Gregor’a pislik yapmak için şu bileti yayınlamasaydım iyice kafamı toplayıp, kendimi onarıp öyle devam edecektim yazmaya, ama daha da anlamsız bir şey oldu, sağ kaşı yukarıda “yazmadan durabileceğine inanıyor musun ki?” diyen
Zaten yeni blog adayına da bunları yazıyordum… Pöh! Buraya copy-paste ettikten sonra ne anlamı kaldı? Elbette var bir anlamı, bu bir kusma hikâyesi, üstelik ağır çekimle ve tekrar gösterimlerle, zoom’larla ve ses efektleriyle süslenmiş bir hikaye.
***
19 Temmuz 2008 Cumartesi
1
Siktiğimin cuma gecesi yatağımda uykusuzluk tarafından ısırılarak debeleniyorken, temmuz sıcağında terlemiş saçlarımın dibinde var olduğunu umduğum beynimde şu berbat soru belirdi:
"hayatımın her hangi bir döneminde, yalnızlığı böylesine hissettiğim ve daha da kötüsü, yalnız olmaktan bu derece rahatsızlık duyduğum vaki mi?"
Kalktım, bir soda aldım dolaptan, salona geçip sigara paketini çağırdım yanıma ve bu soruya cevap aramaya çalıştım... Beynim zaten ibnelik yapıp soruyu ortaya atmıştı, ona orta parmağımı gösterip ruhuma sordum; ama ruhum çift taraflı oynayan işbirlikçi muhbir gibi hemen saklandı, gizlendiği dolabın arkasından "salaaaaak, salaaaaak, yalnızsın işte, sap gibi, üstelik samanla da karışmış haldesin, sefilsin, rezilsin, kendin ettin kendin buldun, şimdi de etrafında kimseyi bulamıyorsun, bir başına yaşa, bu eğer yaşamaksa" diye bağırdı... Çıkmasını söyledim, konuşalım istedim, tınmadı bile, güvenmiyordu ki bana...
Kalbime soracak oldum... Kapısını çaldığımda içeriden anahtarın yerini bildiğimi söylediğini işittim, kalkmadı yerinden, gittim yanına iliştim... Başı ellerinin arasındaydı, suratı asık, saçları dağınık, pejmurde bir halde süzdü beni... Ben daha konuşmaya başlamadan lafı ağzımdan aldı:
"Götünü siktiğimin salağı, bilmiyor muydun böyle olacağını? Yediğin onca haltın beni ne hale getirdiğini görmüyor musun? Ve ağzıma sıçtığın yetmezmiş gibi, bir de benimle dertleşmeye geldin şimdi... Siktir ol git! Adam ol adam! Kanat çırpan martılar ve uyuklayan kediler üzerine yemin ederim ki hakkımı helal etmiyorum sana. Burada sana teselli yok, dikenli tellerle sarıp işkence ettiğin bana ne yüzle geldin, yürü, anca gidersin!" diye kovdu, tek kelime bile konuşturmadı.
Ben de kalktım yanından yüzüm kızararak, üst üste üçüncü sigaramı içerken bu blogu açtım.
Ne yalnızlığıma bir çare arayışı, ne de günah çıkartma odası.
Beynim Leon-vari bir sniper gibi çalışırken, sinmiş ve korkan ruhum benimle alay ederken, kalbim böylesine sıkışmış halde bana dargın iken teselli veya telkin hiç bir anlam taşımaz.
Blogun ilk postundaki ilk kelime "siktiğimin" oldu. Bence fevkalade uydu.
2
Dün gece kendimi kaybedip tuhaf şeyler yazmışım. Doğrusu bu ya, yataktan fırlayıp koşarak bilgisayarın başına geçecek ölçüde, yazmak ağrıkesici etkisi yaratıyor üzerimde, biraz daha sıkınca yarayı cerahat akıyor – ama antibiyotik lazım bana, içimde biriken irini kurutmak için. Antibiyotik? Şifa verir, ama yan etkileri vardır bu meretin. Böbreklere zararlıdır, mide ve bağırsakları bozar.
Yalnızlık hali kronik bir hastalık gibi acı vermeye başladıysa, bu hastalığın ilacı –tanım gereği- insan olmalı. Siktiğimin dünyasında bu ilacı arıyorum işte. Yok kimse. Varlık içinde yokluğu yaşamaktan da öte, var olmayan Varlığı reddettikten sonra hiçbir şeyin ortasında buluyor insan kendini. (Bu cümleyi açmam gerek. Yeni paragraf yapalım.)
Var olmayan Varlık, görünürde olduğunu farz ettiğimiz lakin aslında sadece bir illüzyondan ibaret “şeyler”, yani –madem hastalık metaforunu kullandım başta- placebo etkisi yaratan sahte şifa araçları demek. One Night Stand bir placebo’dur, yaşanılan kısa süreli ilişki placebo’dur, aynı dönemde birden fazla kadınla takılmak placebo’dur vs. Bunların hepsi insana yalnızlığını unutturur, cep telefonuna sürekli mesajlar düşer, “seni özledim”, “ne zaman görüşüyoruz?”, “hafta sonu çalışıyor musun?”, “yanıyorum”, “aklımdan çıkmıyorsun” gibi sms’ler okumak bir erkeğin götünü tavana vurdurmaya yeter. Bununla beraber yanılsama ile tatmin olmak, yemek kitabının sayfalarına göz atarken insanın karnının doymasına benzer. Ne kadar giderilebilir ki açlık hissi? Bu kişiler ne derece ortadan kaldırabilir o zaman yalnızlık duygusunu?
