Türkiye Futbol Federasyonunda KT (Klasman Temsilcisi) olan
bir arkadaşım var, bu konuda kısa bir
bilgilendirme yapayım size: Gözlemci, hakemi gözlüyor o kadar, temsilci ise
hakem dışındaki her şeyin sorumlusu, yani stadyumda ambulans olup olmamasından
soyunma odalarının durumuna, tribündeki ırkçı ya da küfürlü tezahürattan tutun
da kulüp yöneticilerinin sahaya girip girmemesine kadar her şeyin sorumlusu ve
sonrasında da hakkında rapor yazan kişi oluyor. 2. Lig klasmanında temsilci
olan bu arkadaşım Cuma günü “hafta sonu Rize’nin Pazar ilçesinde
Pazarspor-İnegölspor maçına atandım, arabayla gideceğim, istersen gel, beraber
gideriz” deyince cumburlop atladım bu teklife. Cumartesi günü çıkmak üzere
sözleştik.
Ertesi gün, soğuk ve gri bir Erzurum sabahında yola
koyulduk, şehirden çıktıktan sonra yamaçlarından değişik büyüklükte taş ve kaya
parçalarının yola düştüğü dağlar arasından kıvrıla kıvrıla gitmeye
başladık. Arkadaşım bu yollara, koşullara
alışık, bense her gördüğüme japon turistler gibi şapşalakça bakıyordum hep. İlk
durağımız Tortum’du, ismi bana ne hikmetse
öteden beri rektumu çağrıştıran bir ilçe. Zirveleri karla kaplı garip görünümlü
taşlık dağların arasında sıkışıp kalmış, berbat görünümlü Tortum’dan geçerken
sağda solda manastır ya da kilise harabelerine dair yönlendirme levhaları
gözüme çarptı. İlçenin bulunduğu vadi, bana Muğla’daki Saklıkent’i anımsattı
geçerken. Gözünüzde canlandırmaya çalışın; tabiata meraklı bir turist için ilgi
çekici, fotoğraf tutkunları açısından bereketli bir ortamdan bahsediyorum
- ama orada yaşamaya gelince işin rengi
değişir tabi. Bunları düşününce ürperiyor insan, sonuçta ağaç yok, yeşillik
yok, sadece dağ, taş. Tortum’dan uzaklaşırken Tortum Şelalesi yön tabelasını
ilişti gözüme, ama Tortum Şelalesi meğer çok uzakta, Tortum’dan yaklaşık 30 km
mesafedeymiş meğerse. Üstelik Tortum’a değil, Uzundere ilçesine bağlıymış
orası. Muhtemelen geçmişte Uzundere de
Tortum’a bağlı bir belde ya da köydü, bilemiyorum. Bir tabiat fotoğrafçısının
heyecanlanmadan duramayacağı sıradışı coğrafi şekillerle dolu yolun devamında Uzundere’ye vardık. Uzundere’ye girişte o berbat görünümlü
doğaya photoshop ile yapıştırılmış duygusu yaratan Tortum Gölü karşıladı bizi, suyunun rengi, gölün kıyısında sözünü edip durduğum
kayalık dağların hemen eteklerinde oluşmuş peribacası şeklindeki bu dünyaya ait
değilmiş gibi garip forma sahip oluşumlarla büyülü bir ortamdı, sessiz, sakin.
Kısa bir mola verdik orada, yolun geçtiği tepeden seyrettik manzarayı. Yolumuza
devam ettik sonra, önce daha önce yoklukları rahatsız eden ağaçlar ufak ufak
belirmeye başladı, Uzundere’nin yemen yakınındaki Tortum Şelalesi’nde de birer sigara – birer elma molası verdik beraber. Tortum
Şelalesi denilen şey bir boka benzemiyor. Su akıyor işte, sanki bana mı akıyor?
Ngorongoro’dan bile bir süre dolaştıktan sonra
sıkılmış bir adamım sonuçta. Hiç etkilenmeden bir an önce yola devam etme
isteğim arkadaşımda hoşnutsuzluk yarattı, sonuçta kimi insan doğaya, kimisi de
insan eserine ilgi duyar. Sanırım bu yüzden, daha önce adını duyduğum Oşki Manastırı yön tabelasını görüp kendisine bir
uğrayalım mı diye sorduğumda teklifimi ‘harabe halde, hem çok içerilerde, oraya
gitmeye gerek yok’ diye geri çevirdi, ısrar etmedim ben de.
