt dışında, aynı kurumda, aynı ortamda bulunmayı hiç istemezdim. Yaşananlar bana sahip olduğum Müslüman kimliğimden utandırıyor, bu katliamı hoş gören bunca insanla aynı ülkenin vatandaşı olmaktan da rezilce yüzüm kızarıyor. İğrençliğin bir sınırı olmalı ve gerçekten eğer Allah varsa artık gazabını mı gönderir, lanetini mi yağdırır, bir şeyler yapmalı.

Allahım, senin adına işlenen bunca şeytanlık ne zaman dokunacak uluhiyetine? Daha neler yaşanmalı ki müdahale etmen için? Kahharsın, kahret bu şeytanları ve onları alkışlayanları.