İnsanın “yeter amına koyayım yeter, kafi bu kadar yalan, sahte yaşam.. Tutacak bir el istiyorum” diyeceği ana dek sürer placebo. İsyan bayrağı çekilir.
İşte o an, kalbinizde ve ruhunuzda ayaklanma baş gösterir, placeboyla, veya ağrıkesiciler ile aranıza mesafe koyarsınız, giyotine gönderir, infaz eder, “bana sizden hayır yok!” diyerek tüm telefon numaralarını, msn listelerini silersiniz.
Bu tavır bir uyanıştır. Uyuşturulmak istemezsiniz artık, kendinizi kandırmayı bırakır, Var olmayan Varlığa arkanızı dönüp, Gerçek bir şey yaşamak istersiniz. Bilinç gözlerini açmıştır. Gereksinim duyulan, (yalnızlık hastalığını giderecek) antibiyotik ve şifadır, uyutma/yok sayma savsaklaması değil.
Buraya kadar her şey yolunda gibi değil mi? Keşke süreç burada bitseydi, mutlu bir son gibi olurdu o zaman. Heyhat, ne A tipi likit fon, ne de B tipi slip don söz konusu son planda– sıçtım altıma öykünün sonunda.
Devamı sonra…
20 Temmuz 2008 Pazar
3
İkinci bölüm “uyanış” ile sonlanmıştı. Çok basit bir ifadeyle işlediği günahlardan tövbe eden ve artık düzgün bir adam olmaya çalışan birinden bahsediliyor burada. Uzunca -çok uzunca- bir süre eş zamanlı olarak elinin altında birden fazla kadın bulunduran, yalnız kalmadığı için yalnızlığı da hissetmeyen herifin tekiydim hayatım boyunca. Eğlenirdim onlarla, ilgi görürdüm, etkilerdim, hayran bırakır, sayelerinde egomu şişirir dururdum patlatırcasına. Ama 2’de sözünü ettiğim placebo’dan sıyrılıp gerçek dünyaya gözümü açtığımda serap dağıldı gitti. Hakikat ile yüz yüze geldim o anda. Aslında ben yoktum.
Şimdi 3. bölüme başlayabilirim.
En büyük ve biricik derdim sevilmek. İlgi arsızı, sürekli pohpohlanmayı bekleyen şımarık bir kedi gibiyim, bu itiraftan sonra sevilmeden sevemediğimi ekleyeyim buraya: Hayatım boyunca kimsenin peşinden koşmadım, hiçbir kadına asılmadım, peşinde dolanmadım. Tarzım değil, daha derine inip tahlil ettiğimde, hiçbir kadını –salt bir kadın ve insan olarak ele aldığımda- sevilmeye layık görmediğim için sanırım. Bu satırlar dostluk bağlamında bir sevgiyi konu edinmediği için erkek/kadın arkadaşlarıma değinmiyorum, Seneca’nın ifadesiyle "amicita" değil, "amore" sözünü ettiğim. Eylem planım çok başkadır benim; “bulaşmak” istediğim kadına kendimi aşikâr kılıyorum, her konuda ukalalık yapmama elveren bilgi ve görgümle, dünyayı ve hayatı kavrayışımla, olaylara bakış açımla, ayrıca duygu ve düşüncelerimi ifade üslubumla varlığımı/özelliğimi belli ediyorum o kişiye. Yok sayamıyor kimse beni, sayamaz da, Tanrı benden pek çok şeyi esirgemiş olsa da başka yetilerle donatmış sonuçta. Sadece maddenin değil, enerji ve ışığın dahi karadeliğin çekim gücünden kurtulamadığı nasıl fiziksel bir realiteyse, hayatım kendime hedef olarak belirlediğim kadınların bana doğru yönelmesiyle geçti.
Amacım neydi? Yukarıda dedim ya, ilgi görmek, şişirilmek, pohpohlanmak, hayranlık ve sevgi duyumsama isteği. Birilerinin bana ihtiyacı olduğunu hissetmek. Vaktimi doldurmak. Tabii bolca seks. Seks zaten apayrı bir konu, I.’nın dediği gibi, seksi bile kendime (diğer bir değişle iğrenç emellerime) alet ediyordum ben.
Hala Uyanış’ı açmaya çalıştığımın farkındayım. Ulan ne uyanışmış be!
Uyandım. Ne ile karşılaştım gözlerimi açtığımda? Büsbütün yokluk. Yıllar boyu bir rüyada yaşayınca insan, yakazanın ne olduğunu idrak etmekte dehşet verici bir zorluk yaşıyor, “hassiktiiir!” diyesi geliyor.
