27 Nisan 2008 Pazar

Mariana* Çukuruna Ayakların Değmesi ve Su Yüzüne Çıkma Denemesi Üzerine...

SMS sesine benzeyen bir şey duydu rüyasında... Aynı anda aralanan göz kapaklarının arasından çarçabuk sızan güneş ışınları dürterek uyandırdı adamı, artık kalkması gerektiğini fısıldayıp. Çoğu zaman nazlı nazlı itiraz etse de bu müdahaleye, kendisini de şaşırtan bir uslulukla doğruldu yatağından bu kez, saate baktı, öğlene geliyordu. Arkadaşı resimli bir mesaj göndermişti telefonuna, bal-kaymak fotoğrafı. Uykulu sesiyle aradı, "bensiz Namlı'da kahvaltı haa" diye sitem edecekti ama arkadaşı önce davranarak sevgilisiyle kahvaltı yaptıklarını söyleyip O'nu davet etmişti bile. Hazırlanmak ve Karaköy'e gitmek şipşak olamayacağından, nazikçe geri çevirdi bu teklifi, gene de gülümsedi kocaman... Hatırlanmak güzeldi.
Uyuşuk tombul bir kedi misali gerinirken
"Önümde koca bir gün var, ve ben bugünü yaşamalıyım" diye düşündü. Henüz uyku sersemliği geçmese de cansız bir 24 saat geçirmek istemediğini biliyordu o cumartesi. Duşunu aldı, traşını oldu, en zor şey olan giyinme ve evden çıkma öncesinde maillerine, NBA play-off maçlarının sonuçlarına, üstünkörü günlük haberlere göz attı, ardından kahvaltı yapmak için çıktı evden.
Yağmur yağacak gibiydi.
Güzel bir kahvaltı yaptı, dolu bir mide gibisi yoktu doğrusu. Ardından kışın vizyona girdiğinde gitmeye fırsat bulamadığı, ama tekrar gösterimi yapılan filmi izlemek için Beyoğlu’na çevirdi rotasını. 15,00’teki seansa koskoca iki saat vardı, bir cafe’ye geçip çay söyledi, cebinden kitabını çıkardı, o kitap ki hakkında “geçen hafta başıma gelen en güzel şey” diye düşünüyordu, açlık ve oburluk kokan bir ilgiyle kaldığı yerden okumaya başlamıştı ki, bir paragraf bile yiyemeden kişisel boyunduruğu seslendi ona, çalan telefonuna baktı, arkadaşıydı arayan. Biraz geyikten sonra facebook’ta sahte bir rumuzun onu nasıl katakulliye getirdiğine geldi konu, aylardan beri konuştuğu hatun aslında “yoktu”, adam da arkadaşını biraz rahatlatmak ve “tek salak sen değilsin” demek için kendi facebook macerasını anlattı arkadaşına, kahkahalarla salaklık, şeytanlık ve kadınlar hakkında ileri geri konuşup bitirdiler diyaloğu, tekrar kitabı eline aldı sonra, garsona çayı tazelemesini söyleyerek. Çay gelmeden gene sızlandı telefonu, bir başka arkadaşıydı o da. Onunla da hayat, yaşananlar, yaşanmayanlar, yaşanmak istenenler, pişmanlık duyulanlar, güler yüzle hatırlananlar, geçmiş, gelecek, ümitler, ümitsizlikler üzerine konuştu, konuştu, konuştu, konuştu… Saatine baktığında filmin başlamasına on dakika kaldığını görünce artık telefonlarına sus emri verdi, kalktı, yağmur altındaki İstiklal’i adımlayıp sinema salonuna geçti.

Böyle filmlerin fazla izleyicisi olmaz. Recep İvedik değil sonuçta. Zvyagintsev’in daha önce Dönüş’ünü izleyip cin çarpmışa dönmüş kişilerin takip edip bekleyeceği bir filmdi ancak-salondakiler de birbirlerine göz ucuyla bakıyorlardı zaten, “bu da hafiften hasta bir tip olsa gerek” diye düşünerek. Bir grup hasta insan, seyreyledi filmi. Tadı aynıydı Zvyagintsev’in ağır ve derin bıçak darbelerinin; önceki filmi gibi, elin Rusu Sürgün'de de öldüren değil, uyandıran bir zehir bulamıştı bıçağın sivri ucuna…

Sabahtan beri çok hazırdı adam uyanmaya… Uzun zamandır uyuyordu aslında. Düşüyordu, batıyordu, irtifa kaybediyor, çakılacağı anı bekliyordu.