Dağlar arasındaki yolumuz virajlarla kıvrılır, yamaçlardaki
ağaçların sayısı belirgin bir şekilde artarken birden tüneller zincirine
karıştık, ard arda kimisi yüz metre, kimisi iki kilometre uzunluğunda belki
otuz, belki kırk tüneli geride bıraktık; yol genişlemiş, güzelleşmişti ama
ortalık devasa kamyondan da geçilmiyordu; geride bıraktığımız yerel seçimde AKP
ilk defa Artvin’de birinci parti olmuştu, adamların yollarını yapıp ulaşımı ne
kadar kolaylaştırmışlar, halk da oy vermiş bu yüzden diye sesli sesli
düşünürken birden ne zamandır paralel gittiğimiz yanı başımızdaki vadideki
Çoruh Nehri üzerinde kurulan yüzlerce metrelik gövdeye sahip koca barajı farkettim. Artvin ve çevre halkın şiddetli protestolarına sebep olan sıra sıra HES’lerin
en önde geleni bu olsa gerekti, gerçekten çok etkileyici bir görüntüsü vardı
ama değer miydi? Bilmiyorum. Nükleere riski nedeniyle karşı çıkılıyor, HES’e
yarattığı tahribattan ötürü itiraz ediliyor, taş devrinde de yaşayamayacağımıza
göre ne yapmak gerekir gerçekten bilmiyorum. Derken kafama dank etti, dağları
Ferhat gibi delen o tüneller, levhalarda yazan Doğuş İnşaat tarafından yapılmış
olmalıydı, inşa ettikleri bu koca baraj için getirmek zorunda oldukları
malzemeleri, çıkaracakları dolguları taşımak için ulaşıma ihtiyaçları var ve
bunun için o nefis yolu ve tünelleri açmaları elzemdi. Arnold J. Toynbee,
Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın Osmanlı İmparatorluğuna isyana teşebbüs etmeden
önce ordu ve donanmasını dönemin modern silahlarıyla donatmanın yanı sıra
Batılı ülkelerin orduları gibi düzenleme ve eğitime tabi tutmanın gerekliliğine
karar verir, Batılı ülkelerin uzmanlarını Mısır’a davet eder, ancak talebine
pek bir karşılık bulamaz, çünkü Batılılar Mısır’a gelme konusunda isteksizdir:
Mısır’da eş ve çocuklarının sıhhatlerini garanti edebilecek bir hastane ve
uygun yaşam ortamı bulunmamaktadır. Bunun üzerine Kavalalı Mehmet Ali Paşa
öncelikle Batı normlarını haiz tam teşekküllü bir hastane inşa ettirir.
Sonrasında olan bitenleri ve Padişah’a karşı isyanını, kısaca Osmanlı
İmparatorluğu’nun nasıl ağzına sıçtığını biliyoruz.
İşte, bu yollar da aynı hesap; berbat dağ yolları yerine modern ve ulaşımı
fevkalade kolaylaştıran bu yeni geniş yollar, aslında HES’lerin varlıklarını
muhtaç oldukları bir unsur. Mesele halkın ulaşımını kolaylaştırmak değil,
barajlara ulaşımı mümkün kılmak.
Ağaçların sayısı artmak bir yana, ağaçtan başka bir şey
görülmeyecek oldu bir süre sonra, Artvin’e iyice yaklaşmıştık. Arkadaşımın
dediğine göre futbol sahası yapılabilecek düz bir alanı bile olmayan, bir dağın
yamacında, tümüyle dik yokuşlu bir ortamda kurulmuş Artvin’in
yanından geçerken tepelerdeki binaların sis perdesi altında kaldığını gözledim.