Çünkü kimse yok. Sağımda, solumda, önümde, arkamda, üstümde ve altımda… Her ne kadar placebo örneğini verip kendimi/yazdıklarımı tekrarlasam da, bir madde bağımlısının bünyesini arındırması, beyin reseptörlerinin müptelası olduğu maddeye duyduğu karşı konulmaz gereksinimden sıyrılması/kurtulması o kişiyi ıstırap verici bir sürece iter. Kendisini sürekli kandırmış birinin “temizlenmesi” kolay bir hadise değil. Açlık… Gene de, her şeye rağmen “alea jacta est…”
4
Muhammed İkbal bir şiirinde “pesç-i pâyed kerd?” diye sorar, “öyleyse ne yapmalı” anlamına geliyor. Öyle ya, türlü aşamaları geçti bu adam:
- Hastaydı, bunun farkında olmadan senelerce yaşadı. Kalbi, ruhu ve beyni uyuşmuş, salak olmuştu, kendisini kandırarak hayatını geçirmiş, bu kandırıkçı oyunda karakterini ve kişiliğini şekillendirmişti.
- Bıktı, yoruldu, derken bu noktada kendisine dışarıdan bakmaya muvaffak oldu ve acımasızca özeleştirisini yapıp yaşadığı yalandan midesi bulandı, gerçek ve sahici bir şey yaşamak istedi. Eski kimliğinden sıyrılmalı, arınmalıydı.
Bu bir niyettir, irade beyanıdır. Eylem öncesinde gerekli “de jure” hali. De facto ise esas zorlu mecradır, istemek yetmez, yapmak gerekir. Bilkuvve, yerini bilfiil'e bırakır... ama nasıl?
İşte şimdi, nihayet uzaktan başlayarak yakın zamana dek süren geçmişi anlatmayı bitirip bugüne gelebildik. 4. bölüm ve sonrası, araya sıklıkla flashback’ler girecek olsa da artık bugüne dair olacak.
21 Temmuz 2008 Pazartesi
5
Anlatıma bir örnekleme ile başlayalım, kısa ve tuhaf hikâyemizde ana karakterimiz Aylin isminde bir kızcağız olsun. İstanbul’da yaşayan Aylin, erkek arkadaşı ile ağustos ayında çıktığı güneydoğu tatilinde tarihi ve turistik yerleri gezdikten sonra otobüsle İstanbul’a dönerken Konya ili sınırlarında erkek arkadaşının aldığı çok önemli bir telefon yüzünden Konya otogarında kendisinden ayrılıp Mersin’e geçmesi ile yolculuğuna yalnız devam etmek durumunda kalır.
Aylin Ankara’ya kadar yalnız gider. Yolda otobüsün kliması bozulur. Ağustos sıcağında klimasız otobüste bunalır.
Derken otobüste yaşlı bir yolcu fenalık geçirir. O’nu ve yolcuya yapılan müdahaleyi izlerken Aylin’in tüm modu düşer.
Bir müddet sonra yolda büyük bir trafik kazası görür. Ambulanslar ve jandarmaların yanından otobüs yavaş yavaş geçerken yerde saçılmış kan birikintilerini ve üzeri örtülü cesetleri izler.
Aslında bu tatile çıkmayı hiç istememiş, erkek arkadaşının ısrarı üzerine kabul etmiştir Aylin. Uzun yolları, şehirler arası yolculukları oldum olası korkutucu bulmuştur.
Otobüs şoförünün birkaç ani freninden sonra bir histeri krizinin, önünü alamadığı anksiyete atağının içinde büyüdüğünü hisseder.
Yaşlı yolcu sık sık oflamakta, bileklerine kolonya dökülmesini istemektedir.
Şoför aracı çok hızlı sürmektedir.
Aylin yalnızdır.
Geride bıraktıkları kaza mahalline gittiğini düşündüğü ambulanslar sirenleri çığlık çığlığa bağırarak yanlarından geçmektedir.
Zaten tatilden de zevk almamıştır. Aslında başından beri denize gitmek istemiştir.
Erkek arkadaşı onu bir başına bırakmış, yanından ayrılmıştır.
Muavin iki defa söylemesine karşın yirmi dakikadır su getirmemiştir.
Yoldaki kaza ve gazete kâğıtları altındaki cesetleri aklından çıkaramamaktadır.
Klima çalışmamaktadır.
Aylin çıldırmak üzeredir.
Akşam saat 11pm sıralarında Ankara terminaline mola için girdiklerinde, valizini alıp kaçarcasına iner otobüsten, bir banka oturur. Yolculuğa devam edemez… İstanbul’a gidemeyecektir. Eli ayağı titremektedir; erkek arkadaşına, kötü talihine, çıktığı tatile, havanın sıcaklığına, cep telefonunun şarjının bitmesine, giydiği bluzun göğüs dekoltesinin terminaldeki erkeklerin aç gözlerine hedef olmasına, kaldıkları otelin konforsuzluğuna, fenalık geçiren yaşlı yolcuya, deli gibi süren otobüs şoförüne… her şeye sinir olmaktadır. Başına gelenler kötü bir şakadan farksızdır. Gülmeye başlar… Bir yandan da ağlamak istemektedir. Banka otururken yanından geçen yolcular Sakarya’daki trafik kazasından bahsettiğini işitir, ne kadar düşünmekten kaçınsa da ortanca teyzesini bir trafik kazasında kaybettiği gelir aklına… Ailesini aramayı aklından geçiremez bile, paniğe kapılmalarını istemez, annesi kalp hastasıdır.
