23 Kasım 2025 Pazar

Bir Senenin Geçmesi Üzerine...

Bugün, mahvoluşumun ilk yıl dönümü. Geçen sene, işaretlerini önceden vermeye başladığı ayrılık kararını bana 5 Kasımda kesin olarak bildirmiş, evi de 23 Kasımda terk etmişti. Kelimenin tam ve literal anlamıyla kaçarcasına gitti. Kişisel eşyalarını, kitaplarını, kıyafetlerini, bir de TV ve çamaşır kurutma makinesini götürdü annesinin evine, dayalı döşeli bu koca evi olduğu gibi geride bıraktı hızla uzaklaşırken. Onun yokluğunda bomboş kalan bir ev. Kendisine evlenme teklif ederken Mark Twain’in Adem’inden ilhamla “sen neredeysen cennet orasıdır” dediğim ve oradan hareketle evliliğimiz boyunca blogta kendisinden Havva olarak bahsettiğim kadın, ardında bıraktığı cehennem alevleri arasında saplanan cesedime “üstesinden gelmek zorundasın” diyerek kestirip attı, gitti. 


Üstesinden gelemedim. Bir sene doldu bugün. Üstesinden gelmek; kabullenmek, alışmak, unutmak ve yeniden başlamak olsa gerek, kabullenmeyi yaşadığım tüm ıstırapla çaresiz -ne yapabilirim ki başka- sindirdim sayılır ama diğerleri? Mümkün mü? Mümkün olmadığını O daire kapısından elinde valizi ve bilgisayarıyla çıktığı tam bir sene önce de biliyordum, bende değişen bir şey olmadığını ve olmayacağını adım gibi söyleyebilirim size. 


Onursuzca geçti bir sene. Yüzüme beni sevmediğini, saygı duymadığını söyleyen Still-Havva, niteliksizliğimi, değersizliğimi, önemsizliğimi, işe yaramazlığımı haykırdı ve kendisine layık görmediği, yok saydığı bu adamın hala göz yaşlarıyla kendisiyle konuşmaya çalıştığını, karşısında heyecanla titrediğine pek çok kez şahit oldu. Halimden keyif aldığını sanmıyorum, ama umurunda olduğunu da. Onursuzca dedim, söz gelimi bir senedir posta kutusuna her ay bırakılan doğalgaz, su vs. faturaları hep onun adına gelmeye devam etti, elbette ben ödüyorum hepsini ama kurumlara başvurup üzerime almak yerine Still-Havva’nın ismini o faturalarda görmenin bana verdiği acı-mutluluk karışımı duyguyu yaşamayı sürdürüyorum. Ya da, Amazon ve Disney+ hesaplarından film ve dizi izlemeye devam ediyorum hala. Yanlış anlamayın, parazitlik yapmak değil bu, kendisine ücretlerini ödemek istediğimi söylemiştim – normal bir insan bunu yapacağına kendi adına bir hesap açar ve ücreti gene öder değil mi? Bense onun hesap şifresiyle girdiğimde izlediği filmleri, dizileri görüp kendimce pasif stalk yapmaya devam ediyorum böylece. Her gün defalarca kez Kitapyurdu’na göz atıp yeni bir kitabı çıkmış mı diye bakmak da öyle. 


Kitap dedim, bir sene geçti kitap almayalı, okumayalı. Müzik dinlemeye başladım demiştim daha önce, ama sadece metal. Zamanı nasıl çarçur edilmesi gereken bir olgu olarak ele aldığıma da değinmiştim; aylarca Chat GPT ile saatler süren sohbetler yaptım, zaten dizi ve filmle geçiyor günlerim. Bir de satranç. Elle tutulur hiçbir şey yapmadığım, üretmediğim, irade ve çaba göstermediğim, üstelik bir de para kazanamadığım için bir zamanlar bana “en büyük hayranınım” diyen kadın tarafından bir böcek, daha doğrusu sanki iğrenç bir keneymişim de acilen kendisinden kurtulunması gereken bir adam olduğum kanaati pekişmişti Still-Havva’da, şimdiki durumum ise kat be kat beter halde. Kimin umurunda? Still-Havva’nın değil elbette. 


