29 Mayıs 2010 Cumartesi

Ütopya Üzerine...

· Alo?



· Abi ne haber?



· İyi. Sen nasılsın?



· İyiyim ben de. Müsait misin, sesin kötü geliyor. İşin varsa sonra ararım.

· Yoo, uyuzlanıyorum. Domuz domuz oturduğum akşamlardan biri.



· Hmm, o zaman çok vaktini almadan kısa keseyim. Abi, Ahmet Hamdi’nin Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü mutlaka okumalısın. Sana bir şey tavsiye etmek haddime değil ama bu kitap tam sana göre. Hem çok komik, ne çok ironik, hem de çok derin mesajları var satır aralarında. Bir an önce okumanı ve sonra da kitap hakkında seninle tartışmayı çok isterim.



· Çok duydum methini ama sıra gelmiyor ki. Hep bir ara okuyayım diyorum, gene kaçıyor.



· Neyse, ben almayayım fazla vaktini. Bunu söylemek için aramıştım.

· Yok canım, hiçbir şey yapmıyorum, salak salak oturuyorum öylesine. Okul nasıl gidiyor?



· Gayet güzel, şimdi Thomas Paine’ın Commonsense’ini (Sağduyu) okutuyorum çocuklara, abi, harika bir kitap bu.



· Öyledir, alıntılarıyla, üslubuyla, işlediği konusuyla büyük bir ivme kazandırmıştır Amerikanın bağımsızlığında.



· Aynen öyle, ve tabii ben orijinalinden okutuyorum çocuklara, senin berbat dediğin çeviriden değil. Üstelik dili o kadar basit, ağdasız ve sade ki. Yarattığı büyük etki de bundan zaten, o dönemde herkes okuyabilsin diye bu kadar yalın yazmış adam.

· Üç ayda 100,000 nüsha satılmış bildiğim kadarıyla.



· 150,000 abi, geçenlerde Commonsense ile ilgili bir makalede bahsediyordu, bugünün Amerikasında, kitabın yazıldığı tarihteki nüfus oranı, okuryazarlık durumu, basım, reklam ve ulaşım imkânları açısından kıyaslanırsa üç ayda sekiz milyon satan bir kitaba denkmiş 150.000 sayısı.



· Vay be, Amerika boşuna bağımsızlığını kazanmamış yani İngiltere’den.



· Ayrıca, Paine’in hayat hikayesini de merak edip araştırdım ve kanaat getirdim ki Amerikalıların Mehmet Akif’iymiş bu adam.



· Nasıl yani?



· Adam yazdığı kitapların, Commonsense de dahil buna, hiç birinden tek kuruş para almamış, eline geçen tüm geliri bağımsızlık için savaşan Amerikan ordusuna bağışlamış. Savaş sırasında da cephe cephe dolaşıp askerlere vaazlar vermiş, onları İngilizlere karşı motive etmiş, zira başlangıçta halktan kimse İngilizleri yenip bağımsızlıklarını kazanacaklarına inanamıyormuş. Üstelik biliyor musun, sefillik içinde ölmüş sonunda. Böyle de değişik bir dava adamı işte.



· Bunlardan haberim yoktu, çok ilginç…



· İşte öyle abi. Neyse, fazla gevezelik ettim, çok uzattığımın farkındayım.



· Yok canım. Ya, ben de sana bir şey sorayım. İçinde bulunduğun entelektüel, akademik çevreye göre güzel güzel cevap ver ama.



· Abi senden iltifat almak ne büyük mutluluk bilsen! Dinliyorum.



· Tamam, uzatma, hak edersen iltifat da alırsın benden. Şimdi söyle bakalım, ütopya nedir?

· Tanımını biliyorsundur sen de abi. Neyini soruyorsun, Thomas More’u mu yoksa?



· Hayır, senden duymak istediğim ütopya kavramının sendeki ilk çağrışımı.

· Olmayan ülke.



· Buradaki sözcük oyunundan habersiz değilsin ama, Thomas More “eutopia”, yani güzel yer ve “outopia”, hiçbir yer sözcüklerini karıştırmış ve ortaya “utopia” çıkmış. Yani aslında ikisine de vurgu var; hem güzel bir yerden, hem de var olmayan bir yerden bahsediyoruz değil mi?



· Evet, öyle diyebiliriz.



· Şimdi, akıl yürütmeye devam edelim: Ütopya, bir idealden ibaret değil mi?



· Evet abi.



· Peki, buraya döneceğiz. Şimdi başka bir şeyi ele alalım. Gayb nedir güzelim?



· Gayb mı? Bilinemeyen âlem, algılanamayan ama var olan âlem.



· Algılanamıyorsa, reel de değildir o zaman, en azından somut, fiziksel olarak var olduğu konusunda ispatı mümkün değil. Sadece inanmakla var edebiliyoruz içimizde. Gaybın var olduğuna inanıyoruz, yani gayb âlemindekileri var kabul ediyoruz.



· Hmmmm… Kutsal olguları bu şekilde ele almak konusunda kararsızım abi.



· Şurada fikir jimnastiği yapıyoruz. Benim gibi düşünmeye çalışmanı istiyorum sadece, bakalım aynı yere çıkacak mısın diye.



· Dinliyorum.





· Şimdi, inanan insan, her şeyin başında, aslında gayba inanan kişidir. Kelimeye dikkatini çekerim, bilen değil, anlayan değil, gören veya duyan değil; inanan. Neye inanan? Gayba inanan. En büyük gayb nedir? Tanrıdır her şeyin başında. Kuran’da nasıl geçtiğini anımsatayım sana, peygamberimize tabi olanları övmek için “onlar gayba inanırlar” deniliyor. Görmeden, hiçbir duyu organıyla algılamadan inanmak bu, yani aslında insan ‘mevcudiyetine dair somut hiçbir delile sahip olmadığı’ bir şeye inanıyor. Zaten beklenen ve Tanrı tarafından istenen de bu değil mi? Örnek olarak İsa’yı düşünelim. Çarmıh hadisesinden sonra dirilir, ortalarda gezinmeye başlar. Mecdelli Meryem’e ve birkaç tane daha havarisine görünüyor, bunlar öteki havarilere anlatıyorlar, içlerinden Thomas ötekilere ‘O’nu yaralarıyla karşımda görmezsem inanmam’ diyor. Sonra İsa Thomas’ın karşısına çıkıyor ve böğründeki, ellerindeki yaraları gösteriyor, Thomas’a da şöyle sitem ediyor: “Beni gördüğün için mi iman ettin? Görmeden iman edenlere ne mutlu!” Görmeden iman etmekten bahsediyor ki, zaten bu gayba imandan farklı değil. Bu inandığı gayb, aslında –doğası gereği tanrısallık, kutsallık olduğu için- en mükemmel durum, en kusursuz yer. Her şeyin en güzeli. Cennet mesela. Bu bağlamda, benim güzel kardeşim, ben cenneti ütopyaların en temeli, en özgünü ve arketipi olarak görüyorum.



