26 Nisan 2011 Salı

Ortadoğu'daki Halk Ayaklanmaları Üzerine... (Ya da "Öfkeyi Başka Başka Şeylere Yansıtmak İçin Blog Yazısı Yazmak)

(Çok gerginim, içimden sürekli birileriyle ağza alınmayacak küfürleri tükürükler saçarak tartışıyorum, yerimde duramayıp yaka paça itip kakıyorum onları, gene de yetmiyor ve o kişileri kemiklerini kırarcasına pataklamak, dişlerini dökmek istiyorum. Bunları yapabilmem için şartlar uygun değil, tümüyle benden bağımsız bir konjonktür var, bu yüzden onlarla içimden kavga ediyorum zaten. O kişilerin ağzına sıçma meselesi ‘şu an için’ mümkün olmadığından rahatlamak için herhangi bir konuda kavga eder gibi yazmam lazım, hiddetimi yönlendirip rahatlamak için buna ihtiyacım var.)


Tunus’ta başlayan halk ayaklanması kıvılcımı, hakim güç tarafından kontrol altına alınamayınca mevcut diktatörün ülkeden kaçmasıyla sonuçlanan bir yangına dönüştü; Heraklitos’un biricik aşkı olan ateş dünya üzerindeki en güçlü fiziksel varlıktır, durdurulamaz, önüne set çekilemez, bir başlarsa nerelere gideceğini kestirmek mümkün değildir. Yakar ve yok eder. Toplumsal hareketler de böyledir, Tunus’tan Mısır’a sıçradı isyan gösterileri, derken Basra Körfezi’nin bokundan boncuk çıkan şeyhlerinin sahibi olduğu küçük şeyhliklere, ardından Libya’ya, Yemen’e… şimdilerde ise Suriye yangın sırasını savıyor. Tanklar, askerler, barikatlar, Molotof kokteylleri, taşlar, plastik mermiler, duruma göre gerçek mermiler, pankartlar, sloganlar vs. derken ortalık şiddet görüntülerinden, kandan, kavgadan, “devrim şehidi adaylarından” geçilmiyor. Ve tabii despotlar kudretlerini sonuna kadar kullanıp konumlarının zarar görmemesi için çabalıyorlar. Elbette kaybedecekler, çünkü dediğim gibi yangın durdurulamaz.


Bu insanlar ne istiyorlar? Canlarını ortaya koyup topların tüfeklerin karşısına çıkarak sokakları can pazarı haline getiren, büyük çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu bu kalabalıkların derdi ve talepleri nedir? Çok basit, çok net ve alengirli kıvırmalara dalmadan yalın bir şekilde ifade edilecek olursa;


1- Diktatörler tarafından yönetilmeye karşılar, seslerini duyurmak, istedikleri kişiler tarafından idare edilmek, yani demokrasi istiyorlar.


2- Tüm otoriter rejimlerin doğasında var olan toplumu sürekli takip etme, denetleme, kontrol altında tutma, izleme ve yasaklama gibi reflekslerin mağduru olmaktan bıktıklarından özgürlük istiyorlar.


Hiç süslemeden ifade ettiğim bu iki taleple çıkıyor yangın. Son derece haklı talepler olarak da görülüyor ilk bakışta, demokrasi ve özgürlük arayışı. Bu konuda örnekler de var karşılarında, Batı Dünyası. “Biz de onlar gibi olmak istiyoruz!” diye harlıyor alevler, yanarken. Ortadoğu’daki halk ayaklanmalarına karşı Batı’nın yaklaşımı da aslında aynı çizgide ele alınabilir; “Sizleri destekliyoruz, değişim taleplerinizde ve bu uğurdaki savaşınızda arkanızdayız, evet, bizler gibi, en azından bize benzeyenler gibi olun!”


Aklı başında okuyucu artık bu postun hangi çizgide devam edeceğini tahmin edebilir. Hoşlanmayacağını düşünüyorsa hiç zaman yitirmesin buralarda.




