31 Ekim 2021 Pazar

Bulaşık Makinesi Boşaltmanın Tehlikeleri Üzerine...

Perşembeden beri yaşlı ve hasta bir adam formundayım. Bulaşık makinesini boşaltmak için eğildiğim sırada belimden tekinsiz bir kütürtü sesi duydum, sokaktan yeni geldiğim için terliydim, hemen üstüne buz gibi havayı yok sayıp açtığım pencerede sigara da içmiştim. Ya adale tutulması, ya başka bir şey oldu, bilemiyorum, ama belim fena incindi. Penguen gibi yürümek, öne hiçbir şekilde eğilememek, oturup kalkarken azami dikkat etme zorunda kalmak gibi ıstıraplı, zor günler geçiriyorum günlerdir. Kas gevşetici haplar, ağrı kesici jeller, sıcak su torbası ile kompres ile ev usulü tedavi sürecindeyim. Havva olmasa ne yapardım, düşünemiyorum bile. 


Eskiden de başıma böyle şeyler gelirdi, ama iki güne kalmaz, iyileşirdim. Şimdi ise hem daha ciddi bir zedelenme söz konusu, hem de çok yavaş bir düzelme. İşte insan ellisine merdiven dayayınca böyle oluyor. 


Gene eskiden diye başlayayım paragrafa, eskiden tanıdığım biri belinden rahatsızlandığını söylese, karısı-nişanlısı-sevgilisi-partneri ile kim bilir hangi pozisyonu denedi de vücudu isyan etti diye geçerdi aklımdan. Yok be, öyle değilmiş, bulaşık makinesini boşaltırken de pekala insan iki büklüm kalabiliyormuş.


Çok kötü valla. Literal anlamda da yamuldum. 



İleride bir gün bu yazıyı biri okursa diye koydum resmi. Arkadaşlar, yapmayın böyle acayiplikler. Her işin bir adabı var. 



26 Ekim 2021 Salı

Apple Store'daki İzdiham Üzerine...

Annem yazın başında ABD’ye, kardeşimi ve torunlarını görmeye gitmişti, orada geçirdiği bir ay boyunca kardeşimin telefonunu değiştirme yönündeki baskısına direndi, ABD’den telefon getirmenin eskisi gibi avantajlı olmadığını, abartılı ölçüde yükseltilen IMEI ve diğer kayıt ücretleriyle bu alışveriş verişin anlamsızlaştığını, ayrıca apple care kapsamından çıkartılmış bir ülke olduğumuzdan telefon alacaksa Türkiye’den garanti belgesiyle edinmesinin mantıklı olacağını tembihlemiştim anneme. Neyse, bunun üzerine kardeşim anneme para vermiş, Türkiye’ye döndüğünde artık iyice döküntü bir hal alan telefonunu yenilemesinde ısrarcı olmuş. Fakat parayı cebine atan annem, gayet mantıklı bir şekilde ‘parayı ziyan etmeyeyim, bu telefonla da idare ediyorum bal gibi’ düşüncesiyle geçirdi aylarını. Döküntü dediğim telefonu da Iphone 6. 2015 senesindeki anneler günü vesilesiyle Erzurum’dan o zaman henüz taşınmayan kardeşime parasını göndermiş, ‘para benden ameleliği senden’ demiştim, hiç ikiletmeden Zorlu’ya gitmiş, telefonu alıp anneme ikimizin hediyesi olarak takdim etmişti kerata. Şimdi ise durum tam tersi, parayı o anneme vermiş, ‘abim sana güzel bir telefon alsın’ demiş. Demiş de, ne kadar modeli eski, güncellemelerle yavaşlamış, tipi yaşlanmış da olsa telefonunu kullanabiliyor pek ala. Geçen zaman içinde kardeşimin sürekli sorup kadıncağızı bunaltması neticesinde annem artık yelkenleri suya indirdi ve bana parayı teslim etti, ‘kardeşinin dediği gibi bir telefon al artık, çok söyleniyor, zaten parasını da verdi, haklı’ diye ekleyerek. Peki dedim anneciğime. 