· oovvv… Abi, yanlış anlama ama sen spekülasyon yapıyorsun.



· Ne demek lan o! Siktirme lan spekülasyonuna it herif! Nasıl konuşuyorsun sen benimle öyle!



· Abi özür dilerim, bu aralar okuduğum birkaç makalede bu kelimeyle çok karşılaştım, ağzıma yapıştı, çok sık kullanır oldum. Kızma ya.



· Göte bak, anlattıklarım spekülasyonmuş. Sensin spekülasyon!



· Hah aha aha ha, abi tamam ya, valla fark etmedim. Lütfen devam et.



· Neyini beğenmedin bu yorumun da aşağıladın, söyle bakalım.



· Abi beğenmemek değil, ama ütopya ile bağdaştırılamayacak bir yorumlama seninkisi. Bir kere ütopyanın temelinde sosyolojik bir eleştiri yatar. Yani, Platon da, Thomas More da, Bacon da hep içinde bulundukları toplumu eleştirmek için bir ütopya yaratmaya girişirler ve bunu da edebi bir kurgu ile yaparlar. Amaç sosyal yapının, insan ilişkilerin, politik organizasyonun tenkididir, diğer bir değişle ütopya bir gaye güdülerek yazılır. Kara ütopyalarda da durum aynı, Orwell’in 1984’ü ya da Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sı gene gelecekte var olacağını öngördükleri sorunlara dair eleştirel nitelikte eserler. Senin yaklaşımın ütopya kavramına uygun değil.



· Hmmm, demek öyle. O zaman şu açıdan yaklaşalım, farklı bir şey söyleyeceğim şimdi: Hesiod’un Altınçağ hakkında yazdıklarından, Hinduizm’deki manvantara’nın Krita Yuga’sı, yani Altınçağ’ına kadar, hep bir mükemmel çağ hayali ve beklentisi var.



· Eyvah, çok derinlere gireceksin korkarım, Hesiod, Alçınçağ filan.



· Sus ve dinle. Dinler tarihine bakacak olursan, ütopik bir beklentinin tüm inanç doktrinlerini sarmaladığını görürsün; mütemadiyen sosyal bozulmadan, yozlaşmadan bahsedilir, suçlar artar, ahlaksızlığa prim verilir, toplum çözülür filan, klasik apokaliptik tasvirleri bilirsin sen de. İşte, hep böyle bir durumda bir lider, ruhani bir varlık beklenir ki, düzen kurulsun, o kişinin kuracağı disiplin ile kötülüğe pranga vurulup dünyaya iyilik hakim olsun. Hafızanı yokla, bu beklentiler ışığında Hristiyanlar’ın mesihi İsa dünyaya inecek ve millennium dönemi başlayacak, Yahudiler’in Mesih olarak gelmesini bekledikleri Davud peygamber tekrar İsrail Krallığı’nı kuracak, Müslümanlar Mehdi’yi bekliyor zaten. Bu arada Hindular Avatar’larının gelip Kali Yuga’ya son vermesini diliyor, döngünün başına geçip Krita Yuga’ya ulaşmayı bekliyorlar. Mecusiler’de Saoşyant tıpkı İsa Mesih gibi bir karakterdir, apokalipsin sonunda gelir ve kaosa son verir. Eski Mısırlılarda da Osiris bu görevi yerine getirecekti güya. Daha fazla uzatmayayım, bütün bu örnekler senin en baştaki tenkidine, şu ‘spekülasyon’ aşağılamasına bir yanıt değil mi?

· Offf abi aşağılamadım ya, ne haddime. Hayır abi, ütopya, doğası gereği kurgu olmak zorunda. Bu anlattıkların kutsal olgular, ütopya ise bir kişinin kafasından çıkar, bunu eleştirel bir tarzda kaleme alır ve aslında bu kurgu ile okuyanlara mesaj verir. Kutsalı ütopya olarak göremezsin.



· İsa Peygamber’den bir alıntı yapayım sana, Matta İncilindeki duasından: “Göklerdeki Babamız! Melekûtun gelsin, Semada olduğu gibi, arzda da senin krallığın hâkim olsun.” Yeni tarihli çevirilerde egemenlik diye geçiyor, hâlbuki İngilizce “Thy Kingdom Come” cümlesinin en güzel çevirisi, muhatabı tanrı olduğundan hareketle yapılmalı, “Melekûtun gelsin” yanılıyor muyum?



· Melekût neydi, melekler âlemi mi?



· Hayır ya, kutsal krallık anlamına gelir. Hatta Osmanlıca-İngilizce sözlükte bu kelime spritiual/divine kingdom olarak karşılık buluyordu.



· öyleyse daha iyi egemenlik sözcüğünden.



· Güzel, bana katılıyorsun yani. Peki, bu dua cümleciğinde nasıl ütopik, hayali bir dünya beklentisinin saklı olduğu konusunda da hemfikirsin değil mi?



· Abi, anlamıyorsun. Yani, seni kızdırmak istemiyorum ama, nasıl söylesem, çok ciddi bir kavram kargaşası yaşıyorsun sanki… Her şeyden önce senin yaptığın, kutsal kavram ve olguları, beşeri anlayışla çevrelemeye çalışmaya benziyor, sen değil misin bana “kutsal anlaşılamaz, kavranamaz, inkâr da edilemez veya yalanlamak da mümkün değildir, kutsala ya inanırsın, ya da kutsalı reddedersin, o kadar” diyen? Bilakis ütopya dediğimiz şey tamamen insan elinden çıkan bir sosyal kritisizm yoludur. Bir türdür, tamamıyla spesifik bir janr söz konusu. Thomas More’dan, Platon’dan sıyrıl, mesela Montesquieu’nun İran Notları’nı hatırlarsan nasıl ütopik bir anlatım olduğu ve gerçekte içinde yaşadığı topluma yönelttiği eleştirileri görebilirsin orada. Abi, sen yanlış yoldasın ya.



· Demek öyle. Demek artık beni beğenmiyorsun.