İlk talebi ele alalım; demokrasi. Sezai Karakoç’un o enfes şiirinde geçen “Hükümdarın hükümdarlıkları için halka yalvardığı/ Ama gene de eşsiz zulümler işlediği vakitlere erdim/ Bunu bana söylemediniz” mısralarına konu olan demokrasi, ahlaksızlığın ve cahilliğin en üst, en ileri noktasıdır. Bu illüzyonist yönetim biçimine dair birkaç şey yazayım:


a) Demokratik bir seçimle iktidara gelen (her kim olursa, hangi siyasi görüşe sahipse, ne tür bir çevreden çıkarsa çıksın fark etmez) mutlaka oligarşik bir şekil alır. Derhal kendi kurumlarını, zenginlerini, güç odaklarını yaratır. Bu güç odakları idarenin güdümünde büyürler ve her halükarda kendi varlıklarını sürdürebilmek için idareye destek olurlar. Demokratik rejimde iktidar, yarattığı zenginlerin kapitaliyle, kamuoyuna yönlendiren basın gücüyle toplumu sürekli manipüle eder; rakiplerine gözdağı verir ve onların (haklı ya da haksız) muhalefetine tehditle, baskı ile direnir, karşı koyar. Oligarşik süreç uzarsa, yani güya demokratik iktidar tekrar tekrar hükümette kalırsa, bunu diktatörlük takip eder. Kimseye ihtiyaç duymayacak hale gelen iktidar, Korkunç İvan’ın Boyarları’ı yok etmesi gibi artık yarattığı küçük canavarları da ortadan kaldırır.


b) Bu kadar açık yazmama karşın, çoğu zaman kimse meseleyi böyle göremez, demokrasinin mide bulandırıcılığı buradadır. Her şeyin başında demokrasiye göz bağlayıcı bir ahlaki renk verilmiştir, “halk için, halk iradesi, halkın istediği” gibi ifadelerle süslenen bu sistemde ezilen, boyun eğdirilen, sindirilen gene halktır. Demokratik bir rejimde iktidar, baskı uyguladığı kesimlere bunu halkın talebi doğrultusunda, kendilerine halkın verdiği güçle yaptığını söyler, aslında ezen, çiğneyen kendisidir.


c) Şiddetin ve baskının en mide bulandırıcı şekli, bunu yaparken arada bir ödüllendirmektir, böylece bahşedilen kimi haklarla ya da mükâfatlarla kendilerine uygulanan siyasi terörün, gaddarlığın farkına varmaz insanlar. Ezildiklerini anlayamazlar. Bir kedim vardı bir zamanlar, çok severdim ama manyağın önde gideni olduğumdan havalara fırlatır, arka ayaklarından tutup savurur, üzerine basardım sıkıldığımda. Daha neler neler yaptım ona, Allah affetsin. Sonrasında benden kaçarken güzel sözlerle yanına yaklaşır, boynunu ensesini kaşımaya başlar, ıslak mamasını da önüne koyduğumda her şeyi unuttururdum ona. Kucağıma alır, biraz oynar, ardından sırf psikopatlığına elektrik süpürgesiyle korku show’larına başlardım. Çaresiz, zavallı bir haldeydi. Demokratik toplum diye tarif ettiğimiz şey bundan farksızdır, insanların birazcık başı okşanınca kendilerini iyi hissetmek üzere terbiye edilmiş hayvanlara dönüştürüldüğü bir sistemdir o.


d) Demokraside halk, neredeyse hiçbir zaman neye oy verdiğini bilmez. Ne için oy verdiğini bilmez. Oy vermesine tesir eden sebepler ya seçime giren bir liderin karizmatik duruşu ve tavırlarıdır, ya bir başka liderin tütün fiyatlarına dair vaatleri gibi tamamen özel çıkarıdır, ya yakışıklı- genç olması, ya da bireylerin kendilerinin dahi sorgulamadıkları ideolojik yaklaşımlarının şekillendirdiği reflekslerdir. Bunların hiçbirisi “yüksek demokratik idealler” kavramının içini doldurmaya yetmez. Kaldı ki oy verme, her zaman iş işten geçtikten sonra kendisine sıra gelen bir prosedür olur, yani demokratik seçimle başa gelen iktidar dört sene boyunca dilediğini yapar, dört senenin sonunda “artık” bunu onaylayıp onaylamayacağı sorulan halk, sandığa gider. Aslında köprünün altından çok sular akmıştır o oy verme anına kadar.


