23 Aralık 2014 Salı

Zehir ve Doz Üzerine... (İkinci Bölüm)



Tahammül eşiğimin son zamanlarda sıfırın da altına, negatif değerlere düşmesinden ve bundan ötürü izolasyon tutkumun, her şeyi kuşatan genel öfkemin tavan yapmasında kalmıştım.

Kierkegaard, bir yerde kısa bir anekdot anlatır: Adamın teki evinden ölesiye sıkılmıştır, dünyayı gezmek için evini bırakıp atının terkisine atlar, mutlu ve neşelidir, derken kısa bir mesafeyi kat etmiştir ki at onu sırtından atar. Yüzü koyun düştüğü yerden doğrulup atına doğru yürürken ötedeki evi gözüne ilişir. Bırakıp ayrıldığı evi ansızın ona çok güzel, huzurlu gelir ve derhal evine dönmeye karar verir. Orada bir düzen ve alışılmışlık vardır, güvenlidir evi. (Konuyla ilgisiz parantez: Hep hayıflanırım, Rene Guenon’dan önce Frithjof Schuon’u okumadığıma, Schopenhauer’den önce Kierkegaard’ın farkına varmadığıma.)

Düzen ve alışılmışlık… Bu doğanın kanunu. Güneş her gün doğuyor, kuşlar kışın güneye, yazın kuzeye göç ediyor, ağaçların güzün dökülen yaprakları baharda filizleniyor ve daha bir sürü şey. Tabiatta sıkılmak diye bir şey yok, dünya güneşin etrafında milyarlarca yıldır turluyor, elektronlar atom çekirdeğinin çevresinde dönmekten big bang’ten bu yana hiç vazgeçmediler. Bilinci olmayan tüm bu varlıklar hep ait oldukları yerde, yapmaları gereken şeyi yapıyorlar. İnsanın ise bilinci ve istenci var. Bizler iradî tercihler yapıyoruz. Bu tercihlerin kimisi iyi ve doğruya götürüyor bizi, kimisi de elektronun ‘sikerim lan, bu mal çekirdeğin etrafında dön baba dön, nereye kadar’ demesi ve isyan etmesi misali tüm hayatı alt üst edecek şekilde saçmalıklara yol sebep oluyor.

Kendi adıma status quo, hayatımın en önemli olgularından biri. Alışkanlıklarımdan ve kurduğum düzenden vaz geçemiyorum. Biraz tembellik, biraz korku denilebilecek tarzda değişiklere karşı katı bir duruşum var, en ufak bir değişime tepki gösteren bir tipim. Şehir, ev, iş, eş değiştirip duran ve bundan keyif alan insanlar vardır ya hani, benim için hepsi birer kâbus bunların. Sokak köpeği değil, ev kedisi var içimde. Yolculukları da sevmem, yeni insanları da. Yeni olana karşı bir tavır benimkisi, yenilemeye ve belki yenilenmeye. Benim olan benim kalmalı, aidiyet hissettiğim her neyse süregelmeli, devam etmeli. Yakınımdaki insanlara ya da şeylere bağımlı olduğum sonucu çıkmasın buradan, aksine buharlaştırmayı, yok etmeyi çok rahat başarıyorum – fakat yerlerine yenisini idame ettiremiyorum. Hele bir de –gerekçeleri ne kadar ikna edici ve sağlam temellere dayanıyorsa olsa da- hayatımdan çıkardığım şey, hayatımı yaşanır kılan bir unsursa, işte orada tam anlamıyla bir çuvallama söz konusu.  ‘Ne yardan, ne serden’ diye bir söz vardır ya hani, bunlardan birinden vaz geçmek zorunda kaldığımda dengem öylesine bozuluyor, alt üst oluyor dünyam. Win-win deyişinin tersi, lose-lose hali. Pişman olunmayan pişmanlıklar ve çaresizliğin getirdiği psikolojideki bu çatışma durumu, ruh dengesini yerle yeksan eden şiddetli bir deprem etkisi yaratıyor üzerimde. Asi elektronun yarattığı/yaşadığı yıkım misali.

Dikkatli okuyucu, yazının bundan sonraki bölümlerinde ex-Hatun’dan söz edeceğimi tahmin edecektir.

22 Aralık 2014 Pazartesi

Zehir ve Doz Üzerine... (Birinci Bölüm.)



