28 Temmuz 2008 Pazartesi

The Last Of The Nurans, Felaket Tellâlı Annem ve 27.07.2008 Metallica Konseri Üzerine...



Bu yılın müzik olayı için yanımdakilerle (yani bilet bahşettiklerimle) birlikte Locadaki yerime geçtiğimde, etrafıma gezdirdim gözlerimi: tamamen dolu iki kapalı tribünü ve saha içini tıka basa dolduran kalabalığı gördüğümde içimde en az kırk bin kişinin benimle birlikte bu heyecana ortak olacağını düşüncesi belirdi kafamda, gülümsedim. Dandik bir alt grup gürültü patırtı yaparken insanlar ısınıyorlardı yavaş yavaş artan bir uğultuyla. 1990 yılında çıkan Metallica (Black) albümünden sonra piyasalarını genişletme amacıyla geçirdikleri tefessüh özetli değişiminin ardından sadece 12-18 yaş arası kızlar için müzik yaptıkları için sürekli eleştirdiğim, St.Anger albümleriyle tekrar sert ve hızlı ritmlerine dönme gayretlerini elli yaşındaki kokain bağımlısı Maradona’nın yeşil sahalara dönmesine benzetip aşağıladığım, beli bükülmüş, perine kılları beyazlamış, ahı gitmiş vahı kalmış bir Metallica’ydı beklediğim… Gene de geçmişine duyduğum tapınmayla karışık saygı beni mecbur kılıyordu Ali Sami Yen’de bulunmama. Gerek kişisel En İyi Kırk Metal Şarkı listemde dört adet şarkısının yer almasıyla, gerek bir bütün olarak 1983-1990 yılları arasında yaptıkları albümlerin benzersiz melodi ve ritmleriyle bu saygıyı sonuna kadar hak ettiklerini söylemek boynumun borcu. İçimde heyecan kıpır kıpırdı heyecandan…

Konserin başlamasına dakikalar kala, kardeşim yaklaştı yanıma, zorlukla işitebildiğim sesiyle “annem aradı, Nuran the second passed away” diyebildi. Radikal’in seneler önce verdiği manşet gibiydi sözleri; Süleyman Seba BJK başkanlığını seçimde kaybedince “İlk Süleyman gitti” olmuştu gazetenin ana sayfasının sekiz sütüna manşeti. (İkinci Süleyman o dönemde hala cumhurbaşkanı olan Demirel’di.) Kardeşim İkinci Nuran’ın vefat ettiğini söylüyordu bana, ilk Nuran; ortanca teyzemdi, üç sene evvel kaybetmiştik. İkinci Nuran da O’nun eşi, eniştemdi, (Nuran&Nuran derdim onlara) hastaydı uzun zamandır, felç geçirmiş, yatağa bağlı kalmıştı aylarca, acı çekiyordu çokça. Kurtulduğunu düşündüm ıstırabından, teyzemin (Nuran the first) vefatının ardından hiç görmemiştim kendisini, geçen ay hastanede ziyaretine gitmem dışında. Onca kez Küçükyalı’ya yolum düşse de uğramadım evlerine… Sıra dışı, kelimenin tam anlamıyla olağanüstü biriydi, hangi meclise girse bir tiyatro sanatçısı gibi sözü alır, müthiş hitabeti ve bilgisiyle avucuna alırdı hazır bulunanları. Çılgın bir kitaplığı olduğunu hatırlıyorum. Özel bir insandı: Masonlarla içli dışlıydı, Galatasaray mezunuydu, Nakşi tarikatinde aktif bir konumu vardı, ayrıca fii tarihinde babamla gittikleri bir cenaze namazında namazı kıldıran Fettullah Hoca’nın eniştemi görüp koluna girdiğini ve “Nurancım nasılsın?” diye sorduğunu, eniştemin de “iyiyim Fettullahcım” diye cevap verip aralarında geçen bir sohbete babamın dumur vaziyette şahit olduğunu biliyorum. Beni de çok severdi aslında eniştem, gençliğimde anneme beni ne kadar güzel yetiştirdiğine dair iltifat eder, ardından yalnız kaldığımızda annem bana “senin ne bok olduğunu kimse bilmiyor” dese de götümü kaldırmaya yeterdi O’ndan bu sözleri işitmek. (iltifatın anneme yönelik olduğunu söylemeyin.) Yazık ki hayırsız biriyim ben ve uzak durdum hep eniştemden. Artık çok uzakta zaten.

Konser daha başlamamıştı. Kuşbakışı fokurdayan bir kalabalık, sabırsızlanıyordu artık. “Kurtuldu” dedim, “zaten çok yaşlıydı, ve düşkün bir halde yaşamayı kabul edemeyecek kadar da gururluydu. Hak vaki oldu, nur içinde yatsın.”

Keyfimi bozmamaya karar verdim. Kısa bir süre sonra başlayan konserin giriş şarkısı Creeping Death’in ardından Hetfield’in “We haven’t died yet!!!” (Biz daha ölmedik) haykırışı kendileri hakkındaki kanaatime karşı bir cevap niteliği taşıyordu tıpkı benim gibi fosilleştiklerini düşünenlere. Bir Heavy-Metal müzesinde vitrin malzemesi olmadıklarını ispatlama gayretiyle real-time show yapmaya hazırlardı- sanırım kalabalık hoşlarına gitmişti grup üyelerinin. Hava güzeldi, ortam kusursuzdu, ses düzeni iyiydi, kazık kadar adamdım ama hala manyak gibi headbang yapıyordum işte! (Saçım da yok ya neyse.) Leper Messiah, Master of Puppets, And Justice For All, Wiplash, No Remorse, Harvester of Sorrow, Sanitarium, Fade to Black gibi “eski” ve ezbere bildiğim, zevkten mest olmuş halde gırtlağımı yırtarcasına eşlik ettiğim enfes parçalarının ardından müzikografilerindeki ‘ilk kız şarkıları’ [sexism bir dünya görüşüdür.] olan ve grubun yozlaşmasının miladı niteliğindeki “Nothing Else Matters” çalmaya başladı, ben de sallamaktan ağrıyan başımı ve artık adam akıllı acıyan gırtlağımı dindirmek için susup oturdum koltuğa. Muhtemelen grup da dinlenmek için o şarkıya geçmişti, derken kardeşim gene yaklaştı yanıma, “annem aradı şimdi, İki büyük patlama olmuş İstanbul’da, çok sayıda ölü varmış, nerede anlamadım ama ortalık çok karışıkmış” dedi kısılmış sesiyle. Hemen yanımdakilerden biri baktı Blackberry’sinden internetteki flash habere ve Güngören’deki facia hakkındaki ilk bilgileri okuduk... Yüzümüz düştü, keyfimiz kaçtı haliyle. Şarkı değişti derken, “Sad But True” başladı çalmaya, kötü şaka gibiydi on binlerce insan Helfield’a geri vokal yaparken.




