Tahammül eşiğimin son zamanlarda sıfırın da altına, negatif
değerlere düşmesinden ve bundan ötürü izolasyon tutkumun, her şeyi kuşatan genel
öfkemin tavan yapmasında kalmıştım.
Kierkegaard, bir yerde kısa bir anekdot anlatır: Adamın teki
evinden ölesiye sıkılmıştır, dünyayı gezmek için evini bırakıp atının terkisine
atlar, mutlu ve neşelidir, derken kısa bir mesafeyi kat etmiştir ki at onu
sırtından atar. Yüzü koyun düştüğü yerden doğrulup atına doğru yürürken ötedeki
evi gözüne ilişir. Bırakıp ayrıldığı evi ansızın ona çok güzel, huzurlu gelir
ve derhal evine dönmeye karar verir. Orada bir düzen ve alışılmışlık vardır, güvenlidir
evi. (Konuyla ilgisiz parantez: Hep hayıflanırım, Rene Guenon’dan önce Frithjof
Schuon’u okumadığıma, Schopenhauer’den önce Kierkegaard’ın farkına
varmadığıma.)
Düzen ve alışılmışlık… Bu doğanın kanunu. Güneş her gün
doğuyor, kuşlar kışın güneye, yazın kuzeye göç ediyor, ağaçların güzün dökülen
yaprakları baharda filizleniyor ve daha bir sürü şey. Tabiatta sıkılmak diye
bir şey yok, dünya güneşin etrafında milyarlarca yıldır turluyor, elektronlar
atom çekirdeğinin çevresinde dönmekten big bang’ten bu yana hiç vazgeçmediler. Bilinci olmayan tüm bu varlıklar hep ait
oldukları yerde, yapmaları gereken şeyi yapıyorlar. İnsanın ise bilinci ve istenci
var. Bizler iradî tercihler yapıyoruz. Bu tercihlerin kimisi iyi ve doğruya
götürüyor bizi, kimisi de elektronun ‘sikerim lan, bu mal çekirdeğin etrafında dön
baba dön, nereye kadar’ demesi ve isyan etmesi misali tüm hayatı alt üst edecek
şekilde saçmalıklara yol sebep oluyor.
Kendi adıma status quo, hayatımın en önemli olgularından biri. Alışkanlıklarımdan
ve kurduğum düzenden vaz geçemiyorum. Biraz tembellik, biraz korku denilebilecek
tarzda değişiklere karşı katı bir duruşum var, en ufak bir değişime tepki
gösteren bir tipim. Şehir, ev, iş, eş değiştirip duran ve bundan keyif alan
insanlar vardır ya hani, benim için hepsi birer kâbus bunların. Sokak köpeği
değil, ev kedisi var içimde. Yolculukları da sevmem, yeni insanları da. Yeni
olana karşı bir tavır benimkisi, yenilemeye ve belki yenilenmeye. Benim olan
benim kalmalı, aidiyet hissettiğim her neyse süregelmeli, devam etmeli. Yakınımdaki
insanlara ya da şeylere bağımlı
olduğum sonucu çıkmasın buradan, aksine buharlaştırmayı, yok etmeyi çok rahat
başarıyorum – fakat yerlerine yenisini idame ettiremiyorum. Hele bir de –gerekçeleri
ne kadar ikna edici ve sağlam temellere dayanıyorsa olsa da- hayatımdan
çıkardığım şey, hayatımı yaşanır
kılan bir unsursa, işte orada tam anlamıyla bir çuvallama söz konusu. ‘Ne yardan, ne serden’ diye bir söz vardır ya
hani, bunlardan birinden vaz geçmek zorunda kaldığımda dengem öylesine
bozuluyor, alt üst oluyor dünyam. Win-win deyişinin tersi, lose-lose hali.
Pişman olunmayan pişmanlıklar ve çaresizliğin getirdiği psikolojideki bu
çatışma durumu, ruh dengesini yerle yeksan eden şiddetli bir deprem etkisi
yaratıyor üzerimde. Asi elektronun yarattığı/yaşadığı yıkım misali.
Dikkatli okuyucu, yazının bundan sonraki bölümlerinde
ex-Hatun’dan söz edeceğimi tahmin edecektir.
