20 Ağustos 2010 Cuma

Bir Raskolnikov Müsveddesinin Ramazan Macerası Üzerine…



Yarım Jüpiter büyüklüğündeki göbeğimle çelişkili olarak aslında hiç iştahlı biri değilim, adam akıllı üç öğünü yediğim az görülür, bu hale gelmemin sorumlusu kıçımı kaldırmayacak kadar tembel olmam, bu yüzden spor yapamayacak kadar iradesiz ve uyuşuk davranmam ve en az beni bunlar kadar göbeklendiren abur cubur merakım; özellikle nutella ve bilumum hamur işine karşı olan düşkünlüğüm sayılabilir. Dolayısı ile oruç tutmak, isterse bugünlerdeki 16 saat sürsün, mideme sanıldığı kadar işkence yapmıyor. Acıkmıyorum çünkü. Susamaya gelince, günümün çoğu zamanı iş yerindeki klimaların yarattığı sahte cennette, evde de vantilatörün yelpazelediği salonda geçtiğinden bu cehennemi sıcaklardan olabildiğince korunaklı bir hayat sürmeye çalışıyorum. Sigara dersen, bir sene kadar evvel Winston Light’ı bırakıp kendimi en hafif, en az nikotinli, ziftli ve karbonmonoksitli sigara olan, Kent White içmeye zorlamaya başlamamın ödülünü oruç tuttuğum zaman aldım; şöyle ki hiç de sigara krizim tutmadı bu ramazan. Geçen yıl ve öncesinde ise nikotinsizlikten gözüm dönerdi, iş yerimde insanların yolunu değiştirdiklerini hatırlıyorum bu yüzden. İşte, buraya kadar her şey yolunda: Açlık, susamak ve sigara gibi üç büyük engeli aştıktan sonra orucun ne zorluğu kalıyor değil mi?



Öyle değil işte. Çok daha önemli, fiziksel bir ihtiyaç olarak tutkuyla bağlandığım ve bir insanın en önemli gereksinimlerinden birine değinmenin sırası geldi. Seks yapmak diyeceğimi sanıyorsunuz ama hayır, benim derdim uyku. Uyuyamıyorum a.q. Her İftarın ardından sanki yamaç paraşütü yapmışım da kendimi feci halde yenilenip tazelenmişim gibi canlı, hareketli, kıpır kıpır hissediyorum, neşelenip hareketleniyorum akşamları. Lakin gece sahura kalkmak gerektiğinden, uyanmak için uyumak lazım makul bir saatte, ama heyhat, uyku beni terk edip gidiyor. Bu ramazan müddetince günlük ortalama uyku saatim taş çatlasın beş saat filandır, e bu da yetmiyor haliyle. Sürekli uykusuz ve ruh gibi dolaşan biri oluyorum böylece.



Geçen gece gene bulamadığım uykuyu yatakta sağa sola dönerek saatlerce aramanın ardından sahuru ayakta etmiş (hatta Gregor’un şu postunda Evli Adam’la tatlı şirin bir sohbetin de içine düşmüş) ve ancak 04,00 gibi sızabilmiştim, sabah erkenden uyanıp yorucu bir iş gününü geride bırakınca da artık dün gece erkenden uyur kalırım diye ümide kapılmış halde vaktin gelmesini beklemeye başladım. (İftar vakti değil, uyku vakti.) Gerçekten de vakit geldiğinde, Saat 00,30 sıralarında vantilatörü yatağa çevirip yastığa başımı koyduğumda uyku akıyordu gözlerimden. Yatağımda kıvrılıp tespih böceği şeklini aldım, ‘hazırım, seninim, gel beni al’ dercesine beklemeye başladım.