Bu tuhaf bir durumdur, locada, tribünün en yüksek yerinde, size ayrılan kısımda koltuğunuza oturur, alt sıralarda ve karşı tribünlerde, aşağıda saha üzerine yayılmış binlerce insanın “Sad But True” diye keyifle haykıran insan denizine bakarsınız; “bu insanların hepsi Nişantaşı, Suadiye, Bahçeşehir veya Kemer Country’de oturmuyor elbette, Güngören’de oturan, o olayın meydana geldiği yerde veya civarında yaşayan, o da olmazsa o çevrede akrabası, yakını, arkadaşı, sevgilisi veya her kimse bir tanıdığı bulunan kimseler mutlaka vardır… Söyledikleri şarkı da Sad But True, hem de ne güzel, ne keyifli ve coşkulu bir söyleyiş bu… Ah, insanlar, insancıklar” diye düşünürsünüz. Yanınızdaki arkadaşlarınız da susmuştur, birbirine istem dışı yan gözlerle bakmaktadır o beş kişi: Bu acılı haberden sonra acaba hala eğlenmeye devam edebilecek midir ötekisi? Derken müzik susar, sahne ve stad kararır. Şarkı sırası One’a geçmiştir o sırada, savaş havası yaratmak için başlangıcında çok yüksek sesli patlama efektleri, hatta ardından havai fişek benzeri zımbırtılar da kulanılır show için, o patlama sesleri locadaki beş kişiyi Güngören’deki olay yerine götürür, parçalanmış bedenleri, kopmuş kolları ve bacakları, yerlere serpilmiş kan birikintileri, ayaklara takılan biberonları, koşuşturan polisleri ve sağlık görevlilerini, çığlıkları, paniği, acıyı, dehşeti gözlerinin önüne getirirsiniz…

Hetfield haykırır:


Landmine
Has Taken My Sight
Taken My Speech
Taken My Hearing
Taken My Arms
Taken My Legs
Taken My Soul
Left Me with Life in Hell

Bir Metallica konseri işte böyle bir işkence halini alır… İşin tuhafı uzun müddet kimse kimseye “hadi gidelim” diyemez, ama oturdukları yerden de kalkmazlar, ne headbang yapmak, ne de dudaklarıyla da olsa şarkıları takip etmek istemeden öylece otururlar. Nihayet içlerinden birisi “kalkalım mı artık” diye soracak olur, hepsi hazırdır zaten “yılın müzik olayını” bir an evvel terk edip evlerine gitmeye… Stattan çıkarken Metallica “Seek and Destroy”u söylemektedir. Gerçekten birileri feci halde yıkıcı bir halt işlemiştir o sırada. Yanından geçtiğimiz iki polisten biri diğerine “ölü sayısı 14 olmuş” derken Seek and Destroy’un grubun çıkardığı ilk albümde, “Kill’em All”da yer aldığını hatırlar biri.


“Enişte, sizin gibi bir İstanbul beyefendisi nasıl kokoreçi böylesine sever ve yer? Yanlış anlamayın ama iğrenmiyor musunuz?”

“ah Azizim, ama onun da pisi makbul!”

Bir de bu diyaloğu anımsar, yarım ağız gülümser.

26 Temmuz 2008 Cumartesi

Yeni Blog ve Yeni Hayat Üzerine...

Gregor’a pislik yapmak için şu bileti yayınlamasaydım iyice kafamı toplayıp, kendimi onarıp öyle devam edecektim yazmaya, ama daha da anlamsız bir şey oldu, sağ kaşı yukarıda “yazmadan durabileceğine inanıyor musun ki?” diyen La Santa Roja’ya inat dişimi sıktığım günlerde, bir gece vakti yatağımdan fırlayarak kendime yeni bir blog açıp ıssız bir çölde Ippolitov- Ivanov melodilerini ıslığımda çalmaya, kendim çalıp kendim oynamaya başlamışken Big Blogger Brother’dan mailime gelen “senin bu blog spam’e benziyor, sakıncalı şeyler de olabilir burada, biz yutmadık, haberin olsun” şeklinde özetlenebilecek mantıkdışı bir maille sarsıldım. [This blog is currently under review due to possible Blogger Terms of Service violations. vs. diye uzayıp giden bir mail.] Ulan yeni bir blog bile açtırtmıyorlar adama! İşte hayat da böyle, her yeni başlangıç girişiminde tüm dünya bir olup Liliputh’un cüceleri gibi dört bir yanından bağlamak istiyor Guliver-vari bizleri.


Zaten yeni blog adayına da bunları yazıyordum… Pöh! Buraya copy-paste ettikten sonra ne anlamı kaldı? Elbette var bir anlamı, bu bir kusma hikâyesi, üstelik ağır çekimle ve tekrar gösterimlerle, zoom’larla ve ses efektleriyle süslenmiş bir hikaye.