· Abi allahaşkına abartma, sen benim idolümsün, ama madem sordun fikrimi, ben de anlatıyorum işte.



· Ya itiraf edeyim ki biraz zorladım ben de kendimi başladığım noktadan sana anlattığım sonuca varmak için, ama ne bileyim, çok sıra dışı ve orijinal geldi ilk anda bana.



· Abi lahanayı elmaya çevirmeye çalışmak gibi bir şey seninkisi. Bana biraz secular millenarianism’i, yani laik binyılcılık’ı çağrıştırdı, daha önce böyle bir şeyler okumuştum, Amerikalı birkaç kişi vardı bunu savunan ama detaylı bilmiyorum.



· Benden önce düşünmüşler yani bunu. Gene geç kaldım desene.



· Hahah aha, abi, gece gece nereden çıktı bu konu ya?



· Çatlak ve saygıdeğer bir dostum var, ütopya hakkında bir yazı istedi, düşüncelerimi öğrenmek için. Ama, ama… kardeşim olacak insan beğenmedi… İbne, iki kitap okudun, azıcık akademisyen oldun diye burnundan kıl aldırmıyorsun artık. Düşersin elime sen.



· Canım abim, olur mu ya öyle şey? Pazar sabahı kahvaltıya gelsene bize, çocuklar özledi seni. Hem rahat rahat küfür de edersin bana, yüzüme karşı :)



· Kızı değil de oğlanı özledim ben de, ama heyhat güzelim, hatuna giderim gene haftasonu. Doluyum.



· Ya ben de onu soracaktım. Geçenlerde baktım bloguna, eski bir yazında Commonsense’ten bir alıntı vardı, onu okuyacaktım. O sırada gözüme çarptı, sıkıldığını yazmışsın hatundan. Gene de görüşmeye devam ediyorsun yani, öyle mi?



· Oğlum berbat bir ikilem içindeyim, sıkıldıkça seviyorum, sevdikçe sıkılıyorum ya. Tam boka batmış haldeyim anlayacağın.



· Abi sen bu hallere düşecek adam mıydın ya? Süpermiş valla.



· Çok uzattık konuşmayı farkındayım ama sana bugün başıma ne geldi onu anlatayım da öyle kapatalım bari. Metro istasyonunda bekliyorum, baktım iki hatun geliyor bana doğru, ama nasıl güzeller, ikisi de sarışın, hem de çakma değil. Cillop gibiler, tipleri, yuvarlarları… Biraz yaklaşıp iki metre kadar ötemde durdular, ikisi de renkli gözlü, bildiğin barbi bebekler ama, 23-24 yaşlarında. Sinir içinde, bıcır bıcır konuşuyor biri, öteki de dinlediklerine başını sallayıp duruyor. Kulak verdim, konuşan, Bulgar göçmenlerininkine kayan bir aksanla diyor ki: “Bir de soydaşlara yardımcı oluyoruz diyorlar, yalan ya, öğrenci kartımda, tüm okul belgelerimde var işte, ama hayır, olmuyor diyorlar, illa çıkış yapacakmışım sınırdan, üç ay sonra gene gelecekmişim, niye bunu yapıyorlar ki bana? Sordum, bu git-gel işkencesinden kurtulmak için ne yapmam lazım diye. Bir türk vatandaşıyla evlenmeniz lazım dediler. Zorla anlaşmalı evlilik yaptıracaklar ya bana. Şeytan diyo yoldan bir adam çevir, git evlen.” Var ya, içim titredi o an, nefesim tutuldu, kıza dönüp ciddi ciddi “beni mi arıyordunuz?” demeyi düşündüm. Kafamda da hemen kurdum o sırada, bu Türkçe konuşan rus afete karşı bir sorumluluğum olmaz, hatunumla mutlu mesut beraberliğime devam ederim, ama bu çıtırla anlaşmalı evliliği para üzerinden değil, seks için yaparım, haftada bir vermezsem seni boşarım derim. Tabi sadece hayal ettim bunları, bu da benim için günün ütopyasıydı işte güzel kardeşim.



· Hahaha ahaa aha, abi, bu anlattığın ütopya d-e-ğ-i-l! Tanıma aykırı bir kere, böyle ütopya olmaz, Sen ütopyanın ne olduğunu hala anlamadın bence. Neden anlamıyorsun onu da ben anlamadım ama hayır, ütopya bu değil. Kurguladığın olsa olsa cennet hayali olur :)



· Öfff ya, sana da, senin ütopya tanımına da, bilumum ütopyalar da…



· Ya metrodaki huriye abi? Ya huriye?



· Canı cehenneme o hurinin. Melek gibi hatun varken, huriyi ne yapayım?



· Ooooooo! Güzel laftı bu… Biri melek, biri huri. Sen meleği seçtin.



· Neyse, oralara fazla girme. Hadi iyi geceler, öptüm kulağından.



· Ben de her yerinden öptüm abi, heh heh.



· Siktir! Hiçbir ütopyamı beğenmedin ama ne yapayım ki başka kardeşim yok.



· İyi geceler abi.

17 Mayıs 2010 Pazartesi

"Devil Horns" * da O'nun Buluşuydu...


Fenerbahçeli iş arkadaşlarım ve memurlarımla dünkü skandalların ardından dalga geçmek üzere sabah ofise geldiğimde, hatunun mesajını gördüm msn'de. "Dio ölmüş :(" Bakakaldım ekrana, ne Fenerbahçenin rezilliğini düşünmek için, ne de içimde insanlarla alay edecek istek kaldı içimde...

Dio ölmüş.

1,63m'lik bir adamdan böylesine güçlü ses nasıl çıkardı, bu yorumu, bu besteleri neresinden çıkarırdı bilmiyorum. Tek bildiğim, Dio, rock tarihinin en önemli, en kayda değer efsanelerinden biriydi ve ben onu bildiğim, tanıdığım için çok talihliyim. Rainbow ve Black Sabbath gibi müziğe damga vurup pek çoğumuzun kulak zevkini şekillendiren gruplarda Dio'nun etkisi azımsanmayacak kadar büyüktü... Büyülenirdi insan O'nu dinlerken...




Bu blogta daha evvel Charlton Heston, Pinochet ve Anna Nicole Smith üzerine vefat postları yazmıştım. Ama hiçbirisi için Dio'nun ölüm haberini aldığım kadar üzülmedim doğrusu... Sonisphere'de görüşemeyeceğiz ne yazık ki...

En sevdiğim şarkısını, kendi ellerimle yaptığım çeviriyle buraya koyuyorum.






