22 Haziran 2009 Pazartesi

İstanbul gerçeği artık benim de gerçeğim...


Hayatım boyunca araba kullanmaya hiç heves etmedim. Bir kere bile olsun araba almayı aklımdan geçirmedim bile. Her ne kadar örnekleyerek lafı uzatma ve ancak o şekilde kendimi ifade edebilme huyum yüzünden verdiğim misallerde arabalara ve anlatımlarda onlara yüklediğim anlamlara sıklıkla rastlanabilecek olsa da, (mesela * veya **) aslında arabalarla hiç işim olmadığını bu blogu takip edenler bilirler. Öncelikle ortalama 20-3o milyar verip satın aldıkları arabayı sokakta, orta yerde bırakarak evde nasıl huzur içinde uyuyor insanlar, aklım almıyor bunu, evdeki eşya ve mobilyalar vs. toplasan o kadar etmez. Kedisini bile sokağa bırakmaz insan başına bir şey gelir diye, arabanın çalınması, veya başka bir aracın vurup kaçması, zırtapozların çizmesi... hepsi olası ve probable but not possible tarzında değil bu olasılıklar, her an her yerde olabilir; nitekim oluyor da. Sonra zaten o kadar param da yok, bankadan çekeceğim kredi veya babamdan, eş dosttan alacağım takviye ile araba alırsam daha da ürpertici olur benim için, arabayı her allahın gecesi otoparka mı bırakacağım; astarı yüzünden pahalı olur o zaman. Ayrıca masrafı da bitmiyor bu meretin: Sigortasından muayenesine, periyodik bakımlarından gayrı muayyen arızalarına kadar sürekli para yiyor. Ben kendimden kısacağım da bu dört yuvarlaklı makineye para mı akıtacağım yani? Bu noktada hemen şu düşünceler devreye girerdi bende: "Evim şehrin göbeğinde, downtown'un ortasında... gideceğim her yere taksi veya türlü ulaşım araçları ile ulaşabilirim, fazla da tuzlu olmaz bana. İş yerim ve evim arası yürüyerek 13 dakika, yağmurlu havalarda da 16 dakika tutuyor yavaş yürüdüğüm için, e o zaman araba benim için ihtiyaç değil." Bu şekilde arabasızlığı meşrulaştırınca, kazık kadar adam olduğumu söyleyip beni tahrik etmeye çalışan aileme karşı gelebiliyordum veya -evvel zaman içinde, kalbur saman içinde olduğu vakitlerde- kızlara da "valla durum böyleyken böyle, yersen..." demekten çekinmiyordum.

Derken çok şeyler değişti yaşamımda... öncelikle annemler bana yürüyerek 5 dakika mesafedeki evlerinden taşınıp allahın Yeşilköy'üne gittiler. Onlar gittiler, oraya yerleştiler ama ben haftada bir defa onları görecek oluyorum, o yol git git bitmiyor... Uzakmış mübarek Yeşilköy. Bu yetmezmiş gibi, tutup ruhuma gıda, hastalıklarıma şifa, kalbime ayna olacak hayatımı Üsküdar'da buldum. Ulan gözünü sevdiğim Avrupa yakasında ne var da millet kaçıyor oradan! Megaralılar Yunanistan'dan çıkıp onca yolu tepmişler, hiç bir yeri beğenmemişer ama ilk görüşte aşk gibi Suriçi'ne yerleşmişler, sonraları Heredot Kadıköy tarafındaki Khalkedon beldesinin insanlarını Suriçi bölgesi dururken Kadıköyde yaşadıkları için kör olmakla itham etmiş, Büyük Konstantin downtown'u görünce Roma'yı siktir edip İmparatorluğun başkentini tarihi yarımadaya kurmaya karar vermiş, koca peygamber o şehri alacak komutana ve ordusuna övgüler düzmüş, inadına annemler Yeşilköy'e kaçarlar, hayatım da Üsküdar'da hayat sürer. Bırakılır mı bu şehir? Nankörler! Yapayalnız ve arabasız, bir başıma kaldım bu koca eski şehirde be...