Bu arada dikkat çekici bir başka şey, su manyaklığıydı: Her taraf su! Yolda
gidiyoruz, hem yola paralel dereler var, bir de her yüz metrede bir yola dik
açıyla akan küçük şelale tipi sular akıyordu. Her yer yeşil ve su. Devamında
karşımıza gelen Borkça’da durum bundan da ileri
boyuttaydı, kar, orman, su. Yolda gürül gürül su akan bir çeşmenin yanında mola
verdik, suyu içerken dişlerimin donacağını tahmin ederken, hiç de öyle
olmadığını fark ettim, güzel güzel yudumladım. Çevre anlatılamayacak kadar güzeldi
ve kelimenin tam anlamıyla aptallaşmış haldeydim. Tekrar yola koyulduk ve
Erzurum’dan çıkarken indiğimiz karlı dağların bir benzerini tekrar çıkmaya
başladık, tek farklı bu dağlar yemyeşil bir örtüyle giyinmişlerdi. Arkadaşım
“zirveye çıktık, inişe geçiyoruz, denizi görüyor musun?” diye sorduğunda
karşıma baktım, Karadeniz. Ucundan kenarından görünmesi bile içimi kıpırdatmaya
yetti. Hopa’ya gelmemize az kalmıştı. Artvin’le
aynı nüfusa sahip olmasına karşın Hopa çok daha büyük bir şehir olarak göründü
gözüme. Kıyıya vardık, denize paralel Karadeniz Sahil Yoluna çıktık. Hedefimiz
Rize – Pazar’dı, Hopa’dan sonra güzel Arhavi,
sonra şirin mütevazı Fındıklı, sonrasında iri
kıyım Ardeşen geride kaldı ve Pazar’a vardık. Arkadaşımın yer ayırttığı
öğretmenevindeki odalarımıza yerleştiğimizde hava çoktan kararmıştı, yolda
aradığım kardeşim google’a bakıp balık yiyebileceğimiz güzel bir lokanta ismi
söyledi, akşam çıkıp orada karnımızı doyurduktan sonra tekrar istirahate
çekildik.
| Fındıklı'dan bir kare. Bu ürkütücü, garip, metaforlarla betinlenebilecek grotesk görüntünün | altına ne çok şey yazılabilir... |
| Deniz, sahil yolu, dar bir alana sıkışmış yerleşim yeri ve sonra gittikçe yükselen dağlar. Tipik Doğu Karadeniz. |
Arkadaşımın maçın oynanacağı stadyumdaki kontrol ve
incelemeleri, ayrıca maçtaki ikinci temsilci (O da İstanbul’dan gelmiş,
Galatasaray Üniversitesinden) ile yapacağı toplantı ve diğer çalışmaları için
sabah saat dokuzda ayrıldı öğretmenevinden, maç 13,00’te başlıyordu, nereden
baksam saat 16,00’ya kadar boş vaktim vardı. Hava ılık, güneş parlak, rüzgâr
hafif… Denizi görünce insanın kalbi pırpır ediyor, sıcaklık ise Erzurum’da
aylardır görmediğim 8-9 dereceyi gösteriyordu. Öğlene doğru çıkış yaptım ben
de, sahildeki yaya yoluna geçip yarım saatten fala yürüdüm öylece, niyetim
ilçeye geçip dolanmak, kafama göre bir yer bulup çay tatlı filan yemekti, kitap
da okur, etrafı da gözlerdim böylece. İlçeyi bir uçtan diğerine adımlamak yarım
saati bile bulmadı, derken denize bakan büyükçe bir restaurant-cafe ilişti
gözüme, balkon kısmını da fark ettim, içerisinin tıklım tıklım olduğu dışarıdan
belliydi ama ilişebileceğim bir köşe bulurdum elbette. Kapıdan girince birden
müthiş bir yabancılık hissine kapıldım, konsepte alabildiğine yabancı bir haldeydim:
Açık büfe kahvaltı saati, bütün masalar dolu. Üstelik müşterilerin hepsi kadın,
bildiğin kadınlar matinesi. Nasıl bu kadar yanlış bir yeri seçtim diye aklıma
üşüşen soruları başımdan savmaya çalışırken iri kıyım bir kadın garson yanıma
geldi, telaşla bana “buyrun, ne için gelmiştiniz?” diye sordu, çay içip kahve