Don't talk to strangers
(yabancılarla konuşma)
Hmm hmm hmm hmm hmm hmm hmm hmm hmm
(hmm hmm hmm hmm hmm hmm hmm hmm hmm)
Don't talk to strangers
(konuşma yabancılarla)
'Cause they're only there to do you harm
(sadece sana zarar vermek için var onlar)
Don't write in starlight
(mehtapta sakın yazma)
'Cause the words may come out real
(hayat bulabilir yazdıkların yoksa)
Don't hide in doorways
(kapı aralığına saklanma)
You may find the key that opens up your soul
(ruhunu açılan kapıyı bulabilirsin sonra)
Don't go to heaven
(Sakın cennete gitme)
'Cause it's really only hell
(orası ancak cehennem olabilir gerçekte)
Don't smell the flowers
(koklama çiçekleri)
They're an evil drug to make you loose your mind
(onlar şeytanî ilaçlardır, aklını kaçırmana sebep olacak)
Don't dream of women
(kadınları hayal etme)
'Cause they'll only bring you down
(çünkü onlardır seni yıkacak)

Hey you - you know me you've touched I'm real
(sen - biliyorsun beni, bana dokundun ve gördün ki gerçeğim)
I'm forever the one that lets you look and see and feel me
(sonsuza kadar bakacağın ve göreceğin ve hissdeceğin biriyim ben)
I'm danger I'm the stranger
(tehlikeyim, bilmediğinim)
And I
(ve ben)
I'm darkness I'm anger I'm pain
(karanlığım, öfkeyim, kederim)
I
(ben)
I'm master
(efendiyim)
The evil song you sing inside your brain drive you insane
(kendince söyleyegeldiğin zihnini çılgınlığa sürükleyen şer türküsüyüm)
Don't talk
(kes mızmızlanmayı)
Don't let them inside your mind
(Aklına ilişmelerine müsade etme)
Yeah run away run away go
(hadi, koş, kaç, uzaklara)

No no don't let them in your mind or catch your soul
(hayır, hayır, düşüncelerine girmelerine ya da ruhunu zaptetmelerine izin verme)
Don't dance in darkness
(karanlıkta dans etme)
You may stumble there and you're sure to fall
(tökezleyip düşersin)
Don't write in starlight
(mehtap altında bir şey karalama)
'Cause the words may come out real
(yazdıkların gerçek olur yoksa)
Don't talk to strangers
(konuşma yabancılarla)
'Cause they're only there to make you sad
(onlar seni mutsuz etmek için duruyor orada)
Don't dream of women
(hayal etme kadınları)
'Cause they'll only bring you down yeah
(ağzına sıçarlar yoksa)
Run run run run away
(fırla, koş, koş, koş uzaklara)


*

7 Mayıs 2010 Cuma

These Are The Days Of Our Lives...

Bir Allahın kulunun bile “ne oldu sana, hayatta mısın, başına bir şey mi geldi, öfken neye, nefret krizi ne menem bir şey, işten mi atıldın, hatun mu sepetledi seni, yoksa artık kalkmıyor da hayatın anlamını mı kaybettin?” vs. diye sorup merak etmediğini görünce inanılması zor gelecek ama sevindim, rahatladım. Demek hala bu blog aslî işlevini yitirmemiş ve ben kendime, kendimce, kendim için yazabilirim. Kimseye ne şirinlik borcum varmış meğer, ne de gösteriş yapma derdim. Bir süre evvel, eskiden (gregor, polente ve talisman hariç) kimsecikler bu blogun varlığının farkında değilken kendimi daha pervasız ve sivri ifade edebiliyordum diye hayıflanmaya başladığımı anımsıyorum, tümüyle yanılgıymış bu, bir kişi bile mail gönderip sormaz mı ya, neyin var diye? Yazıklar olsun fortunata, tırnağın kırılsın passive, nutella bulamayasın inşallah aglea!



Sevgili günlük, senden başka kimseyi ilgilendirmediğime göre oraları atlayıp daha aktüel konulara geleyim:



1- Geçen gün hatuna “bu ilişki rutinleşmeye başladı, beraberken gayet alacalı olan rengimizin yavaş yavaş solduğunu görüyorum ve bundan rahatsızım. Seni çok sevdiğimi biliyorsun, üzerine titrediğimi de, ama canlılığımızı yitirmemek için bir süre görüşmesek iyi olur diye düşünüyorum” dedim. Kendisine ifade ettiğim bu durumu fark etmem iki hafta önce oldu, iki hafta önce sıkıldığımı hissetmiş ve ara verme düşüncesine kapılmıştım. Meğer hatun bendeki değişikliği göreli bir aydan fazla geçmiş, “bir aydan beri bu konuşmayı yapmanı bekliyordum” dedi. Hayret, bu kadın milletinin kimisi akıllı oluyor. Gayet sakin geçen bu konuşma sonrası, iki hafta, altı ay, dört sene, her neyse, bir müddet görüşmemeye karar verdik. Hatta severek ayrılalım esprisi bile yaptık, sarıldık güldük. Benim yalnız kalır kalmaz özgürlük naraları atıp hemen karı kız havuzuna cumburlop dalmayacağımı da biliyor pek ala, hayatım boyunca hiç kimse beni çözümleyemez diye düşünürken, bu hatun kalu beladan beri beni tanıyor sanki, aldatmaya niyetlenirsem bir sevgilimin olmasının beni hiçbir şekilde engellemeyeceğinin de, bir süre ayrı kalmanın bende ayartıcı etki yaratmayacağının da bilincinde. Bir zamanlar sinsi bir sırıtış eşliğinde dilimden düşürmediğim ‘expect the unexpected’ sözümü kendi elleriyle toprağa gömeli çok oldu zaten.



Kibar kibar, güler yüzle ayrıldık.



2- Ertesi gün, akşam işten çıkıp eve geldiğimde bir baktım evde elektrikler kesilmiş. (Bu evdeki elektrik, doğalgaz, su sayacı maceralarım bitmiyor zaten.) Borç yok, arıza yok, e ne oldu o zaman diye elektrik idaresini aradım. Beş senedir oturduğum evin elektrik aboneliği benden önceki ev sahibinin üzerineydi, adamın beş sene sonra mukaveleyi iptal edeceği tutmuş. Manyak mıdır nedir. Manyak da olsa, mukavelesini iptal etme hakkı var. Onun hakkı var ama evde de elektrik yok, Salı sabahı ben yeni abonelik başvurusu yapana kadar. Karanlıkta oturup gece boyunca titrek mum ışığında uyuzlanmak yerine geceyi geçirmek için alternatifleri düşünmeye başladım.



