(...)
“Akşam vaktiydi, ama tek bir günün değil de, dünyanın varoluşunun akşamı, Yaratılıştan beri akıp giden tüm zamanın akşamıydı sanki.
Güneş hüzünlü bir şekilde batıya yönelmişti. Batıdan gelen parlak ışıklar kır evinin cephesini süslüyor, geniş bir bağdaki asma yapraklarının arasından süzülerek yeni evlilerin üstünü örten bir sayvana dönüşüyordu. Dingin ve ılık hava, yılın son çiçekleri, hareketsiz duran kuşlar ve ağaç dalları, tüm tabiat, sanki insanoğlunun son akşamıymış gibi, şaşkın ve sessiz, ölmek üzere olan o günü, güneşin batışını izliyordu; binlerce yüzyıldır her sabah yüzünü gösteren, hayat ve gençlik dolu, onca cömert ve neşeli yıldız-kral bir daha parlamayacaktı sanki.
Zaman durmuş gibiydi; saatler, oyun oynamaktan yorgun düşüp de bir manastır bahçesinde toplanarak çocukluk serüvenlerini ve yeniyetmelik taşkınlıklarını anlatan yatılı gençler misali, biteviye dans etmekten bitkin düşüp yorgunluk atmak üzere çimenlerin üzerine oturmuş, birbirlerine acıklı aşk ve ölüm hikâyeleri anlatıyorlardı.
Dahası, sanki tam o anda dünya tarihinin bir kesiti sona eriyordu; yaratılmış olan her şey sonsuz bir vedalaşmaya dalmıştı; kuş yuvasına, batı rüzgârı çiçeklere, ağaçlar ırmaklara, güneş dağlara veda ediyordu; içkin bir birliktelik yaşamış olan her şey, birbiriyle rengini ya da rayihasını, müziğini ya da devinimi paylaşıyor, tek bir evrensel varoluşun kalp atışında birbirine karışıyordu; ebediyen donup kalmışlar gibiydi ve bu öğelerin her biri gelecekte yeni yasaların, yeni güçlerin etkisine boyun eğecekti.
Son olarak, o akşam gök cisimlerinin birliği ve ahengini oluşturan gizemli birlik de yok olmak üzereydi; o birlik ki, yaratılmış şeylerin en geçici olanının bile ölüp gitmesini olanaksız kılıyor, maddeyi durmaksızın dönüştürüp yeniden hayata katıyor, hiçbir şeyden vazgeçmiyor, her şey onunla özdeşleşiyor ve bu yolla yenilenip güzelleşiyordu.
Her şeyden ve herkesten çok, bu tuhaf kuruntu ve bu baskın sezgi, Gil ve Elena’yı etkisi altına almıştı, onlar da sessiz, hareketsiz, el ele duruyordu; bahtsızlıklarının son günü olan o günün ölümünün benzersiz trajedisini dikkatle izliyor, derin bir merak ve kör bir bağlılıkla, ne düşündüklerini bilmeden, tüm evreni unutarak, vecd içinde ve şaşkın, iki resim, iki heykel, iki ceset gibi birbirlerine bakıyorlardı.
Belki dünya üzerinde yapayalnız, tek edilmiş olduklarını sanıyorlardı.”
(...)
(Alarcón, Ölümün Dostu’ndan alıntı)
Bir nefeste okudum. İçimde tanımlayamadığım, nereden estiğini bilmediğim soğuk bir rüzgârla üşüdüm okurken; dudaklarımdan istem dışı bir “vvoouufff” mırıltısı döküldü, ardından bu satırların altını sabırsızlıkla çizip baştan başladım, gene okudum. Oturduğum cafede kitabı okurken bu pasaja kadar çaprazımdaki masada oturan şen çıtırların bacaklarına arada bir gözüm kayıyordu itiraf etmek gerekirse, yukarıdaki satırlara geldiğimde ise hepsi silindi gitti. Bir yandan atıştırdığım meyve salatası az önce bitmişti, içi oyulmuş yarım kavuna bakarak altını çizdiğim bölümün bana hissettirdiklerini daha önce nerede, ne zaman duyumsadığımı düşünmeye başladım, ruhumdaki bu etkilenime aşinaydım sanki, ama çok yakın zamanda da yaşamamıştım bu durumu. Saatlerin donduğu, dünyanın sonunun geldiği duygusu… Tüm hafızamı, ruh kayıtlarımı gözden geçirdim ve ta 1992 senesinde, Eceabat’taki Conk Bayırı’nda bir yaz akşamı, alanı çevreleyen taş yazıtların ortasında sırt üstü uzanmış bir halde gökyüzüne bakarak hiç sebepsiz ağladığım saatleri anımsadım; o yaşta da kesinlikle milliyetçi/muhafazakâr bir tip değildim, zaten idealist kılıklarla ortalarda gezindiğim bir dönem olmadı hayatımda, dolayısıyla o ruh hali ecdad-şehit-vatan millet Sakarya hamasetinden tümüyle farklı, ama bir futbol sahası büyüklüğündeki alanda sabahtan akşama kadar 20,000 insanın (Türk/Anzak/Hintli vs.) öldüğü bilgisi ve o meydanın inanılmaz atmosferiyle ilgiliydi: Bunları anlatabilmek kolay değil, sanki içime çektiğim