içerim diye düşünmüştüm sözlerime hiç boş masa olmadığı cevabıyla mukabele
etti, davetsiz bir misafirmişim gibi davranması, içerideki kadın uğultusu,
garsonun yapacak çok işi olduğu ve bu işlere yetişemeyecekmiş gibi paniği beni
de rahatsız etti, dışarıdaki balkona geçmek istediğimi söyledim, yer varsa
olabilirmiş. Balkona geçtim geçmesine ama esas rahatsızlığı orada yaşadım;
içerideki kadınlar çocuklarını balkona bırakmışlar, koca balkon çocuk bahçesine
dönmüş. Boş bir masaya oturdum, güneşli havada durgun ve karanlık görünen denizi karşıma aldım, tatlı olarak
sadece marmelatlı kadayıf varmış, ne menem bir şey olduğunu denemek için
getirmelerini söyledim, yanında da çay istedim. Altta muhallebi, ortada kuru
kadayıf, hepsinin üzerine de marmelat dökmüşler. Daha önce denemediğim bu
tatlıyı yavaşça kaşıklarken çevremi birkaç kız çocuğu sardı, nasıl şirinler,
nasıl sevimliler anlatamam. “Amca, makayna yeymisin?”, “amca, evcilik oynayalım
mı?” türünden manyak sorulara muhatap olmak mı dersiniz, balkondan içeriye her
baktığımda içerideki kadınların bana ve çocuklarına gözlerini dikili halde
bulmak mı dersiniz, huzursuzluğun doruk noktasıydı benim için. Konuşmaya
çabalayan çocuklara sürekli “annenin yanına git! Yanımdan uzak dur!” demekten
gına geldi bir süre sonra. Denizin, havanın, ortamın tadını çıkarayım dedim,
aklıma bu veletler yüzünden The Hunt filminden sahneler üşüşüp durdu o sırada. Neyse
ki bu ıstırap çok sürmedi, yavaş yavaş boşaldı restaurant, müşteriler gruplar
halinde gittiler. Öyle ki tek ben kaldım içeride, garsonların açık büfe
düzenini değiştirip masaları normal hale sokmalarını izledim biraz. Saatlerce
oturdum o balkonda, yakıp söndürdüğüm sigaraların yanında bir ara çayımı
tazelemeye gelen garson kıza “yabancı olduğum bellidir, o nedenle sorumu yanlış
anlamayın ama bugün kadınlara özel miydi, tüm müşterileriniz kadındı” diye
sormaya cesaret ettim, öyle denk gelmiş, gruplar halinde rezervasyon varmış o
gün.
Maçın biteceği öngörülen vakte kadar cafenin o balkonunda
tünedim, denize, gökyüzüne, martılara bakarak zaman çabucak geçti. Yol tarifini
alarak ilçenin öteki ucundaki stadyuma yirmi dakikada yürüyüp arkadaşımla
buluştum sonra. Derhal yola koyulduk, sahilden Rize, sonrasında Trabzon,
Maçka’dan sonra dağlara tırmanma süreci, Gümüşhane il sınırlarındaki 2000 metre
yüksekliğindeki Zigana Geçidinde ızgara et
ziyafeti ile akşam yemeği ve dağlardan tekrar iniş, Gümüşhane’den geçerken arkadaşımla aramızda
geçen köme – mısır şurubu tartışması, ardından
Bayburt ve bir kez daha, bu defa daha çetin ve zorlu bir tırmanış serüveni,
2400 metrelik Kop Geçidine. Tehlikeli bir hale bürünen yolda korkutucu yolculuğumuz
Aşkale’ye vardığımızda eve varmış olma
duygusuyla yerini rahatlamaya bıraktı, gece yarısına doğru Erzurum tekrar.
Denizi nasıl özlemişim!
Not: Gezip gördüğüm onca yerleşim yeri arasında en berbatı, en çirkini, en yaşanmazı Erzurum'du. Vallahi tarafsız davranıyorum. Ermeniler Tanrı'ya şükretmeli, şanlı ecdadımız kimini kesmiş, kimini kovmuş ve sonuçta Ermeniler bu illet şehirden kurtulmuşlar.