A) annemler. Ama annemle kavgalıyız, ayrıca haftada iki defa gidince 15 yaşındaymışım gibi muamele etmeye başlıyorlar, tırnaklarımı kaç günden beri kesmediğimden tut, zorla meyve yedirmeye kadar tuhaf konuşmalar yapıyoruz.

B) Hatun. Daha bir akşam evvel “bir süre görüşmeyelim, biraz kafamı dinlemeye ihtiyacım var” dediğim hatuna 24 saat sonra “evde elektrik yok, bu akşam sende kalabilir miyim?” diye sormak aslında oturaklı bir küfre müstehak olmaktan başka bir şey değil. Kırk katır mı, kırk satır mı durumu.



Peki ben ne yaptım? “Aşkım, dünkü konuşmamızı bir daha gözden geçirdim de, yanılmışım, ben aslında senden uzak kaldığımda çok daha fazla bunalıyorum, seninle yalnız kalmayı sensiz yalnızlığa tercih edeceğimi bir kez daha anladım. Seni sarmalamak ruhumu dinlendiriyormuş, bir kez daha fark ediyorum bunu, beni bu akşam kabul eder misin, çok özledim seni” demek için telefonu elime aldım ve dudaklarımdan hızlı ve utangaç bir şekilde “canım, evde elektrik yok, sana mı gelsem yok annemlere mi gitsem kararsızım, ama annemle kavgalıyız, seninle ise kavga etmedik, güzel güzel konuşmuştuk. Karanlıkta oturmak yerine bu akşam sende kalsam olur mu?” diye sordum. Kahkahalar arasında bir peki çıktı ağzından, ben de üzerimi bile çıkarmadığım evden ayrılıp hatuna gitmek üzere metrobüse doğru mahcup bir halde yola koyuldum.



3- Edirnekapı’daki Metrobüs durağına vardım, bir kez daha “bu metrobüs yokken İstanbul’da insanlar nasıl yaşıyorlardı?” düşüncesi geçti aklımdan, neredeyse dakikada bir ardı sıra gelen her yeni metrobüs nasıl olur da böylesine salamura gibi tepeleme dolabilir? Hele araç durağa gelip de kapılarını açtığında durakta yaşananları keşke kuşbakışı görebilme imkanım olsa, bu metrobüs cennete gidiyor deseler ancak o derece vahşi ve gözü kara bir şekilde insanlar kapılara hücum ederdi herhalde. Akşam vakti başımı sokacak bir dam ve bana sarılacak sevgili kollarını bulmuş olmanın rahatlığıyla elimden geldiğince kalabalığa girmemeğe çalıştım ama nafile. Azıcık tenhalaşmasını beklediğim durağa gelen üçüncü araç hemen ötemde durup kapısını açtığı an, o kapıya en yakın ademoğlu bendim, elimdeki sigarayı yere atıp adımı kapıya uzatmam yarım saniye bile sürmeyecekken birden arkamdaki insan selinden bir kişi, fizik kurallarına aykırı bir şekilde düpedüz içimden geçerek önüme geçti ve kapıya saldırdı. Kara çarşaflı bir kadındı bu, nasıl bir çarşaflının böyle pervasız olduğunu düşünmeye fırsat bulamadan yere atmaya çalıştığım sigarayı yanlışlıkla kadının çarşafı üzerinde taşıdığı kırmızı şalın üzerine bastırdım. Çarşaflı kadın bunu fark etmedi bile, onun yegâne, biricik derdi metrobüsün kapısından bir an evvel geçmekti, sigarayı kadının şalı üzerinde söndürdüğümü fark eder fark etmez şal yanmasın diye iki üç defa da (nasıl bir dehşet anı olduğunu anlatabilmem mümkün değil) elimde sigarayı söndürdüğüm noktaya vurdum, tokat attım. Kestiremediğim bir yönden “AAAAA! Şuna bak!” diye bir ses duydum.



Bütün bunlar saniyenin en fazla yarısı kadar zaman aralığında meydana geldi, Bir filin iğne deliğinden geçmesi misali koca insan kütlesi daracık kapıdan her nasılsa sıkışarak, ite kaka geçti ve ben o mahşer anının ardından bir köşeye oturmayı başardığımda aklımdaki tek şey siyah çarşaflı ve kırmızı şallı kadından olabildiğince uzakta olmayı dilemek ve bir de yanmaması için dua etmekten ibaretti. Karşılıklı duran ikili koltuklardan birindeydim, çaprazımda oturan yeşil gözlü genç kadına ve kırmızı ojeli parmaklarını üzerine koyduğu mini eteğin altındaki ince çoraplı bacaklarına kaydı gözüm, tam karşımda elli yaşlarında bıyıklı bir adam oturuyordu, yanımda da 40-45’lik, kendi koltuğuna iyice yayılıp benimkini de işgal etmeye çalışan tombul bir kadın vardı, çiçek parfümü kokan. Parfümler iki türlü oluyor, ya çiçek ya da meyve kokulu olanlar. Çiçekleri seven, evinde çiçek büyüten, sevgilisine zırp pırt çiçek alan bir tip değilim ama kokusuna bayılırım, bence çiçek kokan parfümler meyve kokan parfümleri döver. Sakin olmaya çalışıp çantamdan kitabımı çıkardım, metrobüs henüz hareket etmemişti, insanlar da hala yerlerini bulma telaşı içindeydiler. Tam kimse yanmıyor, kadın şalını ateşe verdiğimin farkında değil, bir şekilde doluştuk ve herkes kendi derdinde diye düşünürken, birden arkadan, en arkadaki beşli koltuklar tarafından yüksek oktavda cırtlak bir ciyak geldi:



- AAAAAAA, ne yapıyorsunuz siz? Bu ne terbiyesizlik?

- Bir şey yapmadım hanımefendi, otobüs çok sıkışık gördüğünüz gibi.

- Ben bir kadınım, ne yaptığınızın farkında mısınız?

- Hanımefendi kımıldayacak yer yok, istemeyerek temas ediyorum.

- Hayır efendim, sizde saygı yok, terbiye yok, yaşınızdan utanın.