Geçen hafta Havva ile Akasya AVM’ye gittik, orada da bir Apple Store var. Anneme almaya niyetli olduğum telefonu belirlemiştim önceden, Iphone 11, 128GB, beyaz. Bu telefonun bugün itibarı ile ücreti 8449TL. En son model değil, onun ardından Iphone 12 ve Iphone 13’ler çıktı piyasaya. Ama almaya niyetlendiğim model sosyal medya canavarı olan anneciğim işini fazlasıyla görür. Elindeki para da hemen hemen o kadar zaten. Neyse, Apple Store’un önüne vardığımızda yoğun bir kalabalık dikkatimizi çekti. Kapıdaki kibar görevliye sorduk, meğer içeriye randevu alınarak girilebiliyormuş ancak. Randevu da Apple’ın internet sitesinden alınıyormuş. Kalabalık da galiba yirmi gün önce piyasaya sürülen Iphone 13, Iphone 13 Pro ve Iphone 13 Pro Max modellerini satın almak için sırada bekliyormuş. Görevli çocuğa anneme almak istediğim modeli sordum, ellerinde yokmuş. Baktı, Zorlu’da sarı renginden bir tane kalmışmış. “Yeni ürün sevkiyatı olduğundan, bir süre... ama ilerleyen zamanda... tekrar...” diye bir şeyler söyledi çocuk, inanın bana ne dediğine kulak veremedim bile... Şaşkın, rahatsız, tiksinti dolu duygular içinde kös kös geri döndük. Havva da benimle aynı halet-i ruhiye içindeydi: Korku. Mübalağa etmiyorum, korku duyduk.


Bu korkuyu anlatmam lazım şimdi.


Herkes Charles Dickens’ın şaheseri İki Şehrin Hikayesi’ni okumamıştır ama mürekkep yalamış çoğu kimse bu eserin giriş cümlelerine bir yerlerde denk gelmiştir: “Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı hem aptallık, hem inanç devriydi hem de kuşku, aydınlık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi, hem umut baharı hem de umutsuzluk kışıydı, he her şeyimiz vardı hem hiç bir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da öteki yana”. Böyle başlar roman, bir alt paragrafta ise şu cümle dikkat çeker: “...halkın açlığı pahasına karşı doyan soyluların her şeyin ilelebet böyle güllük gülistanlık devam edeceğine dair bir inancı vardı.” Hissettiğimiz, bizi dehşete düşüren korku yukarıda alıntıladığım satırlarda gizli. 


Daha da açıklayıcı olayım, madem başladım yazmaya.

Anneme almak istediğim telefon, Iphone 11 – 128GB – Beyaz, 2019 senesinden beri piyasada. Türkiye’deki fiyatını da zikrettim az evvel, 8449TL. 


Geçen sene satışa çıkan Iphone 12’yi atlıyorum.


Apple Store’ların önündeki kuyruğa, kalabalığa sebep olan 2021 yılının ürünü, yirmi hafta önce arz-ı endam eden,

Iphone 13 – 256GB telefonlar 12999TL,

Iphone 13 Pro – 256GB telefonlar 16999TL,

Iphone 13 Pro Max – 256GB telefonlar 18999TL fiyatıyla satılıyorlar. 512GB ve 1TB ürünler de var, fiyatları o zaman 20999TL ile 22999TL’ye kadar çıkıyor.


Allah şahidim, utanarak, çekinerek gitmiştim anneme telefon almaya. Bir tomar parayı telefona gömmek, zaruret haricinde içimden gelmiyordu, hele bu devirde. Bu devir vurgusunu yapmamın sebebi ülkenin içinde bulunduğu ekonomik koşullar, geçim derdine düşen insanların son dönemde artması ve kaçınmanın mümkün olmadığı hayat pahalılığı. İşsizlik resmi rakamlara göre %12 küsur ama bunlardan başka milyonlarca insan, ne hikmetse iş aramıyor. Bir yandan da işverenler, patronlar çalıştıracak eleman bulamamaktan şikayetçi. Bu anlamsız görünen cümleler, asgari ücretin ne kadar olduğunu hatıra getirdiğimizde ancak bir şeyler ifade edebilmekte: Türkiye’de şu an asgari ücret, yani çalışanın kazanacağı para 2825TL. Aslında patronlar “insanlar iş beğenmiyorlar, iş var işçi yok, çalıştıracak kişi bulamıyoruz” diye ağlarken aylık 2825TL maaşla kimse çalışmak istemiyor diyorlar farkında olmadan. Bir sözelcinin blogu için çok fazla sayı var bu yazıda, ama ne yapalım, biraz daha yazmam gerek bu konu üzerine:


En ucuz kiralık evlerin olduğuna dair haberlere denk geldiğim Sultanbeyli’ye baktım; sahibinden’e göre ilçenin bugün itibarı ile en ucuz dairesi, 2+1, yirmi yıllık bina, sobalı, 800TL’ye ilana çıkmış. Asgari ücretle çalışan biri, maaşının 800TLsini bu eve verecektir, geriye 2000TL kaldı. Mutfak masrafı, giyim masrafı, ulaşım masrafı, elektrik-su- telefon faturaları, sağlık giderleri, çocuklarının eğitim harcamaları ve aklıma gelmeyen başka şeyler, nasıl yetecek bu 2000TL? Bunun mümkünatı yok. 


