5 Haziran 2017 Pazartesi

Hayvanlar Üzerine...

Evlenince blog yazmayı bırakacağımı mı düşündünüz yoksa? Elbette hayır: 20 mayıs günü Küçükyalı'daki nikah salonunda Havva ile evliliğimiz hukukî statü kazandı ve o günden beri beraberliğimiz devlet kurumları tarafından da onaylanmış halde. Değişik bir hal bu; Beni rahat ettirmek/hissettirmek için çırpındığını gördükçe mutlu olmaktan çok huzursuz oluyorum çünkü O'nun yanında olmak yetiyor bana, fazlasına ihtiyacım yok, hele ki kendini yormasına. Yıpranması daima üzmüştür beni. Birbirimizi bu kadar iyi tanıyınca kimse diğerine bir şey ispatlamak zorunda değil zaten, ben Havva'nın birlikteliğimizi nasıl pamuklara sarıp sarmalayacağını önceden de biliyordum, O'nu kucakladığımda yumuşacık kalbinin pır pır atacağını bildiğim gibi. O da benim gibi bir hayvanın kendi isteğiyle dizlerinin dibine gelip ayaklarına sürtüneceğini, yanı başından ayrılmamaya karar verdiğini biliyor. O insan-ı kâmil, ben evcil hayvan. Blogu okuyan hiç kimse ‘estağfurullah, o nasıl söz’ demeyecektir, kırk kişiyiz, birbirimizi biliriz.

İlk haftamızı geride bıraktıktan sonra kefir içmeyi özlediğimi söylemiştim Havva'ya, kronik bağırsak sorunlusu bir tip olarak kefirin bana iyi geleceğine dair epey dil döktüm. Kokusundan, ama daha da öncelikle canlı bir yaratık kümesince mayalanıyor olması düşüncesinden ötürü midesi bulansa da kabul etti, evimizin bulunduğu Fatih’te bu yaratığı aramaya başladık. Çok uğraştığımız söylenemez, evin hemen ilerisindeki şarküteriye uğradık bir akşam, nasıl soracağımı bilemediğimden tezgâhtarlara bir an suskunca bakarak bekledim, ardından “sizde kefir hayvanı var mı?” sorusu çıktı ağzımdan. İki tezgâhtardan biri soruyu çözemedi, diğeri kısa bir süre düşünüp elli metre ötede bir yer tarif etti, böylece kefir hayvanını oradan edindik; evet, yaklaşık bir haftadır canım Havva’m mayaladığı kefirden bana her gece bir bardak içiriyor, başlangıçta hissettiği iğrenti bir nebze azaldı bile.





Ben kefir hayvanı istedim ya, Havva da kedi hayvanı istedi eve. Evlenmeden önce de istiyordu zaten, yıllarca çocuk gibi baktığı güzeller güzeli kedisi mart ayında kuyruklu cennetine uçtuktan sonra daha da şiddetlendi bu arzusu. Kedileri ben de severim ama Havva gibi değil: Havva çocuğu gibi davranıyor kedilere, küfür ettiğimde filan yüzü düşüyor.  Neyse, internetten baktık ettik, bir kedi bulduk nihayet: Üç yaşında, dişi, yumuşak huylu, sevgi manyağı güzel bir kedi. Cumartesi günü Havva ile beraber Kartal’a gittik, yaşadığını evden paketleyip kendi evimize taşıdık hayvanı. Uzun ve meşakkatli yol, yeni ev, yeni eşyalar, yeni insanlar derken kayda değer bir travma geçirdiğini söylemek mümkün, her ne kadar ürkekliği devam etse de iki geceyi atlattı ve toparlıyor kendini. Narin bir hayvan. Gene de Havva terapisi ile düzeleceğini görmek zor değil.

Havva’nın oğlu, (bir ara onu Habil diye adlandırmaya niyetliydim ama hayır, o kadar da naif değil: Mustang ismi uygun. Son kararım.) dün geceye dek anneannesinde kalıyordu; gittiği okul ve derslerini toparlamak için. Aramıza dün gece katıldı. Böylece evdeki hayvan popülasyonunda bir artış daha oldu: 16 yaşında, çene altı top sakallı, ergen, korkunç derecede ergen bir hayvan. Nasıl kedi evimize gelir gelmez bulduğu en korunaklı yer olan kanepe arkasına sinip saatlerce oradan çıkmadıysa, Mustang eve geldiğinde de ben sindim, çalışma odasındaki koltuğa oturdum ve zorunlu olmadıkça kalkmadım oradan. Yirmi saniye aralıklarla ‘ANNNNNEEAAAA!!!’ şeklinde anıran bir mustang ile nasıl bir hayat süreceğim, gerçekten bilmiyorum. (Kedi de korkuyor mustangten.)

Yalnızlığı en belirgin alamet-i farikası olan ben (öküz) şimdi bir at, bir kedi, bir kefir ve bir melek ile yaşamak zorundayım.

Daha da acıklı olan şüphesiz Havva’nın durumu: evde idare etmesi gereken dört hayvan var! Derdi bitmiyor kadıncağızın…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Tarihe Yorum Düşmek Senin Ne Haddine?!