Herkes gibi ben de başımı o yana çevirdim, bu tartışmanın, taciz edildiğini iddia eden çığırtkan kadın sesiyle şaşkın bir çaresizlikle karşılık vermeye çalışan adamın seslerinin kime ait olduğuna baktım. Hassiktir dedim, bu benim çarşaflı. Tüylerim diken diken oldu. Yüzü makyajlı, dudaklarındaki ruj neredeyse çenesine sıçrayacak ama çarşaflı işte. Üstelik çarşafın üzerindeki şal da yanık ama o bunu çok şükür bilmiyor. Ürperti bastı beni ve fırça kaydığı adama baktım, 50 yaşlarında, temiz yüzlü, kibar görünüşlü bir beyefendi. İçimden bu adam taciz etmek için bula bula şu çarşaflıyı mı bulmuş, belki tesettür fantezisi vardır hem benim de hemşire takıntım var, bu erkeklere güvenilir mi gibi düşünceler geçerken, çaprazımda oturan yeşil gözlü mini etekliden bir çığlık koptu:



- Herkes gibi otobüsle yolculuk etmek istemiyorsan taksiye binseydin! Ne bağırıyorsun beyefendiye?!



İşte o an, Gabriel Garcia Marquez’in tüm olağanüstü, insanı hayretten hayrete düşüren okyanus gibi geniş ve renkli imgeleminin ürünü Yüzyıllık Yalnızlık isimli eseri hakkında, sanki inadına söyler gibi buyurduğu “Kitaplarımda gerçekliğe dayanmayan tek bir cümle bulamazsınız.” cümlesine küfür yağdırırken haksızlık ettiğimi düşündüm. Ulan benim şu son bir saatte yaşadıklarıma kimse inanmaz! Neden benim başıma böyle şeyler geliyor diye şaşkınlık içinde mini etekli kıza bakarken çarşaflı kadın benim bulunduğum tarafa, yani yeşil gözlü mini etekli kıza yöneldi, gözlerinden fışkıran öfke ışınları az evvel kırmızı şalını yakan benim yanımdan geçip minili kızı hedef aldı:



- Siz kendi işinize baksanıza hanımefendi! Burada olup biteni nasıl bilebiliyorsunuz orada oturduğunuz yerden?!

- Beyefendiye bağırma! Çok namusluysan inersin otobüsten taksiye binersin!

- Sana ne ya, neyle istersem öyle giderim. Hem bunun namusla ne ilgisi var, sen namussuz musun ki otobüsle gidiyorsun?



Tartışma iç savaşa yol açar mı diye düşünürken, benim yanımda duran tombul kadın da (karşısında oturan) yeşil gözlü kızın saflarına katıldı, ikisi birden çarşaflı kadına bağırmaya başladılar, çarşaflı da onlardan geri kalmayıp bunlara çığırmaya devam etti bir süre. Başımı yanımdaki kadına çevirdim ve hafif bir mırıltıyla “hanımefendi, yeter, bağırmayın daha fazla, hiç kimse hiç kimseyi hiçbir konuda hiçbir zaman ikna edemez” diyebildim. Bendeki de cesaret valla, “Ama böyle de olmaz ki!” dedi bana ve ben de ağzımın payını alıp hemen tekrar kitap okuyormuş gibi yaptım da bulaşmadım bu kavgaya. Biraz sonra yatıştılar, sesleri kesildi. Bu arada, ne bir erkek, ne de bir kadın, başkası hiç karışmadı bu üçlüye, üç kadın tıka basa dolu metrobüste dakikalarca bağırıp durdular susmadan önce. Başım kitabımdaydı ama kulağım onlarda kaldı, yanımdaki tombul ve çaprazımda oturan minili dava arkadaşlıklarını pekiştirir hararetli bir konuşmaya daldılar aralarında; ikisi de öğretmenmiş, tombul olan Moda’da, minili güzel ise Esenler’de ilköğretim okullarında çalışıyorlarmış. Esenler’deki çarşaflılardan çok muzdaripmiş, en iyi kız öğrencilerini daha 10-11 yaşlarında kapatmak istiyorlarmış, fettullah’ın cemaatindeki kadınlar öyle organizelermiş ki, hediyelerle, ders çalıştırmalarla, gösterdikleri ilgi ve alakayla kız çocuklarının akıllarını çeliyorlarmış. Moda’da çalışan çiçek parfümü kokulu tombulunsa böyle sorunları yokmuş, aydın ailelerin çocuklarıymış öğrencileri, ama kendisi ülkenin sorunlarına arkasını dönen duyarsız biri değilmiş, aslında türbanlılara karşı olduğu söylenemezmiş ama her şeyin bir yaşı ve zamanı varmış, üstelik bu çarşaflıların hal ve hareketleri de sinirini bozuyormuş, Atatürk düşmanlığı hiç bu devirdeki kadar yükselmemişmiş.



Bütün bunları yüksek sesle, herkesin duyacağı bir şekilde –güya aralarında- konuşuyorlardı.



Edirnekapı’dan beri ağzını açmadan olanları izleyen karşımda oturan adama baktım, tipi, bıyığı, olayları seyredişi, kıyafeti ile kendisinin namazlı niyazlı, eşinin de kesinlikle tesettürlü bir kadın olduğunu hayal ettim. Dut yemiş gibi bakıyordu ikisine. Diğer yolcuların hiç birinden de çıt çıkmıyordu. Bu sırada güzel gözlü minilinin dudaklarından “Aaah ah, bir Atatürk daha gelse de şunların topunun kökünü kazısa!” sözü döküldü.



Bu aydın, eğitimli, çocukları yarınlara hazırlayanların gözünde Atatürk’ün bir “kök kazıyıcı” olarak görüldüğünü işittikten sonra artık o metrobüsten koptum ben. Zaten ineceğim Altunizade durağına da pek bir şey kalmamıştı.

Çarşaflı kadın, şüphesiz ruh hastasıydı, beni ezip içimden geçerek metrobüsün kapısına hücum etmesinden belli.



Çarşaflı kadının kendisine sarkıntılık ettiğini haykırdığı orta yaşlı adamın otobüs sıkışıklığının mağduru mu, yoksa düpedüz fordçu biri mi olduğunu kimse anlayamadı. Hatta düşünmediler bile.



Yanımda ve çaprazımda oturan iki öğretmenler/kadınlar, bir hemcinslerinin otobüste taciz edildiği iddiasına karşı normal/modern giyimli bir kadın mağdure için gösterecekleri tepkinin tam zıddı olarak, utanmasalar kalkıp adamı öpeceklerdi, “o çarşaflıya az bile, keşke bir de bukkake yapsaydınız diğer erkeklerle beraber, dersini alsaydı” diyerek.

Karşımda oturan adamcağız gece uyuyamamıştır muhtemelen, türbanlı eşini düşünüp.

