Evlenince blog yazmayı bırakacağımı mı düşündünüz yoksa?
Elbette hayır: 20 mayıs günü Küçükyalı'daki nikah salonunda Havva ile
evliliğimiz hukukî statü kazandı ve o günden beri beraberliğimiz devlet
kurumları tarafından da onaylanmış halde. Değişik bir hal bu; Beni rahat
ettirmek/hissettirmek için çırpındığını gördükçe mutlu olmaktan çok huzursuz
oluyorum çünkü O'nun yanında olmak yetiyor bana, fazlasına ihtiyacım yok, hele
ki kendini yormasına. Yıpranması daima üzmüştür beni. Birbirimizi bu kadar iyi
tanıyınca kimse diğerine bir şey ispatlamak zorunda değil zaten, ben Havva'nın
birlikteliğimizi nasıl pamuklara sarıp sarmalayacağını önceden de biliyordum, O'nu kucakladığımda yumuşacık kalbinin pır pır atacağını bildiğim gibi. O da benim
gibi bir hayvanın kendi isteğiyle dizlerinin dibine gelip ayaklarına
sürtüneceğini, yanı başından ayrılmamaya karar verdiğini biliyor. O insan-ı kâmil,
ben evcil hayvan. Blogu okuyan hiç kimse ‘estağfurullah,
o nasıl söz’ demeyecektir, kırk kişiyiz, birbirimizi biliriz.
İlk haftamızı geride bıraktıktan sonra kefir içmeyi
özlediğimi söylemiştim Havva'ya, kronik bağırsak sorunlusu bir tip olarak kefirin
bana iyi geleceğine dair epey dil döktüm. Kokusundan, ama daha da öncelikle
canlı bir yaratık kümesince mayalanıyor olması düşüncesinden ötürü midesi
bulansa da kabul etti, evimizin bulunduğu Fatih’te bu yaratığı aramaya
başladık. Çok uğraştığımız söylenemez, evin hemen ilerisindeki şarküteriye
uğradık bir akşam, nasıl soracağımı bilemediğimden tezgâhtarlara bir an suskunca
bakarak bekledim, ardından “sizde kefir
hayvanı var mı?” sorusu çıktı ağzımdan. İki tezgâhtardan biri soruyu
çözemedi, diğeri kısa bir süre düşünüp elli metre ötede bir yer tarif etti,
böylece kefir hayvanını oradan edindik; evet, yaklaşık bir haftadır canım Havva’m
mayaladığı kefirden bana her gece bir bardak içiriyor, başlangıçta hissettiği iğrenti bir nebze azaldı bile.
Ben kefir hayvanı istedim ya, Havva da kedi hayvanı istedi
eve. Evlenmeden önce de istiyordu zaten, yıllarca çocuk gibi baktığı güzeller
güzeli kedisi mart ayında kuyruklu cennetine uçtuktan sonra daha da şiddetlendi
bu arzusu. Kedileri ben de severim ama Havva gibi değil: Havva çocuğu gibi
davranıyor kedilere, küfür ettiğimde filan yüzü düşüyor. Neyse, internetten baktık ettik, bir kedi
bulduk nihayet: Üç yaşında, dişi, yumuşak huylu, sevgi manyağı güzel bir kedi.
Cumartesi günü Havva ile beraber Kartal’a gittik, yaşadığını evden paketleyip kendi
evimize taşıdık hayvanı. Uzun ve meşakkatli yol, yeni ev, yeni eşyalar, yeni insanlar derken kayda değer
bir travma geçirdiğini söylemek mümkün, her ne kadar ürkekliği devam etse de
iki geceyi atlattı ve toparlıyor kendini. Narin bir hayvan. Gene de Havva terapisi ile düzeleceğini görmek
zor değil.
Havva’nın oğlu, (bir
ara onu Habil diye adlandırmaya niyetliydim ama hayır, o kadar da naif değil:
Mustang ismi uygun. Son kararım.) dün geceye dek anneannesinde kalıyordu;
gittiği okul ve derslerini toparlamak için. Aramıza dün gece katıldı. Böylece
evdeki hayvan popülasyonunda bir artış daha oldu: 16 yaşında, çene altı
top sakallı, ergen, korkunç derecede ergen bir hayvan. Nasıl kedi evimize gelir gelmez
bulduğu en korunaklı yer olan kanepe arkasına sinip saatlerce oradan
çıkmadıysa, Mustang eve geldiğinde de ben sindim, çalışma odasındaki koltuğa
oturdum ve zorunlu olmadıkça kalkmadım oradan. Yirmi saniye aralıklarla ‘ANNNNNEEAAAA!!!’
şeklinde anıran bir mustang ile nasıl bir hayat süreceğim, gerçekten bilmiyorum.
(Kedi de korkuyor mustangten.)
Yalnızlığı en belirgin alamet-i farikası olan ben (öküz) şimdi bir at,
bir kedi, bir kefir ve bir melek ile yaşamak zorundayım.