Uzun zamandır duysam da pek sallamadığım, ama son yıllarda arkadaşlarımın,
yakınlarımın iyice ısrar ve üsteleme konuları haline gelmiş mesele, benim bir kitap
yazmam. Saçmalık, ama insanlar “yazsana, yazsana” deyip duruyor ne hikmetse. Hâlbuki
ne kurgu yeteneğim, ne akıcı bir üslubum var, tasvir etmekte beceriksiz,
diyalog yazmakta yetersizim, isterdim elbette yazar olmayı, bazen bunu hayal
etmiyor da değilim doğrusu. Ne var ki gerçekçi yanım bu hayallere fazla
kapılmama mani oluyor. Benden ancak öğreten adam olur, ona da kimsenin ihtiyacı
yok. Bu devirde hiçbir şey bilmeyen bile her şeyi biliyor.
Böyle düşünceler kafamda gezinirken, “roman olmasa da hikâye…
ı ıh, gene içime sinmez ki” der, bu düşüncelerle bir nevi oyalanırken Havva
kendi kitabını yazdı, Türkiye’nin önde gelen yayınevlerinden birinin bünyesinde
kitap piyasaya çıktı, raflarda yerini buldu. Havva güzel, temiz, su gibi akıcı
yazan biri, hani el yazısı inci gibi olanları bilirsiniz, hiç takılmadan seri
bir şekilde okursunuz yazılarını, Havva da o hesap, cümlelerini nefes alır gibi
rahat takip edebilirsiniz. Sıkmaz, satırlar tıkanmaz, içiniz daralmaz,
okursunuz. (Benim tarzım öyle değil işte: aynı örnekle, el yazısı alışılmış güzel olmayan kimi tipler
vardır da ‘çok karakteristik, özgün bir yazı’ denir haklarında, blogtan da
gördüğünüz gibi Havva hakkında imrenerek ifade ettiğim, yetenekli yazarlara
mahsus diyebileceğimiz güzel bir
üslubum yok, kendime özgü bir tarzım var evet,
ama o kadar. Değerli yalnızlık gibi bir şey bu. Fazlası değil. Neyse, biz Havva’nın
kitabına devam edelim.) Yayınevi kitaba bayıldı, editör filan övgüye boğdu
Havva’yı. Hakeza yayın kurulu, pazarlama ve satış departmanları da öyle. Adı
duyulmamış yeni bir yazarın ilk kitabını tahminlerimizin çok üzerinde bir
sayıyla baskıya verdiler. Burası önemli, Sergen Yalçın’ı herkes bilir, ama
yazar değildir. Bir kitap yazsa bu adam, kimse kitapla ilgili yüksek
beklentilere kapılmaz, ama ‘Sergen acaba ne yazdı’ merakıyla kapışır raflardan.
Ya da daha önce üç kitap yazmasına rağmen umduğu ilgiyi bulamamış biri dördüncü
kitabında belki cazibe merkezi olabilir. Havva’nın durumu ikisi de değil.
Eş-dost demiyorum, yedi yabancılardan okuyanlar dahi hayranlık ifadeleri
kullanıyorlar kitap hakkında. Lakin ilgi çok düşük. Bir ay geçti piyasaya
sürüleli, satışlarının istenen/beklenen düzeyde geçmemesi bu bağlamda Havva’nın
kabahati değil, olayın tanıtım, PR, pazarlama boyutları var ve bir dünya
parametre işin içine giriyor. Gazete röportajları, basın bültenleri, dergi yazıları, internet medyası, reklam
panoları vs. derken kitabı görünür kılmak için mücadele sürüyor. Uzatmayayım,
bir ay oldu kitap piyasaya çıkalı. 2019 yılı Türkiyesinde Dostoyevski ilk
kitabı olan İnsancıklar’ı yazsa, sizce ne olurdu? İlk ay nasıl bir satış
performansı gösterirdi? Soner Yalçın’ı, Ahmet Ümit’i, İclal Aydın’ı ya da The Secret
türevlerini geride bırakarak çok satanlar listesine tırmanacağını
düşünmüyorsunuz değil mi? Şimdi ben size
şunu açıkça söyleyeyim: Shakespeare bugün yaşasaydı, Netflix için dizi
senaryosu yazıyor olurdu.
Peki o zaman, ben ne diye cesaret edip de kitap yazayım?
Dolduruşa gelerek kendimi bu havaya sokayım? Havva bile bunca güzel, latif,
merak uyandırıcı ve keyifle okunan bir kitabı yazdıktan sonra piyasanın
insafına kalmışken, onun eserine yaklaşamayacak bir şeyler karaladıktan sonra
yok yere niye heyecanlanayım?
Bu blog bana yeter.