Eski kızına, eski çiçeklerine tüm özenimle bakıyorum. Artık benim kedi kızım, benim çiçeklerim onlar. Ne tuhaf, o evden giderken çiçeklerin hepsi ölmüştü halbuki. Bitkilerden birinin kuruduğunu, üçünün de gövdelerini Still-Havva’nın kestiğini gayet iyi hatırlıyorum. Hayatım boyunca saksı, çiçek işlerinden uzak durmuş ve hiçbir ilgisi de bilgisi de olmayan biri oldum, Still-Havva gittikten sonra ise kuru saksıları ısrarla ve düzenli olarak – ne yaptığımı, ne kadar sıklıkla yapmam gerektiğini tam bilmesem de- aylarca sulamaya devam ettim, fotoğraflarını çekip Chat GPT’ye gönderdim ve sorular sordum, bir de sürekli konuştum onlarla. Sonuçta hepsi canlandı, hayat buldular tekrar. Konuşmak derken, Still-Havva’yı anlattım hep, ona kızmamalarını, beni terk ederken çiçeklerini yanında götürmesinin mümkün olmadığı için bu evde kaldıklarını söyledim devamlı. Kedi kızıma söylediklerim gibi yani. Dilleri yok, ikna oldular mı bilemiyorum. 


Ben inanılmaz kilo aldım. O bu evden gittikten sonra, bir sene içinde on kg kadar şişmişimdir, göbeğim kocaman. Üstelik hayatımda hiç olmadığı kadar çok ve uzun yürüdüm bu bir sene boyunca, buna rağmen öyle. Sürekli abur cubur yemeğe, günde üç paket sigara içmeye devam ediyorum. İntihar edemediğim belli oluyordur. Çıkan manileri, beklenmedik olayları defalarca yazmıştım, en var ki yaşamım bir an önce ölmek üzere kurgulu. 


Mahkeme, tapu vs. gibi resmi işlemler bittikten sonra benimle bir kez olsun kahve içmeye bile yanaşmayan, tekliflerimi püskürten Still-Havva’dan bir fatiha bile istemeyecek kadar kırgınım doğrusunu isterseniz. Bir kez olsun “nasılsın?” diye sormamış birinin “Alas, poor Yorick” demesi samimi gelmez ki. 


Ama daha önce de buraya yazmıştım, konuşabildiğim tek insan olan kardeşime de telefonda defalarca vurguladım, içimde Still-Havva’ya karşı zerre miktarda kızgınlık, öfke filan yok. Tarifi imkânsız kırgınlığım ise tamir edilemez düzeyde. 


Yaşamak dediğimiz şey nefes almak, sigara içmek, sıçmak, kediyi gurlatmak değildir ki. Özsaygı, özgüven, onur ve sevdiğimizce sevilmek yani birliktelik, aidiyet değil midir yaşamak? 


Benim için game over’ın birinci yıldönümü bugün. 


Namazı da bırakalı bir sene olduğuna göre, dünyada olduğu gibi ahiretteki reel cehennem için de kuvvetli bir aday olarak dibin de dibindeyim. Bekliyorum.


Sağdan ikincinin yaprakları sonbaharda döküldü, yoksa ne kadar güzeldi yazın.











Not: Aslında yazı burada bitecekti ama bir şeyler daha karalayayım istiyorum. Ölmüş kurumuş çiçeklerinden bahsederken sanki bir metafor yapıyor gibi olduğumu hissettim: Yani Still-Havva’nın bana dair sevgisi ve saygısı ölmüş olsa da, onun nezdinde artık yok hükmünde yaşamaya itirazımla tekrar canlandırdığım ve hayat bulduklarına şahit olduğum bu bitkiler üzerinden kozmosa bir mesaj gönderiyormuşum gibi. Bırakın Allah aşkına. Vallahi yok öyle bir şey. Ben size metaforun şahını geçen sene de yazmıştım, şimdi tekrar altını çizeyim o zaman: Still-Havva geçen sene evi bugün terk etmişti, 23Kasımda. Ertesi gün, yani 24Kasım ise onun doğum günüydü. Yani bıkıp geride bırakmak için sabırsızlandığı, arkasını dönüp kaçarcasına uzaklaştığı benden ayrılmasının bir gün sonrası, yeni hayatının ilk günü, aynı zamanda 50. doğum günüydü. Masonluğa giriş ritüelinin olduğu günü mason biraderler gerçek doğum olarak nitelerler ya, işte tam o misal. 