Bir an evvel İstanbul’a, evine ulaşmak istemektedir. Güvende, huzurda olmak, kurtarılmış bölgesine girmek için can atmaktadır.
Ankara’da kimsesi, çalacak bir kapısı yoktur.
Otobüsle yolculuğa devam edebilecek durumda değildir.
Uçağa zaten hayatı boyunca binmekten korkmuştur.
Otogarın ortasında kendisini bir jungle’da yalnız kalmış surviver gibi hissetmektedir.
Gecenin vaktinde bir başına otele gitmeyi, üstelik üzerindeki o kıyafetle düşünememektedir.
Her dakika yükselen bir gerilim içinde kendisini boğan bir çatışma hali yaşamaktadır.
Gitmez ister, gidemez.
Gitmek istemez, kalamaz.
Megadeth’in Countdown To Extinction şarkısını bilir misiniz?
Aylin’in durumu eğer Antik Çağda bir Yunan tragedya yazarı tarafından kaleme alınsaydı, oyunun sonunda tanrıları semadan çağırıp bu düğümü onlara çözdürürdü, o dönem yazarlarında adet olduğu gibi. David Lynch kült filmlerinden Wild At Heart’ta gökyüzünden bir periyi indirir, sihirli değneğiyle perimiz gırtlağına kadar boka batmış kahramanları kurtarır. (bu arada filmdeki peri acaip seksi bir hatundur.)
Bu uzun hikayeyi niye anlattım?
Çünkü şu an, kendimi Aylin hanım kızımız gibi hissediyorum.
To be continued…
22 Temmuz 2008 Salı
6
Aylin’i Ankara otobüs terminalinde bırakıp kendime döneyim. O’nu Allah kurtarsın.
Radarı bozulmuş bir denizaltının buzlar altında sıkışması misali, nefes alabilecek bir menfez bulamıyorum kendime… Kurtuluşum, yani kendimi toparlayıp yaşama dönmem aslında pek yakınımda gibi, hemen ötede duruyor sanki. Ama oraya ulaşmak için hangi yolu takip etmem gerektiğini bilmiyorum, ve işin kötüsü ciğerlerimdeki oksijen tükeniyor. Kaybolmak… İsmet Özel “eğer insanın önündeki yolların hepsi ona yürünebilir geliyorsa, o kişi kaybolmuştur” der. Kurtuluşum nerede? Sağa mı gideceğim, sola mı, öne mi, arkaya mı? Uzunca bir müddet penisi nereye dönerse (kime kalkarsa) onu takip edip giden bir adam enerji ve nefesini hepten ziyan ettiğinde, birden “ulan ne yapıyorum ben, bitiyorum, böylesi bir hayat sürerek ölüyorum” kaygısına kapılır. Daha da komiği/acısı, bu şekilde dolanmanın, o buzlar altında yaşayabilmenin biricik yolu olduğunu düşünmüştür her zaman. Ama ciğerlerindeki oksijen kaynağı sınırsız değildir, ve aslında buzların altında hayat, manzara, panorama çok güzel ve keyifli bir seyir zevki yaşatsa da, denizaltı eninde sonunda yüzeye çıkmak zorunda kalır.
Bunca zaman geçirdiği buz katmanının altından kurtulması gerektiğinin bilincine varır adam. Ölecektir aksi takdirde.
Mesele penisi takip etmekten de ibaret değildir. Fiziksel hazlar fiziksel sınırları aşamaz. Bunca zaman esas peşinden koştuğu psikolojik tatmin, kendisine “Deniz Altında Yirmi Bin Fersah” boyunca herkesin hayranlık duymasını, ilgi göstermesini, onu beğendiklerini görme ve işitme arzudur. Fiziksel zevkler sadece bir araçtır.
Bununla birlikte adam aslında denize ait değildir. Yüzmeyi severiz, dalmaktan zevk alırız, ama doğamız gereği değildir bütün bunlar, sadece keyif için yaparız bunu. Eğer doğamıza tümüyle uygun olsaydı yüzgeç ve solungaçlarımız da olurdu zaten.
İşte, adam, doğasına uygun olmadığı bir şekilde kendisini denizin derinliklerine bırakmış, dibe dalmış, nitelik ve nicelik olarak her çeşit zevki yaşamıştır; kendisini ait olmadığı bir ortamın demirbaşı gibi görmüş, zamanını, yıllarını geçirmiştir orada.
