12 Kasım 2019 Salı

Havva'nın Kitabı Üzerine...



Uzun zamandır duysam da pek sallamadığım, ama son yıllarda arkadaşlarımın, yakınlarımın iyice ısrar ve üsteleme konuları haline gelmiş mesele, benim bir kitap yazmam. Saçmalık, ama insanlar “yazsana, yazsana” deyip duruyor ne hikmetse. Hâlbuki ne kurgu yeteneğim, ne akıcı bir üslubum var, tasvir etmekte beceriksiz, diyalog yazmakta yetersizim, isterdim elbette yazar olmayı, bazen bunu hayal etmiyor da değilim doğrusu. Ne var ki gerçekçi yanım bu hayallere fazla kapılmama mani oluyor. Benden ancak öğreten adam olur, ona da kimsenin ihtiyacı yok. Bu devirde hiçbir şey bilmeyen bile her şeyi biliyor.


Böyle düşünceler kafamda gezinirken, “roman olmasa da hikâye… ı ıh, gene içime sinmez ki” der, bu düşüncelerle bir nevi oyalanırken Havva kendi kitabını yazdı, Türkiye’nin önde gelen yayınevlerinden birinin bünyesinde kitap piyasaya çıktı, raflarda yerini buldu. Havva güzel, temiz, su gibi akıcı yazan biri, hani el yazısı inci gibi olanları bilirsiniz, hiç takılmadan seri bir şekilde okursunuz yazılarını, Havva da o hesap, cümlelerini nefes alır gibi rahat takip edebilirsiniz. Sıkmaz, satırlar tıkanmaz, içiniz daralmaz, okursunuz. (Benim tarzım öyle değil işte: aynı örnekle, el yazısı alışılmış güzel olmayan kimi tipler vardır da ‘çok karakteristik, özgün bir yazı’ denir haklarında, blogtan da gördüğünüz gibi Havva hakkında imrenerek ifade ettiğim, yetenekli yazarlara mahsus diyebileceğimiz güzel bir üslubum yok, kendime özgü bir tarzım var evet, ama o kadar. Değerli yalnızlık gibi bir şey bu. Fazlası değil. Neyse, biz Havva’nın kitabına devam edelim.) Yayınevi kitaba bayıldı, editör filan övgüye boğdu Havva’yı. Hakeza yayın kurulu, pazarlama ve satış departmanları da öyle. Adı duyulmamış yeni bir yazarın ilk kitabını tahminlerimizin çok üzerinde bir sayıyla baskıya verdiler. Burası önemli, Sergen Yalçın’ı herkes bilir, ama yazar değildir. Bir kitap yazsa bu adam, kimse kitapla ilgili yüksek beklentilere kapılmaz, ama ‘Sergen acaba ne yazdı’ merakıyla kapışır raflardan. Ya da daha önce üç kitap yazmasına rağmen umduğu ilgiyi bulamamış biri dördüncü kitabında belki cazibe merkezi olabilir. Havva’nın durumu ikisi de değil. Eş-dost demiyorum, yedi yabancılardan okuyanlar dahi hayranlık ifadeleri kullanıyorlar kitap hakkında. Lakin ilgi çok düşük. Bir ay geçti piyasaya sürüleli, satışlarının istenen/beklenen düzeyde geçmemesi bu bağlamda Havva’nın kabahati değil, olayın tanıtım, PR, pazarlama boyutları var ve bir dünya parametre işin içine giriyor. Gazete röportajları, basın bültenleri,  dergi yazıları, internet medyası, reklam panoları vs. derken kitabı görünür kılmak için mücadele sürüyor. Uzatmayayım, bir ay oldu kitap piyasaya çıkalı. 2019 yılı Türkiyesinde Dostoyevski ilk kitabı olan İnsancıklar’ı yazsa, sizce ne olurdu? İlk ay nasıl bir satış performansı gösterirdi? Soner Yalçın’ı, Ahmet Ümit’i, İclal Aydın’ı ya da The Secret türevlerini geride bırakarak çok satanlar listesine tırmanacağını düşünmüyorsunuz değil mi?  Şimdi ben size şunu açıkça söyleyeyim: Shakespeare bugün yaşasaydı, Netflix için dizi senaryosu yazıyor olurdu.