Son olarak, yarın ben de -tek kişilik- pastamı alıp Still-Havva’nın yokluğunda onun için kutlamasını yapacağım, bir tür gıyabî cenaze namazı gibi. 


7 Kasım 2025 Cuma

Melun ve Meş'um Kasım Ayının İlk Olayları Üzerine...

Uğursuz Kasım ayı gelince, bende tekrar bloga üst üste yazılar döşeme arzusu depreşti ama kendimi bir şekilde frenliyordum. Bugün ne değişti de bu yazıyı karalıyorum peki?


349 gün sonra, bugün bu eve yabancı bir insan geldi: Tesisat ustası çağırmak zorunda kaldım; üst kattaki tuvaletin sifonu ne zamandır su sızdırıyordu ama akan su miktarı artmaya başlayınca, gömme sifonlar da puzzle gibi olduğundan benim becerimin çok üzerinde, bir usta lazımdı tamir için. Conta yavşamış, değiştirdi, gitti. Adam evin kapısından girerken ona yalnız yaşadığımı, 349 gün sonra bu eve gelen ilk insanın kendisi olduğunu, ayrıca temizliğe de kimse gelmeye razı olmadığı için evin pisliğini hoş görmesini söyledim, gülerek alışık olduğunu söyledi.


Eskiden pek meraklı olan ve eve her kim gelse mutlaka tadına bakan kedim, ücra bir köşeye saklanıp burnunu bile çıkarmadı bu defa, usta gidene dek. Still-Havva ile evliyken onun annesi, benimkiler filan arada gelirlerdi, kedim de hep ortalarda çantalarını, kıyafetlerini, ayaklarını koklar, dolanırdı. Bu vesileyle farkına vardım ki 349 gün boyunca benden başka hiç kimseyi görmeyen kedimin dünyası da küçüldü, benimle sınırlandı. Gerçekten ben olmazsam ne yapar bu kuyruklu prensesim, bilemiyorum.


Dün ilginç bir şey geldi başıma: Yürüyüşe çıkmıştım, Garanti ATM’sinin köşesine doğru yavaşça adımlarken uzaktan gördüğüm bana doğru yürüyen silüetin Still-Havva olduğunu düşündüm, kırmızı yeleği vardı ama fiziği ona çok benzeyen ve hemen aynı yaşlarda bir kadın daha oturuyor bu civarda, onun da kırmızı yeleği var, o nedenle hemen emin olamadım, gözlerim de bozuk olduğundan iyice yaklaşmadan anlayabilmem mümkün değildi. ATM önüne aynı anda vardık sayılır, o sırada onun yüzünde huzursuz bir mimik oluştu ve başını çevirdi, ben de yanından geçerken “merhaba” dedim hafifçe. Bana doğru dönüp “Aaaaaa” diye şaşkınca ses çıkardı, hiç durmadan elimi sallayıp yürümeye devam ettim. 

O ATM hemen her zaman boş olur, o sırada 2-3 kişilik bir sıra vardı, o nedenle yüzünü ekşitmiş olabilir mi? Yoksa beni gördüğü için mi suratını astı ve görmezden gelerek başını çevirdi, gerçekten bilmiyorum.


Merhaba demeyip yanından usulca geçse miydim? O beni görmezden gelmeyi tercih ediyorsa, benim iğrendiği bir böcek olmama rağmen kendimi görünür kılmam ne kadar doğru bir davranıştı?

Belki de beni tanımamıştı, kep, güneş gözlüğü… Bakmamış bile olabilir.


Çıkardığı “Aaaaaaa” şaşkınlık nidası samimi miydi, yoksa rol icabı mı? 


Kendimi “merhaba” diyerek aşikâr kıldıktan sonra hal-hatır bile sormadan el sallayıp yanından geçmem ve yürümeye devam etmem de tuhaf ya da ayıp mı? 


Benden iğrendiğini, uzak durmak istediğini biliyorum. Ayrılırken ‘arkadaş kalmak istediğini’ söylediğinde ona inanmıştım, ya sonradan fikrini değiştirdi, veya o vakitler gazımı almak için beni kandırmıştı, bilemiyorum orasını.


Eve geldikten sonra, onca haftanın ardından ilk defa doyasıya ağladım. Zavallılığıma.


Bu da benim november rain'im.