- Hoşgeldiiinnn… Ne o, hasta mısın sen? Bütün gün ağlamış gibisin, yüzün gözün şişmiş.
- Yok be abi, ne ağladım ne de başka bir şey oldu, ama üzerimde derin bir halsizlik var, sebebini bilmiyorum ama birkaç gündür sürekli bitkinlik, yorgunluk içindeyim abi. Bir halt ettiğim de yok böyle elden ayaktan beni düşürecek, ama gün ortasında herhangi bir vakit kafamı masaya koysam küt diye uyuyacağım sanki…
- Hadi ya, doktora filan gitseydin bari, hiç iç açıcı gelmiyor bana bu halin.
- Gittim geçen gün, önce kan ve idrar tahlili yaptılar, sonuçlarına göz atan doktor kısa bir ‘hmmm’ladıktan sonra “maşallah, düzenli spor yapıyorsunuz sanırım, bu yaşta böyle değerler çok rahatlatıcı, peki şikâyetiniz neydi?” diye sordu.
- Hahaha, dalga geçer gibi yani. Göbeğini de görmemiş demek.
- Aynen öyle, ben şikâyetimi söyleyince de hastalık hastası muamelesi yaptı, beslenmeme ve uykuma dikkat etmemi söyleyip nazar değmesin diyerek kibarca pışpışladı beni.
- Kış yorgunluğu bu sendeki, hoş kış da gelmedi ya neyse. Zaten bu aralar herkesten benzer şeyler duyuyorum. Ayrıca günde iki paket sigara içip bir de spor veteranı bir adam olarak çoğu yaşıtımızdan beter görünüyorsun ama maşallah idrarın da kaliteliymiş hani, doktor pek beğenmiş.
- İstersen sana da vereyim biraz.
- Yo kalsın, ben başkasının çişini kullanmıyorum abi, kendi mütevazı tesislerimde üretiyorum yeterince.
- Peki, öyle olsun. Lazım olursa hiç çekinmeden söyle, üzerine işerim, kalitesi tescilli sidiğim sana feda olsun.
- Onu bırak da Sen dua et az evvel sipariş verdiğimiz garson biraları getirirken yolda wc’ye uğrayıp bardakların içine işemesin. Ne diye garsona uyuz davrandın ki, öğretemedim sana şu hayatı. Garsonlara şirinlik yapmak vaciptir, aksi takdirde atın intikamından beter olur onların intikamı.
- Ne bileyim ya, bir an masayı yarım yamalak sildiğini görüp gıcık oldum herife, öyle de tersledim. Hayat zaten yaşarken değil, bitmesine yakın öğreniliyor. Ben daha ikinci sınıftayım, mezun olmama çok var. Mezuniyet belgemi aldığımda ortada yaşanacak bir hayat da kalmayacak zaten.
- Güzelim biz çoktan üçüncü sınıfa geçtik ama senin veremediğin dersler var, hala alttan alıyorsun onları. Çalış, başaracaksın, hahahaha.
- Dersleri senin gibi arkadan vermek yerine alttan almayı tercih ederim valla.
- Bu da güzel, hahahaa… Ama bir şeyi göz ardı ediyorsun sanırım, eğer bazı şeylerin yaşanması kaçınılmazsa, onları zamanında yaşamak ve sonrasında geride bırakmak en doğrusu. Minik bir kartopu zamanla çığa dönüşür. Engel olamadığın sıkıntı, geciktirdiğin ve ötelediğin zaman zarfında büyür ve bir gün bakmışsın ki seni ezip dümdüz edecek hale gelivermiş. Geciktirici kullanmak her zaman iyi değildir yani.
- Çok hard-core başladın ya. Beni sikeceksen de bari ön sevişme filan olsun âdab-ı muaşeret gereği, haşırt diye konuya girilmez ki abi.
- Vazelin bile getirdim yanımda, hahahahahahahahahahaha…
- Hayvan.
- Hahahahahaa, hala gülüyorum, çok pis koydum lafı ya, bu akşam senden hayır gelmez valla, bittin oğlum sen!
- Ulan kış yorgunuyum, hayat yorgunuyum, hiç mi merhamet yok sende a.q. ?
- Var var. Seni seviyorum ulan!
- Ben de seni a.q. !
- İşte sevgi bu, hhahahah!
- Evet… Sende ne var ne yok, neşen yerinde, formundasın gene gördüğüm kadarıyla.
- İyiyim ben. İyi olduğumu düşünüyorum en azından. Mızmızlanmayı bıraktım ne zamandır.
- Ben mızmız mıyım yani?