Peki o zaman, ben ne diye cesaret edip de kitap yazayım? Dolduruşa gelerek kendimi bu havaya sokayım? Havva bile bunca güzel, latif, merak uyandırıcı ve keyifle okunan bir kitabı yazdıktan sonra piyasanın insafına kalmışken, onun eserine yaklaşamayacak bir şeyler karaladıktan sonra yok yere niye heyecanlanayım?

Bu blog bana yeter.

7 Kasım 2019 Perşembe

Pincher Martinimsigiller ya da Ölümü İnkar Üzerine...


Muhtemelen bir cenaze merasiminde en sinir bozucu iki şeye şahit oldum bugün.
İyi kalpli ve kibar bir centilmen olarak tanıdığım mevta uzun süren ıstıraplı bir hastalığın sonunda kurtuluş nev’inden ölümle tanışmış, acıları sona ermişti ve hemen herkes bu durumun şuurundaydı ama ölüm olgusunun karşı konulmaz çaresizliğini hissediyordu, bir kişi hariç. Amcam kelimenin tam manasıyla ‘sıra bana geldi, ben de öleceğim, ey vah ki ne ey vah, ben, ben ben’ travması içinde sinir krizi geçirmekle meşguldü cenaze ve sonrasında. Dünürü hakkın rahmetine kavuşmuştu belki, ama amcam musalla taşında kendini görüyordu kesinlikle, kabrine toprak atılan da kendi bedeniydi sonrasında. 85 yaşına kadar tanrıya kafa tutarsınız, ama yaşıtlarınız, arkadaşlarınız, tanıdıklarınız birer birer dünyayı terkederse, hastalıklarınız artık fokurdayan bir kazan gibi bir oradan bir buradan patlak vermeye başlarsa ölümsüz olmadığınız kafanıza dank eder; kişi henüz hayattayken bedeni çürümeye başlar ve içindeki ‘ben’ bunu nasıl kabul edemezse, amcam da düpedüz histerik bir hale büründü bugün, öylesine acınası bir haldeydi ki, ağlaya ağlaya kustu kustu, kustu mezarlıktan dönüşte, sonrasında geçirdiği titreme, daha doğrusu bedeninin rezilce zangırdaması görülmeye değerdi. İnsan bir yakınını kaybettiğinde her zaman vakur kalamaz, metanetini koruyamayabilir, çılgınca üzülür, yaşadığı yıkıma paralel, hatta aşırı tepkiler verebilir. Bundan bahsetmiyorum farkındaysanız. Amcamın yaşadığı ‘ey vah ki ne ey vah!’ çok başka bir şeydi ki, herkes bunun fakındaydı, zaten bu yüzden bu durumun utancını yaşayan ve muhtemelen cenaze sahiplerinden duydukları utançla amcamı apar topar cenaze evinden çıkartıp adam gibi taziyede bulunamayan eşi, oğlu ve kızı da aynı fikirdeydi.

İkinci sinir bozucu olay daha sıradan: Her cenazede bir ‘neşeli’ bulunur. Mevtanın yakınlarından da çekinmez, espriler, gülücükler, türlü geyiklerle keyifli bir piknik havası yaratır ortamda. İşin fenası beni çok sevdiğinden mi nedir, hep yanımdaydı, hep benle muhabbet etme, gülme, eğlenme, eğleşme isteğindeydi. Pasif de kalsam, kabalık edemeyeceğim biri, üstelik seviyorum da adamı. Keşke bu kadar münasebetsiz olmasaydı.


Bugün, another one bites the dust. Nur içinde yatsın, ‘o telaşta kimsenin uğraşmasını istemem’ diyerek üç sene önce mezarını almış, mezar taşına ismini de yazdırmış, ölüm tarihini boş bırakmış bir beyefendi gitti.

Bir O’na bak, bir buna.