Dört tane madde saydım Arap ülkelerinde ayaklanan insanların istediği demokrasinin benim açından nasıl görüldüğüne dair, dört tane daha sayarım ama yeter diyorum. Demokrasi bu işte. Bitmez tükenmez gibi görünen, sonsuza kadar hüküm süreceği düşünülen diktatörlerin zulmüne isyan eden Ortadoğu halklarının istediği, uğrunda hayatlarını tehlikeye attıkları demokrasi, son planda Batı’da da aynıdır, “miş gibi” yapıp bizimki misali arada kalmış ülkelerde de. Doğasında sezdirilmemeye çalışılan aptallık, pohpohlanıp övülen cahillik ve PR birikimiyle insanların canına okuyan ama bunu fark ettirmeyecek derece ustalaşmış bir tiranlık saklıdır.


Alkışlıyoruz, Arapların demokrasi taleplerini… Mutluyuz onlar için, seviniyoruz, “nihayet uyandılar!” diyoruz. Oh ne güzel.


Şimdi bir noktayı açıklığa kavuşturayım. Birilerine bir şey anlatırken yanlış anlaşılmaktansa, taşlara, duvarlara, kuşlara böceklere konuşmayı tercih ederim, o yüzden size bir şans daha verip konuyu açımlamaya (açımlamak ne ya?) girişeceğim. Yok, gene de anlamamaya kararlıysanız pılınızı pırtınızı toplayıp gidin bu blogtan.


İnsanın en önde gelen vasfı, itaatsizliktir. Otorite ve hegemonyanın her türü, her biçimi insanlık dışıdır, öyle ki boyun eğen kişi, insanlığından çıkmış olur. İsyan duygusu, tanrının kendi ruhundan Âdem’e üfleyip can verdiği an başlar, tanrının ruhuyla donatılmış Âdem’in cennetin ortasında bir eli yağda bir eli balda yaşarken (tanrı gibi bağımsız ve başına buyruk davranarak) söz dinlemeyip isyan edebilmiş olmasının başka açıklaması yoktur zaten. İnsan tanrıya bile “ben benim, sen de sensin” diyebilme hakkını kendisinde görür, olarak tüm dini veya geleneksel öğretilerde vurgulanan “kul” olma vurgusu da hep bu hakikatin karşısına çıkartılır. Ne enteresandır ki hümanizm ile tetiklenen modern çağ sürecinde insanlar tanrıyı bilmem kaçıncı kez terk etmişler, onun hükümranlığını reddedip evrenin odağına insanı, ilâhi olanı değil insanî olanı koymuşlar ancak bu defa da insanüstü olana boyun eğmeyi bırakıp insanlara kölelik etmeye başlamışlardır. Tanrıya/ tanrısal olana itaatsizlik gösterip ardından daha düşük konumdaki bir başka kuruma itaat ederek bunu kabullenme sürecinin başlangıcı olan hümanizme Kaliyuga’nın kontak anahtarı gözüyle bakabiliriz. Bu konuda seneler evvel alıntıladığım, Thomas Paine’in “Sağduyu” adlı eserinde geçen bir pasajı buraya koymakta fayda var:


(…)

“İsrailoğulları Medyenliler tarafından zulme maruz bırakıldığında, Gideon, Medyenlilere karşı küçük bir ordu ile harekete geçmiş ve ilahi yardım sonunda zafer onların lehine gerçekleşmişti. Yahudiler bu zaferden memnun olmuş ve zaferi Gideon’un üstün yönetimine hamlederek onu kral yapmaya karar vermiş ve şöyle demişlerdi: “Üzerimize sen hâkim ol! Sen ve senin oğlun ve senin oğlunun oğlu!” İşte bu ifadede gerçek anlamıyla bir günaha teşvik vardı. Sadece yalın bir krallık değil, hem de ırsî olanı teklif edilmişti. Ancak Gideon Allah’a tam bir teslimiyetle şöyle cevap vermişti: “Ne ben, ne de oğullarım sizi yönetecek. SİZİ ALLAH YÖNETECEK” Hiçbir söz bundan daha açık olamazdı. Gideon onların haysiyetlerini kırmadı, ama o konuda istediklerini vermeyi de reddetti. Kendisine yönelik uydurma şükran beyanlarını da kabul etmedi. Aksine, bir peygambere yakışır bir şekilde, “Hâkimiyete Layık Olana” karşı sevgilerini azaltmalarından dolayı onları sorumlu tuttu.