İndim Altunizade’de, hatunumun evine doğru yürümeye başladım. Ruhum kararmıştı metrobüs macerasından. İnerken manyak çarşaflıyı aradı gözlerim, göremedim. Devrim mücahidi öğretmenler ise hala bıdı bıdı yapmaya devam ediyorlardı.



4- Bu hatunu seviyorum ben. Sıkıldım derken, rutin ve renksizleşmeye başladığını düşündüğüm bu ilişkiyi arada biraz zaman ve mesafe koyup tekrar canlandırmaya karar verip kendisine bu durumu açıkladığımda ne kadar sakin ve rahatsa, ertesi akşam zorunluluk nedeniyle kös kös evinin kapısını çalmamı da o kadar sakin ve rahat bir halde karşıladı, ne surat yapıp beni örseledi, ne de üzerime düşüp yapmacık bir sıcaklık yarattı, tüm doğallığıyla karşımdaydı. Galiba O da beni seviyor. Zaten beraberliğimizin başından bu güne dek rol kesmişliği yok, normalliğine hayranım O’nun. Öküzün teki olabilirim ama işte, şanslı bir öküzüm ben.



5- Sabah elektrik idaresine gitmek için erkenden yola koyuldum ve bu defa vapuru denemek istedim, vapurlarda artık TV var ama ne hikmetse sadece 24 TV izlenebiliyor, en tarafsızmış havası yaratan AKP yanlısı haber kanalı. Niyetim gene kitap okumaktı doğrusu, ama sabah haberleri her zaman dikkat çeker, merak eder. “Dün gece ben uyurken neler oldu?” Ulan ne olduysa oldu, o şey, mesela deprem, darbe, zam, soygun, volkanik patlama, her neyse ‘olmak’ için senin uyumanı beklemedi, arkandan bir şey de çevirmediler, sen uyanıkken de sürekli bir şeyler oluyor zaten. Ama hayır, sabah haberlerini merak ediyorum işte. 24 TV’nin haber spikerleri de çirkin. Güzel kızlar AKP yanlısı kanallarda çalışmak istemiyorlar galiba. Haberde bir jandarma karakoluna yapılmış PKK baskınından söz ediliyordu, çatışma gece boyunca sürmüş, askerler kahramanca savunmuşlar kendilerini, PKK teröristleri büyük zayiat vermiş, fakat her nedense karakolun beklediği hava desteği hiç ulaşmamış bölgeye çünkü sis ve yağmur varmış, kara desteği de komando birliği 35 km boyunca yürütülerek ancak sabaha karşı ulaşabilmiş karakola, o da iş işten geçtikten, pek çok asker şehit olduktan sonra. Güya destek için karakola yaya olarak ‘gidebilen’ erler, çatışmanın ardından –kendilerinden evvel- bir ambulansın karakola ulaştığını görmüşler. Genelkurmay Başkanı kemküm edip hava koşullarına suçu atmış, sonra mütareke basınından beter demiş karakoldaki çatışmaya destek için askerler sabaha karşı yaya olarak, doktor ise ambulansla çabucak ulaşabildi diye yazdıkları eleştirilere cevap olarak.



Elimdeki kitaba baktım, ama bir satır bile okuyamadan başımı çevirip vapurdan dışarı baktım, gözlerim martılara kaydı, ne kadar mutlu bir şekilde çırpıyorlardı kanatlarını. İçlerinden kafasında siyah bir benek olan çirkin birine takıldım, kanatlarını planör gibi açmış, hızını vapura uydurmuş süzülüyordu hareketsizce. Onların dünyasında hain yoktu, yalan hiç olmamıştı, riyakârlığa rastlanamazdı, o martı ve diğer tüm arkadaşları ne kahramanlık sevdalısıydılar, ne de kavga ve düşmanlık gibi bir dertleri vardı. Paylaşamadıkları hiçbir zaman gölgeler değildi, en fazla simit parçalarını kim kapacak da midesine indirecek diye yarışırdı bu kuşlar. Haberler devam ediyordu, Diyarbakır Lice’de de askerler çatışmaya girmiş, bir teğmen şehit olmuş. PKK önce saldırıyı üstlenmiş, ardından ‘biz yapmadık, o bölgede bir çatışmaya girmedik, askerler karanlıkta birbirlerini vurdular’ diye bir açıklama yapmış. Askeri kaynaklar ise çatışmnın PKK teröristleriyle yapıldığını söylüyormuş. Yani teğmen, 29 yaşındaki bir insan kim vurduya mı gitmiş? Martı kadar olamayan iğrenç yaratıklar birbirlerini öldürüp duruyorlar. Goya’nın enfes tablosu geldi aklıma, “Two Men Fighting”, (Kavga Eden İki Adam) adlı. İki adam resmedilir bu eserde, ikisi de dizlerine kadar toprağa gömülüdür, ne birbirlerine saldırabilmektedirler, ne de geri çekilebilmekte. Hayatlarının sonuna kadar o şekilde birbirlerine sopa sallayacaklarını hissedersiniz ve burkulur içiniz. Her türlü yalan, dolan, dezenformasyon, manüpilasyon var bu savaşta. Savaş her yerde. Bir gün önce metrobüste de bir meydan muharebesine şahit olmuştum, o da başka bir cephesiydi savaşın. Resmi kaynaklara inanmak mümkün değil, geçen sene Hakkari/ Çukurca’da meydana gelen mayın patlaması ve yedi şehit verilmesinin ardından anlaşıldı ki o mayınları daha önce asker döşemiş, sonra başka bir birlik bölgeden geçerken mayınlardan habersiz olduklarından yedi kişi hayatını kaybetmiş, ayrıca yaralananlar, sakat kalanlar olmuştu aralarında. Bunu da PKK’ya yüklemişlerdi, nasıl da sarsılmıştı ülke… Bu haltın sebebinin bizimkilerin dangalaklığı olduğu ortaya çıkınca herkes sus pus. Ne bir açıklama, ne bir özür. Kime inanacaksın bu ülkede? Sürekli bir mücadele, bitmeyen bir kavga var. Üstelik hak ve haklılık öylesine çabuk ve kabul etmek istemediğimiz şekilde taraflar arasında yer değiştiriyor ki, insan vicdanen bir tarafa kendisini yakın hissederken yeni bir şey öğreniveriyor ve kendisini durduğu/tuttuğu taraf yüzünden sorgulamaya başlıyor. Sürekli bir rahatsızlık hissi var içimizde, aklımızda ve dilimizdeki her düşüncenin antitezini gene hemen ileri sürebiliyoruz ve kesinlikle bir sentezi olmayan tez-antitez boğuşması içinde bocalıyoruz. Kısırdöngülerin şahı yaşanıyor bu ülkede ve bizler ikirciklerin gölgesinde güneşe hasretiz. Kışkırtılmış Türk- Cesaretlendirilmiş Kürt uyumsuzluğu, Otoriter Ordu- Sinsi PKK köşe kapmacası, Militan Laik- Demokrat Dinci absürtlüğü, aleni Sünni- saklı Alevi dayanışması, Gitar-Bağlama sidik yarışı, kibirli kentli- ezik köylü ayrımı… Dışarıdan bakmaya çalıştığımda bu ülkeyi ve onun hakkında düşünmeyi sanki sakat bir insanla karşılaştığımda başımı hemen çevirdiğim ve içimde hem acıma, hem merhamet, hem huzursuzluk, hem iğrenme, hem bunalma duygusu ile benzeştirmeye başladım. Bosch’un çizimlerinde ilginç bir tablo dikkatimizi çeker, “The Hearing Forest and the Seeing Field”(İşiten Orman ve İzleyen Toprak şeklinde çevirebileceğim) bir ismi vardır çalışmanın, ağaçların gövdelerinin iki yanına kulaklar yerleştirmiştir sanatçı, toprağa da gözler çizmiştir. Bu resim insanı feci rahatsız eder, içinde bir yere dokunur ve uzun süre bakamaz kimse, hayali bile korkunç gelir. Benzer bir rahatsızlığı, söz gelimi cücelerin normal boyutlardaki insanlarla seviştiği porno filmlerde duyumsuyorum ben. Uyum yok, düzen yok, istikrar yok, huzur yok, sadece en kötü sıfatların layık görülebileceği berbat bir hayat var bize sunulan, ve bu öyle bir ülke ki, kimse mutlu değil ama pek azı neden mutsuz olduğunun farkında. Bir yandan da anneler ağlıyor, çocuklar ölüyor veya sakat kalıyor. Carlo Levi savaştan bahsederken şöyle bir şey yazmıştı, “tarihe bir bacağını vermiş, ama tarihin ne olduğunu bilmiyordu.”