Bu akşama doğru işten çıkmak üzereyken ben, önümdeki sorunsal şöyleydi: Annem bitmiş olan ilacını bana hatırlatmayı unuttuğundan, utana sıkıla akşam arayıp haber verdi bugün ilaç kullanamadığını. Akşam kendisine getirmemi rica ediyordu. Annesi ne derse, ne isterse, iki eli kanda, üçüncü ayağı çamurda olsa yapmak farzdır insan olan adama. Ama bir yandan da hayatım akşam beni bekliyordu, yemek yapacaktı, söz vermişim. Ulan biri Yeşilköy'de ötekisi diğer kıtada! Hayatıma geç kalacağımı söyledim ve işten çıktım doğru anneme: Metroya bindim önce, CNR'da inip taksiyle Yeşilköy'e geçtim. Anneme yolda aldığım ilaçlarını verdim, kapıda yanağını öpüp ayakkabımı bile çıkarmadan ayrılıp Taksim dolmuşuna binmek üzere Köyiçine yürüdüm. Taksim dolmuşu ile Tepebaşına gidip oradan İstiklal'in sonuna kadar caddeyi adımladım ve Tünele geçtim, KaraköY'e geçerek vapurla Kadıköy'e attım kendimi. Gayet tabi hayatım ne kadar makul gerekçelerim de olsa uzun süre beni beklemiş olması nedeniyle şirinlik yapmamı filan bekliyordu. Oldu canım!!! Bu bezdiren sıcağın ortasında yaptığım acımasız şehir turu ve tüm vesaitleri deneyimlememden önce, zaten ben gün boyu ofiste bacaklarımı masanın üzerine uzatıp uyumuştum... Pöh!

Kendime bir araba alacak olursam bu benim için Atatürk İnkılapları kadar sarsıcı bir değişim olacak... Ben ortaçağda yaşamaktan memnunum a.q.! Memnnundum! İstanbul, bunu bana neden yapıyorsun!

Not 1- Bebişim de Yeşilköy'de oturuyor a.q.
Not 2- Nazar filan değer veya voodoo büyüsü gibi bir şey yapılır da hayatım diyerek hayatımı kendisine ataçladığım '76 model Cadillac ile aram bozulursa, kendime sevgili aramaya evimin arka sokağımdan başlayacağım. Bu ne ya! Ne benzin ne de can dayanır bu çileye!

19 Haziran 2009 Cuma

Yetenek Avcısı...

Güzel bir kadın ister döpiyes, ister jean veya mini giysin, saçlarını toplasın yahut açsın uçursun, farketmez; güzel kadın her zaman ve her şekilde güzeldir zaten. Bu güzelliğe sahip olmak ayrı şey, onu farkedip değerini bilmek, yorumlamak ayrı şey.





Yalnız bu kızı kim böyle delirtti bilmiyorum. Mükemmel metallica coverları da yapmış. Rus sanırım; adı Vika Yermolyeva.

Bu da orijinali.


17 Haziran 2009 Çarşamba

Hayat Galerisi...

Dün odama gelen müdür, şirinlik yapmak için midir nedir bilmem soruverdi birden:

- Keyfin nasıl Oğuz Bey, sağlığın iyi mi?

- İyi olmaya çalışıyorum müdürüm, hayat koşturmacasında, bu iş yoğunluğunda ve çalıştırdığım personel kalitesiyle sağlıklı kalmak ne kadar mümkün olabilirse, ben de o kadar iyi ve sağlıklıyım.

- Aman hasta filan olma da, buralar hep sana emanet.”

- Yoo, hasta değilim ama son zamanlarda tel tel dökülüyorum; sabah 45 dakika mikroskopta çalıştım diye sol gözüm kızardı ve yanıyor şimdi, eskiden saatlerce otursam bir şey olmazdı. Bir süredir stresten midir bilmem, reflü gibi bir şey var, sürekli midem ekşiyor ve boğazıma geliyor yediklerim. İki sene evvelki deviasyon ameliyatı başarısız olmuştu, gün geçtikçe burundan nefes almam zorlaşıyor gibi hissediyorum. Zaten sigara da var bildiğiniz gibi.

- O hooo, bir dokun bir ah işit gibi oldu seninkisi, Oğuz Bey dikkat et kendine.

- Bir de unuttum söylemeyi, sol elimin yüzük parmağı elimi ne zaman yumruk yapsam kilitlenip kalıyor, ya eklemlerde ya da sinirlerde bir sorun var, diğer elimi kullanmadan o parmağımı açamıyorum ama o da zaten çok acı veriyor. Devam edebilirim isterseniz?

- Yok yok, daha migrene sıra gelmedi bile. Yeter, daha fazla anlatma, sağlık giderse gelmez ama benden söylemesi.

- Hayata koşturmacasıyla, stres ve personel hakkında söylediklerimi anımsatacak olursam bu temenninizi kendiniz açısından da yinelemeniz gerekecek korkarım. Yaşlanıyoruz müdürüm.

- Hahahah, tamam Oğuz Bey tamam, gidiyorum, beni bu defa da kaçırttın odandan.