Ansızın ciğerlerinde oksijen kalmadığını duyumsadığında acilen yüzeye çıkmaya mecbur olduğunu anlar. Artık ne buzların güzel görüntüsü, ne mercanlar ve yosunlar, ne ışık huzmeleri, ne türlü renkli balıklar onu mutlu edemez. Çünkü yaşayamayacaktır böyle sürerse.
Tümüyle çelişkili ve tuhaf olan, kavradığı bu haline karşın, buzlar altındaki yaşamı da çok sevmektedir. Aslında içten içe hep orada, zevk ve hazlar içinde kalmak istediğini bilir. Özgürdür orada, kimseye hesap vermek zorunda değildir, mutludur- en azından mutlu olduğunu hissetmektedir. Bu ortama ait olmasa da her zaman çok zevk almıştır orada bulunmaktan.
Ama işte, solungaçları yoktur.
Bilincin uyanması, mevcut durumu idrak etmekten başka bir şey değildir. Bilinç ve bazı şeylerin fakına varma, insana acı verir.
Şair “bir rüyaya daldık ki, cehennemde uyandık” diye yazar.
Zevk peşinde koşmayı bırakıp acilen yukarı çıkabileceği bir delik aramaya mecburdur. Derin bir nefese, kanındaki alyuvarlarını oksijenle beslemeye hayati bir ihtiyaç duyuyordur.
Iron Maiden “Matter of Life and Death”i çalar.
Jim Morrison “you’re lost, little girl” diye mırıldanır.
Slayer haykırır, “here comes the pain”
Metallica yüzünü asar, “whereever I may roam”
Lois Armstrong yol gösterir, “go down Moses, to the promised land”
Ray Charles’ın arkasındaki şişko zenci teyzeler “hit the road jack” diye neşeyle bağırır.
Ozzy Osbourne “although you think I can, but I can’t walk on water” diye sızlanır…
Şair “Benerci yapayalnız evdedir… Yapayalnız… Tavan, kapı ve duvar…” der ve susar.
Çünkü buzların gözleri vardır ama kalbi yoktur.
***
Şimdi bu yazılanlara baktığımda, şaşırıyorum derinden derine: “Virgilius’a yazamadığım ne varsa yazayım, okuyanların kimi arkadaşım, kimi çok yakın dostum, kimi bir zamanlar “sıraya dizdiğim” (tövbe yarabbim) tipler, bunların haricinde iş arkadaşımdan tut, kankamın asistanı/sekreteri/çocuğun annesinin büro mümessili* bile okuyormuş oradaki zırvaları, iyice sapıttığım bu dönemde zülfiyare dokunmayayım, kimseyi rahatsız edecek şeyler, gerçek kişileri incitecek veya onlara söz hakkı doğuracak şeyler yazmayayım Virgilius'a” demiştim. Fakat şimdi üstün körü göz attığımda daha önceki dönemlerdeki kusmuklarıma oranla o kadar da iğrenç veya sakıncalı görülmemeye başladı bana…
Blog açayım dedim, bırakmadı Big Blogger.
Bunları buraya yazmak istememiştim en başta, kandırdı beni Virgilius.

-cidden okudunuz mu buraya kadar?-
"Hey bu kelimeler nereye gidecek" diye sesleneceğime "dur bakalım peşinden gideyim nereye gidiyormuş" deyip sonuna kadar okudum. İtiraf edeyim ki; yoruldum :)
YanıtlaSilPişman oldun demek:)
YanıtlaSilBu arada, kelimesi kelimesine aldığım ve iki kişiden başka okuyanı olmayan o kalp blogta küfür argo vs. yazmakta beis görmüyordum. Aslında ben çok terbiyeli, gırtlağına kadar aile terbiyesine batmış, uslu efendi bir adamım.
umut ocakbaşından geliyorum.
YanıtlaSilbeyti ile çöp şişin selamı var.
Gregor, umut'u harbiyedeki güler'le aldatıyorum son zamanlarda. seni tanımadığı için selam söylemedi haliyle, ama aranızda bir gönül bağı kurulabilir eğer görüşüp tanışırsanız.
YanıtlaSilhttp://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=guler+ocakbasi
Okudum, sıkıntıyla değil mutlulukla. "Bu halimden mutlu mu oluyorsun, rahatsız?" diyebilirsin. Evet mutlu oldum.
YanıtlaSilSenin gibi iki kişi tanıdım, çoook yakınen.. Placebo etkisinde olduklarını ürkerek seyrettim. Bali çeken gençlerin sızışını dehşetle, üzülerek ve belki kızarak seyretmek gibiydi.
Bir tanesi aydı geçenlerde. Kullandığı antidepresanlar (mecaz manada değil, gerçek manada) ve verdiği 20 kiloyla beni oldukça şaşırttı. İmiğine kadar battığı bokun tadını almış, ondan çıkmak zorunda olduğunu anlamıştı. Şimdi aymasını beklediğim iki numara var..
Arada senin gibi placebodan ayan arkadaşları görmek, "gerçek kadınları" mutlu ediyor.