Öte yandan, birileri, kimileri Apple Store önünde kuyruktalar. Anneme almaya niyetlendiğim telefon üç aylık asgari ücretin karşılığından fazla bir para tutuyor. Diğer, daha yeni model telefonlarda bu oran 9 asgari ücreti dahi aşıyor. 


İki Şehrin Hikayesi’ne gelelim. 


Neden korktuğumu söylediğimi şimdi anladınız mı?


Aşağıda iki şekil görüyorsunuz yan yana duran. Ekonomist veya sosyolog değilim; hiçbir konuda uzmanlığım olmadığına da defaten değinmişimdir. Fakat bu iki şekil (aslında mercekleri anlatan birer çizim bunlar) pekâlâ bir toplumun sosyo-ekonomik hallerini temsil edebilir. Soldaki resim ideal bir gelir dağılımını gösteriyor, toplumun büyük çoğunluğu birbirine yakın, zenginliği bölüşüyorlarmış görünümü bu. En zenginlere ve en yoksullara doğru daralıyor uçlar, nicelik olarak azlar. Sağdaki şekil ise gelir dağılımındaki çarpıklığa işaret ediyor. Azımsanmayacak kadar çok insan varlığına varlık katar, lüks ve şatafat içinde yaşarken, boşalmış orta kesimden (Özal buna orta direk derdi.) insanlar fakirlik içinde debeleniyorlar. Asgari ücretli Iphone’a imrenerek değil, haset ile bakıyor. 






Bu gidiş iyi değil. Gelir dağılımındaki eşitsizlik tüm dünyanın sorunu, ama içinde yaşadığımız toplumda üzeri örtülemeyecek bir hal aldı bu durum. Korkum ondan.


Anneme hala telefon alamadık. Bulamıyoruz ki, yeni ürün yüzünden eski telefonların sevkiyatında gecikme olması normalmiş, öyle diyorlar.



Bu arada hep beraber batıyoruz. 


 



23 Ekim 2021 Cumartesi

Mucize Beklentisi Üzerine...