- Eh, nispeten. Seninkine mızmızlanmak da denmez aslına bakarsan, labirentte gezinip duruyorsun ve çıkışı bulmakta geciktikçe hiddetlenmeye başlıyorsun. Bulunduğun labirentte başkaları da var, gördüğün, yanından geçen veya ters yoldan gelen kişiler bunlar, onlara bakıyor, bazılarıyla konuşup fikir alışverişinde bulunuyorsun ama çıkışa varamıyorsun. Bir girdaptasın sanki, sen derinlere battıkça güneş daha dar açıdan parlıyor üzerinde ve sonunda karanlıkta kalacağını öngörerek isyan etmeye başlıyorsun. Batmazsan güneşi görürsün. Tam anlamıyla mızmız bir kısırdöngü.
- Çizdiğin tabloya bak, ulan öldürdün be beni!
- Hayır, sadece hayat yorgunu derken aslında neyi kastettiğimizi çözümledim. Bazı kelime ve kavramlar, tıpkı trafik canavarı veya küresel ısınma gibi, sanki objeden sujeye geçiş yaşarlar ve kelimeyi kullanırız ama tam olarak ne olduğunu zihnimizde canlandırmayız. Yani trafik canavarı gelip de şoförü ansızın gıdıkladığından veya gözlerini kapayıp ce! diye bağırdığından adam kaza yapmıyor, it herif manyak gibi direksiyon salladığından kazaya sebebiyet veriyor. Gene hayat yorgunluğuna dönecek olursak, hayat seni, başkalarını yormuyor, sen yaşadıklarından, yaptığın veya yapmadığın, ayrıca yapamadığın şeylerden ötürü kendini bitkin ve halsiz hissediyorsun.
- E abi bu anlattığın demagojiden ibaret.
- Şimdi böyle konuşunca ben, gayet lâfazan üslubu gibi geliyor sana, ama katılmadığın bir nokta var mı bu konuştuklarımın arasında?
- Yok, o ayrı. Sonuçta bu koşturmacadan sıkıldım… İşten, işyerimdekilerden, evimden, komşulardan, arkadaşlarımın çoğundan… Hatta kendimden, aynadaki görüntümden tut, her gün yapmak zorunda olduğum işlerden. Kitaplardan, trafikten, filmlerden, kıyafetlerimden, yastık kılıfımdan, gece hayatından, kadınların kapris ve triplerinden, İstiklal Caddesi ve bu Nevizade denilen yerden, sigaranın yarattığı balgamdan, cep telefonu faturalarından, Rıdvan Dilmen’den ve Arda’dan, mutfağımda damlayan musluktan, emrimde çalışan insanların tembelliğinden, şişip duran göbeğimden, şu senin garsona iyi davranma zorunluluğundan… Daha sayayım mı?
- O’ndan da sıkıldım a.q. !
- A.q. mi dedin? Bak bu konuda seninle aynı fikirdeyim, hahahahaha!
- Dağıtma ya konuyu, şurada ciddi ciddi bir şeyler anlatıyorum sana.
- Pardon abi, Scarlett söz konusu olunca tutamıyorum kendimi. Sustum.
- İşte öyle… Durup durup ‘böyle mi olacaktı?’ şarkısını mırıldanıyorum kendi kendime. Nasıl anlatabilirim bilmiyorum, sanki bu benim hayatım değilmiş gibi: Bana çizilen bir rol var toplumda, daha doğrusu dayatılan bir rol bu. Söz gelimi ofiste çalışmak, daha doğrusu bir iş yapmak zorundayım, neden? Çünkü hayatımı sürdürmek için para kazanmam lazım. Yemek, barınma gibi temel ihtiyaçlarımı gidermek ancak böyle mümkün. Buraya kadar her şey normal. Ama kazandığım paranın artması, zamanla çoğalması gerek, çünkü ihtiyaçlarım da ona göre şekilleniyor. İşte, daha çok, daha fazla çalışmamı gerektiren konu. Evimi daha lüks bir muhite taşımalı, daha pahalı dekore etmeliyim, arabamı daha gösterişli, laptopumu daha hızlı hale getirmem gerek. Hayat beni makine gibi çalışmaya, darphane gibi para basmaya mecbur ediyor abi. Peki ama benim bir makine olduğumu kim söyledi? Neden savaşıyorum? Ne için bu mücadele? Hayatımın sonuna erdiğimde, sahip olmak için tüm yaşamım boyunca peşinde koşturduğum güç ve paraya hükmedecek pozisyona gelsem bile onu yaşayamadıktan sonra ne farkı var? 79 yaşındaki yatalak bir dedenin doldurduğu sayısal loto kuponuna trilyon çıksa o insana ne faydası var?
- “Canavar büyümezse ölür” sözü geldi aklıma birden. Devam et lütfen, dinliyorum.