havada, üzerine bastığım toprakta sürekli bir şeyler kıpır kıpırdı, dünya dışı ruhanî bir esîr tarafından çepeçevre sarılmış hissiyle manevi bir aleme adım attığımı duyumsamıştım. Sırt üstü yattım toprağa, etrafımda beni rahatsız edecek kimse yoktu, ne bir insan sesi, ne bir korna ya da kahkaha. Dünyanın sonunun geldiğini hissettim orada, benim değil, her şeyin sonu. Bir gün içinde yirmi bin insanın salamura gibi üst üste istiflenseler bile gene bir ceset tepesi oluşturacakları bu küçük düzlükte maddi varlıkları çoktan çürüyüp gitmiş olsa da manevi yaşamları sürüyordu, ve sanki orada güneş her battığında dünya ölüyor, sabahleyin yeni baştan yaratılıyordu, o an son nefesine şahit olan biriydim ben. Daha çocuk yaştaydım, henüz milli bile olmamıştım, önümde kim bilir nelere gebe uzun yıllar vardı ama ölüm; kendi ölümüm, senin ölümün, dünyanın ölümü, konuşulması yasaklanmış ölüm, hepsi gözlerimin önünde, zihnimde, çevremde, içimde kol kola verip halay çekiyorlardı. Çok seneler sonra, Savaş ve Barış’ı okuduğumda –benim için en büyüleyici bölüm olan- Prens Andrey’in savaş meydanında ölümcül bir yara ile sırt üstü yatarken hayatın anlamı üzerine düşüncelere daldığı satırlara denk geldiğim vakit, kitaptaki bu sahne bana çok tanıdık gelmişti.
Alarcón’dan alıntıladığım yukarıdaki pasaj, bunca zamanın ardından benzer duyguları içimde uyandırdığında, son derece serbest bir çağrışımla aklıma Ushuaia geldi. Polentegiller’in Latin Amerika gezilerine dair notlarını tuttukları blogta öğrenmiştim bu yeri, orası dünyanın sonu, dünyanın bir ucu, her yerden ve her şeyden uzak bir nihai noktaydı. Bayılmıştım oraya, internette araştırdım, hakkında yazılar okudum, resimleri karıştırdım; bir gün oraya gidebilmek gibi bir hayale sığınıp teselli verdim kendime. Polente’ye de söyledim, Latin Amerika gezi blogunu baştan sona takip eden biri olarak Ushuaia benim favorim olmuştu. Ve evet, Alarcón’un anlattığı, ya Conk Bayırı gibi dünyadışı bir Agartha-vari mekanda veya insanda doğaüstü bir etkilenim yaptığını duyumsadığım Ushuaia benzeri dünyanın sonunda yaşanabilecek fantastik bir ruh haliydi. Doğrusu bu düşüncelerle epey etkilenmiş şekilde kalktım cafeden, çaprazımdaki çıtırlar gözden kaybolmuşlardı, kim bilir ne zaman gittiler, hiçbir fikrim yoktu. Aslında eve gitmek için can atıyordum ama Tophane’ye, bir arkadaşımla söz verdiğim satranç partisi için gitmek zorundaydım, buluştuk, beş saati aşkın süre, gece yarısına kadar oynadıktan sonra eve döndüm ve hemen polente’nin gezi blogunu açtım, Ushuaia’yı görmek için. Uzun zamandır bakmadığımdan yeni bir post eklediğini fark ettim, meğer geçen ay Hürriyet’in seyahat sayfasında polente ile röportaj yapmışlar. Hoşuma gitti ve gülümsedim, söyleşiyi okumaya başladım. Hevesle başladığım okuma, sonuna geldiğimde büyük bir hayal kırıklığına dönüştü; Meksika’da Tulum diye bir yer varmış, bütün röportaj Tulum üzerine dönüyordu. Tulum’a yolunuz nasıl düştü, Tulum’da konaklama seçenekleri, Tulum’da gezip görülecek yerler… Saydım, bu kısa söyleşide tam 11 defa Tulum kelimesi geçiyordu. Mübarekleri gören de Tulum’a gidip döndüler sanacak! Zaten Tulum, tipik bir Türk tatil beldesi, deniz, kumsal ve güneşiyle “insanımıza” hitap ediyor ama polentegiller gibi sıra dışı bir ailenin çıktığı bu sıra dışı Güney Amerika turundan geriye sadece Tulum tortusunun kalması da sükût-u hayale uğrattı beni. Ne yapalım, kendi gezileri, kendileri bilir.
Bir gün, hayallerimin ucuna, hayatımın sonuna, yani Ushuaia’ya gitmeyi çok istiyorum. En tepedeki pasajda iki sevgili, Gil ve Elena, beraber idrak ederler çevrelerindeki olayları. Biliyorum ki her daim yalnız bir insan olarak bu duyguları kimseyle paylaşamam, Hatun bile ortak olamaz bana, yegâne dileğim tek başıma kalmak ve içime gömülmektir Ushuaia’da. Yalnızlıktan daha çok sevdiğim bir şey yok bu hayatta ve Hatun’u en çok beni anladığı ve bu duruma saygı gösterdiği için seviyorum galiba.