Bu hadiseden yaklaşık 130 yıl geçtikten sonra, Yahudiler gene aynı hataya düştüler. Putperestlerin kâfirce adetlerine karşı Yahudilerde olan özlem, hesap edilemez bir seviyedeydi. Fakat durum her ne kadar böyle idiyse de, Samuel’in iki oğlunun, -ki onlar bir takım dini olmayan/seküler mülahazalarla iş başına getirilmişti- suiistimalleri hakkındaki iddiaların ortaya çıkması üzerine, haşin ve şirret bir tarzda Samuel’e gelerek şöyle dediler: “Bak, sen yaşlısın ve oğulların senin yolundan yürümüyor, şimdi bize diğer milletlerde olduğu gibi aramızda karar verecek bir kral bul.” İşte burada onları harekete geçiren şeyin kötü bir şey olduğunu, yani onların da diğer milletler (yani putperestler) gibi olabileceği yolundaki düşünceleri olduğunu gözlemliyoruz. Hâlbuki israiloğullarınca gerçek zafer, mümkün olduğunca putperestlere benzememekte yatmaktadır. Fakat Samuel’i rahatsız eden esas şey, onların “ bize aramızda hükmedecek bir kral ver” şeklindeki sözleri idi. Samuel Tanrıya dua etti, Tanrı’da Samuel’e şöyle cevap verdi:
“İnsanların sana söylediklerine kulak ver, çünkü onlar gerçekte seni değil, beni reddettiler. BU DURUMDA ARTIK BEN ONLARI YÖNETMEMELİYİM. Ta o günden beri yaptıklarına bakıldığında, nasıl onlar aynen bugün olduğu gibi Mısır’ın dışında benzer şekilde hareketler etmişler, nasıl beni terk edip başka putlara hizmet etmişlerse aynı şeyi sana da yaptılar. Bu yüzden sen şimdi onların sözüne kulak ver. Yalnız ciddiyet ve vakarla onları protesto et ve kralın hükümdarlık etme tarzını göster.”


Samuel Tanrının bütün sözlerini kendisinden bir kral isteyen insanlara aktardı ve şöyle dedi: [buradaki parantezler bana değil yazar Thomas Paine’e ait]

“Size hükmedecek kralın idare tarzı şöyle olacaktır; Oğullarınızı alıp kendisi için savaş arabalarında ve at bakıcısı olarak kullanacak, bir kısmını arabalarının önünde koşturacak, (bu tanımlama bugün insanları etkileme yolları ile örtüşür) taburlar ve bölükler üzerine reis tayin edecek, tarlalarını ekmek, ürünlerini hasat etmek, savaş araba ve aletlerini imal etmek için onları kullanacak. Şekerlemeler yapmak, aşçı ve ekmekçi olmak üzere kızlarınızı götürecek (bu durum kralın uygulayacağı baskıyı gösterdiği kadar, masraf ve lüksü de ifade eder) tarlalarınızın ve zeytin depolarınızın en iyilerini alacak, onları kendi hizmetçilerine verecek. Tohumlarınızın ve üzüm bağlarınızın onda birini alacak ve onları kendi memurlarına ve hizmetçilerine verecek. (Bu ifadelerden anlaşılmaktadır ki, rüşvet, irtikâp, adam kayırma, kralların vazgeçilmez kötü alışkanlıklarındandır.) Hakeza erkek ve kadın hizmetkârlarınızın onda birini, en iyi görünümlü gençlerinizi ve merkeplerinizi alacak, kendi işinde çalıştıracak, koyunlarınızın onda birini alacak ve sizler onun hizmetçisi olacaksınız. Ve işte o gün, sizler seçtiğiniz o kral yüzünden ağlayıp sızlayacaksınız. FAKAT TANRI O GÜN SİZİ İŞİTMEYECEK.” (Kitab-ı Mukaddes, 1. Samuel, 8. bölüm)

(…)