- Uğraşıyorum, didiniyorum. Yoruluyorum, yıpranıyorum. Üzerinden geçip giden ve ufka yaklaşıp batmaya hazırlanan güneşin peşinden koşan, onu yakalamaya çalışan bir çocuktan farksız haldeyim, koşuyorum, koşuyorum, ama hayır, yakalamam imkânsız onu. Icarus gibi hissediyorum kendimi, ulaşamayacağım amaç beni tüketiyor, yok ediyor… Ve aslında herkes için geçerli bütün bunlar.
- Ne olmasını isterdin peki?
- Bilmiyorum ama “böyle” olmamasını… Daha hızlı bir bilgisayar, daha çok özelliğe sahip bir cep telefonu, daha konforlu bir ev beni mutlu etmiyor ki… Aslında etmeli değil mi? Onlar için bu kadar uğraştığıma göre, evet, etmeli. Ama etmiyor. Sahip olmanın ve bunu göstermenin insanlar nezdinde statümü belirlediği bir dünyada, benim mutluluğum insanların takdiri ve hayranlığı, en basit ifadesiyle onayına sunulmuşken, ben artık bir özne değil, düpedüz bir obje halini alıyorum; beni değil, benim olanı tartıyor o insanlar, bu yol üzerinden, yani dolaylı olarak beni yargılayıp hakkımda bir karar veriyorlar. Yani dostum, ben aslında yokum, neye hükmettiğim var ediyor beni çevremin gözünde: Param, malım, mülküm.
- Bu aralar Fight Club’ı filan mı izledin abi? Bir şeyler tetiklemiş olmalı bu düşüncelerini sanki?
- Hayır ya, ne okudum ne izledim. Kaç sana evvel sinemada gitmiştim o kadar. Onda da bir hatun vardı yanımda, yiyişip durduk, filmi hatırlamıyorum bile.
- Peki… Kimler nasıl yargılıyor seni?
- Herkes abi. Dünyanın düzeni bu. Ne bildiğimin, ne hissettiğimin, ne düşündüğümün insanlar nezdinde hiçbir önemi yok. Annem de, iş arkadaşım da, kapı komşum da, teyzemin damadı da, sadece beni değil, herkesi bu mercek altında görüyorlar. İyi bir doktorda muayene olmak için 200TL vermeye kıyamayan annem, elaleme gösteriş yapmak için Maraş sırma işi denilen salak bir sehpa örtüsüne gözünü kırpmadan 1000TL verebiliyor. Güvenli ve çalışır olduktan sonra insanları her yere götürebilecek otomobillerin yerine onlardan on misli daha pahalı bir araba kullanan insanlara gerizekalı gözüyle değil, aksine örnek alınacak değerli ve özel insan muamelesi yapılıyor. Şu elimdeki telefonu değiştirmiyorum diye bana II. Mahmut’un hatırası mı diye takılan insanlardan tut, her fırsatta “hükmün paran kadardır” lafını zikretmekten keyif alan ve “her insanın bir fiyatı vardır.” diye buyurup ortalarda caka satan, kendisini tanrı zanneden kişiler, etrafımızı sarmış ve hep bir ağızdan ve aynı dilden konuşup gürültü, duygu ve hayat pisliği yaratırken, kimi zaman kendimi okyanus tarafından kuşatılmış bir adacıkta bir başıma hissediyorum. Bakma bana öyle, evet, ben bir loser’ım dostum. Okulun pilav gününe gidemiyorum, lisede öğlen tatillerinde tost yiyip sonra basket oynadığımız çocuklar şimdi birer işadamı oldular ve mezuniyetten sonra verilen start ile kim daha uzağa, ileri gitmiş, onun şovunu yapacaklar çünkü. Beni biliyorsun, ben bu dünyada yönümü yayılmak olarak değil, yükselme olarak belirledim hep. Öyle işte.
- Bu açıdan bakıldığında çok farklı değiliz, ben seni biliyorsam, sen de beni biliyorsun, aşağı yukarı aynı düşünüyoruz. Yalnız benim anlamadığım, çok öfkeli başladın konuşmaya, sonra bilgeleştin, en sonunda da ümitsiz ve kırık dökük bitirdin… Bütün olarak bakıldığında bilgelik, öfke ve hayal kırıklığı birbirleriyle yan yana gelemeyecek olgular; bu itibarla çok karmaşık ve çelişkili geliyor söylediklerin.
- Ne bileyim ya, çenem düştü birden. Ne zaman bitti bu bardak? Söylesene şu garsona, yenisini getirsin ama 50’lik olsun bu defa.
- Söyleriz şimdi. Ya fıstık?
- Sarışın?
- Hahaha, endişelenecek bir durum yok demek ki, hala normal tepkiler verebildiğine göre.
- Kafayı yemedim henüz abi, dalga geçme, sadece bu aralar biraz gerginim sanırım.
- Biraz?