***

19 Temmuz 2008 Cumartesi

1

Siktiğimin cuma gecesi yatağımda uykusuzluk tarafından ısırılarak debeleniyorken, temmuz sıcağında terlemiş saçlarımın dibinde var olduğunu umduğum beynimde şu berbat soru belirdi:

"hayatımın her hangi bir döneminde, yalnızlığı böylesine hissettiğim ve daha da kötüsü, yalnız olmaktan bu derece rahatsızlık duyduğum vaki mi?"

Kalktım, bir soda aldım dolaptan, salona geçip sigara paketini çağırdım yanıma ve bu soruya cevap aramaya çalıştım... Beynim zaten ibnelik yapıp soruyu ortaya atmıştı, ona orta parmağımı gösterip ruhuma sordum; ama ruhum çift taraflı oynayan işbirlikçi muhbir gibi hemen saklandı, gizlendiği dolabın arkasından "salaaaaak, salaaaaak, yalnızsın işte, sap gibi, üstelik samanla da karışmış haldesin, sefilsin, rezilsin, kendin ettin kendin buldun, şimdi de etrafında kimseyi bulamıyorsun, bir başına yaşa, bu eğer yaşamaksa" diye bağırdı... Çıkmasını söyledim, konuşalım istedim, tınmadı bile, güvenmiyordu ki bana...
Kalbime soracak oldum... Kapısını çaldığımda içeriden anahtarın yerini bildiğimi söylediğini işittim, kalkmadı yerinden, gittim yanına iliştim... Başı ellerinin arasındaydı, suratı asık, saçları dağınık, pejmurde bir halde süzdü beni... Ben daha konuşmaya başlamadan lafı ağzımdan aldı:

"Götünü siktiğimin salağı, bilmiyor muydun böyle olacağını? Yediğin onca haltın beni ne hale getirdiğini görmüyor musun? Ve ağzıma sıçtığın yetmezmiş gibi, bir de benimle dertleşmeye geldin şimdi... Siktir ol git! Adam ol adam! Kanat çırpan martılar ve uyuklayan kediler üzerine yemin ederim ki hakkımı helal etmiyorum sana. Burada sana teselli yok, dikenli tellerle sarıp işkence ettiğin bana ne yüzle geldin, yürü, anca gidersin!" diye kovdu, tek kelime bile konuşturmadı.

Ben de kalktım yanından yüzüm kızararak, üst üste üçüncü sigaramı içerken bu blogu açtım.

Ne yalnızlığıma bir çare arayışı, ne de günah çıkartma odası.

Beynim Leon-vari bir sniper gibi çalışırken, sinmiş ve korkan ruhum benimle alay ederken, kalbim böylesine sıkışmış halde bana dargın iken teselli veya telkin hiç bir anlam taşımaz.

Blogun ilk postundaki ilk kelime "siktiğimin" oldu. Bence fevkalade uydu.

2

Dün gece kendimi kaybedip tuhaf şeyler yazmışım. Doğrusu bu ya, yataktan fırlayıp koşarak bilgisayarın başına geçecek ölçüde, yazmak ağrıkesici etkisi yaratıyor üzerimde, biraz daha sıkınca yarayı cerahat akıyor – ama antibiyotik lazım bana, içimde biriken irini kurutmak için. Antibiyotik? Şifa verir, ama yan etkileri vardır bu meretin. Böbreklere zararlıdır, mide ve bağırsakları bozar.

Yalnızlık hali kronik bir hastalık gibi acı vermeye başladıysa, bu hastalığın ilacı –tanım gereği- insan olmalı. Siktiğimin dünyasında bu ilacı arıyorum işte. Yok kimse. Varlık içinde yokluğu yaşamaktan da öte, var olmayan Varlığı reddettikten sonra hiçbir şeyin ortasında buluyor insan kendini. (Bu cümleyi açmam gerek. Yeni paragraf yapalım.)

Var olmayan Varlık, görünürde olduğunu farz ettiğimiz lakin aslında sadece bir illüzyondan ibaret “şeyler”, yani –madem hastalık metaforunu kullandım başta- placebo etkisi yaratan sahte şifa araçları demek. One Night Stand bir placebo’dur, yaşanılan kısa süreli ilişki placebo’dur, aynı dönemde birden fazla kadınla takılmak placebo’dur vs. Bunların hepsi insana yalnızlığını unutturur, cep telefonuna sürekli mesajlar düşer, “seni özledim”, “ne zaman görüşüyoruz?”, “hafta sonu çalışıyor musun?”, “yanıyorum”, “aklımdan çıkmıyorsun” gibi sms’ler okumak bir erkeğin götünü tavana vurdurmaya yeter. Bununla beraber yanılsama ile tatmin olmak, yemek kitabının sayfalarına göz atarken insanın karnının doymasına benzer. Ne kadar giderilebilir ki açlık hissi? Bu kişiler ne derece ortadan kaldırabilir o zaman yalnızlık duygusunu?

İnsanın “yeter amına koyayım yeter, kafi bu kadar yalan, sahte yaşam.. Tutacak bir el istiyorum” diyeceği ana dek sürer placebo. İsyan bayrağı çekilir.

İşte o an, kalbinizde ve ruhunuzda ayaklanma baş gösterir, placeboyla, veya ağrıkesiciler ile aranıza mesafe koyarsınız, giyotine gönderir, infaz eder, “bana sizden hayır yok!” diyerek tüm telefon numaralarını, msn listelerini silersiniz.

Bu tavır bir uyanıştır. Uyuşturulmak istemezsiniz artık, kendinizi kandırmayı bırakır, Var olmayan Varlığa arkanızı dönüp, Gerçek bir şey yaşamak istersiniz. Bilinç gözlerini açmıştır. Gereksinim duyulan, (yalnızlık hastalığını giderecek) antibiyotik ve şifadır, uyutma/yok sayma savsaklaması değil.