Odada yalnız kaldığımda bir an durdum, ansızın “ulan dökülüyorum be!” cümlesi çıktı ağzımdan. Bütün bu sağlık sorunlarını arka arkaya saymamıştım o ana dek. Amacım her zaman ve her ortamda yaptığım gibi müdürle gene dalga geçmekti (adam uzun zamandan beri işle ilgili bir soru sormadan önce ‘polemik yapmadan cevap ver’ diye başlıyor artık konuşmaya) ama bu defa kendi kendime tuzak kurmuşum gibi feci moralim bozuldu…

Yaşlanmak tuhaf bir şey: Sadece klişeleşmiş şeylerde, metabolizmanın yavaşlaması nedeniyle kilo alıp kalınlaşmak veya merdivenleri çıkarken daha kısa zamanda nefes nefese kalmak değil, eski model bir arabanın olmadık arızalar göstermesi gibi, söz gelimi kapı kolunun çevirdiğinizde elinizde kalması veya koltukların esnekliğini yitirmesi misali, motorda veya diğer hayati parçalarda olmasa da, diğer tâli konularda da sorunlar baş gösteriyor. İster ön işaretler densin buna, isterse aşırı hassasiyet, yaşlanıyoruz işte. Vidalar gevşiyor, elektrik aksamı tekliyor zamanla. Hal böyle olunca eskisi gibi insan kendisini F1 aracı gibi görmekten vazgeçmek zorunda olduğunu anlıyor artık. ’73 model bir Mercedes, zamanının en gözde otomobillerinden biriydi belki, ama geçen yıllar hem daha çekici modelleri çıkardı piyasaya, hem de türlü arıza ve eksikliklerle artık kimseler yüzüne bakmaz onun. Bu bakış açısıyla birden bambaşka bir yere çekiliyor insan, “bundan böyle kimse bana bakmaz” diyebiliyor karamsarlığa kapılıp, sonra bu düşünceyi biraz yumuşatıp, egosu için daha kabul edilebilir bir forma sokup “ancak eskilerden hoşlanan” veya biraz daha ileri gidip “tarz sahibi olan” kişilerin bu ’73 model Mercedes’le ilgileneceklerini ümit edebilmeye çalışıyor. Ümit kelimesi burada doğru kullanıldı: Beklentisiz ve tükenmiş bir hayata karşı bir isyandır o, tıpkı geçtiğimiz hafta sonu Hayatım’a gitmek üzere Üsküdar’a geçtiğimde orada gördüğüm 45-50 yaşlarındaki etleri sarkmış, geniş kalçası düşmüş, artık kimselerin yüzüne bakmayacağı (gene yüzüne bakmamak) o kadının içine zorlukla girdiği belli olan kumaş pantolonun altından zavallı bir ses tonuyla inleyen tangası gibidir ümit. Ben hakkında böyle acımazsızca laflar gevelerken, o kadına hayat veriyor belki de o giydiği. En iyisi gene kendi döküntü Mercedes’ime döneyim.



Bugün Kartal Adliyesine gitmek zorunda kaldım, bir çalışmam ile ilgili olarak yaptığımız bir işlemin yanlış olduğu iddiasındaydı hâkim, iddiasındaki ortağı da mahkemenin kâtiplerinden biriydi. İtham ciddi, söyledikleri gibiyse sorun büyüktü. Yanlış yaptığıma inanmadığımdan ve iş konularında her zaman kendine fazlasıyla güvenen biri olarak atladım Fatih’ten Kartal’a gittim. Adliyelerde çok dolaştığımdan ve sıklıkla bilirkişi olarak oralarda bulunduğumdan genel kâtip profilini tanırım, %80’i hatun olur ve yarısından çoğu da abuz suratlı sinir tiplerdir. Gitmeden önce aradığım ve geleceğimi söylediğim kâtip de öyle bir hatun diye tahmin ederken ben, mahkeme kalemine girdiğimde karşımda Hülya Avşar’ın 22 yaş versiyonu çıktı karşıma. Adını Eva koyup devam edeyim. Eva’yı gördüğüm anda eridim bittim karşısında ama belli etmedim. (Böyle bir yeteneğim var, Eva ve türevleri karşısında içim gidiyor olsa da aksine alternatif enerji moduna geçip daha da cool olabiliyorum.) Neyse, problemin çözümü için sadece 1,5 dakika yetti, açıklamamın sonunda gerek sözünü ettiğim Hülya Avşar sürümü Eva, gerekse yazı işleri müdürü hem salak hem de kör durumuna düştüler karşımda. Utandı, sıkıldı, beni Kartal’a kadar yordukları için özürleri sıraladılar ardı ardına. Eğer hakime çıkıp “sizi bu saçma sapan işe ortak etmişler, imza attırmışlar ama ben 40km yoldan geldim gördüm çözdüm” modunda bir konuşma yapacak olsam bu hatunların ağzına sıçardı muhtemelen, ama Eva’nın hatırı vardı. Hatır mı? Eva kim ya! Sadece genç, güzel ve çekici bir çıtırdı o kadar. O bürodan çıktıktan sonra bir daha asla görmeyeceğim, hakkında bu postta yaptığım vurgular ve değiniler dışında hiçbir şey hissetmediğim bir hatun işte. Ama güzeldi, ve karşımda öyle ezilip büzülmesi –ne kadar cool görünmeyi becersem de- içimi kaynatmaya yetmişti. Güzel kadınların erkekleri aptallaştırdığına dair bir haber okudum ofisime döndükten sonra, bu noktada tüm düşünceler birbirine karışıyor işte. Eva benim karşımda kendi salaklığının ortaya çıktığı iş ile ilgili bir sorunda bana verdiği zahmet ve bu durumun anlaşılması durumunda amiri olan hâkime karşı düşeceği kötü durumu öngörüp kendisini kötü hissediyor, şirin şirin gülümsüyordu, hafiften de kırıtıyordu hani. Bense bu durumu ne kadar doğru ve egom aleyhine değerlendiriyor olsam da, içimden –kendimden bile gizli olarak- Eva’nın benden hoşlanmış olabileceğine dair bir şeylere inanmak istiyordum. Gönüllerini ferahlattıktan sonra fazla oyalanmadan ayrıldım oradan: Dönüş yolunda ise “bu çıtır, bu afet normalde benim yüzüme bile bakmazdı. Baksa ve ilgisini belli etse de ben parmağımı kımıldatmazdım ama ister miydim öyle davranmasını? Evet, her insan beğenilmek ister çünkü. Bakar mıydı peki sana? Hayır, deli mi olmuş!”