- Tamam, birazdan biraz fazla.
- Şimdi oldu işte.
- İnsanlar gerçekte ihtiyaçları olmayan, doğalarına, içlerindeki öze ne şifâ, ne devâ olacak türlü hevâ ve heves peşinde çılgınca koşuyorlar. Beni ilgilendirmiyor istek ve tercihleri, kendimi uzak tutuyorum onlardan ve hayatlarından; ama onlar gibi değilim diye, üzerlerine giydikleri materia üniformasını bu yaşıma kadar elimin tersiyle ittiğim için hem küçümseme, hem de alaycı tavırlarından rahatsız oluyorum abi. Annem bile “bu yaşa geldin, hiçbir şeyin yok, ne olacak senin bu halin?” gibisinden bıdı bıdı yapıp hayıflandığında aslında sahip olmayı istediğim her şeye sahip olduğumu, sahip olmayı isteyip de sahip olamadıklarıma ise zaten onun istediği gibi üç yüz sene yaşasam gene sahip olamayacağımı biliyor, üstelik daha dün yazlığın pencerelerine pimapen taktırdıkları için kendisine takılırken ben, bana kızıp “sen bizlerin dünyasında yaşamıyorsun, biz de seninkini anlamıyoruz” dedi ki, birden düşündüm, haklı kadın… Benim için üzülüyor. İnsanlar küçük görür ama anneler üzülür. Kimseye muhtaç değilim, aç değilim, açıkta değilim ama annem benim için üzülüyor. Kafasında filancanın oğluyla veya falancanın damadıyla bir mukayeseye gittiğinde benimle gurur duyamadığını, daha doğrusu benimle gurur duyuyorsa da bunu başkalarıyla paylaşamadığını, ötekilere ballandıra ballandıra anlatamadığını görüyor. Çünkü, az evvel de dedim ya abi, annemin gözünde benim “NE” olduğum değil, “NEYE SAHİP OLDUĞUM” önemli. Ben bunu anlamıyorum. Beni koşulsuz seven biri, hiçbir olumsuzluk, yüz kızartıcılık vs. olmadan, sadece sahip olduklarıma ve olamadıklarıma baktığında, eğer benimle koşulsuz gurur duyamayacak kadar zihinsel deformasyona uğramışsa, hakikaten ben uzayda yaşıyorum demektir. Annem bile böyleyse, işte o zaman diğer insanları gözünün önüne getir şimdi. Beni anlamıyorlar… Ben de onları… Range Rover’dan Lincoln Navigator’a neden geçildiğini de anlamıyorum.
- Range Rover da birden olmuyor ki, önce Hyundai, Corsa veya Fiesta alınıyor, sonra Toyota veya Astra’ya geçiliyor. Süreç böyle, adım adım. Herhangi bir safhada “bu tamam, yeter” diyecek olursan, sözgelimi Mondeo için “tamam bu yeter” şeklinde düşünürsen Audi’ye geçemezsin, halbuki, Audi sonrası X8 alıyor adamlar.
- Tamam, anladım. Ama nereye kadar? Ve neden?
- Ölene kadar be abi, o nasıl soru öyle. Daha iyi, daha rahat, daha konforlu yaşamak için.
- İyi ama, sanki bir şeyler ters değil mi bu alışverişte? Rahat yaşamak için rahatsızlığı, mutlu olmak için mutsuzluğu, haz için acıyı tecrübe etmek, fakat bu sürecin sonunun asla gelmemesi, gayeye ulaşamamak… Küp filmini hatırlar mısın, öyle bir şey. Ben bu işte yokum, bunları tümden reddediyorum ama işte, son planda gene kendimi bok gibi hisediyorum.
- Hmmm. Şimdi sakin ol. Şuradan bir yudum al, sinirlendin, sesin titremeye başladı. Biraz ben konuşayım.
- Konuş bakalım.
- Birkaç nokta var üzerinde durmamız gereken. Detaylarda kayboluyorsun abi. Bütüne bakman, resmin tamamını görmen gerekir, sense ufak ayrıntıların sana verdiği rahatsızlığa isyan ediyorsun. Enginarı sever misin?
- Ha?
- Enginarı sever misin diye sordum.
- İki birayla uçtun mu oğlum sen? Enginar ne alaka şimdi?
- Ya anlatırken örneklendireceğim öküz herif, cevap ver, enginarı sever misin sevmez misin!
- Sevmiyorum, ağzıma sürmem, ayrıca öküz de sensin!
- Ulan içine sıçtın vallahi, en başta adam gibi cevap versen olmuyor mu?
- Ne bileyim, nerden nereye atladın birden. Neyse devam et.
- Hayır, etmiyorum işte. Bütün havamı bozdun.
- Naz yapma ama.