Buraya kadar her şey yolunda gibi değil mi? Keşke süreç burada bitseydi, mutlu bir son gibi olurdu o zaman. Heyhat, ne A tipi likit fon, ne de B tipi slip don söz konusu son planda– sıçtım altıma öykünün sonunda.

Devamı sonra…

20 Temmuz 2008 Pazar

3

İkinci bölüm “uyanış” ile sonlanmıştı. Çok basit bir ifadeyle işlediği günahlardan tövbe eden ve artık düzgün bir adam olmaya çalışan birinden bahsediliyor burada. Uzunca -çok uzunca- bir süre eş zamanlı olarak elinin altında birden fazla kadın bulunduran, yalnız kalmadığı için yalnızlığı da hissetmeyen herifin tekiydim hayatım boyunca. Eğlenirdim onlarla, ilgi görürdüm, etkilerdim, hayran bırakır, sayelerinde egomu şişirir dururdum patlatırcasına. Ama 2’de sözünü ettiğim placebo’dan sıyrılıp gerçek dünyaya gözümü açtığımda serap dağıldı gitti. Hakikat ile yüz yüze geldim o anda. Aslında ben yoktum.

Şimdi 3. bölüme başlayabilirim.

En büyük ve biricik derdim sevilmek. İlgi arsızı, sürekli pohpohlanmayı bekleyen şımarık bir kedi gibiyim, bu itiraftan sonra sevilmeden sevemediğimi ekleyeyim buraya: Hayatım boyunca kimsenin peşinden koşmadım, hiçbir kadına asılmadım, peşinde dolanmadım. Tarzım değil, daha derine inip tahlil ettiğimde, hiçbir kadını –salt bir kadın ve insan olarak ele aldığımda- sevilmeye layık görmediğim için sanırım. Bu satırlar dostluk bağlamında bir sevgiyi konu edinmediği için erkek/kadın arkadaşlarıma değinmiyorum, Seneca’nın ifadesiyle "amicita" değil, "amore" sözünü ettiğim. Eylem planım çok başkadır benim; “bulaşmak” istediğim kadına kendimi aşikâr kılıyorum, her konuda ukalalık yapmama elveren bilgi ve görgümle, dünyayı ve hayatı kavrayışımla, olaylara bakış açımla, ayrıca duygu ve düşüncelerimi ifade üslubumla varlığımı/özelliğimi belli ediyorum o kişiye. Yok sayamıyor kimse beni, sayamaz da, Tanrı benden pek çok şeyi esirgemiş olsa da başka yetilerle donatmış sonuçta. Sadece maddenin değil, enerji ve ışığın dahi karadeliğin çekim gücünden kurtulamadığı nasıl fiziksel bir realiteyse, hayatım kendime hedef olarak belirlediğim kadınların bana doğru yönelmesiyle geçti.

Amacım neydi? Yukarıda dedim ya, ilgi görmek, şişirilmek, pohpohlanmak, hayranlık ve sevgi duyumsama isteği. Birilerinin bana ihtiyacı olduğunu hissetmek. Vaktimi doldurmak. Tabii bolca seks. Seks zaten apayrı bir konu, I.’nın dediği gibi, seksi bile kendime (diğer bir değişle iğrenç emellerime) alet ediyordum ben.

Hala Uyanış’ı açmaya çalıştığımın farkındayım. Ulan ne uyanışmış be!

Uyandım. Ne ile karşılaştım gözlerimi açtığımda? Büsbütün yokluk. Yıllar boyu bir rüyada yaşayınca insan, yakazanın ne olduğunu idrak etmekte dehşet verici bir zorluk yaşıyor, “hassiktiiir!” diyesi geliyor.

Çünkü kimse yok. Sağımda, solumda, önümde, arkamda, üstümde ve altımda… Her ne kadar placebo örneğini verip kendimi/yazdıklarımı tekrarlasam da, bir madde bağımlısının bünyesini arındırması, beyin reseptörlerinin müptelası olduğu maddeye duyduğu karşı konulmaz gereksinimden sıyrılması/kurtulması o kişiyi ıstırap verici bir sürece iter. Kendisini sürekli kandırmış birinin “temizlenmesi” kolay bir hadise değil. Açlık… Gene de, her şeye rağmen “alea jacta est…”

4

Muhammed İkbal bir şiirinde “pesç-i pâyed kerd?” diye sorar, “öyleyse ne yapmalı” anlamına geliyor. Öyle ya, türlü aşamaları geçti bu adam:

  • Hastaydı, bunun farkında olmadan senelerce yaşadı. Kalbi, ruhu ve beyni uyuşmuş, salak olmuştu, kendisini kandırarak hayatını geçirmiş, bu kandırıkçı oyunda karakterini ve kişiliğini şekillendirmişti.
  • Bıktı, yoruldu, derken bu noktada kendisine dışarıdan bakmaya muvaffak oldu ve acımasızca özeleştirisini yapıp yaşadığı yalandan midesi bulandı, gerçek ve sahici bir şey yaşamak istedi. Eski kimliğinden sıyrılmalı, arınmalıydı.

Bu bir niyettir, irade beyanıdır. Eylem öncesinde gerekli “de jure” hali. De facto ise esas zorlu mecradır, istemek yetmez, yapmak gerekir. Bilkuvve, yerini bilfiil'e bırakır... ama nasıl?

İşte şimdi, nihayet uzaktan başlayarak yakın zamana dek süren geçmişi anlatmayı bitirip bugüne gelebildik. 4. bölüm ve sonrası, araya sıklıkla flashback’ler girecek olsa da artık bugüne dair olacak.

21 Temmuz 2008 Pazartesi

5

Anlatıma bir örnekleme ile başlayalım, kısa ve tuhaf hikâyemizde ana karakterimiz Aylin isminde bir kızcağız olsun. İstanbul’da yaşayan Aylin, erkek arkadaşı ile ağustos ayında çıktığı güneydoğu tatilinde tarihi ve turistik yerleri gezdikten sonra otobüsle İstanbul’a dönerken Konya ili sınırlarında erkek arkadaşının aldığı çok önemli bir telefon yüzünden Konya otogarında kendisinden ayrılıp Mersin’e geçmesi ile yolculuğuna yalnız devam etmek durumunda kalır.