“İnsanın asıl erdemi itaatsizliktir” diye haykıran Oscar Wilde’a sormak isterdim, bu pasaj hakkında ne düşündüğünü. Otorite olarak Tanrıyı değil, bir insanı, hem de putperestlerinki gibi bir kralı isteyen İsrailoğulları sadece önünde diz çökecekleri hükümdarı değiştirmek istiyorlardı, özgür olmak değil. Gene Rousseau’nun o herkesin bildiği meşhur deyişini bu bağlamda anımsayacak olursak meseleyi daha net ve açık görebiliriz. “İnsanoğlu özgür doğar, ama her yerde zincire vurulmuştur.” diye buyurduğunda, cümlenin ilk yarısının ne kadar doğru, ikinci yarısının ise saptırılmış ve gerçeği yansıtmayan bir nitelik gösterdiğini fark edebiliriz; insanlar özgür doğarlar doğmasına, ama kendilerine boyun eğecekleri bir otorite ararlar. Çünkü özgür kalamazlar, özgürlüğe dayanamazlar, bunun düşüncesi bile ürpertir onları ve bağımlı, bağlı, ezik olmayı isterler. Kısaca, bir yandan sürekli kendisine yeteceğini düşünen, rüştünü ispat ettiğini iddia eden ergenler gibi davranıp her defasında aynı hataları tekrar tekrar işlemekten başka bir şey değildir insanoğlunun tarihi… Özetlemek gerekirse, otoritenin aldığı tüm şekiller, ister monarşi, ister oligarşi, ister demokrasi ya da despotluk olsun, hepsi, tamamı insanlık dışı, insana karşıdır. İnsanın birine isyan edip ötekine sarılmasında ise sadece aptallıkla açıklanabilir, kendi erdemini ve değerini foseptik çukuruna atarak evcil ve uysal bir hayvan olarak yaşamayı kabullendiğini görebilmek için fazla zeki olmaya gerek yok.


Özgürlüğü farklı bir açıdan irdelemeye başlayayım şimdi. Hareket serbestliği, özel hayatın gizliliği, ifade ve iletişim özgürlüğü, düşünce hürriyeti vs. gibi gündelik hayatta istenen “kısıtlanmama” hali anlamında, Ortadoğu’daki halk ayaklanmalarını ele alalım. Her ne kadar yukarıda bu gibi “kişisel hakların” tüm sistemlerde sürekli kontrol ve denetlemeye tabi tutulduğunu vurgulamış olsam da, diktatörlüklerde bu takip ve tarassut uygulamaları gizliden değil, açıktan yapılır, Araplar da bundan bıkmışlar. Diledikleri gibi yaşamak, rahat olmak, rahat bırakılmak istiyorlar. Ne kadar haklı geliyor kulağa bu talepler, değil mi?


Alain Finkielkraut, 2005 senesinde Fransa’da yaşanan banliyö ayaklanmaları (anlamaya yardımcı olması için izleyiniz) hakkındaki yorumunda, okulları kırıp geçiren, ortalığı yakıp yıkan gençlerin bir yardım çağrısında bulunmadıklarını, daha iyi ya da daha çok sayıda okul istemediklerini, son planda kendileriyle arzu nesneleri arasındaki mesafeyi ortadan kaldırma amacıyla hareket ettiklerini ifade eder; arzu nesnesi olarak dile getirdiği şeyler ise çok açıktır; para, marka ve kızlar. Kısaca tüketim toplumu idealidir bunlar. Para güçtür, marka statüdür, kızlar (yani seks) bunların sonucu olan özgürlük bayrağıdır. Tüketim toplumu bunlara ulaşmayı, sürekli bunlara sahip olmak için çalışmayı provoke eder. Batı bu yüzden Arap Halk Ayaklanmalarını destekliyor zaten, yoksa “demokratik ve özgür” bir düzen kurdukları (!) takdirde Doğu ve Batı kucaklaşıp bunu kutlamayacak. Bu arada, halklar da modern ve mutlu Batılı gibi olma saplantılı illüzyonuna kendisini kaptırıp hayal aleminde yaşamaya başlayacak. “İnsanı kirleten yediği yemek değil, iştahıdır” prensibini yok sayıp modern dünyanın yarattığı kirli havuzda yüzmek için can atan bu insanlar, bu uğurda göğüslerini tanklara, tüfeklere siper edip can veriyorlar, yaktıkları ateşle Ortadoğuyu yangın yerine çevirdiler.