Romanlarda geçen klişe cümleler gibi olacak ama, o an gecemin dingin karanlık örtüsü, bir kedinin içli yakarışları ile yırtılıp parça parça edildi. Sokaktan gelen ağlama inleme benzeri bir çığlık yumağı boşlukta kanatlanıp apartman dairelerinin balkonlarına, pencerelerine tırmandı, sesinden yavru kedi olduğu da belliydi ama el kadar bir yaratıktan o denli bir gürültünün çıkmasının fiziksel izahı yok; hem en tiz perdede, hem o yüksek desibelde, hem de bu acıklı tonda nasıl ağlayabilir bir hayvan? Gören (veya duyan) sanacak ki satanistler mübarek ramazan yüzü suyu hürmetine kediyi yakmaya karar vermişler, kedinin kıçı yanarken birden bakire olmadığı fark edilmiş ve hayvanın bu ayin için uygunsuz olduğu kanaatine varıp üzerine su dökerek başka kurban aramaya koyulmuşlar, bu kedinin de götü ve kuyruğu yandığından, kuyruk acısıyla ortalığı velveleye veriyor. Ciyak ciyak bağırıyor.





Sağa döndüm, sola döndüm, kedi başka bir sokağa gitsin diye dualar ettim, annesi gelsin de o saatte sokakta ne işi var diye kulağını çeksin diye bekledim ama nafile; hayvan çok ısrarcıydı, çok yalnızdı, çok mutsuzdu, belki de bu sıcak gecede aç ve susuzdu. Bu son düşünce içimi sızlattı, gece bunaltıcı derecede nemliydi ve susamış bir yavru kedi o vakitte nereden su bulacaktı? Hepsinden önemlisi, bu kedi böyle zırlarken ben nasıl uyuyabilirdim ki? Hem bir kedinin böylesine acil ve önemli bir ihtiyacını karşılarsam vicdanımda iyi bir insan olduğumu düşünecektim, hep demiyor muydum melek gibi adamım diye? Zavallıcık, belki o sırada bir yudum su bulamadığı içim ölümle pençeleşiyordu, merhamet sahibi sevgi dolu bir yüreğin kendisine vereceği bir yudum suyu beklemekteydi. İşte ben O kişiydim, beklediği, yolunu gözlediği… Zaten ramazandı, tanrı madem tanrıydı, tanım gereği bu altın kalpli insanca davranışımın karşılığını gözetir, mükâfatımı en olmadık bir zamanda verirdi… Kim bilir. Ben bana düşeni yapmalıydım, gerisi tanrının işiydi, kedi de susardı böylece, ben uyurdum, herkes mutlu olurdu.



Kalktım yataktan, eşofmanımı ve tişörtümü (affedersiniz sadece donla yatıyorum bu sıcaklarda) giydim üzerime, bir plastik tabak ve pet şişe alıp aşağıya indim, yavru kediyi aramaya. Musa Peygamberin çölde 12 İbrani kabilesine 12 ayrı su pınarı açtığı mucize gibi, ben de bir mucize olarak kendisine gidiyordum, ona hayat vermeye. Ağlama sesinin geldiği noktaya doğru yürüdüm, biraz pıst pıst yaptıktan sonra, bir arabanın altından ürkek bir şekilde adım adıp bana baktı, sokak lambasının loş ışığı altında gri renkli sıska çirkin bir yavruydu bu, ben yaklaşınca geriye doğru kaçması bir oldu. Arabanın tekerleğine yakın bir yere koydum tabağı, Erikli su şişesini tabağa döktüm, yanına biraz da kaşar peynir koydum ve kenara çekilip beklemeye başladım. Bir dakika bile geçmemişti ki tabağa yanaştı, acemi dil darbeleriyle suyu lıkır lıkır içmeye başladığını görünce içimi gurur, şefkat, huzur ve zafer duygularıyla karışık bir mutluluk yayıldı. Bir kedinin su veya süt içmesi ve sonrasında ağzını burnunu uzun uzun yalamasını izlemek kadar güzel pek az şey vardır bu dünyada, kaşara pek yüz vermedi ama evde de whiskas yoktu yani, misafir umduğunu değil bulduğunu yerdi. Kedi kaşarı yemedi, neyse, benim içim rahat, zaferim kesindi. Eve doğru yürüyüp merdivenleri çıkarken artık ne ağlıyor ne de bağırıyordu tatlı şey.



Evin kapısından girdim, üstümü çıkarıp yatağa uzanırken saate kaydı gözüm, 01,15’i gösteriyordu. 03,45’e ayarladığım alarmın çalmasına iki buçuk saat kaldığını görünce hemen yumdum gözlerimi, uykuyu beklemeye başladım gene.



