Geçen sene, mayısın yirmisinde evlendik. Havva daha
evlenmeden başlamıştı bir kedi istediğini söylemeye, dünya harikası kedisini
kaybedeli iki ay olmuştu ve yıllarca süren beraberlikleri nihayete erince Havva
çok büyük bir boşluk, hüzünlü bir yokluk içine düşmüştü. Eh, ben de kedileri
severim, O’nun kadar yoğun olmasa da geçmişte güzel duygularla aynı evi
paylaştığım bir kuyruklu vardı. Nikâhın ardından –galiba ertesi gün- sanki
marketteki raflarda bizi hazır bekliyormuş gibi başladı sızlanmaya, kediii,
kediiiii diye. Olaya el koydum tabi, acele etmeyelim, araştıralım diye. Yaşını
başını almış, gün boyu evde yalnız kalmaya alışmış, kısırlaştırma işi ile bizi
uğraştırmayacak iyi huylu bir kedi bulmak kolay değil. Bir haftalığına
püskürtebilmişim ancak, ikinci haftamıza adım attığımızda gene başladı, ‘ama
kediiiii, olmaz mı, kediiiiiiii’. Sahibinden.com’a bakmaya başladım çaresiz,
orada ücret talep edilmeyen, çoğunluğu tekir, çeşitli yaşlarda ve tiplerde
yüzlerce kedi (ve başka petler) sahiplendirilmek üzere yayınlanmış ilanlarda
arz-ı endam eder. Havva lütfedip seçimi bana bırakmıştı çünkü benim kıstaslarım
vardı ama O’nun yoktu: Yeter ki kedi olsun. Yo,
şimdi hatırladım, tek koşulu beyaz kedi istemiyor olmasıydı, eski
hatıraları canlanmasın diye. Ben öyle miyim? Tekir olsun, daha sağlıklı bir
tür. Kılkuyruk değil, tüylü kalın kuyruklu olsun. Gözlerini sarı istemem, sarı
olmasın da ne olursa olsun. Yavru olmasın, uğraşması zor olur. Çalışan
insanlarız, evde tek başına kalmaya alışmış bir kedi olsun. Cins olmasın,
sorunu bitmez. Çok yaşlı istemem, hem hastalığı bitmez, hem de çabuk ölür,
bağlanmaya değmez. Tabi kısırlaştırılmış olmalı ki ne operasyon parası çıksın
cebimizden, ne de muhabbet tellallığı ile uğraşalım. Nikahtan tam on dört gün
sonra, 3 Haziran’da evin kapısından girdi Mİ. Hanımefendiyi ben buldum sözünü
ettiğim siteden, sahiplendirmek isteyen kişiyle ben konuştum, sanki kediyi
şirkette işe alıyormuşum gibi sorular sordum, neyse, içime sinince Havva ile
paylaştım, O zaten bayıldı hemencecik, o tarihten bu yana Mİ evin bir parçası
oldu. Evdeki tüm bireylerle farklı bir ilişki geliştirdi zamanla; Havva’yı çok
seviyor, sıklıkla yanında olmayı istiyor, esas önemlisi en çok güvendiği,
beraberken kendisini emniyette hissettiği kişi Havva. Benimle münasebeti ise
çok farklı: Sevilmek, okşanmak istediğinde gözlerinin ilk aradığı kişi benim,
düpedüz âşıkmış gibi davranıyor bana. Havva onu okşarken gurlaması sade,
yumuşak, mırıltılı, ben elimi dokundurduğumda ise daha gür, daha coşkulu. Zevkten
kükrüyor. Bu durum ilk önce Havva’nın dikkatini çekti, ardından metres/kaçamak
esprilerini yürürlüğe soktu sevgilim. Kumu temizleyen o, mama-su veren,
aşılarını damlalarını takip eden o, kısaca tüm çileyi Havva çekerken sefasını
süren benim Mi’nin. İtiraf edeyim ki ben de birazcık ona tutkunum galiba. Bu
arada Mustang’ten ödü kopuyor kedinin ama ölesiye de merak ediyor yaptıklarını,
hareketlerini, en çok da odasını.