Benim yüzüm asılıyor, içim acıyor her gün “gösterilerde çıkan olaylar sonucu çoğu çocuk … kişi öldü, … yaralandı” gibi haberleri okuduğumda. Üzülüyorum. “Ne için?” diyorum.


Olayları izleyen Batı Dünyasının alkışlarla karşılık vermesine, “oley! Ooleeeeeyy!” nidalarına midem bulanarak bakıyorum, karşımda ağzını açıp kurbanını midesine indirmek için bekleyen devasa bir ejderha görüyorum.


Olaylar hakkında etrafımdaki insanların, kimi arkadaşlarımın heyecanla bahsettiğini gördüğümde, övgü ve hayranlık içeren yazılar okuduğumda ise şaşkına dönüyorum, nasıl bu kadar aptal olabildiklerine inanamayarak. Bu derece salak, bu kadar budala ve körleşmiş olmalarını havsalam almıyor.


Görüneni “var olan” sanıyorlar… Zaten çoğu insan suretli mahluk da sadece “biyolojik” anlamda vardır. Yaşamak, sınamak ve kavramak ise herkese verilen bir ayrıcalık değil.

8 Nisan 2011 Cuma

Aile Bağları Üzerine... (Sekizinci Bölüm, Birinci Kısım)

Geçen hafta bugün, geç saatlerde evime gelmek için bindiğim Kadıköy-Karaköy vapurundan inip her zaman taksiye bindiğim nokta olan Tünel’e doğru yürürken Sebo Börek önünde gördüm onu, benim gibi vapurdan inmiş olmalıydı. Üç gündür üzerine kilit vurduğum algı kapılarımı zorlayıp görünmüştü gözlerime, arkasından yürürken fark ettim kendisini, 1,85cm boylarında, atletik yapılı, kısa kestirdiği saçları hafifçe dökülmüş, iyi giyimli düzgün bir tipti karşımdaki. Dikkatimi çekense bu anlattığım şeyler değildi; sağ kolunda bir koltuk değneği, topallayarak ama dimdik ve sağlam yürümeye çalışmasıydı baktığım şeyi görmemi sağlayan, giyimiyle, duruşuyla o koltuk değneğini Ferrari gibi kullanmasıydı sanırım. Hızına ayak uydurup kendisini seyrederken daldığım karanlık düşüncelerden şu cümle mırıltı şeklinde çıktı dudaklarımdan: “Allahım, Z. bari böyle, bu şekilde, sağlığına olabildiğince kavuşup öylece yaşasın, varsın araba kullanamasın, varsın merdivenleri iki iki zıplamayıversin ama bir koltuk değneğine mecbur kalsa da hayatına kavuşsun, çocuklarından esirgeme bunu” diye dua ederken o gün kimbilir kaçıncı defa gözlerim doldu gene… En fazla birkaç metre yürüdüm arkasından o adamın, sonra bu düşüncelerden canım iyice yandığından ve ince takım elbise altında üşüdüğümden hızımı artırıp yanından geçtim, adımlarımı çabuklaştırıp Tünel’e yol aldım, her zaman 4-5 taksinin durup müşteri beklediği yerde bu defa in cin top oynuyordu; titreyerek taksi beklemeye başladım. Dakikalar geçti, boş taksi geçmedi. Bekledim, bekledim. Derken az evvel arkasından yürürken kendisine bakıp Z’yi düşündüğüm genç adam ağır aksak yürüyerek yanıma geldi, az ötemde durdu, akabinde yıldırım hızıyla bir taksi belirdi ikimizin tam ortasında fren yapıp mendil kapmaca oynatırcasına bize bakmaya başladı: Salak salak bakıp bu taksi gökten mi düştü diye düşünürken 30-32 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim adam aracın kapıya doğru yöneldi, bu arada bana da dönüp “siz taksi mi bekliyordunuz?” diye sordu. Gülümsemeye çalışıp “evet ama fark etmez, siz binin” dedim, o da gülümseyip teşekkür etti acelesi olduğunu ekleyerek. Basıp gittiler, hemen arkalarından gelen taksiye de ben bindim dağılmış halde.