Erzurum’a döndüm. İstanbul’a “gidiyorum”, Erzurum’a “dönüyorum”. Evi kiraya verdiğim için ailemin yanında kalmak durumundayım, boğucu bir deneyim bu. Onlar da benim gibi alışık değil bu hale, çoğu zaman iki taraf da nasıl davranacağını bilmiyor; sürekli tetikteyiz birlikteyken. Mayın tarlasında yürümek misali yanlış bir sözün, ikircikli bir mimiğin kıyamet koparacağını karşılıklı bildiğimizden onların beni kızdırmama, ben onları üzmeme hususuna azami derecede dikkat ettiğimiz bir hafta geride kaldı gene. Hava birazcık ılık olsa yazlığa gideceğim ama olmuyor, bahardan evvel mümkün değil bu. Beni her şeyden çok seven – ve benimde üzerlerine titrediğim ailemle yedi gün dahi bir arada olmaya (o da akşamları ve geceleri) zor tahammül eden biriyim, yalnızlığıma asla ortak kabul etmeyen arıza herifin teki. Tahammülsüzlüğüm artık had safhaya ulaştı, kendisine bile tahammül etmekte zorlanan tahammül edilemez birine dönüştüm iyice. Eskiden hayatı tahammül edilemez bulurdum, şimdilerde bizzat kendime yöneldi huzursuzluğum… ‘İnsan kendisiyle barışık olmalı’ safsatasının karşıt önermesinden bahsetmiyorum burada, hiçbir olumsuzluğa katlanamayan, sabretmeyi zûl sayan bir adamın ruhsal aynadaki görüntüsünden duyduğu rahatsızlık sözünü ettiğim. Doğrusu bu ya, anlattığım durum hep bir parça vardı içimde; hiçbir vakit pamuk prenses olmadım ben, fakat son zamanlarda öylesine arttı ve yoğunlaştı ki, Paracelsus’a atfedilen “zehiri zehir yapan, dozdur.” vecizesini andırır şekilde iyiden iyiye somutlaştı, hissedilir ve rahatsızlık verir hale geldi. Şimdi buraya kadar okuyup da ‘madem böyle hissediyorsun, o zaman bu dertten arınmanın yollarını ara’ filan diyen olursa ağzını yırtarım ona göre. Akla ihtiyacım yok, akıllıca olsa bile. Akıl ne işe yarar ki, paranı ne şekilde değerlendireceğin ya da hava durumuna göre ne giyeceğine karar vermekten başka? 



Üç kişi kaldınız, itiraf edeyim ki her birinizle ayrı ayrı hukukum olmasa, sizlerin bundan sonra yazacaklarımı okumanızı engellemek için blogu tümden takipçilere kapatırdım. İçimdekileri kimsenin üzerine kusmaya meraklı ya da istekli değilim, hep söylüyorum ya, bu blog benim ağlama duvarım. Elin yahudisi duvarla konuşuyor, ben de blogla yazışıyorum işte.  


İlk Gördüğümde Aşık Olmuştum. Ta Amerikalardan getirttim.

12 Aralık 2014 Cuma

Boşluk Üzerine...

Bir saat sonra yola çıkıyorum, pilot bir saçmalık yapmazsa gece İstanbul'a varırım, ardından bir hafta İstanbul. 

Fert bazında nevrotik hallerin iyi bir şey olduğuna inanmışımdır, ama milletçe yaşanan nevrozun umûmi delilik göstergesi olduğu muhakkak. Futbolu kaos, siyaseti dönek, ahlakı pragmatik bir ülkede yaşamayı sürdürüp de şehrime dönmek beni mutlu mu edecek sanki... Aynı şeyler, bitmeyen kaygılar, Godot kapıyı çalsın diye beklemeler. 

Tek heyecanım, uçakta gene sağ kulağımın kendi lisanında basınçtan şikayet ederek benimle kuracağı iletişimde ıstırap yaşatıp yaşatmayacağı şu an. 

Zaten pek depresif bir adamın bir tatlı kaşığı yaşam zevkini de böyle tüketmeseler keşke.










3 Aralık 2014 Çarşamba

Boş İşler Üzerine...