Gelmiyor ibne. Gel hadi, hazırım, bekliyorum, al beni, al götür beni karanlık imparatorluğuna…

Yok… Sağa dön, sola dön, cin gibiyim, sanki ben yokken uyku gelmiş, beni yatakta bulamayınca siktirip gitmiş gibi. Olsun, ben gene de iyi bir insanım, kediyi hayata döndürdüm… Ama bunu iyi olduğum için mi yaptım, yoksa uyumak için mi? *** İyi biri olduğum için yaptıysam, şimdi uykumun kaçmış olmasının suçunu kedide bulmamam lazım. Yok kedinin haykırışlarından kurtulmak ve uyumak için yaptıysam, ve aksi gibi uykum esas bu yüzden kaçtıysa, o zaman kediye de uykusuzluğa da ana avrat düz… ulan neye kızacağımı şaşırdım. Saate baktım gene, 02,00’e geliyordu. Kalktım yataktan, bilgisayarı açtım, dolaptan da çokokrem paketini alıp porno izlemeye başladım. Bir haftadır porno sitelerime göz atmıyordum, ne güzel böyle yeni filmlerle sitelerin güncellenmesi, biraz enerji harcarsam yorulurum, yorulursam uyurum, uyursam sahura kalkabilirim. Böylesine sakat bir mantıkla bir yandan da çokokremi kaşıklamaya başladım, yeni filmler, yeni hatunlar derken kendimi kaptırmış gitmişim, bir paket çokokremin dibi gelmiş. Hala aklım kedide, acaba çevredeki apartmanların duvarlarını sarsacak kadar şiddetle haykırmaya başladığı ilk an doğruca kalkıp arka odaya mı geçseydim, bunların hiçbiri başıma gelmezdi, ne güzel ramazanın başından bu yana porno izlemiyordum, bu kedi yüzünden porno orucumu da bozmuşuum, halbuki şimdi mışıl mışıl uyuyor olacaktım diye söylenerek duşa girdim. Çıkıp kurulanırken saate baktım, 03,00 olmuş. Birden bire çokokrem ve porno sırasında hayatın/gecenin unuttuğum gerçeği kafama dank etti, o saatten sonra uyuyamazdım, uyursam da sahura kalkmam mümkün olmazdı ki. Aslında kişisel olarak sahura kalkmak gibi bir derdim de yok ama arayıp annemleri uyandırıyorum; ilaçlarını almazlarsa kötü olur, benim uyuma sorunum varsa, onların da uyanma problemi var, uyanamıyorlar - bir de o yaşta, onca hastalıkla yaşarken hastalıklı bir inatla oruç tutmaya çalışıyorlar. Kıyamam onlara, uyandırmam lazım annemi babamı. İyi de saat 03,45’te çaldırıyorum telefonlarını, bu nedenle o saate kadar da beklemem lazım. Düşünüp en makul kararı verdim: Onları uyandıracağım vakte kadar bir şeyler yemeli, yani sahurumu yapmalı, zamanı geldiğinde de arayıp fazla yememelerini, çok su içmelerini salık verdikten sonra yatağa atmalıydım kendimi. Mutfağa geçtim tekrar, koca bir kâseye tepeleme nesfit doldurup üzerine yarım litre sütü eklerken aklıma kedi geldi, mübarek sahur vakti o kedi kılıklı ifritin bir arabanın, yo, kamyonun tekerleği altında ezilmesini, gösterdiğim merhametin bu ıstıraplı geri dönüşüne karşı tanrının adaletini dileyerek dua ettim, gene bilgisayarı açtım, bir yandan nesfitimi kaşıklarken bir yandan da El Cid’in meşhur yemin sahnesini (90. dakikada başlar) izlemeye başladım. Saat 03,45’e geldiğinde yemeğim bitmişti, yarım litre suyu diktim kafama, bir sigara yakıp annemleri aramak için telefonu elime aldım. Hayda, telefon meşgul. Bir daha aradım, gene meşgul çalıyor. O saatte ne demek meşgul? Bu defa babamın cebini çaldırdım, babam açtı hafif uyku mahmuru bir sesle, benden beş dakika önce teyzemin onları arayıp uyandırdığını, şimdi de teyzem ve annemin konuşmaya daldıklarını söyledi. Uykudan uyanan iki insan, gecenin 03,45’inde birbirini arayıp konuşmaya nasıl dalar, bunu anlamaya çalışırken babama bir şey söylemedim tabi, adamcağız masumdu, annemin daha sonra canına okumaya karar verip babama hayırlı sahurlar diledim, telefonu kapattım. Aslında annemin de kabahati yoktu ama bir şekilde öfkemi çıkarmak zorundaydım, ben onları uyandırmak için bekliyorum (tamam bir de kedi uykumu kaçırdığı için bekledim o saate dek) annem dedikoduya başlamış o saatte. Gittim, dişlerimi fırçaladım, o sırada midemde garip bir hareketlenme hissettim, geçer dedim, vantilatörü yatağıma doğru çevirip başımı yastığa vurdum.



