22 Şubat 2011 Salı
Aile Bağları Üzerine... (Yedinci Bölüm)
Yalnızlığı, akrabalarından ve genel olarak tüm insanlardan uzakta ve saklı kalmayı her şeyin üzerinde tutan karakterimi eleştireceği zamanlar annemin 'dayına ne kadar çok benziyorsun' diyerek acı acı iç geçirdiğine değinebilirdim.
Adli Tıp Morgundan cenazeyi teslim alan yakını olarak, en son 18 sene evvel, o vakit de sadece bir kaç dakikalığına gördüğüm dayımın yatırıldığı sedyede yüzünü açıp bana gösteren görevlinin "teyid edelim, sizin yakınınız değil mi?" şeklindeki soru karşısında cesedin yüzüne uzun uzun baktıktan sonra 'evet' cevabını verebilene dek geçen her saniyeyi aslında bir kaç yüzyıl gibi hissettiğimi anlatabilirdim.
Annesi ve babası gibi İstanbulun göbeğinde doğmuş, edebiyat fakültesi son sınıfta okulu bırakıp bir süre balıkçılık yaptıktan sonra Arnavutköy Tayakadın'a yerleşen ve küçük bir çiftlik kuran, orada koyun besleyerek hayatını geçiren, hiç bir aile ferdine ne bir adres, ne bir telefon numarası vermeyip tümüyle gaipte, herkesten uzak yaşayan bu adam hakkında "ölse haberimiz olmayacak, cenazesi koyunlar arasında çürüyecek, dağ başında köpekler yiyecek onu" diyerek göz yaşı döken teyzemin, bütün bu süreçte dayımın dostlarına nasıl da vefalı bir insan olduğunu ve ne kadar çok (hepsi kendisi gibi 45-50 yaş aralığında) vefakar arkadaşının bulunduğunu cenaze ve defindeki kalabalığa bakıp şaşkınlık içinde anladığını ve mezarlıkta "sevmediği bizmişiz, şu arkadaşlarına bak, sanki cenazenin sahibi onlar" diye mırıldandığından bahsedebilirdim.
Cenaze namazının ardından, hocanın klasik konuşması ve hakkınızı helal ediniz sözleri ile söyleyecekleri bittikten sonra, o vefakar arkadaşlarından birinin mikrofonu hocanın elinden alıp önce kısaca dayımınhakkında konuşup onun ne kadar sıradışı, farklı ve değerli bir insan olduğunu dile getirip akabinde o koca kalabalığın arasına serpilmiş az sayıdaki akrabaya hitaben, yani iki abla, bir ikiz kız kardeş, ben ve kardeşime yönelik olarak "aramızda kendisinin ablaları var, yeğenleri var, enişteleri var... Lütfen sizler de hakkınızı helal ediniz!" derken, aslında olayın ne kadar tuhaf ve kabul edilemez olduğunun, dayımın bizleri kendi hayatından nasıl çıkardığının onlarca da malum olduğunu, bizlerin ne ağır birer kırgınlık hissi duyduğumuzu bildiklerini ima eden yaklaşımlarına atıfta bulunup, seçilmiş kardeşlik ve dostluk kavramı üzerine uzun uzun laf geveleyebilirdim.
Bundan 18 sene evvel balık sattığı yeri öğrenip kardeşimle gittiğimizde bizi tanıyan, sarılan, koklayan, güzel güzel konuşan, çay ikram eden dayımın biz ayrılırken "bir daha sakın gelmeyin" diyerek dükkanı kapatması ve Tayakadın'a gitmesinin ardından geçen onca zaman sonra, bugün gasilhanede cesedini onümde yıkarlarken dudaklarımdan dökülen "kaçsana dayı... hadi, bak buradayım, kaç kaçabiliyorsan" sözlerimi duyan yanımdaki arkadaşlarından birinin gözlerini bana çevirip acı acı ekşittiği yüzüyle başını sallamasını ve "öyleydi o" diye karşılık vermesini tasvir edebilirdim.
Adli Tıp Kurumunun bekleme odasında otururken, babamın (tüm tanıyanlarının tek keliemeyle onu özetleyebileceği şekilde) söylediği "O'nun kadar gururlu ve kimseden tek bir zerre parçası istemeden hayatını geçirmiş, asla mihnet etmeyen bir insanın isteyebileceği tek ölüm buydu, ani, çabucak" sözüne ne kadar hak verdiğimi, aksi takdirde birilerine muhtaç kalıp zaten kahrından can vereceğini düşündüğümü -belki züğürt tesellisi nevinden- itiraf edebilirdim.