çok önceden görmüştüm sizin blogu Gregor Samsa'nın linklerinden. ama çok moralim bozulmuştu okurken, özellikle yandaki schopenhauer alıntısından dolayı ama bu son yazdığınız yazı ne kadar en dipten gelen bir mektup gibi olsa da kaşınmaya başlamış bir yaraya benziyor, artık değişimi siz bile durduramazsınız kanımca, değişim korkutucudur o ayrı.
YanıtlaSilbu kadar uzun bir yazıyı okumam mümkün değil, arada bir geldikçe takılırım anca
YanıtlaSilgöz gezdirmekli okumam bitince aklımda tek bir düşünce kaldı ki bu zaten hep benle vardı ve aslında farklı dozajlarda herkeste var -umarım-;
ben bana aşık olanların aşık olma hallerine aşık oldum, böylece kendimi çeşit çeşit gördüm, kendimden kurtulduğumu, kendimi onlara aktardığımı sandım, aynadaki kendimi istediğim zaman sildim,istediğim zaman çizdim, onlar değil, benim onların üzerindeki yansımam ilgimi çekti ve sanırım bu yüzden sadece kendiciklerimleydim.
mıhhh.
Bahtsız Bedevi, bu blogun kadîm takipçileri "yazarın herkesi mutlu etmek istediğine dair" satırlarını anımsayacaklardır.
YanıtlaSilAma olmuyor be Bedevicim. İnsan kendi kendisinin kutup ayısı oluyor öyle. (anlarsın ya.)
Passiflora Hanım,
Zat-ı âlinizin moralini bozmak ne buradaki zırvaların, ne de Scopi'nin haddi ve hakkı olamaz. Kişisel süngü hücümları, kuşatmayı yarmak için huruc denemeleri, derinlerde ayaklanma ve isyan girişimleri derken, hepsinde kat'i başarısızlığa garkolup bu defa ölüm orucuna niyet etmektir yorum buyurduğunuz durumun özeti.
not: Scopi bugün değişecek.
aynasilgisi,
bu postu okuyana manyak gözüyle bakarlar zaten, ne vakit ne sabır yeter. Tek normal insan senmişsin; bilmem bunu kabul etmek ne kadar kolay:)
Postu okuyup yorum yazdıktan yarım saat kadar sonra, mevzu bahis 2 numara ile msnde yazıştık (çatıştık). Ve anladım ki, o hiç bir zaman ayamayacak.
YanıtlaSilSen, her ne olursa olsun aynanın karşısına geçip kendini görmeyi başarmışsın. Ya da başarmadın, şartlar seni aynanın karşısına itti. Haticeye değil neticeye baktığımızda seni takdir etmek gerek.
Bizim 2 numara ise tedavi edilmesi gereken bi devekuşu.. Olansa bana oldu, yediğim kazık onun başıydı.
gel sen ne çektiğimi bir de bana sor
YanıtlaSilnerde nasıl yaşarım bir de bana sor
evlerin ışıkları bir bir yanarken
bendeki karanlığı gel de bana sor
laylom
not:aynasilgisi bitişik yazılır
Pişman oldum demedim ki :) Yorulmak bazen kelimelerin ağırlığından da olur ya da yazanın verdiği duygudan... Söylemeye çalıştığım buydu. Öyle bir yazmışsın ki tüm kelimelere yansımış ne hissettiğin. Ben aslında sana iltifat ediyordum Virgilius... Ama bunu ifade edememişim...
YanıtlaSilBen sol kaşımı yukarı kaldırabilirim ;)
YanıtlaSilCommunity olanları saymazsak 13 tane blogum var daha hiç birisi için bloggerdan böyle bir mail almış değilim.
YanıtlaSilŞanssızlık mı yoksa yazdıklarının sadece 2 kişi tarafından okunmasının yarattığı bedbahtlık mı burada yayımlama isteğini artırdı?
Bu arada kim o ikinç?
herkes bi gün uyanır mı?
YanıtlaSilha bitti ha biticek derken yazının sonuna gelmişim bende ehi :D
bence sen uyanmıcaksın.. yani şey mmm senin iç sesin bunlar derinindekilerin ama bu derinliklerini dışarı çıkartmıycaksın gibi geldi -bana- yani bir süre bunun için belki çabalıycaksın ama sonunda yine alışkanlıklarına dönüceksin yada dönmiceksin işte bütün mesele bu woouuwww ! :D
insan yanlızlığını gecenin bi körü ,kalabalıkta,bi kuşa baktığında ,daldıktan sonra ayılınca ve bilumum şeylerle anlıo işte .. bundan sonra şöyle olucak diosun ama olmuo işte.. yani alışkanlıklardan vazgeçmek kolay diildir işte...
ama umarım en kısa zamanda herşey istediğin gibi olur.. benim gibi geceleri "gökyüzünde yanlız gezen yıldızlarrr" nağmeleri yapmayıp, kurtulursun ehi :)
bitti.
ben okumadım, günlere bölüp öyle okuyacağım.. :)
YanıtlaSilhoşgeldin.. :)
13 tane blog sağlıklı bir duruma işaret değil polente.
YanıtlaSilbende bu psikiyatristler bunca ekmeği nerden yiyorlar diyodum.
sonuna kadar okudum.