- Ufff, peki. En baştan başlıyorum. Enginarı sever misin?
- Hayır, nefret ederim.
- Neyini sevmiyorsun?
- Hiçbir şeyini. Ne görüntüsünü, ne kokusunu, ne tadını… Adı bile sinir bozucu. En-gi-nar, öğğğk!
- Peki. Sana kocaman bir tabakta enginar servis edilmiş gibi hissediyorsun. Gözlerin kapalı, bir lokma veriyorlar o yemekten sana. Yüzünü buruşturuyorsun çiğnerken, ve sonra “kullanılan yağ bozuk galiba” diyorsun kendi kendine. O yağ ile yapılan yemekleri yemekten kaçınıyorsun sonra. Aslında mesele yağda değil, ne olduğunu bilmediğin ama külliyen sana ters ve aykırı gelen enginarın bütününde gizli. Buraya kadar anlattığın şeyler, yani yaşadığımız hayata dair isyanların, itirazların, aslında hep detaylar üzerinde odaklanıyor. Evin Boğaz manzaralı olsa aslında sana kimse bıdı bıdı demeyecekti, maaşın şimdikinden üç misli fazla olsa, telefonun blackberry, laptopun vaio olsa insanlar sana daha başka bakacaklardı, onlar şimdi seni hor görüyorlar, hâlbuki sen onların seni “sen” olarak değerlendirmesini istiyorsun, falan filan. Slayer’in enfes şarkı sözünü anımsatayım sana: “The root of all evil is the heart of a Black Soul.” O “root”a kök salmış gövdeden uzanan dallardaki yapraklara bakıp bu ne biçimsiz bir bitki diyorsun, ama aslında o ağacın kökleri bozuk, kalbi çarpık, ruhu sapkın.
- Abi, sence neden kendimi eski türk filmlerindeki genç kız karakteri gibi hissediyorum?
- Bilmem, neden?
- Hani evde hayat koşullarından, aile baskısından bunalır kız da kaçar gider büyük şehre, ama yolda tecavüze uğrar, kötü yola düşer, rezil rüsva olur. Keşke evden kaçmasaydım der durur. Şu Nezivade muhabbetinde de içimdeki sıkıntıyı paylaşayım dedim seninle ama sanırım çok uzun bir monoloğa başlayacaksın, ve kafamı da bir güzel sikeceksin.
- Haahahahah, aksine çok gevezelik etmeyeceğim, seni anladığımı ama katılmadığımı anlayacaksın sonuçta.
- Başla bakalım.
- Geçen gün bir takım bürokratik engellere takılmak ve zaman kaybetmek endişesi ile işlerinin daha hızlı yürümesini sağlamak için uzun zamandır görmediğim bir lise arkadaşım ve daha evvel hakkında hep bir şeyler işittiğim ama hiç görmediğim eşi geldi yanıma. Bilirsin, bu ülkede tanıdığın varsa işler tıkır tıkır yürür. Neyse, yardımcı oldum, problemleri çözüldü. Ofiste çay içerken konu açıldı, önümüzdeki hafta Chicago’ya gideceklermiş.
- Eeee?
- Eeesi şu: Orada bir doktor varmış, konuya çok hâkim ve yetkin biriymiş.
- Hiçbir şey anlamadım, neden bahsediyorsun sen?
- Dostum, sözünü ettiğim lise arkadaşımın eşi senelerden beri kanserle mücadele ediyor. Maddi durumları çok iyi, metastaslar, ağır ameliyatlar, ‘bitti!’ derken yeniden bir sıçrama ve sıfırdan başlayan savaş; en iyi hastaneler, en deneyimli doktorlar, en pahalı ilaçlar… Bunları öpücükler vermiyorlar insana.
- Çok alakasız bir şeyden bahsediyorsun sen ama, çok başka bir konuşma bekliyordum senden.
- Para, sen mutluyken keyfin için, dardayken ihtiyacın için kullanılır. Q7’ye ihtiyaç duymazsın ama sağlığını korumak için Chicago’daki bir doktora görünmen gerekebilir. Az evvel sahip olduğun her şeye sahip olduğunu söylerken müthiş bir çelişki içindeydin: Maldivler’de bir tatil rüyalarını süslemiyor, en pahalı araba, en konforlu ev seni ilgilendirmiyor, insanların ne düşündüğü de umurunda değil; ne onların her zengin ve cebinden para akan tipe göstermekten zevk aldığı yapışkan ilgi alaka ve hayranlıkları, ne de hafif ve düşük getirileri seni memnun edebiliyor, bunu anlarım. Fakat sen “anı yaşa”mayı, hayattan zevk almayı yanlış anlıyorsun, yarınki olası ihtiyaçlarını hiç ama hiç düşünmüyorsun. Ağustos böceğinden pek farkın yok, kendinle mutlusun, kendinle eğleniyorsun, kendin çalıp kendin söylüyorsun ama bunlar hep “an”a dayalı şeyler, şimdiki zamanda yaşayıp gelecek zamanı düşünmeyerek sadece gözünü kapatırsın hayata. ‘Geleceği görmezsem şimdiyle mutlu olabilirim’ düşüncesi sağlıklı değil.