·         Ne zaman bir kitapçıya girip yeni çıkanlar bölümüne bakınacak olsam, gözüme çarpmasını hasretle beklediğim yazarlar biri Patrick Süskind olmuştur; artık bir kitap yazsın da okusam diye sabırsızca beklediğim. Nihayet geçenlerde “Aşk ve Ölüm Üzerine”isimli bir kitabı Türkçeye çevrildi, yayınlandı. Deneme tarzında kaleme alınmış, biraz şebek, biraz otoriter abi üslubuna sahip kısacık ama keyifli bir eser; sanki ağır kitaplarını bildiğiniz bir yazarın günlük sohbetlerini okuyormuşsunuz hissini verircesine doğal. Benim için sürpriz kitabı raflarda görmekle de kalmadı, sayfalardan birinde yazarın yaptığı yorumlardan birinin bende yarattığı çağrışım üzerine o satırların altını çizip sayfa kenarına not düştüm, ‘Aries’in dediklerini hatırlatıyor’ diye. Okumaya devam edip yaprağı çevirdim, karşıma çıkan paragrafta Süskind, Philippe Aries’in dilimize çevrilmiş ve benim de okuyabildiğim tek kitabı olan “Batılının ÖlümKarşısında Tavırları” isimli eserini zikredip bir değerlendirmesini o kitabı referans göstererek destekliyordu. O an ne kadar salakça bir neşe ve vecd hali yaşadığımı anlatamam; Aries’in sözü edilen kitabını neredeyse yirmi sene evvel okumuştum, o kadar etkilemişti ki beni daha sonra defalarca gözden geçirdim, öyle ki mezarıma konmasını isteyeceğim birkaç kitaptan biridir o. (Münker ile Nekir ‘gençliğini nasıl geçirdin?’ diye sorduğunda ‘cevabı biliyorsunuz, porno izleyerek ama arada böyle güzel kitaplar da okuduğum vakidir’ diye cevap vermek için. Tanrı hepimizi kabir azabından korusun.) Bu blogta birkaç vesileyle değindiğim (e.g.) Aries’in mezkûr kitabı hakkında hep ‘böyle inanılmaz bir kitaptan insanlar nasıl habersiz olabilir? Kimse bilmiyor lan’ diye şaşırırdım, meğer Süskind okumuş. İşe bak, sen Süskind’in bir kitabı çıksın diye senelerce bekle, o kitap çıkınca da sayfaları arasında Philippe Aries referansı gör. ‘İnsan hayret ediyor’ demeyeceğim, onun yerine hadis olduğu rivayet edilen ‘Allahım, hayretimi arttır’ sözünün ne kadar yerinde bir dilek olduğunu vurgulamayı tercih ederim. Daha çok hayret etmek istiyorum Allahım!



·         Herkes gibi benim de kendime göre film zevkim var; geçen gün izlediğim Locke sayesinde –bir noktayı fark etmekte geç kalmış olabilirim elbette- anladım ki tiyatro eserlerinin sinema adaptasyonları ya da teatral bir dili, atmosferi olan sinema filmlerine karşı ciddi bir beğenim, hatta hayranlığım söz konusu. Locke’u izlerken duyduğum zevki birden iki üç sene önce seyrettiğim bir başka filmde, Buried’te duyumsadığımı hissettim; içimden o filmin Buried ile kardeş ya da amcaoğlu olduğunu düşündüm; babaları da I Stand Alone olsa gerekti. Üvey baba olması daha muhtemel. Bu ve başkaları, mesela Rashomonya da Dogville, sinemanın tiyatronun yaşam alanını işgal edip kendine yeni ve münbit bir dünya yarattığı filmler. Bu tür psikolojik gerilimlere aşığım ben.





·         Dört kişisiniz. Sizi birbirinizle tanıştırmak gibi bir saçmalık yapmayacağım ama aranızda akademisyen, sanatçı, entelektüel kişiliğe sahip nadide insanlar var. Bir ricam olacak: İnternetten bulamadım ve acı çekiyorum; bana Cogito dergisinin yaz 2004 tarihli40. Sayısı lazım. Sizlerden başka kimsem yok, İstanbul’da yaşama ayrıcalığına sahip siz değerli okuyucularım bana yardımcı olabilir mi acaba?



116 Mayıs 2015 tarihli edit: Yurdum insanı Aries'i keşfediyor! İçimde hoş bir duygu...

1 Aralık 2014 Pazartesi

Kanun Tasarısı Üzerine...



