Siktiğimin ekim ayı da bitiyor. Bok gibi geçen hayatım bitmek bilmiyor.
Psikiyatri muayenesine aldığım randevuyu kaimvalidemin acil bir işi aynı güne denk geldiği için iptal etmek zorunda kaldım. Bir daha da uğraşmadım.
O kadar çok şey var ki yazacak… Bense son aylarda sadece Havva ile ilişkimi/evliliğimi kurtarma üzerine gevezelik ediyorum burada. Tamam, adı üzerinde, ‘kişisel blog’ ama bu kadar kişiselleşmemeli aslında. Eskiden gündeme dair fikir ve düşüncelerimi de yazardım dilim döndüğünce, şimdi ise parmağım gitmiyor klavyeye. 109 haneli bir köyde öldürülen kız çocuğunun katili bulunamadı mesela. Fethullah geberdi gitti sonunda. İş adamlarının, doktorların, hemşirelerin bir araya gelip kurdukları çetenin sırf fazladan para alabilmek için yeni doğmuş bebekleri ölüme götürecek uygulamalar yaptıkları açığa çıktı. Apo’ya biri sayın diye hitap ettiğinde en ağır hakaretleri sıralayan politikacı, “gelsin Meclis’te konuşsun” diyebildi. Babamın demansı gözle görülür biçimde ilerliyor, annem desen bir hastalığı ile uğraşırken diğeri patlak veriyor. Bir haftadır Havva ile yorgan döşek yatıyoruz, başkalarına grip desek de kendimizi herkesten izole ettik çünkü bütün belirtilerimiz covid’i işaret ediyor. Hayat pahalılığı korkunç. Ülke kelimenin tam manasıyla amı götü dağıtmış halde; toparlanması da mümkün görünmüyor kanaatimce. Benimse en büyük ıstırabım, yüzüme karşı “artık sana saygı duymuyorum.” diyen bir kadını hala seviyor olmam. Öylesine gurur kırıcı ki bu. Onursuz hissediyorum kendimi. Değersiz. Bana saygı duymadığını işittikten sonra çekip gitmem lazım. Bu kadar basit. Daha önce bu konulara değindim kaç kez, tekrar yazmanın lüzumu yok. Canımın ne kadar yandığını tasvir edemem. Sanki beni sırtında taşıyormuş gibi davranıyor bana. Benimle evlendiğine pişman olduğunu da saklamıyor. Buna gerek bile görmüyor olması zaten başlı başına saygı yoksunluğu. Şikayetçi olduğu pek çok konuyu değiştirmeye çabaladığımı görmüyor değil, ama bu bana karşı yaklaşımını değiştirdi diyemem. Açıkça yazayım: Ayrılmayı kafasına koyduğuna eminim, bundan zerre kadar şüphem yok. Benim de bunu istememi bekliyor ki, kelimenin tam anlamıyla ‘it gibi’ davranıyor bana. Hiçbir şey bulamayınca beni yok saymak, en ufak bir fırsatı yakaladığında da mesela ‘zevzek!’ demeyi hak buluyor kendine. Yani, durumu bu şekilde ele almak ne kadar objektif olabilir bilmiyorum; beni sürekli öfke dolu (haklı), her şeyden nefret edip dünyadan elini çekmiş (haklı), her an patlamaya hazır (bence haksız), ve sürekli negatif elektrik yayan gergin biri (haklı olabilir) biri olarak tasavvur ediyor, bununla beraber fiziksel ve sözel şiddetin zerresi bile bende yok, biliyor. Üstelik genel olarak ağzım bozuktur, satranç oynarken ettiğim küfürler vs. Benden korktuğunu söyleyen bu kadına bunca sene ne küfür, ne hakaret, tek bir kötü söz söylemedim mesela. O ise rahatlıkla hiç kimseye etmediği bir lafı yüzüme karşı söyleyebiliyor. Zevzek dediğinde ne kadar bozulduğumu görüp geri adım atmaması, pişmanlık göstermemesi, gönlümü almaya çalışmaması da cabası. İşte saygısızlığın dışavurumu.
Onursuz bir insan, bu durumu sindirebilen kişidir. Değer verilmediğini görür ama hamle yapmaz. Peki, onurlu bir kişiliği olduğunu düşünen insan, kendisi için dünya üzerindeki herkesten kıymetli birinden bu şekilde bir muamele görürse?
Bariz bir paradoksa sürükledi beni: “Tamam, ayrılalım” dememi istiyor, bekliyor, yoksa bana saygısı -bunca tutumundan sonra- iyice yok olacak. O zaman daha da kötü davranacak. Daha kötü davrandığında daha çok yaralanacağım. Kısırdöngü.
Elinde gururundan başka hiçbir şeyi kalmamış özsaygısı olan biri olarak, “madem artık evliliği sürdürmek istemiyorsun, o zaman boşanalım” dersem, beni sekiz yıldır hayatta tutan yegâne dalı da kırmış olacağım. Kırılıp uçurumun dibine yollanacağım. (e.g.)
Az buz paradoks değil ha…
Ergen de değilim ki.