19 Eylül 2024 Perşembe

Yazı Başlığı Bulamamak Üzerine...

Havva’nın ameliyatı konusu gündemimizden çıktı; Türker Kılıç güven veren bir üslupla fizyoterapi önerdi, sonrasında Havva’nın şikâyeti azalmazsa gene kendisine bekliyor, boyun bölgesine yapılacak tedavi amaçlı kimi iğneler için. İki haftadır FTR tedavisi görüyor Havva, ayrıca çok daha dikkatli geçiriyor günlerini. Bir nebze de olsa düzelme var durumunda. 


Annemin kalp ameliyatı konusu uykuya yatırılmış halde, bu daha ziyade annemin tercihi. Sanırım kendini hazırlıyor… Aslında sadece ölmek de istiyor olabilir. Bilmiyorum. Bugün (babama) dayanacak gücünün kalmadığını dolaylı olarak ifade ederek psikiyatriste gitmek istediğini söyledi. Önümüzdeki hafta için randevusunu ayarladım. 


Babamın sağlık sorunlarına bir de ürolojik sıkıntılar eklendi. Şimdilerde onunla uğraşıyoruz. Pazartesiden bu yana üç gündür doktor-hastane, beraberiz, yakından gözledikçe demansının biraz daha ilerlediğini düşünmeye başladım. Bir de sırada bekleyen katarakt ameliyatı var.


Hepsine yetişmeye çalışıyorum. Hiçbirini tam olarak beceremiyorum. Gregor Samsa geçmiş zamanlardan birinde ne kadar yoğun bir hayatı olduğunu anlatmak için bu blogun bir yerine yorum olarak ‘işten eve geliyorum, annemi doktora götürüyorum, eve döndüğümüzde yemekleri yapıyorum, babama banyo yaptırıyorum, haftaya giyeceğim gömleklerimi ütülüyorum’ gibi/türünden şeyler yazmıştı, bana çok sürreel gelmişti okuduğumda, çünkü o vakitler hiç böyle dertlerim yoktu. Şimdi benim sıram. Ütü yapmaya başlamadım henüz. 


Kitap okuyamıyorum. Film/dizi izleyemiyorum. Lichess tek kafamı dağıttığım (ya da dinlendirdiğim) uğraş, uykularım bozuk, iştahım yok ama abur cubur aynen devam. Geçen gün Çağrı Market’in online sitesinde 950gr çokokremin indirimli satıldığını gördüm; üç harfli marketlerde 160TL civarında fiyatı, sitede 124TL’den rafa konmuştu. Havva’dan başka gerekli alışverişin listesini alıp Çağrı Market’e doğru yola çıktım, ama önce bankaya uğrayıp para çekmem gerekiyordu. ATM’de işimi hallettikten sonra markete yürümeye başladıktan kısa bir süre sonra O’NU gördüm. Burası Küçükyalı; manuel tekerlekli sandalyesini zorlukla ileri doğru hareket ettirmeye çalışan bir amca var buralarda. Çok defa karşıma çıktı bugüne dek. 65-70 yaşlarında, bir deri bir kemik, saçları çok seyrek – tek tük denilebilecek ölçüde, saç diplerindeki yara benzeri oluşumlar hemen göze çarpıyor. Üstü başı dökülen bir amca bu. Her defasında ters istikametten yürürken karşıma çıkardı, Küçükyalı dediğimiz yer bir Konya ovası değil, rampası, yokuşu bol buraların. Gözünüzde canlandırabildiğiniz türden yaşlı ve hasta/ hastalıklı birinin eski model manuel tekerlekli sandalyeyle bir yerlere gitmesi çok zor. Ama haftada 1-2 defa denk gelirdim onunla. Dediğim gibi, hep ters istikametlere giderken. Bu defa öyle olmadı, önümdeydi, tren yoluna bitişik kaldırımda, Marmaray istasyonuna doğru gidiyor gibiydi, üstelik gene rampa çıkacak gibi görünüyordu. Aslına bakarsanız ne zaman yardımcı olmayı istediğim bu adamcağızı öyle görünce mutlu oldum, İYİLİK yapma fırsatıydı önümde duran. Arkasından yaklaştım, izin verirse tekerlekli sandalyesini itmek istediğimi söyledim. Hiç ikiletmedi, şaşırmadı, tamam dedi. Adamcağız bir deri bir kemik dedim, 45kg bile yoktu ağırlığı, rahatça kaldırımda gitmeye başladık. Bir dakika bile geçmemişti ki dayanılmaz bir sidik kokusu burnuma yapıştı. Dedim ya, tren yoluna bitişik kaldırımdan geçiyorduk, aklımdan İstanbul’un en medeni yerinde de yaşıyor olsam sonuçta bütün Türkiye’nin Eminönü Yeraltı Çarşısından ibaret olduğu düşüncesi geçti. Biraz daha gidince kokunun azalması ve geçmesi beklenirdi ama kokuda bir değişiklik olmadı, tahammül edilemez bir kesafette sidik kokusu yüzüme gelmeye devam ediyordu. Birden kokunun adamcağızdan kaynaklandığını fark ettim. Tekerlekli sandalyesini iterken bir yandan dikkatli bir şekilde onu ve kıyafetlerini incelemeye başladım; üzerindekiler gerçekten çok eskiydi, yaşlı adam çok bakımsız görünmenin yanısıra gerçekten zavallı kelimesinin tam karşılığıydı. Ona suç bulamadım, tek başına o tekerlekli sandalyeyle sürekli bir yerlere giderken gördüğüme göre kimsesinin olmadığı, temizlik, giyim, bakım gibi ihtiyaçlarını kendi yapamadığı gibi başkasının da yardımcı olmadığını düşündüm; kokunun dayanılmazlığıyla iyice buruşturduğum yüzüm ve kalbimdeki acıma duyguları birbirine karıştığında istasyona yaklaştık (rampa çıkışı bütün bu yol 200 metre filandı) ve orada tekrar nereye gittiğini sordum, çünkü artık kendisinden kurtulmak istiyordum. ‘Çağrı Market’e gidiyorum, siz başka yere gideceksiniz bırakabilirsiniz’ dedi. 