Aylin Ankara’ya kadar yalnız gider. Yolda otobüsün kliması bozulur. Ağustos sıcağında klimasız otobüste bunalır.

Derken otobüste yaşlı bir yolcu fenalık geçirir. O’nu ve yolcuya yapılan müdahaleyi izlerken Aylin’in tüm modu düşer.

Bir müddet sonra yolda büyük bir trafik kazası görür. Ambulanslar ve jandarmaların yanından otobüs yavaş yavaş geçerken yerde saçılmış kan birikintilerini ve üzeri örtülü cesetleri izler.

Aslında bu tatile çıkmayı hiç istememiş, erkek arkadaşının ısrarı üzerine kabul etmiştir Aylin. Uzun yolları, şehirler arası yolculukları oldum olası korkutucu bulmuştur.

Otobüs şoförünün birkaç ani freninden sonra bir histeri krizinin, önünü alamadığı anksiyete atağının içinde büyüdüğünü hisseder.

Yaşlı yolcu sık sık oflamakta, bileklerine kolonya dökülmesini istemektedir.

Şoför aracı çok hızlı sürmektedir.

Aylin yalnızdır.

Geride bıraktıkları kaza mahalline gittiğini düşündüğü ambulanslar sirenleri çığlık çığlığa bağırarak yanlarından geçmektedir.

Zaten tatilden de zevk almamıştır. Aslında başından beri denize gitmek istemiştir.

Erkek arkadaşı onu bir başına bırakmış, yanından ayrılmıştır.

Muavin iki defa söylemesine karşın yirmi dakikadır su getirmemiştir.

Yoldaki kaza ve gazete kâğıtları altındaki cesetleri aklından çıkaramamaktadır.

Klima çalışmamaktadır.

Aylin çıldırmak üzeredir.

Akşam saat 11pm sıralarında Ankara terminaline mola için girdiklerinde, valizini alıp kaçarcasına iner otobüsten, bir banka oturur. Yolculuğa devam edemez… İstanbul’a gidemeyecektir. Eli ayağı titremektedir; erkek arkadaşına, kötü talihine, çıktığı tatile, havanın sıcaklığına, cep telefonunun şarjının bitmesine, giydiği bluzun göğüs dekoltesinin terminaldeki erkeklerin aç gözlerine hedef olmasına, kaldıkları otelin konforsuzluğuna, fenalık geçiren yaşlı yolcuya, deli gibi süren otobüs şoförüne… her şeye sinir olmaktadır. Başına gelenler kötü bir şakadan farksızdır. Gülmeye başlar… Bir yandan da ağlamak istemektedir. Banka otururken yanından geçen yolcular Sakarya’daki trafik kazasından bahsettiğini işitir, ne kadar düşünmekten kaçınsa da ortanca teyzesini bir trafik kazasında kaybettiği gelir aklına… Ailesini aramayı aklından geçiremez bile, paniğe kapılmalarını istemez, annesi kalp hastasıdır.

Bir an evvel İstanbul’a, evine ulaşmak istemektedir. Güvende, huzurda olmak, kurtarılmış bölgesine girmek için can atmaktadır.

Ankara’da kimsesi, çalacak bir kapısı yoktur.

Otobüsle yolculuğa devam edebilecek durumda değildir.

Uçağa zaten hayatı boyunca binmekten korkmuştur.

Otogarın ortasında kendisini bir jungle’da yalnız kalmış surviver gibi hissetmektedir.

Gecenin vaktinde bir başına otele gitmeyi, üstelik üzerindeki o kıyafetle düşünememektedir.

Her dakika yükselen bir gerilim içinde kendisini boğan bir çatışma hali yaşamaktadır.

Gitmez ister, gidemez.

Gitmek istemez, kalamaz.

Megadeth’in Countdown To Extinction şarkısını bilir misiniz?

Aylin’in durumu eğer Antik Çağda bir Yunan tragedya yazarı tarafından kaleme alınsaydı, oyunun sonunda tanrıları semadan çağırıp bu düğümü onlara çözdürürdü, o dönem yazarlarında adet olduğu gibi. David Lynch kült filmlerinden Wild At Heart’ta gökyüzünden bir periyi indirir, sihirli değneğiyle perimiz gırtlağına kadar boka batmış kahramanları kurtarır. (bu arada filmdeki peri acaip seksi bir hatundur.)

Bu uzun hikayeyi niye anlattım?

Çünkü şu an, kendimi Aylin hanım kızımız gibi hissediyorum.

To be continued…

22 Temmuz 2008 Salı

6

Aylin’i Ankara otobüs terminalinde bırakıp kendime döneyim. O’nu Allah kurtarsın.

Radarı bozulmuş bir denizaltının buzlar altında sıkışması misali, nefes alabilecek bir menfez bulamıyorum kendime… Kurtuluşum, yani kendimi toparlayıp yaşama dönmem aslında pek yakınımda gibi, hemen ötede duruyor sanki. Ama oraya ulaşmak için hangi yolu takip etmem gerektiğini bilmiyorum, ve işin kötüsü ciğerlerimdeki oksijen tükeniyor. Kaybolmak… İsmet Özel “eğer insanın önündeki yolların hepsi ona yürünebilir geliyorsa, o kişi kaybolmuştur” der. Kurtuluşum nerede? Sağa mı gideceğim, sola mı, öne mi, arkaya mı? Uzunca bir müddet penisi nereye dönerse (kime kalkarsa) onu takip edip giden bir adam enerji ve nefesini hepten ziyan ettiğinde, birden “ulan ne yapıyorum ben, bitiyorum, böylesi bir hayat sürerek ölüyorum” kaygısına kapılır. Daha da komiği/acısı, bu şekilde dolanmanın, o buzlar altında yaşayabilmenin biricik yolu olduğunu düşünmüştür her zaman. Ama ciğerlerindeki oksijen kaynağı sınırsız değildir, ve aslında buzların altında hayat, manzara, panorama çok güzel ve keyifli bir seyir zevki yaşatsa da, denizaltı eninde sonunda yüzeye çıkmak zorunda kalır.