Hayır, bakmazdı, ’86 model bir Testarossa’nın, Kaportası eğri büğrü, motoru tekleyen, kliması olmayan ve rengi solmuş, dökülmüş ’73 model bir Mercedes’le ne işi olurdu Allahaşkına…



Yukarıda sözünü ettiğim Üsküdar’da gezinen tangalı teyze gibi hissettim kendimi dönüş yolunda. Paçoz veya pejmurde olmaya bir övgü değil bu dediklerim, ama ne kadar jöle ile, kılık kıyafetle, şöyle ya da böyle hoş görmeye/göstermeye çalışsa da insan kendini, motoru, metal yaşı belli işte.

İnsan gençliğinde, o parlak, canlı, gücü kuvveti bitmez ve çevresine enerji yaydığı günlerinde kendisini dünyanın merkezinde hissediyor. Ne zaman ki yıllar geçip gidiyor, bir sabah uyandığında ansızın yaşlanmaya başladığını idrak ediveriyor. 30 yaş krizi, 40 yaş ve diğer kilometre taşları hep bu duyguların dışavurumları gibi, sonrasında da fortunata daha bugün şöyle yazıyor.



Manowar’ın en sevdiğim şarkılarından biri olan Pleasure Slave gençliğin götü kalkmış kibrini Havva kızlarını kullanıp göze sokarken, zamanla insan Orson Welles’in şarkısını daha aşina duyumsuyor kendisine, o yaşlı amca I know what it is to be young / But you,you don't know what it is to be old /Someday, you'll be saying the same thing / Time takes away so the story is told derken.



Not: Bu post ’76 model Cadillac’ımla ne kadar mutlu ve huzurlu bir beraberliğim olduğu gerçeğiyle çelişkili bir içerik taşımamaktadır. O Cadillac’ı seviyorum.



5 Haziran 2009 Cuma

Bir Aslan Miyav Dedi, Minik Kedi Kükredi...



Akşam işten çıkmışım, hayatımla buluşacağım diye önümden geçen ilk taksiye el etmişim; pek de cool duruyorum hani, o yakıcı sıcakta üzerimde takım elbise, kravat ile, aksesuar olarak güneş gözlüğüm ile omzumdaki evrak çantamla tam tekmil. Gören de bir bok sanacak, çantada okuduğum kitap, cep telefonlarımın şarj aletleri bir de anahtarım var o kadar. İçimden her zaman yaptığım gibi taksi şoförüyle sohbet edip onu konuşturmak gelmiyor bu defa, kendimi hayatımla yapacağım iş görüşmesine hazırlıyorum.