Bir seneden biraz fazla zaman geçmiş bu yeni hanımefendinin
aramıza katılmasının üzerinden, peki ben ne yapıyorum arada bir, Havva’ya ya da
bir başkasına belli etmeden gizli gizli? Bazen açıyorum sahibinden.com’u,
sahiplendirilmek üzere bekleyen, siteye konulmuş başka kedilerin ilanlarına
bakıyorum. Ne için? Hiçbir sebebi yok, sadece bakıyorum. Eve ikinci bir kedi
alacak değilim, Havva bunu tüm şirinliğiyle teklif ettiği zamanlar takındığım
şedit yüzümle püskürtmüştüm O’nu. Eh, Mİ’den kurtulmak, ne bileyim, başka bir
kediyle takas etme gibi bir derdim de yok yani. (Takas dedim, sanki kedi
swinger’i gibi bir şey… Ulan yazarken aklımdan dahi geçmeyen şeyler
dökülebiliyor parmaklarımdan.) Böyle garip bir alışkanlık benimkisi. En iyi
arkadaşım Amerika’da hasarlı yatların satışa çıkarıldığı sitelere göz atıyor
sıkıldığında, 120,000$’lık yatların ufak tefek hasarlarla fiyatlarının onda bir
oranına düştüğüne bakıp, beş bin dolar nakliye ücreti ile Tuzla’ya tamire
götürmeyi, birkaç milyarlık masrafla Türkiye’deki rayicinden –ortalama
200,000£- satma hayalleri kuruyor, ben de kedi ilanlarına dalıyorum işte.
Neyse. Şair’in dediği gibi, “kimi saat köstek donanır, kimi peygambere inanır.”
Öyle işte.
Dün gece, saat 2am filandı, uyumamak için gene kedilere
dadanmışken şöyle bir ilana rastladım. İlan yok olur gider bir süre sonra, o
yüzden ekran görüntüsünü almak da şart diye düşündüğümden aşağıya koyuyorum.
Bir kedi ilanının açıklaması, insanı neden ağlatır? Gecenin
ikisinde, uyumamak için direnirken bozuk bir Türkçeyle, kötü bir imlayla
yazılmış bu açıklamaya denk gelmek nasıl hançer gibi saplanır insanın yüreğine,
insanı sarsar, alt üst eder böylesine?
Hamile iken göbeği moraracak kadar vahşice dayak yemesi mi?
Darbelerin şiddetiyle rahmindeki yavrucukları düşürmüş
olması mı?
Suç delillerini ortadan kaldırmak isteyen failler tarafından
soğukkanlı bir şekilde kedi ceninlerinin poşete konulup çöpe atılması mı?
Bunlar değil. Virgilius 45 yaşını iki ay sonra dolduracak,
46’ya adım atacak. Terentius, “Ben
insanım, insana ait hiçbir şey bana yabancı değil” diye bir laf etmiş 2200
sene önce, ben eli arttırıyorum, insana ait hiçbir orrrosspu çocukluğu bana yabancı
değil diyorum. Esfel-i safilin denilen hale
dönüşmesi çok kolay insanoğlunun. Hayatım insanın insana, insanın hayvana,
insanın doğaya, neticede insanın ötekine ve kendine yaşattığı cehennemi
görerek, işiterek, okuyarak, düşünerek geçti. Eski mesleğimin de özü buydu
zaten. Bir dünya krallığı için şeytana uyulabilir Macbeth’in yaptığı gibi, Lucretia’nın ırzına geçen Tarquinius’u şehvetiyle
yargılarsınız ya da sokak köpeğine tecavüz eden haplanmış serseriden mideniz
bulanır. Çocuğunu pedofillere satan anneyi de, öz
kızına 24 sene boyunca kilitli tuttuğu evinin bodrumunda tecavüz eden, yedi de
çocuk doğurtan Josef Fritzl’ı da derhal
aklınızdan çıkarmak ve unutmak istersiniz. Bozuk, çürümüş bir yiyeceği
ağzınızda çiğnerken allak bullak olur ve çabucak kusar ya da en iyi ihtimalle
tükürürsünüz ya, hani keşke yemeseydim diye iç geçirirsiniz, tıpkı öyle, bu
gibi olayları, haberleri öğrendiğinizde içinizden geçen cümlelerden biri de
şudur: ‘Keşke bunu bilmeseydim, okumasaydım,
duymasaydım.” Doğal olarak katilleri, dolandırıcıları, sapıkları,
manyakları, azgınları lanetler, sizden ve sevdiklerinizden uzak olmalarını
diler, bunun için dua edersiniz. Bu insanların sizin gibi yaşadıkları, hayatın
içinde kimisiyle metrobüste, kimisiyle markette, kimisiyle kafede yan yana,
aynı gökyüzü parselinin izdüşümünde, aynı bulutun altında aynı anda bulunmuş
olabileceğiniz düşüncesiyle ürperir, bu olasılığı dahi düşünmekten
ürperirsiniz.