Midemden tuhaf sesler geliyor ama pek yüz vermiyorum. Bir kutu çokokrem (500 gramlık), nesfit, yarım litre su derken, içimde garip kımıldanmalar var. Zaten ne zamandır reflü benzeri/türü bir sıkıntı ile yaşıyorum, fazla ciddiye almadığımdan doktora gitmedim henüz ama bu defa durum her geçen dakika biraz daha kötüleşiyormuş gibi geldi. Ansızın midemde bir ayaklanma hissettim, farklı unsurlar el ele verip isyan edercesine harekâta başlayınca kusacağımı anladım, yataktan fırladığım gibi klozete yöneldim, kusacağım sanırım. Oraya kadar cumhuriyet mitingleri havasında fokurdayan midem tam klozetin yanına geldiğim sırada Fettullah Gülen cemaati gibi uzlaşmacı, barışçı bir görünüme büründü ama biliyorum ki takiyye yapıyor, kusucam. O bekleyiş çok berbat bir histir, tıpkı orgazm olamayıp kenarında kalan kadın gibi: bir adım ileri gidebilse yaşadığı fiziksel gerilimden boşalacak, rahatlayacak, nefes alacaktır, ama sınırda kalmak ve öteye geçememek kadını perişan eder, müthiş bir yorgunluk ve sinirlilik hisseder. İşte kusmak/kusamamak da öyle, kusup rahatlamak varken, klozetin önünde ıkınıp ‘ööğğhhğğkk’ sesleri çıkarmak da insanı yorarken öfkelendiriyor. Olmadı, belki de takiyye yapmıyordur, midemdeki unsurlar vücut rejimime düşman değildir, çok şüpheci ve paranoyak davranmış olabilir miyim diye yine mutfağa geçtim, kuru ekmek atıştırmak için. Bunun iyi geldiğini duymuştum daha önce. İlk lokma boğazımdan geçerken mide cemaatinin gerçek yüzü ortaya çıktı ve ben tekrar klozete dönemeden oracıkta, mutfağın lavabosuna kustum. Ulan mutfak lavabosuna kusulur mu be! Sütlü kahverenginde bir sıvı içinde yüzen şişip deforme olmuş nesfit. Lavaboyu küfürle temizledim, az evvelki duamı değiştirerek kedinin kendisine verdiğim suyla sidik torbasının patlamasını mübarek sahur vakti cenab-ı haktan niyaz ederek koltuğa geçtim, oturdum. Bir sigara daha yaktım, saat: 04,20. Bilgisayarın karşısına geçtim, oruç filan artık bu berbat gecenin ardından yapılacak iş değildi, biraz bloglara baktım, bu arada ezan okundu, ben bir sigara daha yaktım, ‘Allahım mazeretim var, bugün oruç tutmayacağım, sen halimi biliyorsun, görüyorsun zaten’ dedim. Sonrasında sabah işe gitmek için nasıl uyanacağımı düşündüm ve bir kez daha, kim bilir kaçıncı defa yatağa uzandım. Yorgunum, halsizim, uykum var, ama yok işte, gene uyuyamıyorum. Bir kedi sesi duyacak olsam donla sokağa fırlayıp oturaklı bir tekme atacağım, o kadar da sinirliyim. Uyumaya çalışıyorum, koyun sayıyorum, ı ıh… Saate uzanıp baktım, 05,26’yı görünce artık o vakitten sonra uyursam sabahın 07,30’unda öldürseler uyanamayacağımı düşündüm. Bir gece uyumadan sabahlasam ölmezdim herhalde, gençliğimde sabaha kadar sevişip bir dakika uykusuz işe gittiğim zamanları düşünerek kendime gaz verdim, bu defa seks yoktu, sadece bir kedinin içine ettiği şefkat duygularım yüzünden olmuştu her şey. İşe de geç kalamazdım, milletin izin kağıtlarını imzalamam lazım, sabah bir sürü şey var yapacak.