- Bir dakika, çok ayrı, tümüyle farklı şeylerden bahsediyoruz seninle. Ama madem laf buralara kadar geldi, konu da iyice dağıldı, o kız için üzüldüm ama her insan gibi o da ölecek abi. Kanserden olmazsa başka bir şeyden.
- Hepimiz öleceğiz. Mesele, ölene kadar mutlu ve kimseye muhtaç olmadan yaşayabiliyor musun, yoksa ölene kadar yoksul ve düşkün mü yaşayacağın.
- Onlardan yanasın değil mi? Ve anlamıyorsun beni…
- Büyük Engizisyoncu gibi konuşma ya, bir taraf tutmuyorum.
- Öyle gereksiz bir yere çektin ki muhabbeti, sikicem sikicem diyip de erkenden boşalmış gibisin, hiçbir bok anlamadım yemin ederim.
- Hoşuna gitmedi ve hemen gereksiz diyorsun. Senin en büyük sorunun hayatı pratik algılayamaman, düşünememen… Teorilerin adamısın, lafa gelince kahramansın ama yemin ederim iki kilo patates almaya gitsen elin ayağına dolaşır hangisini seçeceğini bilemez gerilirsin, bir yandan da o sırada nereden eserse artık Van Gogh’un “The Potato Eaters”ını düşünüp sanat felsefesine dalar geri geldiğinde de bize inciler saçarsın. Sen cidden bu dünyada yaşamıyorsun abi:)
- …İbne…
- Tamam tamam çok abarttım, neyse, senin istediğin, beklediğin gibi konuşayım o zaman. Dikkat et, çok felsefi olacağım, tıpkı senin gibi, hahahahahahaha
- Dalganı geç bakalım ibne… konuş hadi.
- İnsanın ne kadar karmaşık ve tuhaf bir canlı olduğunu defalarca kez konuştuk seninle. Bizi siktir et, tarih boyunca en büyük iki gizem ölüm ve insandır zaten. Bir yandan düşünür, yatatır, yorumlar, bir yandan yanılır, yıkar, savaşır. Aynı anda hem tanrı gibi hem de hayvanca davranabilir. Çelişkilerle ve tutkularla sarmalanmış bir halde her zaman kendinden beklenmeyeni yapar. İnkalar’ın o hayret uyandıran medeniyetlerini nasıl kendi kendilerine yok ettiklerini hatırla. Ya da Nietzsche, Kant, Hegel, Goethe gibi dahiler yaratan bir ırkın aradan üç nesil geçince Yahudileri nasıl da gaz odalarına sürdüğünü. Örnekler çoktur ve çeşitlidir. Konuyu dağıtmadan ben gene birey olarak insana, o karmaşık, şaşkın, acınası yavru tanrıya getireyim. Dostum, çok kısaca özetlemek gerekirse, insan iki temel duygu üzerinde ayakta durur: Bunlardan biri korkudur, diğeri bencillik. Yaşamımızı bu iki duygu şekillendirir.
- Sevgiyi ne yaptın lan? Haz nereye gitti? Kıskançlık, şehvet? Özeti abarttın gibi geldi bana.
- Hayır, abartmadım. Ne dediğimi biliyorum. Dikkatli dinle, hak vereceksin. Devam etmeden evvel senin şu sefil itirazlarına cevap vereyim, haz tutkusu, kıskançlık ve haset, şehvet gibi duyguları çok kolay bir şekilde bencilliğin içine koyabilirsin. Sevgi ise yapmacık ve çarpık olarak nitelenebilecek bir his, ancak üstün insanlarda merhamet olabilir ki o çok daha kapsayıcıdır.
- Yine araya gireceğim abi, sevgiyi neden yapmacık diye sikip attın allahaşkına? Aşkı ne yaptın lan?
- Hmmm tamam. O zaman aklıma yatmıştı aslında fakat şimdi bilmem ki, sen sevgiyi merhametin altına koyunca garipsedim.