YanıtlaSilyazdıkların çoğu zaman aşıyor beni. cümlenin sonuna geldiğimde başındaki benzetmeyle bağlantı kuramıyorum. bu tamamen benim beceriksizliğimden veya sığlığımdan kaynaklanıyor. yine de okuyorum. bir gün anlarım her halde. still uploading...
Bahtsız Bedevi,
YanıtlaSilKazığınla hala iletişim içinde sürdürüyorsan "bahtsızlığın" tartışmaya açıktır, "Kaşınan Bedevi" ismi daha uygun sana.
Aydan Atlayan Kedi,
Bütün yollar Roma'ya çıkıyormuş gene de, patika veya otoban farketmiyor işte, yorulmuşsun:-)
La Santa Roja,
kulaklarını da oynatabilir misin?
Polente,
13 tana blogu ne yapıyorsun kuzum? maymun iştahlılıkla her bloga başlayıp yarım mı bırakıyorsun yoksa?
İki kişi; yazıda kankam olarak zikrettiğim herif ile hiç tanımadığım, süpriz nevinden zarif, kibar bir okuyucu idi.
nixie,
harikasın! hoşbuldum.
Gregor,
13 çift ayakkabın oldu mu hiç senin? Bu kadın milleti işte böyle.
nautilus,
Ne oluyor güzelim, seninki kadar keyifle okunan pek az blog gördüm ben, nereden icabetti bu kompleksli ifadeler birden? Yoksa blogunun 2/3'ünü istila eden regl dönemlerinden birinde misin gene? duygulanım bozukluğu içinde tuhaf hallere bürünüp böyle şeyler yazmış olmalısın:)
yahu itirafçı oldum sadece. anlamadığım karmaşık duyguların var'ı ifade etmeye çalışmıştım. onu da mı beceremedim:P
YanıtlaSilregl dönemimi de yine kaçırdım valla. anlamıyorum ben bu benimkini yaaa.
ps: benimki hakkındaki tüm yorum hakkı bana aittir. yorum yapmayı denemeyiniz. yeltenmeyiniz vs.
tekrar hoşgeldin virgilius. eller bulaşıktı, silinip geldim :)...
YanıtlaSilgitmek kolay, gitmeyi sürdürmek zor diye bir dize vardır bilmemhangi şiirden...dilerim sen sürdürürsün...
aslında olan biten, bilimsel bakış açısıyla, bir erken orta yaş krizi gibi (açtım baktım profiline yaşın da tutuyor :))..bir kitap okumuştum tam da otuzuma girerken...Passages: Predictable Crises of Adult Life...bana çok makul gelmişti. hayatımızda dönem dönem temel sorular/sorunlar vurur yüzeye...bunları esgeçersen bir dahaki döneme daha dipten yukarı çıkman gerekir. oksijene ulaşmak giderek zorlaşır. solungaç geliştirenler de yok değil, bakma, var...ama beyin küçülüyor sanırım ve kalp de, o aşamada...senin pek şansın var gibi görünmüyor, zeki bir adama benziyorsun :)
senin bir şekilde başa çıkabileceğine inanıyorum, bu soruları es geçmediğine göre..de ben asıl Aylin'i merak ettim. bıraktın kızı Ankara garında!...
Virgilius :) Çok lezzetli bir yazıydı. İçinde dışında sağında solunda bir şey aramaya gerek yok. Bata çıka(maya) yaşıyoruz işte..
YanıtlaSilAzot Narkozu,
YanıtlaSilHakaretamiz iltifatlar:) "Zeki bir adama benziyorsun", ne diyeyim ben şimdi, "estağfurullah, teveccüh buyurdunuz, ben aslında salağım" filan mı yazayım?
Bilincin nüfus cüzdanındaki yaşla ilgisi olduğunu zannetmiyorum, akıl başta da değil, akciğerlerle ilgili olabilir belki, nefes alamayınca açılıyor gözler...
p.s. profilime kurban ol sen! :)
Sindar,
Böyle atraksiyonlar yapıp parendeler atmasam yaşadığına dair tek bir ses çıkmayacak senden. Yarasa peşinden koşmadığın bir vakitte haberleşip bulışalım, satranç oynayalım :)
Bu sıralar tüm enerjimi hayatta kalmaya harcıyorum. Dünyayla dalga geçecek tüm vaktimi çalıyorlar, çok bozuluyorum :)
YanıtlaSilArtık bir satranç tahtasında karşı karşıya gelelim değil mi?:)
Sevgiler.
aslında böyle birşey beklemiyordum.. okudum çok akıcı olmasada dil.. zekÂmı zorladı itiraf etmem gerekirse..aslında sondan başlanmış kitap gibi bazı parçalar eksik..
YanıtlaSilSindar,
YanıtlaSilDerin bir nefes alabildiğinde haber ver yeter, ister nargile, ister bira eşliğinde tanıdığım en sevimli şizofrenle satranç oynamak için koşa koşa gelirim :)
Anna,
Ben de senin otobüsün camına kusacağını tahmin edemezdim ama hayat işte, kendi hakkımda hep söylediğim gibi, expect the unexpected.