- Efeğğğndii…mmm (tıslama şeklinde)

- Aşkım? Saat 7,30

- Hıaıaııı? (hırlama şeklinde)

- Aşkım kalkabilecek misin yoksa 15 dakika sonra mı arayayayım?

- Fhmmmm… Iıhhhhhhmmm… Yağğrım sağat sona ara… (hırlama)

- Aşkım gene mi uyuyamadın gece?

- Biğri bedduğha etse, bir gecce bhu kada kötüğ geçherdi.

- Kıyamam ya. Yarım saat sonra arayayım ben seni.

- Tımaam. Bağri sen kığyma.





*** Bu postun entelektüel köşesi, tam bu duygulanım karmaşasıyla ilgili olarak kendisini gösteriyor. Seneler evvel şurada da yazdığım bir alıntı bu, Çestov’un Nietzsche ve Tolstoy’da İyilik Fikri isimli kitabından:

Söylemek istediğim şey, olgunluk yaşına erişmiş bir insanın, yeryüzünde hüküm süren kötülüğe ilgisizce bakmayı öğrendiği veya öğrenmesi gerektiği değildir. Tam tersine, olgun bir insanın, komşusunun bahtsızlıklarını genç birinden daha yürekten hissetmesi mümkündür. Ama Tolstoy’un [ziyarete gittiği] Liyapin Düşkünler Evi’nde görmüş olduğu şey hakkındaki duygularını bizim için daha esrarengiz kılan da budur. Öncelikle, düşkünler evi sakinlerinin burada bulunuş ve yaşam koşullarından öylesine etkilenmiştir ki, gözlerine yaş dolmadan ve öfkelenmeden bundan söz edemez. “Ben farkına varmıyordum ama dostlarımla konuşurken gözyaşları içinde bağırıyor ve el kol hareketleri yapıyordum. Bağırıyordum; Bu koşullarda yaşamak imkânsız, imkânsız, imkânsız!” Ama tüm dostları- diye bize anlatmaktadır Tolstoy- bu şekilde heyecanlanmasının nedeninin, gördüğü şeylerin korkunçluğundan değil, kendisinin çok iyi ve yumuşak bir insan olmasından kaynaklandığını kanıtlamaya koyulurlar. Ve bu laflara inanır. “Seve seve inandım buna” der, “ve farkına bile varamadan, başlangıçta hissetmiş olduğum sitem ve pişmanlık duygusunun yerinde, kendi erdemlerimden belli bir memnuniyet ve kendi fikirlerimi başkalarına sergileme arzusu hissediyordum.” Çok sonraları Tolstoy dostlarının onu safsatalarla ustaca aldattıklarını, asla erdemli ve iyi bir insan olmadığını anladı: Hatta çok kötü bir insandı.

10 Ağustos 2010 Salı

"Inhale, Inhale, You're the Victim" Üzerine...