- Of abi ya, araya girip duruyorsun, her şeyi kıçından başlayıp anlatmak zorunda kalıyorum senin yüzünden. Çok kısa geçeceğim burayı, sonra gene değiniriz istersen. Merhamet dediğim şey sadece üstün insanlarda bulunur, üstelik sonradan kazanılabilecek, öğrenilen bir şey değildir de. Sevgi biter ama merhamet baki kalır. Sevgi kişisel veya kişiye yöneliktir, merhamet ise tüm evreni kaplar. Sevgi duyan bir insan bir odağı, bir çevreyi, sınırları belli bir grubu ya da oluşumu sevebilir, içinde merhamet hissi olan ise her şeye karşı hassas ve özenli davranır, içtenlikle zararı dokunmasın, dışındaki dünya zarar görmesin, acı ve ıstırap yaşamasın diye gayret eder. Merhamet en yüce duygudur bir insanda olabilecek. Abi hiç dikkatini çekmedi mi her duanın surenin başında geçen besmelenin türkçesi? Biliyorsun ‘Rahman ve Rahim olan Allahın adıyla’ anlamına geliyor, rahman ve rahim kelimeleri, merhamet ile aynı kökten geliyor yani tanrı kendisini ‘merhamet duyan zat’ olarak niteliyor. Ayrıca yüzündeki o sözümü kesmeye hazırlanan ifadeyi hemen kaldır ve dinle, acımak diyeceksin, acımak başka bir şey. O da yapay bir duygudur, ayrıca acıyan ve acıdığı için bir eylemde bulunan kişi sonradan bu duygusundan ötürü kendisini hafiflemiş, huzurlu hisseder ki zaten bu geri bildirim de samimiyetsizliğini gösterir. Merhamet ise tümüyle doğaldır. Yeter diyorum bunun için, zaten anlatacağım merhamet değildi, üstün insanlar için geçerlidir merhamet, hayatı maskeler ardında saklanan ve –mış gibi yapan bizim gibi hilekârlara uymaz, bol gelir. Şimdi esas konuya gelebilir miyim?
- Sen böyle konuşunca seni daha çok seviyorum biliyor musun?
- Az evvel erken boşaldığımı söyleyip yüzünü buruşturmuştun, şimdi bakıyorum ikinci postada zevk almaya başladın, hahahahahahahah.
- Ulan… Neyse, devam et ibne.
- Korku ve bencillik demiştim, insanın çatal toynaklı iki ayağıdır bunlar. Dostum, insan korkar. Başkalarından korkar. Diğer insanlardan korkar. Kimseye güvenemeyeceğini bilir ve herkesle arasına mesafe koymaya çalışır. Kendi mutluluğu ve hazzı yani bencilliği için her şeyi göze alabileceğini bilir, bunu da sınırsızca ister, çünkü doymak bilmez ve bencilliğine mani olabilecek tüm olası unsurlara cephe alır, öte yandan Elias Canetti’nin dediği gibi “kendi yaşamı için ne kadar vahşice savaşırsa, etrafını saran bütün diğer insanlara karşı savaştığını da” fark eder. Aslına bakarsan bu çılgın ve umutsuz bir savaştır, ötekilerin de kendisi kadar her şeye aç, her şeyi isteyen ve her şey için mücadele edeceğini görünce korkar, ama içindeki isteme duygusunu da yenemediğinden var gücüyle savaşa devam eder. Sürekli mücadele etmek insana acı verir, tatminsizlik duygusu zaten diz boyudur çünkü zaten sahip olamayacağı şeyler için savaştığının farkındadır; her insan ölecektir ve bunca kavganın aslında mutsuz bir sonla biteceğini derinden derine bilmektedir. Duyduğu korku hissi onu başkalarına karşı kendisini savunacak kadar güçlü olmaya mecbur bırakırken, doyumsuz bencilliği baştan sonra vitrinden ibaret olan bu dünyadaki tüm arzularını yerine getirmesini sağlayacağı kudret istemini doğurur. Her birey için geçerlidir bu durum, o nedenle insanlara dikkat et, maskeler ardında yaşarız çoğumuz ve gerçek niyetimizi, ne olduğumuzu, ne kadar korkunç insanlar olduğumuzu karşımızdakilerden saklama uğraşı veririz. Bunu yapmak zorundayız çünkü sahip olmak, hükmetmek istediğimiz şeylerin haddi hesabı yok ve onlara ulaşamadığımız müddetçe acı çekiyoruz. Benliğimiz çekiyor o acıyı, hele başkalarının bizim arzuladığımız bir şeye, her neyse o, sahip olduğunu gördüğümüzde içimizi dehşet verici bir kıskançlık sarıveriyor, o bencilliğimiz var ya, “neden ben değil de o sahip oldu” diye fokur dokur kaynıyor derinliklerimizde.
- Salak salak konuşma ya, karı sanki eşinden ayrıldı da sana verecek!
- Hadi len verse almazsın sanki.
- Amsalaklık yapma da bırak konuşayım, dağıtma konuyu! Ayrıca kim almaz ya, Scarlett lan bu!
- Hehehehehe, devam et hadi.
- Ulan düşüncelerim dağıldı valla.