Bunca zaman geçirdiği buz katmanının altından kurtulması gerektiğinin bilincine varır adam. Ölecektir aksi takdirde.

Mesele penisi takip etmekten de ibaret değildir. Fiziksel hazlar fiziksel sınırları aşamaz. Bunca zaman esas peşinden koştuğu psikolojik tatmin, kendisine “Deniz Altında Yirmi Bin Fersah” boyunca herkesin hayranlık duymasını, ilgi göstermesini, onu beğendiklerini görme ve işitme arzudur. Fiziksel zevkler sadece bir araçtır.

Bununla birlikte adam aslında denize ait değildir. Yüzmeyi severiz, dalmaktan zevk alırız, ama doğamız gereği değildir bütün bunlar, sadece keyif için yaparız bunu. Eğer doğamıza tümüyle uygun olsaydı yüzgeç ve solungaçlarımız da olurdu zaten.

İşte, adam, doğasına uygun olmadığı bir şekilde kendisini denizin derinliklerine bırakmış, dibe dalmış, nitelik ve nicelik olarak her çeşit zevki yaşamıştır; kendisini ait olmadığı bir ortamın demirbaşı gibi görmüş, zamanını, yıllarını geçirmiştir orada.

Ansızın ciğerlerinde oksijen kalmadığını duyumsadığında acilen yüzeye çıkmaya mecbur olduğunu anlar. Artık ne buzların güzel görüntüsü, ne mercanlar ve yosunlar, ne ışık huzmeleri, ne türlü renkli balıklar onu mutlu edemez. Çünkü yaşayamayacaktır böyle sürerse.

Tümüyle çelişkili ve tuhaf olan, kavradığı bu haline karşın, buzlar altındaki yaşamı da çok sevmektedir. Aslında içten içe hep orada, zevk ve hazlar içinde kalmak istediğini bilir. Özgürdür orada, kimseye hesap vermek zorunda değildir, mutludur- en azından mutlu olduğunu hissetmektedir. Bu ortama ait olmasa da her zaman çok zevk almıştır orada bulunmaktan.

Ama işte, solungaçları yoktur.

Bilincin uyanması, mevcut durumu idrak etmekten başka bir şey değildir. Bilinç ve bazı şeylerin fakına varma, insana acı verir.

Şair “bir rüyaya daldık ki, cehennemde uyandık” diye yazar.

Zevk peşinde koşmayı bırakıp acilen yukarı çıkabileceği bir delik aramaya mecburdur. Derin bir nefese, kanındaki alyuvarlarını oksijenle beslemeye hayati bir ihtiyaç duyuyordur.

Iron Maiden “Matter of Life and Death”i çalar.

Jim Morrison “you’re lost, little girl” diye mırıldanır.

Slayer haykırır, “here comes the pain”

Metallica yüzünü asar, “whereever I may roam”

Lois Armstrong yol gösterir, “go down Moses, to the promised land”

Ray Charles’ın arkasındaki şişko zenci teyzeler “hit the road jack” diye neşeyle bağırır.

Ozzy Osbourne “although you think I can, but I can’t walk on water” diye sızlanır…

Şair “Benerci yapayalnız evdedir… Yapayalnız… Tavan, kapı ve duvar…” der ve susar.

Çünkü buzların gözleri vardır ama kalbi yoktur.

***

Şimdi bu yazılanlara baktığımda, şaşırıyorum derinden derine: “Virgilius’a yazamadığım ne varsa yazayım, okuyanların kimi arkadaşım, kimi çok yakın dostum, kimi bir zamanlar “sıraya dizdiğim” (tövbe yarabbim) tipler, bunların haricinde iş arkadaşımdan tut, kankamın asistanı/sekreteri/çocuğun annesinin büro mümessili* bile okuyormuş oradaki zırvaları, iyice sapıttığım bu dönemde zülfiyare dokunmayayım, kimseyi rahatsız edecek şeyler, gerçek kişileri incitecek veya onlara söz hakkı doğuracak şeyler yazmayayım Virgilius'a” demiştim. Fakat şimdi üstün körü göz attığımda daha önceki dönemlerdeki kusmuklarıma oranla o kadar da iğrenç veya sakıncalı görülmemeye başladı bana…

Blog açayım dedim, bırakmadı Big Blogger.

Bunları buraya yazmak istememiştim en başta, kandırdı beni Virgilius.




* Hürmetmeap A. Hanım, puzzle ellerinizden öper.




-cidden okudunuz mu buraya kadar?-

2 Temmuz 2008 Çarşamba

Bazı Hayatlar Tek Paragraflıktır...