Çalıştığım kurumda yapısal değişikler gündemde. Tüm teşkilat kanunu değişecek gibi görünüyor, ilgili tasarı Meclis’e sunuldu bile. Neredeyse her gün gazetelerde ben ve denklerim hakkında ne olacağı, ne şekilde bir düzenleme planlandığına dair haberler çıkmakta; yasa tasarısını birkaç defa dikkatli bir şekilde okudum, zaten hiç ilgilenmeyip okumamış olsam da iş yerimde bu konu üzerinde sürekli konuşulduğu için meselenin detaylarına vakıf olmam garipsenemez. Hükümet yerleşik uygulamaları, usûlü, kısaca hayatın doğal akışını değiştirmeye kararlı bu tasarıyla. Yasamayı yapan ve yürütmeyi kontrol eden Hükümet olduğuna göre, güneşi batıdan doğdurup doğudan batırmaya da kudretleri yeter değil mi? İtiraz mimiğiyle yüzünüzü asmayın, güneşe söz geçiremezler elbette ama pusulaya söz geçirebilirler pekâlâ: Meclis’ten çıkacak bir kanun, pusula üzerindeki doğu yönü hakkında bu yasa resmi gazetede yayınlandıktan sonra yürürlüğe girer değinisiyle “Batı”, batı yönünün de “Doğu” olacağı şekilde bir düzenleme yapamaz mı? Böylece güneş batıdan doğar, doğudan batar bu ülkede. Alaycı gülümsemenize karşı derim ki, nice olmazlar oldu, nice imkânsızlar mümkün kılındı, az zamanda çok büyük işler başarıldı, bir pusula üzerindeki D(oğu) ve B(atı) harflerine mi söz geçirilemeyecek yani? Demokrasi böyle bir şey. Söz gelimi, Thukydides Atina Meclisi’nce MÖ 415 senesinde alınan “Sicilya Seferi”ne değinirken ‘adanın büyüklüğü ya da adada yaşayanların sayısı’ hakkında hiçbir şey bilinmeden bu sefere karar verildiğini, bu absürd teklife karşı tek bir karşı oyun çıkmaması ile dalga geçer. Dolayısı ile demokrasilerde her şey olanaklı: Hayal edilemeyecek bir durum, demokratik makyaj altında somutlaşıp hayat bulabilir. İşte bu bağlamda yukarıda sözünü ettiğim gibi çalıştığım kurumun tüm yapılanmasını ve hiyerarşik düzenini tepeden tırnağa dizayn edecek kanun tasarına dönebilirim; tasarıda yer alan ve kısa zaman içinde Meclis’e sunulacağı –ve elbette onaylanarak pratiğe geçeceği- bilinen yeni teklife göre, üç ay sonra emekli edilebilirim ben. Emekli. 41 yaşında Ziraat Bankası önünde emekli maaş kuyruğuna girecek olduğumu düşünmek çok değişik bir psikoloji. Yanlış anlaşılmasın, kendi aleyhime – emekli edileceğime dair bir duyum almış değilim, ama dedim ya, şu sıralar benim pozisyonumda ve hiyerarşik konumumda olan herkesin günde altı saat konuştuğu yegâne mesele bu. Görünen o ki, rütbe, kıdem, branş gibi tüm yerleşik teamüller çöpe atılıyor ve yerlerine neye göre, kime göre sorularının akla geleceği liyakat sistemi yerleştiriyor. Birileri bir makama layık olduğumu düşünürse beni o pozisyona getirecekler, o birileri ‘bu herif bizden değil’ ya da  ‘bizim işimize yaramaz’ diyecek olursa emekli ediliyorum. 

41 yaşında emekli olma düşüncesi ne garipmiş ya.

İşin keyifli kısmına geleyim: Mesleğimden nefret ediyorum. Hiç sevemedim. Bunun yanında şark hizmeti için tayin edildiğim bu Allahın belası Erzurum’da beş sene geçirme düşüncesi hayatımı zehrediyor. Yani emekli olmak, aslında bana Allahın lütfedeceği en büyük nimetlerin başında gelmekte; insan doğasına aykırı bu meslekten kurtulurum, kendi doğama aykırı bu şehirden kurtulurum böylece. Maaşımda bir azalma olacağı muhakkak, onu da on sene kadar evvel yeşil gözlü dolgun dudaklı bir hatunun mesleğimi öğrendiğinde tiksinti dolu bir yüz ifadesiyle gösterdiği “Sirkeci’de seyyar limon satsan daha iyiydi” tepkisiyle mutabık bir şekilde ufak tefek işler yapıp kazanacağım üç beş kuruş ile cüzdanımda oluşacak açığı kapatabilirim. Bu konu şu an için en belirsiz nokta, ufak tefek işler derken ne demek istiyorum onu bile bilmiyorum valla. Bu yaştan sonra benden Office boy da olmaz. En iyisi emekli edilmeyi beklemek.





Peki ama ya emekli etmezlerse beni? O takdirde “liyakat” sahibi bir devlet memuru olduğum tescillenecek ve benimle eşdeğer olan başkaları emekli edilip önüm açılınca ben de ikbal basamaklarını ikişer üçer zıplayacağım, yani mevcut durumdaki rütbe/terfi sistemine göre çok uzun yıllar sonra gelebileceğim pozisyonlara neredeyse o sürenin yarısı kadar bir zaman zarfında ulaşabilmemin yolu açılacak. 



Bana ne olacak peki? 41 yaşında emeklilik? 


Çok eğlenceli bir hayatım var lan.