- Yiyosa devam et bakalım, amsalak sensin yeri gelmişken söyleyeyim, hahahahahahahahahahahahahahahahahha.
- Bir dakika, ne diyordum.
- Ben başka bir şey söyleyeyim, hayvanlara hayvan diyoruz ve bu doğru, onlar hayvan sonuçta. Ama keşke bize insan diyenler de haklı olsalardı be abi…
- O nasıl söz lan? Telif hakkı sana mı ait yoksa çaldın mı?
- Bir yerde okumuştum, aklımda kalmış…
- Hmm…
- Neyse devam et.
- Evet, özetleyeyim artık geç oldu saat. Hani dedim ya, doymak bilmeyen bencilliğimizi doyurmaya çalışmak gibi ümitsiz olduğunu zaten bildiğimiz bir çabaya hayatımızı adamışız, üstelik her insanın bu konuda hem bizimle yarıştığını görüp onların yarattığı engelleri ortadan kaldırmak için ne kadar acımasız ve iğrenç olabileceğimizi biliyorsak, onların da bizi ekarte edebilmek uğruna en az bizim kadar vahşi olabileceklerini tahmin ve hayal ederek korkuyoruz, bu savaşı neden yapmak zorunda olduğumuzu düşündüğümüzde, yani bilincimiz azıcık uyandığında müthiş bir rahatsızlık hissediyoruz. Egzistansiyalizmi anımsa, hiçbir haz insanı mutlu edemez çünkü o hazzın biteceği gerçeği kişiye acı verir, hayat desen bir gün bitecektir ve bunun bilincinde olmak daha yaşarken kurtların bizi kemirmesi gibi sürekli yakar canımızı. Mutluluk ve tatmin öyle tuhaf bir haldir ki, insan sonraki safhada artık sahip olmadığı o mutluluk ne kadar büyük ve güçlüyse o kadar derin ıstırap duyar, boka batar.
- Özetleyeyim dedin, bari bir de toparla be abi. Benim durumuma gelelim.
- Onu da sen bağlasana ya, düşünce tembeli olmadığını biliyorum. En başta sözünü ettiğin kişilerin, güce, paraya, otoriteye sahip olan, “modernler”in saygın bir statüde olduklarını düşünüp örnek, ideal olarak gördükleri kimseler mutlu mu sanıyorsun? Biliyorum o fikirde değilsin ama işte, salak gibi bunalım moduna girmişsin, belli ki kafan karışmış. Dostum, mutlu insan yoktur. Bunu böyle belle. Sadece mutlu görünürler. Öyle zannedilirler ama herkes bilir ki hayat verdiği sözü tutmaz ve bizim gördüklerimiz sadece bir tiyatrodur. Korkusuyla tir tir titreyen, bencilliğiyle her arzusunu yerine getirmek için saldırmak isteyen zavallı canlılarız, başkalarının mutluluğuna garez eder, iyiliklerimizde de menfaat ararız. Hem herkesten uçurumlarla ayrılmış bir dağın tepesinde yaşamayı, hem de ötekiler gelip ayaklarımızın dibinde bizlere secde etsinler isteriz. Üstelik doyuma ulaşamayız, tüm insanlar secde etse bu bize yetmez, bu defa hayvanları, onu da geç uzaylılar gelip bize tabi olsunlar isteriz. Sürekli susuzluğunu deniz suyu içerek gidermeye çalışan umutsuz kimseler gibi davranırız; sonunda bizi bekleyenin ölüm olduğu ve sahip olduğumuz her şeyin geride kalacağını düşündüğümüzde ise isyan eder, bilinçten kaçan sefil bir yaratığa dönüşürüz. İşin daha da kötüsü, insan kendisini kandıramaz, sadece uyuşturabilir. Modernizm ve o dükkanın vitrinindeki her şey, aslında birer uyuşturucu. Ben sana daha evvel bunu da anlatmıştım ama artık o yazıya referans vermeyeyim millet dalga geçiyor benimle “kendi kendisine referans veren gerizekalı akademisyenler” gibi davranıyormuşum.
- Götün kalktı bakıyorum. Zıpırlık yapma tamam anladık. Çok biliyorsun sen.
- Siktir git ya. Şakadan da anlamıyorsun.
- Hesabı öde o zaman.
29 Mayıs 2013 tarihli Edit: Bu uzun postun içeriğinde, "eşi senelerden beri kanserle mücadele eden" bir arkadaşımdan söz etmiştim. Bugün, öğleden sonra kızcağız hayatını kaybetti. Olur da, bütün bu yazılanları edit eklediğim satırlara kadar okuyan biri çıkar, lütfen bir fatiha okumaktan üşenmesin. Kanser kötü bir şey, Allah düşmanımıza bile vermesin.