Taksi durdu, ağır abi pozlarında arabaya bindim, arka koltuğa kuruldum. Tok bir sesle her harfe hak ettiğinden fazla vurgu yaparak “Taksim’e gidelim” dedim şoföre bakıp, yavaşça başını öne eğdi ve tek kelime etmeden hareket etti araba. Gözlerim takılı kaldı adama, “Hadi bakalım” diye geçirdim içimden o sırada. Benim gibi yapmacık ağır abi değil, Kurtlar Vadisi’nden sürgün edilmiş bir karakter oturuyordu ön koltukta: 35-40 yaşlarındaydı, saçlarını sıfır numara kestirmiş ve dazlak olmayı tercih etmişti ama saçı olmadığından değildi bu, diplerden tüm kafası saç sürgünü vermişti çünkü. Geniş camlı siyah güneş gözlükleri, esmer teninin üzerindeki 2-3 günlük kirli sakalı ile tam uyum içindeydi. Güneş gözlüklerimin kara camlarına güvenip bakışlarımı ayırmadan incelemeye devam ettim adamı, kafası iriydi, güçlü bir fiziği olduğunu gösterircesine kalın ve katlı ensesine bitişik kadınbudu köfteye benzer güreşçi kulaklarına dikkat etmem ile “bu herif kesin hapisten çıkmış eski bir mahkûmdur” düşüncesinin zihnimde oluşması bir oldu.

Bu arada yol tıkalı, trafik yürümüyor ama önümüzdeki araçlara sürekli uyuz tipler denk düşüyor belli ki, kavgacı bir tip olsa benim şoför, ya heriflere korna çalıp duracak ya da kendi kendine söylenip küfürleri sıralayacak ama hayır, tam böyle yapacak dediğimde yüzünü buruşturup derin bir nefes alıyor, gürültülü bir şekilde o nefesi verirken sağ elinin ayasını yukarı gelecek şekilde kaldırıp muhtemelen “bak ulan şunların yaptığına” gibi şeyler söyleniyor… Ağzından çıkan tek kelime yok.

Kıyafetine baktım, o yakan sıcakta, o terleten rutubetli havada uzun kollu siyah bir gömlek, onun üzerine de deri bir yelek giymiş. Bu havada böyle giyinen birini her nerede görürsem göreyim aklıma derhal o kişinin belinde silah taşıdığı gelir. Sokakta serbest çalışan biri bu yaz günü deri yelek giyiyorsa o adam sakattır benim gözümde, uzak durulasıca.







Belediye otobüslerinin berbat duraklamaları yüzünden, çöp arabaların mıymıntılık kokan performanslarından ve başka bilumum tahriklerinden sıyrılıp aslında bomboş olan yolda Unkapanı dönüşüne ulaştığımızda adam gene derin bir nefes alıp verdi yavaşça. O an ilk defa konuşma teşebbüsünde bulundum, ama gene tok bir sesle, şoförün karşısında ağır abilik havasından feragat etmemeye dikkat ederek, yavaş yavaş:

- Yol boşmuş meğerse.

- Hhhhhhhmmmmmm – ggggggffffffmmmm.

Adam konuşmuyor ya! Başını bir defa yavaşça öne eğdi “evet” anlamında, bir de avuç içi yukarı gelecek şekilde elini kaldırdı gene, o kadar. Ben sustum, o sustu. Ta ki Tepebaşı’nda eski Amerikan Konsolosluğu binasının önüne gelene dek, orada istifimi bozmadan “sağ şeritten devam edelim, sağa döneceğiz, TRT’nin arkasından dolaşıp Odakule’nin önünde ineceğim” diye konuştum ağır ağır. İlk kez ağzından bir kelime çıktı:

- Hay hay.

İneceğim noktaya ulaşmak için sağa dönmemizi sağlayacak kısacık bağlantı yoluna, yani İngiliz Konsolosluğu ile TRT arasından geçen 50 metreden uzun olmayan yerin tıkalı olduğunu gördüm o sırada, hangi şoför olsa fark etmez, yürüyüş mesafesi ile 5 dakikamı bile almayacak bir yer için kimseyi o yola sokmam, hepimiz insan evladıyız, günahtır. Baktım taksimetreye, 8,77 TL yazmış, cebimden 20TL çıkartıp uzattım şoföre:

- O yola girmeyelim, çok tıkalı, hemen şurada konsolosluğun kapısına yakın ineyim ben, iki dakikada yürürüm Odakule’ye kadar.

- Gireriz isterseniz.

- Yok yok, gerek yok.

Adamın sesi benim bir türlü kendime vermeyi beceremediğim “doğal ve gerçek ağır abi” modundaydı aslına bakılırsa, ama ben de o an “ağır abi”liğin raconunu yazıyordum; züppe veya umursamaz değildim işte, “veren el alan elden üstündür” havasında anlayışlı ve usturuplu bir abiciktim kendi halimde. Birazcık yürümeye razıydım.

İngiliz Konsolosluğunun girişine yakın yanaştı araba, kapıyı açtım ve bir ayağımı kapıdan çıkartıp 20TL’yi uzattım adama. Derken her şey çok ani gelişti, kontrolden çıktı:

- Siz beni o trafiğe sokmamak için yürümeyi kabul ediyor, burada iniyorsunuz, ben de sizden para almayacağım.

