SMS sesine benzeyen bir şey duydu rüyasında... Aynı anda aralanan göz kapaklarının arasından çarçabuk sızan güneş ışınları dürterek uyandırdı adamı, artık kalkması gerektiğini fısıldayıp. Çoğu zaman nazlı nazlı itiraz etse de bu müdahaleye, kendisini de şaşırtan bir uslulukla doğruldu yatağından bu kez, saate baktı, öğlene geliyordu. Arkadaşı resimli bir mesaj göndermişti telefonuna, bal-kaymak fotoğrafı. Uykulu sesiyle aradı, "bensiz Namlı'da kahvaltı haa" diye sitem edecekti ama arkadaşı önce davranarak sevgilisiyle kahvaltı yaptıklarını söyleyip O'nu davet etmişti bile. Hazırlanmak ve Karaköy'e gitmek şipşak olamayacağından, nazikçe geri çevirdi bu teklifi, gene de gülümsedi kocaman... Hatırlanmak güzeldi.
Uyuşuk tombul bir kedi misali gerinirken "Önümde koca bir gün var, ve ben bugünü yaşamalıyım" diye düşündü. Henüz uyku sersemliği geçmese de cansız bir 24 saat geçirmek istemediğini biliyordu o cumartesi. Duşunu aldı, traşını oldu, en zor şey olan giyinme ve evden çıkma öncesinde maillerine, NBA play-off maçlarının sonuçlarına, üstünkörü günlük haberlere göz attı, ardından kahvaltı yapmak için çıktı evden.
Yağmur yağacak gibiydi.
Güzel bir kahvaltı yaptı, dolu bir mide gibisi yoktu doğrusu. Ardından kışın vizyona girdiğinde gitmeye fırsat bulamadığı, ama tekrar gösterimi yapılan filmi izlemek için Beyoğlu’na çevirdi rotasını. 15,00’teki seansa koskoca iki saat vardı, bir cafe’ye geçip çay söyledi, cebinden kitabını çıkardı, o kitap ki hakkında “geçen hafta başıma gelen en güzel şey” diye düşünüyordu, açlık ve oburluk kokan bir ilgiyle kaldığı yerden okumaya başlamıştı ki, bir paragraf bile yiyemeden kişisel boyunduruğu seslendi ona, çalan telefonuna baktı, arkadaşıydı arayan. Biraz geyikten sonra facebook’ta sahte bir rumuzun onu nasıl katakulliye getirdiğine geldi konu, aylardan beri konuştuğu hatun aslında “yoktu”, adam da arkadaşını biraz rahatlatmak ve “tek salak sen değilsin” demek için kendi facebook macerasını anlattı arkadaşına, kahkahalarla salaklık, şeytanlık ve kadınlar hakkında ileri geri konuşup bitirdiler diyaloğu, tekrar kitabı eline aldı sonra, garsona çayı tazelemesini söyleyerek. Çay gelmeden gene sızlandı telefonu, bir başka arkadaşıydı o da. Onunla da hayat, yaşananlar, yaşanmayanlar, yaşanmak istenenler, pişmanlık duyulanlar, güler yüzle hatırlananlar, geçmiş, gelecek, ümitler, ümitsizlikler üzerine konuştu, konuştu, konuştu, konuştu… Saatine baktığında filmin başlamasına on dakika kaldığını görünce artık telefonlarına sus emri verdi, kalktı, yağmur altındaki İstiklal’i adımlayıp sinema salonuna geçti.
Böyle filmlerin fazla izleyicisi olmaz. Recep İvedik değil sonuçta. Zvyagintsev’in daha önce Dönüş’ünü izleyip cin çarpmışa dönmüş kişilerin takip edip bekleyeceği bir filmdi ancak-salondakiler de birbirlerine göz ucuyla bakıyorlardı zaten, “bu da hafiften hasta bir tip olsa gerek” diye düşünerek. Bir grup hasta insan, seyreyledi filmi. Tadı aynıydı Zvyagintsev’in ağır ve derin bıçak darbelerinin; önceki filmi gibi, elin Rusu Sürgün'de de öldüren değil, uyandıran bir zehir bulamıştı bıçağın sivri ucuna…
Sabahtan beri çok hazırdı adam uyanmaya… Uzun zamandır uyuyordu aslında. Düşüyordu, batıyordu, irtifa kaybediyor, çakılacağı anı bekliyordu.