Bu olaydan yalnızca beş saat evvel, kardeşimin eşi Marmara Üniversitesi Nörolojik Bilimler Enstitüsünün yoğun bakımında yatarken bizleri çevresine toplayan doktor, “bir insanın hayatı boyunca geçirebileceği en ağır 2-3 ameliyattan birini geçirecek, siyah ve beyaz renkler dahil, aralarındaki tüm gri tonlara hazırlıklı olmalısınız, hastanızı ameliyatta kaybedebiliriz, ameliyat çok başarılı geçebilir ve buradan yürüyerek çıkıp evine de gidebilir, ya da bir takım sorunlarla taburcu olur, şu an için kesin hiçbir şey söylenemez” şeklinde özetlenebilecek bir konuşma yaptığında çoğumuzun Allaha şükür dediğini şimdi anımsadığımda doğrusu kendimi çok garipsiyorum. Ama, bu konuşmadan sadece bir gün önce Cerrahpaşa Beyin Cerrahisi ABD Başkanının mr ve tomografilere bakıp “yapılacak hiçbir şey yok, tümör olabilecek en kötü yerde, bütün sinirlerin toplandığı beyin sapı (tabanında) oluşmuş ve çok büyümüş. Oraya cerrahi müdahale ile ulaşılmaya çalışılırken hastanız hayatını kaybedecek, ancak hastanede bakımla altı ile oniki ay arasında yaşayabilir” dediğinde ise nasıl yıkıldığımızı göz önünde bulundurursak, “siyahla beyaz arasındaki tüm gri tonları” aslında azımsanmayacak ölçüde ümitvâr bir ifadeydi.


Geriye gitmeye devam edeyim; Cerrahpaşa’daki abd başkanının iliklerimizi titreten kehanetinden bir gece evvel, 32 yaşında iki çocuk annesi bu kızcağız evinde ansızın fenalaşmış, epilepsi krizini andıran kasılmalar, şuur kaybı, aşırı baş ağrısı ve sürekli kusma ile eve gelen ambulansla Medicana’ya kaldırılmıştı. Tabi kimse ne olduğunu anlamadı en başta, hele daha 24 saat önce arkadaşının düğününe giden, sabahleyin de neşeli bir kahvaltı yapan bu insanın beyninde senelerdir Kordoma adı verilen bir tümör olduğu, kordoma kelimesini hayatında duymamış bizlere ancak bir gün sonra zahir oldu.


Yaşananları, hissedilenleri, yıkımı, ümidi, şaşkınlığı, anlam verememezliği, korkuyu, isyanı, kısaca ailedeki her ferdin geçirdiği imtihanı ayrı ayrı yazmaya niyetlenecek olsam blogtaki en uzun postlar dahi bir paragraf hüviyetinde kalır; iki hafta bile geçmedi bu uçurumdan düşmeye başlayalı ama hepimize iki seneden uzun geldi. Kardeşim hem geceleri hastanede kalıp hem de ne olup bittiğini anlayamayan çocukların başında evde durmaya çalışıyor, her fırsatta benden üç gömlek kaliteli olduğunu söylediğim bu adam bütün yaşananlara rağmen dimdik ayakta durmaya çabalıyor. Hayranlıkla ama yüreğim kanayarak izliyorum onu.


Ameliyata gelince… Doktorlar tümörün %70’inin alındığını, geri kalanına etrafındaki damar yoğunluğundan ötürü dokunulamadığını söylediler, ancak gamma knife adı verilen bir tür ışın tedavisiyle kontrol edilip küçültülebileceğini ifade ettiler, ameliyatın kendilerince çok başarılı geçtiğini, Z. Hastaneye şuuru kapalı ve solunum cihazına bağlı geldiğinden hastanın eski sağlığına ne ölçüde, ne kadar kavuşabileceğin o süreçte beyindeki tahribatla ters orantılı olduğunu da eklediler. Şimdi yoğun bakımda yatıyor, şu ana kadar kısmî felci bir ölçüde düzelmiş gibi, 10-15 gün daha hastanede kalacak, takip edilecek…


Neşeli, keyifli şeyler yazmayı özledim… Allahım, lütfen izin ver de şu kara bulutlar dağılsın, çocuklar annelerine, annelerine sağlığına, insanlar mutlu hayatlarına kavuşsun.

(Mutlu derken, kimse mutlu olamaz ama en azından böyle gerçek mutsuzluktan uzak olsunlar... Amin.)