- Nasıl yani? Olur mu canım öyle şey? [sesimi kalın ve tok çıkartmaya çalışıyorum hala ama burada canım kelimesi kullanarak ağır abiliğimin içine sıçtım işte]

- Ben ne cins adamlar görüyorum bu taksiye binen, ama sizin gibi mert bir adamdan para almam, o para beni zengin de etmez zaten. Siz beni düşünüyorsanız ben de bunun altında kalamam.

- Abi sen al şu parayı, ekmek paranı kazanıyorsun alın terinle, sonuna kadar helal. Al hadi.

Konsolosluğun güvenlik görevlileri orada bekleme yapıyoruz diye ters ters bakıyorlar bu arada, takside iki manyak, biri para almak istemiyor, ötekisi zorla vermeye çalışıyor. Baktım herif almayacak, sıkıldım ben de, kestirip attım:

- Şu parayı al, üstü de sende kalsın, parası çıkmayan bir öğrenci veya gariban, hasta filan binerse bu arabaya, onlardan istemezsin bir şey, benden olsun onların işi.

- Tamam o zaman abi.

Hızla indiğim arabadan kaçar gibi uzaklaştım.

Fatih’ten Taksime 8,77TL tutan bir yolculuk için 20TL vermek tuhaf bir şey. Ama dediğim gibi kontrolümü kaybettim.

Millet karıya kıza hava atmak için para saçar, ben taksi şoförünü etkilemek için fazla fazla veririm böyle. Cüzdanımdan taşıyor sanki.

Adam bu oyunu bana bilinçli olarak mı oynadı, doğrusu bilmiyorum. Beni saf veya “çakma ağır abi” olarak görmüş olabilir.

Bu arada, Odakule’de inmek istememin sebebi, taksiyle Taksim Meydanına dek gidince 12-13TL tutması; güya tasarruf edip 7-8 civarında olacağını tahmin ettiğimden Odakule’de inerek İstiklal Caddesinden Meydana kadar yürüyecektim ve orada bekleyen hayatımla buluşacaktım.

Ağır abilik hem zor, hem de pahalı!



2 Haziran 2009 Salı

Polat Renaissance Önüne Kadar Herşey Normaldi...



- Abi şimdi de anormal bir kuşatma altında olduğumu görüyorum, Sinem aradı ve yarın Sortie’ye çağırıyor, dünkü motor kursunda Nuray’la konuştuk, bu hafta boyunca evde yalnız olduğunu söyledi iki defa, Müjgan ise apayrı bir âlem, ne yapacağımı, hangisine uzanacağımı şaşırdım.

- Ötekileri de unutma, Melda’dan Evrim’e, Burcu’dan Piraye’ye kadar hepsi senin nişan bozduğunu ve ilgiye ihtiyacın olduğunu öğrendiler, tadını çıkar ama yanlış şeyler yapma abi.

- Ne yapayım abi, sen söyle.

- Ben ne bileyim, sana yol göstermek, tavsiyelerde bulunmak benim haddim değil bir kere.

- Yapma be abi, sen benim hocam, üstadımsın, senin bana yol göstermeni istiyorum çünkü çok karışığım.

- Hem hepsini istiyorsun, hem de hiç birini istemiyorsun.

- Aynen öyle, ne bok yiycem ben ya?

- İyi de ben ne zaman konuşsam sonunda haklı olduğumu söylüyor olsan da, bakıyorum gene saçmalamışsın, dağıtmışsın… Ben bu zamana kadar sana her şeyi söyledim zaten.

- Abi bu kızları ne yapmalıyım ya? Hiçbirine yetişemiyorum ki.

- Peki… Tersten başlayalım o zaman. Sen istedin madem, dikkatli dinle bari.

- Başla abi.





- Sinem’den uzak dur. Sana daha evvel de söylemiştim hatırlarsan bunu. İki kere yemeğe çıktınız, bir kere de seviştiniz diye hemen sevgili olduğunuzu düşünüp sana da bu saçmalığı yutturmaya çalışıyor, seviştikten sonra onu bir gün boyunca aramadığından dolayı sana yazdığı o sitemkâr sms’in nedeni “ben sana duygusal olarak bağlandım, senden de bunu istiyorum ve bekliyorum” dayatmasında bulunmak… Tek derdi kendisini Sortie, Reina, 360 gibi yerlere götürmen, su gibi para harcaman, hafta sonu geldiğinde Bodrum turları için sana göz süzmek, cilvelenmek… Bu arada seninle bolca seks yapacak, eğer mümkünse seni kapatmak ve evlenmek istiyor çünkü yaşı 29’a geldi, olmazsa da elinden geldiğince çok sömürmeye niyetli. Telefonlarına bile bakma.

- Biliyorum abi, zaten o sms gelince arayıp sıçtım ağzına, “ne diyorsun sen ya!” diyerek. Hemen alttan aldı, “eşeksin ama çok tatlısın” yazdı bir saat sonra.

