Uzun süre bloga uğramayınca bir sürü şey birikiyor. Biriktikçe de yazmaktan daha fazla üşeniyor insan. Annemin dokuz gün önce olduğu katarakt ameliyatını mı yazsam, üst katta meskun, görünümünden başka insanoğluyla ortak yanı olmayan komşu homo sapiensle papaz olmamı mı? Babamın işi/çalışmayı bıraktıktan sonra adapte olamadığı emeklilik hayatında bizleri huzursuz eden tuhaf davranışlarını mı, Havva’nın biricik yavrucağı -gerizekalı- Mustang’ı Kanada’da okutma kararı alması ve bu yöndeki candan çırpınışlarını mı? Canım bunların hiç birini yazmak istemiyor. Olan oluyor, olanı oldurtmamaya da, olmayanı oldurtmaya da gücüm yok. Öylesine seyirdeyim, bir rolüm varsa oynuyorum, hepsi bu. Evet, seyrediyorum hayatı. Gün doldurmaktan ibaret, vakit gelsin, gideyim toprağın altına. Bıkkınlık kokan bir tiksinti halini aldı yaşam; aptallık, duygusuzluk, umursamazlık, sıradanlaşma duygusu hükmediyor ruhlara. Ben de farklı değilim. Zehir gibi zeki Virgilius kaybolalı çok oldu, törpülenmiş, kasveti bönlüğüyle taçlanmış bir adam var artık. Çok sıkıldım. Bunaldım. İnsanlardan, toplumdan, aşırı politize oluştan, yarını yok sayarak dünyayı yok eden ekolojik yağmacılıktan, Havva sayesinde bana ilişmese de insanları inleten yoksulluktan, kimseyle bir şey konuşamamaktan... Yozlaşmanın hemen herkesin moleküler genetik yapısını bozacak kadar içselleşmesinden... Korku, nefret ve öfke sarmalından... Her şeyden, her bir kişiden iğrenme halinden yoruldum gerçekten. Kötülük ve zulüm (Susan Sontag yazmıştı bunu) alışılan bir şey ve esefle itiraf ediyorum ki ben de bu konuda koruyamıyorum kendimi, alışıyorum. Kanımsadım her şeyi. Hayret etme yeteneğimi kaybettim; sufilerle hiç bir alakam olmasa da onların hayret kelimesine yükledikleri olumlu anlam (e.g. ‘Allahım, hayretimi arttır”, “Hayret etmezsem hayret et bana”, vs.) beni teğet geçiyor artık. İnsanların ‘hakikat ile kavgalı’ olduğu bir toplumda yaşadığınızı fark ettiğinizde başlarda böylesi bir aptallığa inanamazsınız ama tekrar tekrar yaşanan örneklere tanık oldukça garipseyecek bir durum kalmaz artık, gerçeklikten kopuş doğallaşıyor aksine. Mesela babam: İşini devredip elini çalışma hayatından çektikten sonra, eskisi gibi, yani kredi kartlarının yalancı saadetiyle yaşamaya devam ediyor. Emekli aylığı ve kira gelirinden başka bir akar yok, bunların toplamı bile mütevazı bir geçime elverir miktarda, o kadar. Ne var ki, Kah Silivri’deki -nefret ettiğim- villada, kah Bakırköy’deki evlerinde, haftanın yarısı/yarısı şeklinde keyifle yaşamaya devam ediyor(lar). Masraflar ve harcamalar iki ev olunca ikiye katlanıyor, bütün faturalar ikişer ikişer; iki elektrik, iki doğalgaz, iki su. Bu arada, gel-gitler elbetteki arabanın yakıt tüketimini de azımsanmayacak ölçüde arttırıyor. Gerekli ve gereksiz harcamalar da eklenince, kredi kartlarından başka bir şey yok kullanabileceği. E yukarıda yazdım, gelir kalemi iki tane, onlar da hiç yüklü değil. Babama bu mali tablo konusunu ne zaman açsam ve artık tedbirli davranması yönündeki kanaatimi en saygılı şekilde ifade etsem, aldığım cevap aynı. “Allah büyüktür.” Allah’ın büyük olduğu konusunda hemfikiriz, hatta aynı düşüncede olduğumuz yegâne konu bu; akabinde Büyüklüğünden şüphe olmayan Allah’ın gökyüzünden kendisine deste deste para göndermesini mi bekliyor diye soruyorum, tabi ki cevap yok. İnsan yüzleşemediği gerçeklikten kopmaya görsün, o andan itibaren mucize beklemeye başlıyor. Borç havuzunda yüzen birinin piyangodan ikramiye çıkmasını beklerken içini dolduran hayallerden farkı yok bu halin. “Bir mucize olacak.” Aslına bakarsanız bütün toplum böyle. Bir mucize olacak ve ekonomi düzelecek, bir mucize olacak ve sosyal kutuplaşma bitecek, bir mucize olacak ve kurumlar (eğitim, sağlık, maliye vs.) tüm sıkıntılarından kurtulacak.
Babam hakikatten kopuk. İnsanlar hakikatle ilgilenmiyor. Mucize filan olacağı yok. Evliya menkıbelerinde geçen saçma sapan masallara hayatın gerçeklikleri yerine koyup ilahi bir müdahale beklentisi, hemen her bireye hâkim olmuş durumda, babam da, vatandaş da öyle. Kendilerini, eylemlerini, düşüncelerini, tercihlerini değiştirmeyecekler, ama Allah onları sürekli koruyup kollayacak. Çok ama çok sapkın bir Allah-Kul ilişkisi bu. Bunca aptallık hayret edilmeyecek gibi değil ama bir an geliyor, insan artık hayret edemiyor.
Laissez faire, laissez passer sözü bir bakıma “ne halleri varsa görsünler” anlamına da gelebilir. Ben hayırlısıyla bir an önce toprağın altını bekliyorum.
Bıktım aq.
![]() |
| Herkesin beklediği mucizeyi anlatıyor bu güzel resim. Telif hakkı varsa ve -bir gün- bana uyarı gelirse hemen silerim. Fotoğrafçıyı da tebrik etmeyi unutmam. |

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!