Minibüsün içi o kadar sıcaktı ki, içeri adımı atmamla kendimi geri çekmem bir oldu. Zaten boştu, birkaç dakikadan önce de dolacak gibi görünmüyordu. İki üç metre öteye, gölgeye geçtim, bir sigara yaktım, gözüm az ötemde biriyle gevezelik eden şofördeydi, hem o istemeden minibüs de hareket etmezdi. Bir elimde su şişesi, diğerinde sigara durdum öylece, bir yandan da yolcular birer ikişer geçiyorlardı araçtan içeri. Derken, minibüs doldu, şoför laklak yaptığı adamın yanından ayrılıp araca binerken beni gördü, gülen gözleri ve neşeli bir yüz ifadesiyle “son bir nefes daha çek, sonra gidelim abi” diye seslendi. Yavaşça başımı salladım ben de, sessizce gülümseyip derince çektiğim dumanı 1-2 saniye ciğerlerimde dolaştırıp üfledim dudaklarımdan ve basamağa adımlayıp attım kendimi içeri. Minibüs hareket etti. Elimi cebimde gezdirdim, 1,30 lira bozukluk bulurum umuduyla, 1,35 çıktı, (1TL+25kuruş+10kuruş) uzattım şoföre. Parayı aldı elimden, bozuklukların olduğu bir tablayı karıştırıp 5 kuruş buldu, bana geri uzattı.



Boşver kalsın usta, bir nefes parası olsun o da” dedim gülümseyerek.



O da bıyık altından gülümsedi, “abi, bir nefes için çok ucuz değil mi 5 kuruş?” diye mukabele etti.





Prodigy - breathe

Yükleyen djoik. - DiÄ�er müzik videolarına göz atın.





Daha evvel taksicilerin beni göt ettiği (*, **) olmuştu, ama bir minibüs şoförünün karşısında hiç böyle donup kaldığımı hatırlamıyorum, sanki bu cehennem sıcaklarında birden eksi on derece esen poyraza tutulmuş gibiydim o an. Diğer yolcuların neler olup bittiğini anlamak için bir ona bir bana gidip gelen bakışlarını görmezden geldim, o sırada bir nefesin 5 kuruştan daha pahalı olduğuna emindim ama zaten bir değer biçilemezdi ki buna, bir saniye daha fazla yaşamak için insanlar neler neler feda etmezdi?



Feda eden, neden ediyor peki?







Geçmişte iki kez intihara (tam) teşebbüs deneyimim olmuştu, biri direkt ilahi müdahale ile engellenmişti, ötekisinde de ‘mümkün ama olası değil’ diyebileceğim bir olaylar zinciri son saniyede beni bağlamış, şaşkın ve aptallaşmış bir halde elim kolum kilitlenmişti. O zamanlardan bu yana çok sular aktı yaşam ırmağımda ve hayatta hiçbir şeyin intihara değmeyeceğini biliyorum artık. Ölümü gene istiyorum, ama artık onu kendi haline bıraktım, nasıl senelerden beri mechul bir iri göğüslü bir sarışını bekliyorsam, ölümü de aramayı, peşini kovalamaya bir son verdim, acele etmiyorum, ‘inside my shell, I wait and bleed’ diye sabrediyor ve konumumu muhafaza ediyorum. Geç ya da erken, mutlaka gelecek zaten. Israrcı olmaya gerek olmadığına kâni oldum son birkaç senedir. Birkaç hafta evvel Hatun “hala intihar etme düşüncesine kapıldığın oluyor mu?” diye sormuştu, yanıtım olumsuzdu, sonra kendisine biraz kem küm edip eski bir blog yazımı hatırlattım, bendeki değişime tanıklık etsin diye. İkna olmuş gibi davrandı, ama içinde bir parça şüphe kaldığına da eminim.



Dün akşam minibüs şoförünün zaten eğri büğrü olan burnuma oturttuğu kroşe, daha o saniyede “Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi. Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” beyitini çağrıştırmıştı bana, hafiften de aptallaşmıştım hani, eve geldiğimde ise Heraklit’in o tuhaf, şaşırtıcı, kısacık fragmanlarından birini anımsadım:



“Ölümsüz ölümlüler, ölümlü ölümsüzler, kiminin ölümünü yaşayan, kiminin yaşamını ölen.”



İnsanın doğum gününde böyle şeyler yazması patolojik bir durumun göstergesi olabilir, ama nefesim için beş kuruş bile harcamam. Hastalanmaktan, sürünmekten ödüm kopuyor, ama ölümden hiç.



O beş kuruşu da almadım zaten minibüs şoföründen.

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Türk Kızları Üzerine...





Bu sporcunun ismi Alemitu Bekele.