- Kaldı ki, sen bu şekilde bir ilişkiyi dört sene sürdürmüştün hatırlarsan: Dilay Seni yeyip bitirmiş, kanını ve paranı içmişti ama salakça da olsa bir mutluluk yaşadın o dönem. Şimdi ise o adam değilsin, değiştin ve büyüdün. Ayrıca o kız bile Sinem kadar basit değildi. Benim gözümde Sinem orospudan farksız, “beni züt, eğlen, oyna, bana para harca, bir de âşık olursan oh ne alâ” modunda.

- Aynı şeyi düşünüyorum abi. Tersten başladın, Nuray hakkında ne diyorsun peki?

- Nuray’ın durumu hassas. Adımlarını çok dikkatli atmalısın, o kadına yazık olmasın. Eşinden boşanma arifesinde olan bir kadının ne beyin kimyası normaldir, ne de gönül kimyası.

- Sorma ya, öyle geyik, öyle matrak bir hatun ki, hem çok zeki hem de konuşması çok keyifli. Sürekli olarak atışıyoruz ama aralarda da çok sıcak sohbetler geçiyor. Çok tatlı kadın ya.

- Olabilir, o çok başka bir şey. Benim sözünü ettiğim şu: O kadın sabah uyandığında başka bir ruh halinde, belki kocası ile keşke boşanmıyor olsalar diye geçiriyor olabilir içinden. Gündüz iş, başka şeyler derken farklı olur, gece olduğunda hormonları da sana o mesajları yazdırtıyordur ona. Nuray’ın hem şiddetli bir yalnızlık isteyip, hem de yalnız kalmamak ve bir sığınak, hadi o abartılı, ama bir destek aradığını tahmin ediyorum. Ümit verir hatta daha da yakınlaşırsan seni “o” sanabilir. Sen “o” musun? “O” kişi olup olmadığını da en iyi sen biliyorsun. Bu arada, durum öyle riskli ki, sadece arkadaşça yaklaşsan dahi kafasında kendi istediği gibi bir çerçeve çizmesi mümkün. Ne istediğini çok iyi düşünmen lazım. Etrafında bu kadar kadın varken, Nuray’ı incitmek ve yaralamak sana yakışan bir davranış olmaz. Dikkatli ol abi, kul hakkı var. Şu sıralar savunmasız durumda o kadın.

- Tıpkı benim Dilay’dan ayrıldıktan sonra Yonca’nın ağzıma sıçması gibi…

- Aynısı olamaz ama çok yakındır, benzer yanlar vardır. Bence Nuray’dan da uzak dur. Üzme kadını.

- Tamam… Peki ya Müjgan’ı ne yapacağım? En büyük ve vazgeçemediğim kişi olduğunun bilincinde, ve hep ne zaman dönse, kendisini kabul edeceğimi, kucak açacağımı düşünüyor.

- O çok ayrı bir problem. Ama bence senin ilacın şu an O da değil. Müjgan konusuna girmeden evvel sana söylemek istediğim başka şeyler var. Yonca sendromunu atlattın atlatmasına ama sen hala ne istediğini bilmiyorsun abi. İşin komiği ben sana bunları kaç defa anlattım, sende tık yok, aynı hesap devam ediyorsun.

- Olsun abi, gene anlat.

- Dikkatli dinle o zaman. Toparlaması benim için bile zor olabilir.

- Dinliyorum abi.

- Hmmm. Bak şimdi: Aklını başından alan bir kadınla asla mutlu olamazsın.

- Yonca yani değil mi?

- Evet. Aklını başından alan kadın, seni akılsız hale getirir. Zombi gibi olursun ona duyduğun aşkla. Veya o örnek tam olmadı, şöyle söyleyeyim, bir kadın aklını başından alıyorsa, onun kölesi gibi olursun, ondan hariç kimseyi göremezsin dünyada. O kadın senin hayatında iken, başka hiçbir kadına bakmayacak, istemeyecek, arzulamayacak, ilgi gösteremeyeceksin. Bir kadın senin aklını başından aldıysa, onun dışındaki dünya senin için yok hükmünde oluyor, kendine bağlattığın ve gözükara gönüllü olarak bağlandığın zincirin neticesi olarak isterse Adriana Lima veya Scarlett Johansohn olsun yanına gelen, yüzüne bile bakmazsın.

- Yonca yani.

- Tam olarak öyleydi senin durumun.

- E ne yapmalı?