Ayrıca edebi yanı olan biri kaleme almıyor bu blogu, öte yandan "senin bir tarzın var" lafını (ne kadar zorlama bir iltifat olsa da) çokça işitmiştir.
Anna,
YanıtlaSilblog bir bütün, hikayenin küçük bir kısmı yukarıdaki postta yazılı. Bu okuduğun okyanusta damladan ibaret. (ne olacak bu götümün hali, hep dağlarda tepelerde geziyor.)
kan kokusu alıyorum bak demedi deme :P..içses;güzel. bugece gülümseyecek birşey buldum
YanıtlaSilBen bu yazıyı baştan sona zevkle okudum. Neden zevkle bilmiyorum. Ara ara girip okumayı da düşünüyorum, öyle işte. Değişik bi tadı var bu yazının; daha çok da ilgimi çeken yazılara yorum bırakabilmek için açtım sayfamı hatta.Bu yazı 10 üzerinden 9.5.
YanıtlaSilokudum, dondum bir daha okudum hem de zevkle.
YanıtlaSilSanirim cogumuzun kendimize ara ara sordugumuz sorulari cok guzel bir sekilde ifade etmissin. Sorular ayni olmasa da, durum ayni olmasa da, tek dogru vardir ki o da yalnizlik.
O da her daim.
Hosgeldin, mutlu ettin bizleri donusunle :)
the procrastinator, notun bolmuş senin :)
YanıtlaSilbeautiful disaster,
teşekkür ederim... senin gibi beautiful bir disaster de her eve lazım :)
notum bol da, yazı güzel ben napıyım.
YanıtlaSilaman derim, akila zarariz, lakin aklimiz ruhumuzla el ele verip 'kacmaktalar'
YanıtlaSil:)
merhaba virgilus .)
YanıtlaSilateşe uçan kelebekler görmüştüm mutlu mu mutlu!..
yazı çok düşünen bir beyin fırtınasının dinginliğinde-sessizliğinde yazılmış gibi ya da hani kaçaklar vardır kaçarken çok çabuk düşünüp ani kararlar alırlar ve peşindekileri takipten düşürür.
gerçekten çok güzel ya virgilus, acı cektiğin bir sahneyi o kadar güzel kaleme almışsınki 'çdk güzel olmuş bile' diyebiliyoruz senin sıkıntılarına! sanki aklından yüreğine bir acı kütlesi düşüyor kan pıhtısı olarak ve bir çığa dönüşüyor dudaklarından kelimeler dünyasına - kulaklarımıza düşerken..
aslında çok önceden yazacaktım bu yazına herhangi bir bakışımı, ama inan cesarette edemedim biliyor musun! hani hep not düşerler ya 'gerçekten güzel bir yazı' deyimi... inan aklımın ucundan bile geçmedi hiç... bende gireyim dedim bu acı girdabına içini ettiğimin ciğeri izin vermedi yemedi götü .))
düşünenler kelebekler gibi yokoluş ateşine mi uçmaktalardır? bu böyleyse zokayı yemişizde onunla mutlu olmaya çalışıyoruz demektir .))
Tarık diye bir arkadaşımız var bana bir şemsiye göndermiş , plaj şemsiyesi 'dikkat et kıçına girdikten sonra sakın düğmesine basma' .. .)) yani hayat girceği yere kadar girmiş be virgilus arasıra yaptığımız arızalar düğmeye basma yeltenmesi gibi geliyor bana...
herşeyden önemlisi, yazı güzeldi be..
.)
halimdenhali,
YanıtlaSilBu cümleyi ana sayfaya koyacağım ileride bir gün, ama önceden sana fısıldayayım:
"insan ruhu bazen bedeninin değil, zihninin kölesi olur."
Oscar Wilde...
güzel iltifatların, için teşekkürler.
sanki bu sözün açılımı gibi olmuş 1. ve 2. bölüm yazıları. .)
YanıtlaSilhani içimizde bir ben vardır.. hani bazıları derler ya karşısındaki adama 'kendine gel'!.. yani içimizdeki benimiz-kendimiz... seni başka yerlerdende takip ediyordum aslında virgilus ama izinide kaybettirdin maşallah .) iyi bir iz sürücü olan 'ölüm' gibi.. .)
neyse işte bazan kendinle konuştuğun içimizdeki ben dediğim/iz bir olgu var ya hani 'içimden bir ses dediki' diye başlayan cümleler vardır işte öyle bazan bu yazılarını alıp yağmurum yapasım geliyor/////////du da zaten.. yine bazan öyle yazılarını okudum ki meditasyon gibi geldi diyebilirim... heeee dedim bu alemde sadece ben deli değilmişim dedim hep. .))
öptüm virgilus deli taylar gibi hayatın zirvelerine dörtnala koşan yüreğini.
(sakın iltifat olarak kabul etme! içimden geldiği gibi yazdım çünkü)..
okumuşum galiba hepsini, vaktim çokmuş demek 2008'de :) iyi demişim ama helal olsun (hep sen mi narsistlik yapıcan)
YanıtlaSil