İnsanın daha evvel istediği şeyi artık isteyememesi, hatta hayal ettiklerini de artık hayal edemediğini görmesi çok tuhaf bir duygu. Doğamıza aykırı bir kere- isteriz, erişemesek de arzularız, hatta takıntı haline gelse de peşine düşmeye devam ederiz bazı şeylerin… Ama hayır, bir an gelir, artık dilemez insan.. Hiçbir şeyi… Bir sonraki safhayı istemeyi bile isteyememek… Ne tuhaf bir kısır döngü, tersine akan bir ırmaktan farksız gibi. İsteyememek ağırlaşmaktır, kütle artık momentumunu yitirir, düşmekten başka bir eylem yoktur yapabileceği, veya savrulmak, rüzgârda oraya buraya bilinçsizce giden boş bir poşet misali… Çarmıha gerilmiş insan birisi gelsin kendisini elleri ve ayaklarına saplanmış kazıklardan kurtarsın ister, buna gücü yetmiyorsa bari su versin, o da olmazsa en azından merhametli gözlerle baksın ötekiler, acısı azalsın diye dua etsinler. Acı… Slayer “An echo bouncing inside my brain. (Beynim içinde tepiniyor bir yankı) How much can I take of the pain, (Daha ne kadar çekebileceğimi bu acıyı)" der. Çarmıha gerilmişlik hissi korkunç bir sanal ıstıraptır. Sanmaktan ötedir, bilirsiniz, ama yaralarınızı gösteremezsiniz. Çarmıhta olmak ve çarmıhta ölüyor olmak arasında da ayrım büyüktür, birinde yaşamak (kurtulmak) istersiniz, diğerinde “bitmesini” dilersiniz… Yenilginin mutlak olduğu bir maçta hakemin bir an evvel son düdüğü çalmasını istemekten farksızdır bu, sonlansın bu işkence diye dua edersiniz. Kazanamayacağınız kesindir, kazanmayı isteyip bu arzunun peşinden koşamayacak kadar mağlubiyet katidir. İncil’e göre İsa çarmıhta iken bir ara “Baba, beni neden terk ettin?” demiştir. Ümidini yitirmiştir o an. “Kimsesizlerin Kimsesi” olan Tanrı, kendisini terk etmişse, İsa artık kimsesi kalmadığının bilincindedir. Her şey bilinçle başlar. İsa’yı çok severim. Benim için sadece bir peygamber değildir O, aynı zamanda –ne kadar tahrif edilmiş de olsa- İncil’de gerçek bir hocadır, öğretmendir. Muhyiddin İbn-i Arabi de çok sever O’nu, kendisine şeyh ve üstad olarak İsa’yı seçmiştir. Annemle geçen gün telefonda hasret giderirken “Mesih gelsin de şu dünyayı düzeltsin” dedim, “biz mesih’i mi bekliyoruz mehdi’yi mi?” diye sordu, “biz kimiz?” dedim, “inananlar” dedi, “anne kıyamet öncesi bir sürü kişi veya şey gelecek, herkes de birilerini bekliyor” dedim, “ama ben mehdi’yi bekliyorum” dedi, “Hindular son avatar’ı, şiiler son imamı bekliyor, Yahudilerin mesihi Davud, Hristiyanların mesihi İsa, bu arada bunlardan başka bir Mehdi bir de Deccal gelecek, ortalık çok şenlenecek, tansiyon ilaçlarını düzenli kullanıp sahilde her gün yürüyüş yapmazsan eğlenceyi kaçıracaksın, daha yaşaman lazım” dedim, “bence kimse gelmeyecek, hepsi soyut o kavramların, hem İbn-i Arabi ne diyor bu konuda?” dedi, “bilmem, O her ne dediyse doğrudur, ama ne dediğini kimse anlamıyor, adamın her sözünün elli farklı yorumu var” dedim, “ben de o yüzden sordum, O biliyordur” dedi, “ama annecim eskatolojik bazı bulgular var, herkes beklenti içinde” dedim, “ne-lojik?” dedi, “eskatolojik anne, hatta şöyle bir geyik var ya, Ve İsa sordu onlara, sizce ben kimim? Ve onlar dediler: sen bizim varoluşumuzun eskatolojk manifestosusun, Ve isa dedi onlara: Ha? Anne bilmiyor musun sen bunu yoksa?” dedim, güldü, eskatoloji neydi diye sordu, tarihin sonu ile ilgili mit ve efsaneler dedim, sonra ne zaman ütüye geleceğini sordum, böyle saçma sapan şeyler bileceğine ütü yapmayı öğrenseydin diye dalga geçti benimle. Evlendirmediniz beni diyince kocaman bir küfür etti, anne ucu sana dokunuyor bu küfürün diyince yok bana değil babana dedi. Melek gibi adam o, ben sana çektim anne diyince reddetti, beni seviyor musun diye sorduğumda çoook diye uzattı kelimeyi, yalancı dedim yalanı senden öğrendim dedi, ama ben seni çok seviyorum diyince kahkaha attı, “Bize Kafir Demiş Müftü Efendi, Tutalım Ben Ona Diyem Müselman, Varılınca Yarın Ruz-i Cezaya, İkimiz de Çıkarız Anında Yalan!” dedi, “anne, tahammül mülkünü yıktın Hülagü Han mısın kafir, heman dünyayı yaktın ateş-i Suzan mısın kafir” dedim, benim söylediğim kimindi ya dedi, Nef’i’nin dedim, seninkisi kimindi dedi, Nedim’in dedim, sonra ihtiyarladığını söyledi, ocaktaki yemeğe bakacağım diyip kapattı telefonu. Aynı akşam arkadaşımın yanına giderken yolda bir çifte rastladım, 20-22 yaşlarında kıvır saçlı vasat güzellikteki bir kız, 25-30 yaşlarında kalıplı tombik bir çocuğa sarılmıştı, çocuk da onu sarmalamıştı, tek kelime etmiyorlardı, yavaşça yanlarından geçerken bu bir veda dedim, merhamet ve içtenlik hissettim, Munch’un enfes tablosu geldi aklıma, belki o tabloyu ben yanlış düşündüm diye geçirdim içimden, bunlar ayrılacaklar, ve “böyle olmamalıydı, ama ben seni gene de çok sevdim, sevmeye de devam edeceğim sarılması bu” dedim, caddeye çıkıp taksi beklemeye başladım, arka arkaya üç tane