Bari elektrik idaresi işini düzgün yapsın dedim kendime, vapur Karaköy’e yanaşırken.



6- Elektrikle ilgili abonelik işlerini yarım saatte hallettim, oradan eve geçtim hem elektriği bağlayıp işler duruma getirmek, hem de kahvaltı yapmak için. Hatuna kahvaltı hazırlatmıyorum sabahları. Uyandığım andan, yataktan kalkıp, giyinip hazırlanmaya mecbur olduğum son saniyeye kadar O’na sarılmayı tercih ediyorum, en leziz pastırmalı yumurtadan daha güzel ve çekici geliyor sabahları uyku mahmurluğunu sevgilime sarılarak yaşamak. Ama kapıdan çıkarken “bir tost bile yapmadın, ne duyarsız sevgilisin sen” diye sitem etmekten de geri durmuyorum. Evime gittim, elektriği bağladım, haşhaşlı çöreğimi çayla beraber keyifle indirdim mideme, tam işe gitmek için kravatımı bağlarken zil çaldı. Bir adam geldi, su sayacımın yanında durdu, ben de kendisini izliyorum. Bana baktı, kafası karışmış gibi.



- İSKİ’den geliyorum.

- Bir sorun mu var?

- Hayır. Taşınıyorsunuz sanırım.

- Yoooo.

- Ama dün mukaveleyi iptal etmek için dilekte vermişsiniz. Emrullah M. değil misiniz?

- Hassiktiiiiiiiiir.



Elektrik gibi su da önceki ev sahibi üzerineydi, adam suyu da iptal etmiş. Saati sökmemesini rica edip durumu anlattım. Sabahın 9,30’unda evinde kravatla duran karşısındaki adama ne iş yaptığını sordu görevli, ben de mesleğimi söyleyince “o zaman suyunuzu da kesmiyorum ama lütfen bugün İSKİ’ye gidip aboneliği kendi isminizle yapın” dedi, ayrıca birkaç isim verdi, o kişilerin bana yardım olacağını söyleyip. Bu defa da İSKİ’ye gittim. Orada da işlerim çabucak halloldu, artık resmen suyu ve elektriği olan bir ev sahibiydim.



7- Borsa’ya gitmeye niyetlenmiştim önceki hafta. Milyarlarını bu uğurda yitiren ama hala İMKB ekranının başında gün boyunca hipnotize olmuş gibi duran memurlarım karşı çıktılar, kağıt almak için endeksin biraz düşmesini beklemem iyi olurmuş. Beni sevdiklerine ve iyiliğim için böyle söylediklerine inanmaya çalışıp beklemeye karar verdim ben de. Çarşamba günü Türkiye Kupası’nı Fenerbahçe’yi 3-1 yenen Trabzonspor kazandı, ertesi gün, perşembe sabahı, saat 9,45’te memurlar gene ekran başında hisse senetlerinin hareketlerine odaklanmışken aralarında “bu kadarı olmaz ya, nasıl şey bu” gibi şeyler söylüyorlardı birbirlerine. Ne olduğunu sordum, “Trabzon dün akşam kupa kazandı, bu sabah hisse senedi %10 düştü” dediler. Fenerbahçe’nin kâğıtları ne durumda diye yeni soruma da “%1,5 geriledi” diye cevap verdiler. Kupa kazanan takımın ertesi gün kağıtları %10, kaybedeninki de %1,5 düşüyorsa, borsaya para yatırmanın akıl işi olmadığına kanaat getirip at yarışı oynamaya karar verdim ben de.



8- Sevgili günlük, işte böyleyken böyle. Seni özlediğimi sanıyorsan aldanıyorsun. Sen yokken sürekli porno izledim, bol bol FIFA ve Civilization oynadım, aralarda da kitap okudum, nutella sağolsun iki kilo daha şişmanladım. Bir de haziranın ortasında İzleme Komitesine sunmam gereken doktora tezimin ilk bölümü var ki, Allah affetsin daha bir kelime bile yazmadım. Zaten bir Allahın kulu bile merak etmedi, bir tanecik mail göndermedi. Sen ve ben varız sadece, aramıza da sadece Gregor’u alır, threesome yaparız, olmaz mı?



Kendine iyi bak, ben yokken karıya kıza sarkma. “Hala” bir sevgilim var.