Uzun süre bloga uğramayınca bir sürü şey birikiyor. Biriktikçe de yazmaktan daha fazla üşeniyor insan. Annemin dokuz gün önce olduğu katarakt ameliyatını mı yazsam, üst katta meskun, görünümünden başka insanoğluyla ortak yanı olmayan komşu homo sapiensle papaz olmamı mı? Babamın işi/çalışmayı bıraktıktan sonra adapte olamadığı emeklilik hayatında bizleri huzursuz eden tuhaf davranışlarını mı, Havva’nın biricik yavrucağı -gerizekalı- Mustang’ı Kanada’da okutma kararı alması ve bu yöndeki candan çırpınışlarını mı? Canım bunların hiç birini yazmak istemiyor. Olan oluyor, olanı oldurtmamaya da, olmayanı oldurtmaya da gücüm yok. Öylesine seyirdeyim, bir rolüm varsa oynuyorum, hepsi bu. Evet, seyrediyorum hayatı. Gün doldurmaktan ibaret, vakit gelsin, gideyim toprağın altına. Bıkkınlık kokan bir tiksinti halini aldı yaşam; aptallık, duygusuzluk, umursamazlık, sıradanlaşma duygusu hükmediyor ruhlara. Ben de farklı değilim. Zehir gibi zeki Virgilius kaybolalı çok oldu, törpülenmiş, kasveti bönlüğüyle taçlanmış bir adam var artık. Çok sıkıldım. Bunaldım. İnsanlardan, toplumdan, aşırı politize oluştan, yarını yok sayarak dünyayı yok eden ekolojik yağmacılıktan, Havva sayesinde bana ilişmese de insanları inleten yoksulluktan, kimseyle bir şey konuşamamaktan... Yozlaşmanın hemen herkesin moleküler genetik yapısını bozacak kadar içselleşmesinden... Korku, nefret ve öfke sarmalından... Her şeyden, her bir kişiden iğrenme halinden yoruldum gerçekten. Kötülük ve zulüm (Susan Sontag yazmıştı bunu) alışılan bir şey ve esefle itiraf ediyorum ki ben de bu konuda koruyamıyorum kendimi, alışıyorum. Kanımsadım her şeyi. Hayret etme yeteneğimi kaybettim; sufilerle hiç bir alakam olmasa da onların hayret kelimesine yükledikleri olumlu anlam (e.g. ‘Allahım, hayretimi arttır”, “Hayret etmezsem hayret et bana”, vs.) beni teğet geçiyor artık. İnsanların ‘hakikat ile kavgalı’ olduğu bir toplumda yaşadığınızı fark ettiğinizde başlarda böylesi bir aptallığa inanamazsınız ama tekrar tekrar yaşanan örneklere tanık oldukça garipseyecek bir durum kalmaz artık, gerçeklikten kopuş doğallaşıyor aksine. Mesela babam: İşini devredip elini çalışma hayatından çektikten sonra, eskisi gibi, yani kredi kartlarının yalancı saadetiyle yaşamaya devam ediyor. Emekli aylığı ve kira gelirinden başka bir akar yok, bunların toplamı bile mütevazı bir geçime elverir miktarda, o kadar. Ne var ki, Kah Silivri’deki -nefret ettiğim- villada, kah Bakırköy’deki evlerinde, haftanın yarısı/yarısı şeklinde keyifle yaşamaya devam ediyor(lar). Masraflar ve harcamalar iki ev olunca ikiye katlanıyor, bütün faturalar ikişer ikişer; iki elektrik, iki doğalgaz, iki su. Bu arada, gel-gitler elbetteki arabanın yakıt tüketimini de azımsanmayacak ölçüde arttırıyor. Gerekli ve gereksiz harcamalar da eklenince, kredi kartlarından başka bir şey yok kullanabileceği. E yukarıda yazdım, gelir kalemi iki tane, onlar da hiç yüklü değil. Babama bu mali tablo konusunu ne zaman açsam ve artık tedbirli davranması yönündeki kanaatimi en saygılı şekilde ifade etsem, aldığım cevap aynı. “Allah büyüktür.” Allah’ın büyük olduğu konusunda hemfikiriz, hatta aynı düşüncede olduğumuz yegâne konu bu; akabinde Büyüklüğünden şüphe olmayan Allah’ın gökyüzünden kendisine deste deste para göndermesini mi bekliyor diye soruyorum, tabi ki cevap yok. İnsan yüzleşemediği gerçeklikten kopmaya görsün, o andan itibaren mucize beklemeye başlıyor. Borç havuzunda yüzen birinin piyangodan ikramiye çıkmasını beklerken içini dolduran hayallerden farkı yok bu halin. “Bir mucize olacak.” Aslına bakarsanız bütün toplum böyle. Bir mucize olacak ve ekonomi düzelecek, bir mucize olacak ve sosyal kutuplaşma bitecek, bir mucize olacak ve kurumlar (eğitim, sağlık, maliye vs.) tüm sıkıntılarından kurtulacak. 


Babam hakikatten kopuk. İnsanlar hakikatle ilgilenmiyor. Mucize filan olacağı yok. Evliya menkıbelerinde geçen saçma sapan masallara hayatın gerçeklikleri yerine koyup ilahi bir müdahale beklentisi, hemen her bireye hâkim olmuş durumda, babam da, vatandaş da öyle. Kendilerini, eylemlerini, düşüncelerini, tercihlerini değiştirmeyecekler, ama Allah onları sürekli koruyup kollayacak. Çok ama çok sapkın bir Allah-Kul ilişkisi bu. Bunca aptallık hayret edilmeyecek gibi değil ama bir an geliyor, insan artık hayret edemiyor. 


Laissez faire, laissez passer sözü bir bakıma “ne halleri varsa görsünler” anlamına da gelebilir. Ben hayırlısıyla bir an önce toprağın altını bekliyorum.



Bıktım aq. 


Herkesin beklediği mucizeyi anlatıyor bu güzel resim. Telif hakkı varsa ve -bir gün- bana uyarı gelirse hemen silerim. Fotoğrafçıyı da tebrik etmeyi unutmam.