- Abi, bir kadını severken, ona âşık olduğunda, aklın başında olmalı. Aklı başında bir âşık olmalısın. Sadece kalbinle değil, aklınla ve ruhunla da âşık olmadığın takdirde bu iş yanlış ve nakıs sonuçlanıyor. Taburenin üç ayağından biri diğerlerinden çok uzun ise, o taburede oturulmaz. Küt diye düşersin. Hele o tabureye iki kişi oturmayı düşünüyorsan büsbütün yamulursun. Âşık olduğun kadın aklını başından almamalı. Elbette o kadından daha güzeli gelir karşına, daha çekicisi, daha hoş olanları dolanabilir etrafında. Mesele sözünü ettiğim ötekileri, yani diğer hurileri de arzulayıp, isteyip, ama bunun da bunun da farkında olup, kendini âşık olduğun kadına vermen. Bir kadın senin aklını başından alıyorsa, bil ki siz ikiniz çölde yürürken su matarası onun elindedir ve suyu içme hakkı, yetisi, yetkisi, her ne boksa senin tarafından ona teslim edilmiştir. Aklını başından almayan kadın ise çölde beraber su aradığın insandır. Kimi zaman el ele yürür o çift, kimi zamansa birbirlerine dokunmadan ama birlikte, aynı yöne yürürler. Aklını başından alan hatunu ise bir de sırtında taşımak zorundasın o çölde.

- İyi de abi, senin anlattığına göre Yonca gibi biri olmazsa, yani aklımı başımdan almazsa hatun, ben gidip başka kadınları da zütmeye kalkarım, bunu istememeyi istiyorum ben.

- Hayır abi, şöyle örneklendireyim: Hepimiz oruç tuttuk, ben hala ramazanın yarısında tutmaya çalışıyorum.

- Ben de kadir gecesi tutuyorum abi, heh heh.

- İyi Allah kabul etsin. Devam ediyorum. Oruçluyken bir kebapçının önünden geçtiğinde burnuna gelen, balık lokantasından veya herhangi bir mutfaktan çıkıp seni kuşatıp sarmalayan bir yemek kokusu duyduğunda canın çeker, istersin değil mi? Ama “dikerim lan orucu, gireyim şu restauranta” demezsin. İftarı bekliyorsundur. Elbette içinden geçecek ama adım atmazsın oraya, aksine, yolunu değiştirirsin. Aşk da böyle olmalı. O zaman daha değerli oluyor. O zaman özel oluyor. O zaman değiyor. O zaman mutlu ediyor. Öteki türlü, yani Yonca gibi aklını başından alıyorsa bir kadın, verdiğim misale uyarlayacak olursam, mutlu olmayı ümit ederken, ilaç niyetine aldığın eroine bağımlı hale dönüşüyorsun. Yokluğunda çılgına dönüyor, varlığında daha fazlasını arzuluyorsun. Bu da seni tüketiyor. Veya, o tabure vardı ya, hani bir ayağı diğerlerinden uzun olan, işte o uzun ayak sen taburede oturmaya çabalarken birden tabureyi delip götüne giriyor. Akıl ve ruh olmadan eksiğiz çünkü, üç ayak lazım.

- Üç ayak derken ? hahahahah!

- Hayvan. Şimdi bu bağlamda Müjgan’ı dinlemeye hazır mısın?

- Evet abi, sıra onda.

- Sana neye ihtiyacın olduğunu ben söyleyemem abi, ama buraya kadar söylediklerim…

- Abi!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!

- Ne oldu?

- Karşıdan gelip yanımızdan geçen arabadaki kızı gördün mü?!?!? Peri gibiydi ya, Aklım başımdan gitti!!! Sapsarı saçlar, masmavi iri gözler!!!

-

- Önümüzdeki arabaya bak U dönüşü yapıp takıldı kızın peşine!!! Allahım neydi o ya!!!

-

- Vay be…

-

- Neyse abi dinliyorum ben seni, devam et.

- Hasiktir göt herif.

- Ya valla dinliyorum, Müjgan’da kaldık.

- Sana hiçbir şey anlatmıycam artık göt.

- Ya hadi ama.

- Tek kelime etmeyeceğim bundan sonra. Ben ne diye bunları anlatıyorum ki sana.

- Ya abi bir an afalladım işte. Lütfen.

- Bu konu bitti. Adam olmayacaksın sen.

- Bak lütfen dedim.

- Beni eve bırakıyor musun yoksa ben burada inip yürüyeyim mi?

- Yaaaa… Böyle yaparak üzüyorsun beni bebişim.

Sonraki 4-5 dakikada, iki kişinin aklında geçenler:

1- İbne… Ne işim var benim bu arabada… Sen züttüğünü sandığın hatunlar tarafından daha çoook zütüleceksin ama ne yapalım ki benim bebişimsin.

2- İbne… Ne işin var senin bu arabada… Şimdi arabada olmasaydın ben bu kızı İpsala’ya kadar takip eder, bir fırsatını bulup penceresinden de kartvizitimi atardım ya. Ne yapalım, benim bebişimsin…