Tam on yıl olmuş bu blogu açalı. Polente önermişti o
vakitler, zavallı kızcağız bira masalarındaki uzun gevezeliklerimden nasıl bezdiyse
artık, ‘sen bir blog açsana, hem okuyanın
da olur’ demişti. Blogun ne olduğunu bilmediğimden, O’na sorup öğrenmiştim
nasıl yapacağımı. Aslına bakarsanız anlatacak şeylerim vardı. Zamanla yazmaya,
sonra okunmaya alıştım, derken hayatımın bir parçası oldu, bu parça büyüdü,
kocaman oldu. Bazen azgın bir tiranozorun öfkeli gölgesine, bazen gözü yaşlı
bir timsahın hallerine büründüm burada, susuzluktan kavrulan bir kedi yavrusunun
ağlayışını da, sırtlanların yavşak kahkahasını da yansıttım satırlara. Yavaş
yavaş büyüdüm bu arada. Yaşım ilerledi. İnsan olmanın gerekliliğini duyumsadım,
insan-ı kâmile dönüşmek çok uzak olsa da, bari o gayenin yolunda yürüyeyim
dedim kendi kendime. Hayır, tabii ki böyle bir şey demedim, zaten bu kişinin
kendine söyleyebileceği, tasarlayabileceği bir şey değil; ne var ki büyümek,
olgunlaşmak demek. Belki de bir kaplumbağaya dönüştüm: Yaşlı, sakin, zararsız, nispeten
daha dingin.
On sene olmuş. On sene evvel, geleceğe dair hayallerim
vardı; garip garip beklentiler, tahminler. Kırk yaşıma geldiğimde öleceğimi
düşünüyordum – hatta içten içe bunu diliyordum- söz gelimi, çevresindekilerin hayranlık duyacağı
biri olacağımı sanıyordum öte yandan. Çevremde bir sürü insan bulunsa da her
daim yalnız kalacağımdan şüphem yoktu, karakterimin alamet-i farikası olarak.
Statüm yükselecekti, işimde güçlü ve önemli bir figür olacaktım. Ailem
beklentilerini karşılamadığım için muhtemelen benden memnun kalmayacak, ama
kişiliğim ve duruşumla çocuklarıyla gurur duymaktan kendilerini
alıkoyamayacaklardı. On sene evvel çok kadın, az duygu vardı; sevdiğim,
güvendiğim insan sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi.
On sene sonra, bugün, hayat çok başka bir sahnede ağırlıyor
beni, umulmadık bir senaryo yazılmış hakkımda. Buna kader diyoruz. Yukarıda kabataslak
yazdığım tahminlerin, hayallerin hemen hiç biri isabetli olmamış gördüğüm
kadarıyla. Yalnızlık ve yalnız kalma tutkusunu kişisel bağımsızlıkla tevil eden
ben, ansızın başına gelmiş ilahî lütuf nev’inden bir aydınlanmayla Havva’yla
yaşamak, ölmek, haşrolmak istiyorum artık. Ölüm uzak olsun bana, Havva ile
beraberim çünkü. Statüm yok edildi, kariyerim bitirildi, artık güçlü ve önemli
bir figür değilim, bir işim bile yok. Yirmi yıllık çalışmam açıkça gasp edildi
ve bunun sebebini bile bilmiyorum. Ailem evlilik ve düzgün bir hayat kurma
yönünde beklentilerini karşılamaya tam adım atmışken, birden dibine düştüğüm bu
uçurumda bana bakıp gurur duyuyorlar mı, bilemiyorum.
Tamam, all the Word is
a stage, buna şüphe yok, lakin kader adını verdiğimiz bu tuhaf senaryonun bu
kadar zigzaglı olmasını hakikaten ummuyordum. On yıl önce kendime dair
beklentilerim ve sahip olduklarım yok olup gitti, ihtimal vermediğim değişimler,
sarsıntılar yaşandı ve o vakitler benim için hayali bile uzak şeylere sahibim
şimdi, sımsıkı sarılmış halde.
19 Ağustos’ta açığa alındım çalıştığım kurum tarafından. Ne
olup ne bittiğini bile anlayamamış, salak mode’a girmiştim günlerce. 1 Eylül’de
de KHK ile ihraç edilince düştüğüm koca boşluğu ifade edebilmem imkânsız. Sanki
canınız yanar ama hissedemezsiniz ya, öyle işte, lokal anestezi ile uyuşturulmuş
bir organınızı bıçakla deşilirken izlediğinizi farz edin, içine düştüğünüz
dehşet sizi delirtecek gibidir ama acı duyamazsınız o an, durumum buna benzedi
günlerce. Anestezi etkisinin geçmesi, gelen sorularla hızlanıyor; bu sorular
hayatın gerçekleri: babam sorar, arkadaşım sorar, Havva sorar, davalar için vekâlet
verdiğim avukat bile sorar: Evlilik ne
zaman?
On sene önce Kirilov gibi bir
adam olmamın nedeni şuydu: Hayatımı kendi çizdiğim küçük sınırlarda, diğer
değişkenlerden bağımsız yürütebiliyordum. Ve tıpkı Kirilov gibi mutsuzdum da,
but it was OK. Şimdi, kusursuz mutluluğu kendisine sarıldığımda dünyayı gerisin
geriye itmeye hazır bir kadının yumuşacık kollarında bulmuşken, sahip olduğum
herşeyi, geleceğimi, gücümü yitirdim birden.
On yıl çok uzun bir süreymiş.
Not: Adam olduğumu sanmayın sakın. 19 Ağustos’ta açığa
alındığım gece, işlemlerin sonunda lojman daireme geçtiğimde kendime söz
verdim; bir daha kesinlikle alkol almayacağım, düzenli olarak namaz kılmaya
başlayacağım diye. Başıma gelenlerin by definition Tanrı’nın bilgisi ve onayı dahilinde
olduğuna şüphem yok, kendime bu yönden de çeki düzen vermeliyim dedim. Dua
eksilmiyorsa dudaklarımdan, ahlaki olarak ben de kendi payıma düşeni yapmalıyım
diye düşündüm. O günden beri alkol yok, namaz var. Ama malzeme aynı: Geçen gün
camiye gittiğimde numaralı ayakkabılıklar arasında ayakkabımı nereye koyacağıma
bakınırken 31’i aradı gözlerim, hemen uzandım oraya, doluydu. Geri çekilip
nereye koyayım diye öteki numaralı kutulara bakındım, sırıtarak doğruca 69’a
gittim sonra. Evet, 43 yaşına gelmiş kütüğümün itiyadı sürüyor bende.