Ama dediğim gibi bir yaştan, belli bir görgüden, yaşam
deneyiminden sonra artık şaşırmazsınız. Sadece “vay be, bunu da görecekmişim
demek” der, başını sallarsınız. Her korkunç hadise midenizin bulanma çıtasını maalesef/
maatteessüf bir nebze daha yükseltir. Ne yazık ki kirlenmek, yıpranmak, böyle
bir şey. Eski bir yazıda değindim letaif kavramı
vardı, eskilerin ifadesiyle güzellikten, zarafetten, incelikten alınan
lezzetlerle ilgili kalpte yer alan sensörlere letaif denirdi. Hacerül Esved
nasıl zamanla karardıysa, insan da kararıyor.
Dolayısıyla yukarıdaki ilanda beni ağlatan insanın yaptığı
değildi. Buraya kadar yazdıklarımı özetleyecek olursam, insan, hayvandır.
Acımasız, zalim, vicdansız yegâne hayvan. Yukarıdaki ilanda ise başka bir şey
vardı; tüm bu zulmün nesnesi olan kedinin tavrı. İlanda yazılanlara döneyim
şimdi, iki sene önce ya heveslerini almış ya da kısırlaştırmadıkları için
kızışmış miyavlamalarından bıkmış koca götlü ibneler tarafından sorumsuzca evden
atılmış, diğer kedilerle hemhal olduktan sonra doğal olarak hamile kaldıktan
sonra birileri tarafından şeytandan üstün başarı plaketi alacak tarzda zevk
için dövülmüş, bu arada taşıyamadığı ceninler kanlar içinde vücudundan çıkınca
yavrucukları poşete konulup atılmış, perişan halde sokak ortasında bırakılmış
bir kedi bu. Birisi veterinere götürmüş, ilanı veren kişi orada rastlayıp tedavisi
bittikten sonra alıp bahçesine koymuş ama kedi başka kedilere ve elinde poşet
olanlara saldırmış, sadece bir saat sonra ardından veterinere gidip kafesine
girmek istemiş. Ne var ki orada da diğer türdeşlerine, köpeklere ve gene poşetli
insanlara saldırmış. İlan sahibi alıp bahçesine götürdükten sonra tekrar
veterinerin kapısına gitmiş kedi, kafesine girmek için.
 |
| Ne kadar da benziyor Mİ'ye... |
İlanın başlığı, “Özel
Durumu Olan Kedi.” Bundan daha güzel, sarih ifade edilebilir miydi,
sanmıyorum. Zavallı kedinin yaşadığı travma onu özel kılıyor. Özel travmalı bir
kedi. Güvende hissettiği tek yerin kapalı bir kafes olması, arzusu hilafına
kafesin dışına çıkarıldığında da kendisini savunma içgüdüsü ve belki intikam,
belki onulmaz bir nefret, belki dinmeyecek bir öfke duyarak elinde poşet
taşıyan insanlara saldırması beni alt üst etmeye yetti. Yıkıldım düpedüz. Kelimelerin
içimdekileri anlatmaya yetmeyeceğini söylemekle yetineyim.
Bu yazıyı daha fazla uzatmak, hüzün pornosunu betimlemekten
farksız olacak, o yüzden devam etmeyeceğim. Ama söylemek istediğim birkaç şey
daha var.
Uğradığınız haksızlıklar yüzünden herkesten kaçtığınız, içinize
gömüldüğünüz zamanları hatırlayın.
Toplumun eziyetine maruz kaldığınızda, korku ve korunma
dürtüsüyle nasıl evinize, kurtarılmış adanıza sığındığınızı göz önüne getirin. Çıkmak
istemediğinizi.Ürktüğünüzü.
Kendi kafesinizi düşünün.
Hayatınızdaki poşetli insanları da. Onlara bakarken içinizden
geçenleri de.