Hayatın her ne olursa olsun devam edebilmesi en büyük
mucize. Güneş doğudan doğmaya devam ediyor, elektronlar atom çekirdeğinin
etrafında dönmeyi, kediler miyavlamayı, hamamböcekleri üremeyi, insanlar kavga
etmeyi ara vermeksizin sürdürüyor. Mucize derken, iyi bir şeye atıfta
bulunuyormuşum gibi gelebilir, aslında olumlamak ya da olumsuzlamak niyetinde değilim,
sadece söylüyorum, öylesine. Öylesine
yaşadığım, öylesine konuştuğum, öylesine öfkelendiğim, öylesine sevdiğim gibi,
mucize olduğunu ifade ettiğim bir olgu hakkında da öylesine duygular içindeyim.
Bu aralar sıklıkla duyduğum Çinlilerin şu tuhaf değişlerinden birini, ‘ilginç
zamanlarda yaşayasın’ kötü dileğini
dibe batmış halde tecrübe ediyor herkesçikler ama ben oturduğum yerden şaşırma
yetimi kaybetmiş şekilde öylesine bakıyorum olan bitene. Heyecan is no more.
Merak duygusu, öğrenme isteği hep var ama onu giderene kadar sürüyor, ardından
gene donuk bir hal. Bilmekle ne olacağını da soruyorum kendime… Cevap kişisel
tatmin ve ukalalık için yeni bir fırsat, hepsi bu.
Endişelerim var. Kendime dair, ailem, kardeşim, sevdiklerim,
daha büyük dairede insanlar hakkında kaygılarım. Sonra bakıyorum ki neredeyse
tamamı sağlık-hastalık-ölüm sarmalında yer alan endişeler bunlar. Başka bir şey
değil. Bunların dışında hiçbir şey beni şaşırtamıyor. Hani, Björk, şarkıda “I’ve seen it all” diyor ya, ben de o hesap yeterince
şaşırdığıma, beni şaşırtacak bir şey kalmadığına iyiden iyiye inanmaya
başladım. Bu bir tür inanç eksikliği veya inancın kaybolması gibi bir şey. (Meselenin
Tanrı’ya ilgisi yok) Bir şeyler olacak diye heyecanım olmadığından o şeyin vuku
bulmayacağına dair endişem de yok, hayal kırıklığına da uğramıyorum bu yüzden. Bu
aşamaların herhangi bir basamağında bilinçli bir tutum aldığımı sanmayın,
hayır, irade dışı olan bir süreçte bahsediyorum. Hiçbir beklentide değilim,
hayallerim yok, isteklerim de. Dedim ya, sağlık-ölüm-hastalık dışında bir
endişem yok. Söz gelimi zengin olmak gibi bir hayal kurmuyorum, yüksek makam
hırsım zaten hiç olmadı, bu yüzden statü/pozisyon gibi bir şey de yok
rüyalarımda. Bu yaştan sonra âşık olamam, yeni bir aşka yelken açamam. Hiçbir kadına
(misigonist demeyin hemen ya) o kadar değer atfedemem. Tek tük arkadaşlarıma
bile zor tahammül ederken, yeni dostluklar da kuramayacağı biliyorum.
Dolayısıyla bir kadını sevemeyeceğim gibi genel yaklaşımla insanlarla
arkadaşlık ilişkisine de giremem. Çok sevilen biri olmak? Hadi canım, insanlar beni
sevmezler, doğaya aykırı bu, bana karşı tek duygu merak, çünkü onlara değişik
geliyorum. Sevilme kaygım olsa annemin son zamanlarda çok fazla yinelediği ‘çatal
dilli tombul yılan’ olmaktan da vazgeçmeliyim, panda taklidi yapmalıyım. Ben ve
taklit? Hah!
Dün rütbe terfi sınavının yazılısına girdim, evet, tiyatro bu sene de devam ediyor. Haftaya mülakat var Ankara’da,
oradaki eğlencenin geçen yıl yaşanandan farklı olmayacağına eminim. Yazılıya
girdiğim salonda takım elbise giyen tek kişi bendim, diğerleri kot ya da
kanvasla gelmişler. İşin komiği kendilerince hala bir şeylerin değişeceğini
umduklarından çalışmışlar da, bense birkaç genel kültür sorusu dışında her şeyi
onlardan kopya çektim, çünkü tek bir kelime dahi açıp okumadım mevzuatı. Onlar
bana takıldılar kıyafetim yüzümden, bense onlarla dalga geçtim hala bir
beklentileri olduğundan. Başkalarının protestosu giyim kuşamla, benimkisi
umarsızlıkla gösteriyor kendini. Mülakatta umarım beni tahrik etmezler çünkü
iki dirhem bir çekirdek giyinmiş bir adam çatal diliyle başını derde sokabilir
orada.
Blogu neden mi boşladım? Bu yazıyı yazmak da, birinin
okuması da çok sıkıcı çünkü.
Hayat devam ediyor. Her şeye rağmen, bir mucize nev’inden.
Ben de. Kişisel bir distopya misali.
Bir şey bekliyorum sanki.
Öylesine…