Vikipedia’da hakkında şu bilgi yer alıyor:



Etiyopya’nın Shoa şehrinde doğan Bekele 1993 yılında başkent Addis Ababa’da atletizme başladı. 1999 yılında Türkiye’nin teklifini kabul ederek Türk vatandaşlığına geçti ve Türkiye adına yarışmaya başladı.



Kendisi Bayanlar 5000m. finalinde Avrupa Şampiyonu olarak altın madalya kazandı. Tebrik ediyoruz.





Bu sporcunun ismi Elvan Abeylegesse.





O’nun içinde Vikipedia’da şunlar yazılı:



Elvan, 1982 yılında yedi çocuklu bir ailenin altıncı çocuğu olarak Hewan Abeye adıyla Addis Ababa'da doğdu. Spora ilk kez arkadaşlarıyla futbol oynayarak başladı. Koşuculuk yeteneği keşfedilerek okuldaki beden eğitimi öğretmeni tarafından ondört yaşındayken atletizme yöneltildi. 1999 yılında onyedi yaşındayken ENKA için atlet arayan işadamı Önder Özbilen tarafından keşfedilerek, ailesine iki yıl için ayda 300 $ ödeme yapılmak koşuluyla Türkiye'ye getirildi. Mümin Can ile evlenerek Elvan Can adıyla Türk vatandaşlığına geçti.



Bu güzide sporcu da aynı yarışta Alemitu Bekele’nin ardından ikinci oldu ve gümüş madalya kazandı. O’nu da alkışlıyoruz.



Hemen hemen tüm internet sitelerinde, gazetelerde iki gündür Türk kızlarının bu tarihi başarısı hakkında göğüs kabartıcı övgü yazıları, haberleri görüyorum.









Üşenmedim baktım; gene Vikipedia’da Etiyopya’daki etnik dağılım şöyle sıralanmış: Oromulu 34.49%, Amharalı 26.89%, Somalili 6.20%, Tigray 6.07%; Sidama 4.01%, Gurage 2.53%, Welaytalı 2.31%, geri kalanı da seksen kadar küçük etnik gruptan oluşmuş.



Sonra ülkede konuşulan lisanı merak ettim, resmi dil Amharca’ymış Etiyopya’da, Sami dil ailesine dahilmiş. Ayrıca seksen kadar küçük gruplar halinde konuşulan dil var bu memlekette, kimi Sami, kimi Nil-Sahara, kimi Omotik, vs. aralarında yok olmak üzere olan lisanlar da yer alıyormuş.



İnsanımız seviniyor, Avrupa Şampiyonasında altın madalyalar kazandık, istiklal marşımızı yedi düvele dinletip bayrağımızı gönderde dalgalandırdık diye. E güzel.



Irkçı değilim, (zenci erkekler hariç) hiçbir âdemoğluyla sorunum yok.



Devşirmelerle de bir alıp veremediğim yok, aksine renk kattığını düşünüyorum hayata bu gibi unsurların.



Eh, halkımız da seviniyor, “Türk Kızlarının Zaferi” diye.



Ama “herkes” sevinemiyor. Avrupa Atletizm Şampiyonasında Etiyopya kökenli iki Türk Kızının milli forma ile madalya almasını ilk duyduğunda, üç hafta evvel bir söyleşi sırasında Uğur Dündar’a şu cevabı veren Genel Kurmay Başkanımız ne düşünmüştür acaba?



Böyle bir iddiayı ciddiye alınacak bir iddia olarak görmüyorum. Bunu çok çirkin buluyorum. Benzetmeler de çirkin. Kusura bakmayın bu tabiri kullanacağım: Öyle şeyleri düşünenlerin Türk kanı taşıdığını düşünmüyorum. Türk kanı taşıyanların böyle şeyler ortaya atması... Konuşmak bile istemiyorum. (sayfanın en alt bölümüne bakınız.)





Doğrusu, bu ülkede herkesin kafası fazlasıyla Caput Magnus Confusus







Bonus Not: 1,29 dakikadan sonra izlenebilir:





GAZETECİLER.COM

Yükleyen serhat-serdar. - Son dakika haberler