Zvyagintsev, filmde adamı deşmeye devam ediyordu bu arada. “Gözünü aç” diyordu ona, “uyan be adam! Kaybediyorsun! Hayatın gidiyor! Uçuyor ellerinden, üstelik dokunamadan sen… Ne istiyorsun? Neyin eksik? Eksiklerin varsa bile, sahip olduklarını yitirme! Yitirme ulan… Ne olursun, yitirme...”
Film bittiğinde salondan çıktı adam, daha doğrusu sürünerek pasajı terk etmeye çalıştı… Tedavi amaçlı bıçak darbelerinin geçici acısı hızlı yürümesine mani oluyordu, pis bir cerahati akıtıp arkasında bırakmıştı sanki.
Ara Cafeye doğru yürüdü yavaş yavaş, çiseleyen yağmurun altında. Çikolatalı ıslak kek söyledi kendisine, yediğinden mest olurken kendisine sordu, “Neden kendime cüzzamlı insan muamelesi yapıyorum? İnsanlara hastalık bulaştıracağım diye yaklaşmıyorum kimseye, bu arada karantinaya alınmış vadisinde -aslında kendisini kapattığı o çukurda- yaşayan ve yalnızlıktan bunalmış bir hasta gibi de mutsuzum. Peki ama, neden?” Cevap bulamadı sorularına. Hasta da değildi zaten, bu bir kabuldü, öğrenilmişlik haliydi, aksine, son dönemde epeyce düzeldiğini görüyordu, toplum normlarına uygun yaşamaya başlamıştı, düşünceleri ve hissiyatı da epeyce toparlanmıştı. Kendisini patlamış ve kurumuş sivilcesini ısrarla sıkan ve oradan kan, irin veya her ne boksa, sürekli çirkin bir şeyler akıtmaya çalışan biri gibi gördü o an. Cüzzamlı da değildi zaten. Islak kekini yedi, gülümsemesinin sadece dilinde duyduğu lezzetten ileri gelmediğini bilerek.
Derken pat diye soruverdi: “Biz neden çıkmıyoruz? Sen hep mutsuz ediliyorsun, ben hep yalnızım zaten.”
Muhatabı şaşaladı bir an, ne diyeceğini bilemedi, toparlanıp bunu tanıştıkları günden beri istediğini ama adamdan hiç öyle bir istek görmediğini söyleyebildi ancak.
“Denemekten ne zarar gelir, bir yıldır tanıyoruz birbirimizi” derken adam, zihninin derinliklerinde kahvaltı ederken yalnız olmamak, sinemaya bir başına gitmemek, yanında ukalalık edeceği birinin varlığı, ütülerinin yapılması gibi çok bencilce düşünceler geçtiğinin de farkındaydı aslında. Bunları şirin güler yüzlü bir hatunla yapmanın nesi kötüydü hem?
Cüzzamlı olmak değildi ayrıca bu düşüncelerin varlığı…
Artık zihnini tekinsiz [unheimlich**] düşüncelere bulamamaya, ürpertici zırvalar karalamamaya çalışacaktı.
Edit: Bu yazıyı akşam yazdı. Gece ise, dolmuşta gelirken gene kendini mi kandırıyor acaba diye sorup durdu içindeki ben’e. “Boşver abi, sen kendini her şekilde kandırıyorsun zaten, en azından ütülerin yapılır, ayrıca göğüsleri de iri hatunun” dedi iç sesi.
"Zvyagintsev filmde ütüden bahsetmiyordu" diye itiraz edecek oldu adam, ama dilini ısırdı, sustu, bir şey demedi.
* Büyük Okyanusta olup dünyanın en derin çukuru (11033 metre) olarak bilinir, bu itibarla bahse konu çukurun bu Mariana ve O'nun çukurları ile ilgisi yoktur. ( Malesef...)
** Alman Ekolünden gelen gosalynmallard, bu köşeli parantezi de senin için yazdım!