İşe bak, ben de çokokrem almaya Çağrı Market’e gidiyorum ya. Hassiktir. ‘Sizi oraya kadar bırakayım’ diye mukabele ettim. Migros’un önünden geçtik, o yokuşu bir başına Çağrı Markete gitmek için nasıl göze aldığını düşündüm. Orada acaba kendisine uygun fiyatla ya da bedava ürün mü veriyor diye içimden geçirdim. Bu korkunç sidik kokusundan mideleri bulanacak müşteri ve çalışanların kendisinden uzak durmalarını gözümün önünde canlandırdım. Oradan ne alacağını merak ettim. Bunca düşünce arasında bir de şu geçti aklımdan: Bu adamla beraber Çağrı Markete girecek olsam ben çokokrem gibi son derece lüks ve gereksiz bir harcama yapacaktım, o ise böyle bir tüketim yapmayalı uzun zaman olmalıydı. Aç insanın yanında dürüm döner yemek gibi bir şey. Sidik kokusu da bir yandan. Çağrı Market’in kapısına kadar ittim tekerlekli sandalyesini, içeri girdik, bıraktım, iyi günler diledim, o da teşekkür etti, hemencecik çıktım gerisin geriye. Bundan sonrası oradakilerin sorunuydu. Hemen bir sigara yaktım. Elveda 124TL fiyatlı 950gr çokokrem. Utancımdan, tiksintiden içeri giremiyorum. Ne yapacağımı düşünmeye başladım. Biraz daha yukarıda, rampanın düzleştiği yerde Grosper diye bir market var, genelde pahalı olur ürünleri ama bazı sürpriz indirimler de yaptıkları vakidir. Oraya gideyim, çokokrem şansımı deneyeyim istedim. İçeri girdim, dolandım, reyonu buldum: 950gr çokokrem 194TL. Allah belanızı versin hayvan herifler, bu ne lan! Carrefour’da bile 164TL bu, sikecek keriz arıyorlar belli. Sinirden deliye döndüm. Hızlıca çıktım oradan ve tekrar caddenin kenarında durdum. Ulan Çağrı Market’e de gidemiyorum! Yolun karşısına baktım, Şahin Sucuklarının mağazası. Havva bu aralar tost krizlerinde, geçen gece saat 10pm’de evden çıktık tost yapan bir yer bulalım diye, bütün suçu da iştah açtığını söylediği B12 vitamin takviyesine veriyor; sanki pisboğaz bir sevgilim olduğunu ben bilmiyorum. Aradım, akşam sana kaşarlı-pastırmalı tost yapayım mı diye sordum, duyduğum sevinç çığlığından sonra o dükkâna gittim. Pastırma almayalı yıllar olmuştur, ne gramaj ne fiyat konusunda öngörüm yok. Hiç yok. Çalışana pastırma alacağımı, ne kadar olduğunu sorunca şunun fiyatı şu, bunun fiyatı bu… Yavşakça kırıttım, ‘çocuklar pastırmalı kaşarlı tost istediler, sekiz dilim alacağım, hangisinden verirsen ver’ dedim. Sekiz dilim pastırmayı aldım, eve doğru yürümeye başladım. Tabi ki Çağrı Marketin girişine yaklaştıkça düşüncelerim tekerlekli sandalyesini ittiğim sidik kokan perişan yaşlı adama, 124TL fiyat etiketini gördüğüm 950gr çokokreme kaydı. Acaba adamcağız hala orada mıydı, ne almıştı, ben ne yapacaktım? Tam marketin girişine geldiğim an, çıkış kapısından adam dışarıya doğru sürdü tekerlekli sandalyesini, arkasındaki tutacak kollarından birinde bir paket tuvalet kâğıdı, diğerinde de içini göremediğim bir başka torba. Ani bir hareketle markete giriş yaptım, sanki cennetin kapısı gibi, girer girer içime saadet rüzgârı doldu. Ne var ki çok sürmedi bu hal, 400gr, 650gr kutular rafta duruyordu ama 950gr yoktu. Hiç. Hayal kırıklığı. Çıktım, adamcağız sadece 10 metre önümdeydi daha. 