boş taksi yanımdan geçerken yavaşladı, şoförleri tepeden tırnağa süzdü beni, sonra almayıp gittiler, üçüncü taksinin ardından bağırarak küfür ettim, beş dakika boyunca tek bir taksi geçmedi caddeden, Bermuda taksi üçgeninin dik köşesi olsa gerek burası diye düşünüp yüz metre kadar yürüdüm caddede, tam o sırada aynı çift karşıma çıktı gene ve ikisi gözlerimin önünde belirir belirmez çocuğun kıza düşmana bile atılmayacak şiddette bir tokat attığını ve gırtlağını yırtarcasına “siktir git!” diye bağırdığını, kızın bir iki saniye yere yıkılacak gibi sallandığını, sonra elleriyle yüzünü kapatıp koşa koşa gittiğini, çocuğun da ters yöne doğru hızlı ve sinirli adımlarla yürüdüğünü ve yanımdan geçtiğini gördüm, bir saniye içinde gözümün önünden kayboldu ikisi de, o kalabalık caddede herkes salak salak olan bitene bakarken hemen arkamdan yürüyen iki başörtülü kadından biri ötekine “aaaaa, ne terbiyesiz adam” diye fısıldadı, ben duydum. Görünürde kız çarmıha geriliyordu o sırada, çocuğun tokadı ve yankılanan küfürü birer kazıktı kızın ellerine ve ayaklarına geçirilen, ama acaba görünmeyen neydi de o kazıkları çakmıştı çocuk, bunu hiç bilemedim, bilemeyeceğim. Gittim arkadaşımın yanına, O da çarmıhtaydı ne zamandır, en çok, en samimi duygularla sevdiği insanlar nöbetleşe O’nu uzunca bir süredir gerdikleri çarmıhta işkenceye tabi tutuyorlardı, birinin çaktığı çivi dostumun yarasını derinleştirir ve ona ıstırap verirken diğeri koşa koşa gelip dudaklarına su tutuyor, başını okşuyordu, öteki daha evvel çaktığı çivi zamanla akan kandan paslandı diye çıkartıp yenisini yerleştiriyordu… O kendi çarmıhını anlattı, ben kendi çarmıhımı hatırlattım, ama ben artık kurtulma ümidi kalmamış biriydim, o hala savaşıyordu, yaşamaya çalışıyordu, ben de çok isterdim yaşamasını. Çarmıhı tasvir etmek zordur, ben yaşarken tanıdığım en zeki insanlardan biriyle Pazar günü buluştuğumuzda bana “nedir bu durumun” diye sorduğu zaman ifade etmeye çalıştım, hiçbir zaman kendimi ifade sorunum olmadı hayatımda, daima güzel konuştum, kelime dağarcığım geniş, örneklemelerim ve meramımı dile getiriş tarzım Allah vergisi yetkinlikte- en azından vasatın üzerindedir, ama baktım, beni anlamıyor… O an bir şaşkınlığa uğradım, bende değildi kabahat, O’nda da değildi, tarifi mümkün olmayan bir şeydi benim söylemeye gayret ettiğim. Ümitsiz bir şekilde yüzüne baktığımı anımsıyorum, çaresiz bir haldi, altı milyarlık dünya nüfusunun en kafası çalışan %1’lik dilimdeki bir dostum, üstelik beni yıllardan beri tanıyan biri dahi asla benim penceremden bakamıyordu, dolayısıyla aynı şeyi de göremiyordu. Vazgeçtim, tavrımdan ötürü biraz bozulsa da konuyu dağıttım, başka şeyler geveledik akşam boyunca. İnsanlar biyolojik ölümü kavrıyorlar, beyin ölümünün ne olduğu biliyorlar ama psikolojik ölümü hep travmalarla, depresyonla, bunalımla karıştırıyorlar, işlerine bu geliyor, kolaya kaçıyorlar belki de. R. M. Rilke “Kolayca anlaşılır öldürenler. Ama bu: Ölümü, tüm ölümü daha yaşamdan da önce böylesine usulcacık içinde bulundurmak ve kızgın olmamak, anlatılmaz bir şeydir.” der. Çarmıha asılmış, çivilenmiş kişinin el ve ayaklarından kanla beraber öfke akar, çektiği acıya, kendisine ıstırap verenlere hiddet duyar, gaddarca tabi tutulduğu işkenceden kurtulmak için can atar, ve ceza vermek ister celladına. Öleceğini anlayan kurban ise artık ne isyan, ne intikam peşindedir. Sado-mazoşist bile olsa, sükûnet denizidir artık kendi içinde hissettiği… Negatif bir Nirvana hali. İlahi Komedya’daki Cehennemin onuncu ve son dairesinde sessizce oturan Şeytan’ın psikolojisi. Penaltı atışı sırasında ters köşeye yatan kalecinin gol olmadan hemen önce hissettiği… “Önce Kelam vardı” ama sonu sessiz bitti. Sözler eksik, yanıltıcı, çarpık. Bu blog ismini karmaşık bir geçmişten aldı, yıllar evvel bir forum sitesinin alt yapısında yetişirken virgilius’tu çarmıha gerildiği hisseden kişi, canı yanarken kanı damarlarından çivileri yalayarak akıp yere döküldükçe form değiştirdi sesi ve ismi, postmortem of virgilius oldu, spiritus virgilius oldu, et tu virgilius oldu, ne humanus crede virgilius oldu… Geçen senelerin ardından blog dünyasına transfer olunca yeni bir şekle girdi, eskisinin devamı niteliğinde, no more virgilius dedi kendine. Derken o da tükendi, ne kalbinin pompalayacağı, ne de gönlünü besleyecek bir kan damlası kaldı artık içinde. Son dönemdeki bazı yazılardan zaten gören görmüştü bu kan kaybından ölümü, ümit kaybından tükenişi. Fazlasıyla “ben” olan ve organik bir hal alan bu blog, ben artık ben olmadığıma göre, artık cesedin indirildiği çarmıhın gölgesinden çekilebilir. Megadeth’in This Was My Life şarkısının intro’su, bu blogun sonu olsun… “It was just another day,It was just another fight, It was words strung into sentences, It was doomed to not be right