Dua için akşam teyzemlere toplandığımızda, annemi bir odaya çekip "jandarmanın anlattıkları, savcının tavrı ve faillerin ifadeleri bende şüphe uyandırıyor, dayımın arkadaşları da huzursuz, bu olay bir kamu davası ama arzu ederseniz müdahil olabiliriz, birinci dereceden akrabaları olan sen ve diğer iki teyzem aranızda bir konuşun, çünkü ancak sizlerin istemenizle ve vekaletinizle olur bu iş, ama hayır olan oldu kardeşimizi geriye mi getirecek diye düşünebilirsiniz, sonuçta otuz senedir görmemişsin onu ve yaşarken yanınızda değildi, şimdi öldükten sonra nasıl davranacağınıza siz karar verin, ben asla yönlendirmem sizi" şeklinde yaptığım kısa konuşmadan sonra bir kaç saniye susup bana bakan annemin, "ben şu an ne düşünüyorum biliyor musun? Acaba o ne isterdi, avukat tutmamızı ve olayı didikleyip araştırmamızı mı dilerdi, yoksa beni rahat bırakın, hayattayken sizden hiç bir şey istemedim, şimdi de istemiyorum mu derdi?" cevabını verir vermez tekrar gözyaşlarına boğulmasının içimi nasıl acıttığını, "bence yasin okusanız bile mezarında suratını asacaktır sizden yasin isteyen mi oldu diye gene de bir düşünün, aranızda konuşun" diye yanıtlarken aslında meselenin ne derece absürd olduğunu bir kez daha anladığımı söyleyebilirdim.
Karmakarışık duygular içerisinde, karmakarışık bir haldeyim. Var olmayan bir dayım vardı bugüne dek, ve ben o kişi için bu kadar çok göz yaşı dökmüş olduğuma inanamıyorum.
8 Şubat 2011 Salı
Sivrisinekler Üzerine...
Önceleri pencereleri neredeyse hiç açmazken bu kadar sivrisinek eve nereden giriyor diye düşünürdüm. Detan sıktım, Raid püskürttüm tükenmedi evdeki nesilleri. Gazete okumadığımdan kirli gömleklerim ve fanilalarımla kafalarını bizzat kırmaya koyuldum, haftalarca devam eden sürek avlarıyla günde 3-4 sivrisineğin kanına girdim acımadan. Heyhat, ertesi gün tekrar çıktılar ortaya. Şaşırdım, şüphelendim, evin her yerini kontrol ettim ama nafile; gizli yollarını, nerde nasıl yaşayıp çoğaldıklarını bulamadım. Sinirlerim bozulduğuyla kaldı, ümitsizce devam ettim yakaladığım yerde öldürmeye.
Bu sabah yatağımda gözlerimi açtığım an, tavana serpilmiş yarasalar gibi üç sivrisineği uyku mahmurluğumda görünce, o yarı uykulu halimde kafama dank etti:
Aylar oldu belki, beni sivrisinek ısırmadı. Sürekli başucumda dolaşan, insanın cinlerini tepesine çıkartan sesleri ile inadına karanlık gecelerde fink atan bu sivrisinekler beni ısırmıyordu. Bir kere bile…
Sivrisineklerin ısırmak istemediği bir insan olmanın ne anlama geldiğini düşündüm. Evimdeki sivrisineklerin filantrop tabiatlı, efendi uslu ve kan içmeye tövbe etmiş emekli vampirler olmaları ihtimali çok düşük. Beni ısırıp kanımı hortumlamaya değer görmediklerini ya da kanımı beğenmediklerini düşünmek daha makul geliyor.
Leon Bloy, karanlık hikayelerinden birinde, öykünün ana karakteri Pleur’u okuyucuya şöyle tasvir eder: “O sokaklarda yürürken, en iğrenç lağım suları bile onun görüntüsünü yansıtmaktan çekinerek kaynaklarına geri dönmek ister gibiydiler.”
Sabahtan beri beynimde dönüp duruyor; sivrisineklerin beni de diğer tüm insanlar gibi ısırmaları için neler vermezdim…
Artık öldürmeye gerek yok onları, varsın ses çıkarsınlar.