İçinden çıkılamaz, çözümsüz problem, insana dair en büyük muamma 10 metre önümde duruyordu. 

Filmi başa saralım.

İYİLİK yapmak istedim, ama adamın (büyük ihtimalle kendi kusuru olmayan) bakımsızlığından, pisliğinden ötürü çok zorlandım, tiksindim, üzüldüm, acıdım, kızdım. Binbir türlü düşünce kafamda dönüp durduktan sonra da bu perişan adamdan kurtulduğuma sevinerek ondan uzaklaştım. 

Döndüm dolaştım ve adam gene karşıma çıktı. Tekrar İYİLİK yapmayacak mıydım? İYİLİK yapma fırsatı karşıma çıktığında yapmazsam, o zaman nasıl İYİ bir insan olduğum zannına kapılabilirim? Kişinin önünde bir engel yoksa, İYİLİK yapma fırsatına sırtını dönmesi, onu KÖTÜ bir insan yapmaz mı? Elli yaşımı çoktan geçtim, ama hala metroda düşkün ya da hasta veya hamile birini gördüğümde eğer bir sorunum yoksa derhal yerimi veriyorum; aynı şekilde Pazar arabası ya da ağır bir taşıyan öyle birini görünce yardım teklif ediyorum üşenmeden. Bunu Allah için yapmıyorum, (Allah böyle jestlerle kandırılamayacak kadar Alîmdir) din tavsiye ettiği için değil, birilerine gösteriş yapmak için de değil. Kendim için İYİLİK yapmak sözünü ettiğim, çünkü beni mutlu ediyor. İYİ biri olmaya çabalayan ben, şimdi bu sözünü ettiğim midemi kaldıran sidik kokulu adamcağızın tekerlekli sandalyesini itmekten geri mi duracağım yani? Yolda yalnız değilim, caddeden insanlar geçip duruyor, yani tek başımıza değiliz, ben bu İYİ davranışı yapabilecek/bunun bekleneceği tek kişi de değilim, ama ben yapmazsam, ya başkası da yapmazsa? 

Muhakeme devreye girince bir parça içim rahatladı. Aklım bana ‘İYİLİK yapmak istemiyor olabilirsin, bunu da DAHA FAZLA İYİLİK yapabilecek gücün olmadığından ötürü düşünüyorsun, ama bir de şu açıdan bak, sen bu adamı Çağrı Market’in girişine dek yokuş yukarı 300metre kadar ittin, o şimdi yokuş aşağı inecek, yani daha az efor sarf edecek. Kendini kötü hissetme.’ Muhakememin sandığım ses elbette şeytanın fısıltısı olabilir, ama beni ikna etmeye yetti. Caddenin karşısına, tekerlekli sandalyedeki adamın göremeyeceği bir açıdan yürümeye başladım, yol üzerindeki Migros’a, sonra da BİM’e uğradım, BİM’de 950gr çokokremi 143TL’ye bulunca çocuklar gibi sevindim, hemen aldım. Evin sokağına geldiğimde bir çekyatın sokağa bırakılmış olduğunu gördüm, sokağın kedilerinden biri üzerinde yuvarlanıyordu, dönüyor, yatıyor, oturuyor, kaşınıyordu. O kediyi hatırladım sonra: Bizim apartmanın giriş dairesindeki kedi manyağı kibar hanımefendi sokağın bütün kedilerinin annesi, hepsini tanıyor, besliyor, dönem dönem kısırlaştırıyor. O bahsetmişti, çekyatın üzerindeki kedi sokakta eskiden oturan birilerinin ev kedisiymiş, kısırmış, bakımlıymış, taşındıkları zaman bu kediyi götürmeyip sokağa bırakmışlar. İnsan canlısı, müthiş sevecen bir kedi. Birkaç dakika o hallerini seyrettim hayvancağızın. Bizim kuyruklu kızımızı düşündüm; kah o koltukta, kah masada. Biraz yatakta, biraz halı üzerinde, keyfince, çünkü ev onun. Bu kedinin de bir zamanlar öyle bir yaşamı olduğunu, onca zaman sonra bir çekyatın üzerinde keyif çatmakla ne kadar mutlu olduğunu akıldan geçirmek ne kadar üzücüydü anlatamam. 


Eve geldim, kızımın mamasını ekledim, suyunu değiştirdim, sevgilime kaşarlı-pastırmalı tostlarını yaptım, karmaşık duygularla lichess’de saatler boyu satranç oynadım.

Yarın babamın ultrason günü.

Günde iki paket sigara bile yetmiyor artık.

geçen gün Erenköy'de bir sokağı ararken şöyle bir konumlanma işareti gözüme çarptı. Böyle bir kafa istiyorum, hayatım sıkıcı, ben sıkıcıyım, başka insanlar ne güzel eğleniyor lan.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!