Zvyagintsev, filmde adamı deşmeye devam ediyordu bu arada. “Gözünü aç” diyordu ona, “uyan be adam! Kaybediyorsun! Hayatın gidiyor! Uçuyor ellerinden, üstelik dokunamadan sen… Ne istiyorsun? Neyin eksik? Eksiklerin varsa bile, sahip olduklarını yitirme! Yitirme ulan… Ne olursun, yitirme...”

Film bittiğinde salondan çıktı adam, daha doğrusu sürünerek pasajı terk etmeye çalıştı… Tedavi amaçlı bıçak darbelerinin geçici acısı hızlı yürümesine mani oluyordu, pis bir cerahati akıtıp arkasında bırakmıştı sanki.

Ara Cafeye doğru yürüdü yavaş yavaş, çiseleyen yağmurun altında. Çikolatalı ıslak kek söyledi kendisine, yediğinden mest olurken kendisine sordu, “Neden kendime cüzzamlı insan muamelesi yapıyorum? İnsanlara hastalık bulaştıracağım diye yaklaşmıyorum kimseye, bu arada karantinaya alınmış vadisinde -aslında kendisini kapattığı o çukurda- yaşayan ve yalnızlıktan bunalmış bir hasta gibi de mutsuzum. Peki ama, neden?” Cevap bulamadı sorularına. Hasta da değildi zaten, bu bir kabuldü, öğrenilmişlik haliydi, aksine, son dönemde epeyce düzeldiğini görüyordu, toplum normlarına uygun yaşamaya başlamıştı, düşünceleri ve hissiyatı da epeyce toparlanmıştı. Kendisini patlamış ve kurumuş sivilcesini ısrarla sıkan ve oradan kan, irin veya her ne boksa, sürekli çirkin bir şeyler akıtmaya çalışan biri gibi gördü o an. Cüzzamlı da değildi zaten. Islak kekini yedi, gülümsemesinin sadece dilinde duyduğu lezzetten ileri gelmediğini bilerek.

Evine döndüğünde biraz daha kitap yedi. Yanında nutella. Zaten hep bir şeyler yerdi. Gene telefon. Bu defa eski biri hatun. Biraz konuştular, mutsuzdu arayan, üzerine gözyaşı ile süslenmiş sıkıntılı bir ruh giymişti. Teselli etti, moral verdi, sakinleştirdi. Erkeklerden nefret etmesinin normal olduğunu Schopenhauer’den alıntılarla izah etti, araya Puşkin ve isim vermeden bir tutam da kendinden karıştırdı. Tuhaf bir yemek tarifi olduğunun farkındaydı adam, gene de amacına ulaşmıştı, karşısındaki sadece bir şeyler duymak istiyordu, tabakta ne sunulduğu pek umurunda değildi… Adam da biliyordu ki, kanamayı durdurmak için öncelikle yapılması gereken tampondu damarlara, bu da ilgi göstermekti ağlayan bir kadına.

Derken pat diye soruverdi: “Biz neden çıkmıyoruz? Sen hep mutsuz ediliyorsun, ben hep yalnızım zaten.”

Muhatabı şaşaladı bir an, ne diyeceğini bilemedi, toparlanıp bunu tanıştıkları günden beri istediğini ama adamdan hiç öyle bir istek görmediğini söyleyebildi ancak.

“Denemekten ne zarar gelir, bir yıldır tanıyoruz birbirimizi” derken adam, zihninin derinliklerinde kahvaltı ederken yalnız olmamak, sinemaya bir başına gitmemek, yanında ukalalık edeceği birinin varlığı, ütülerinin yapılması gibi çok bencilce düşünceler geçtiğinin de farkındaydı aslında. Bunları şirin güler yüzlü bir hatunla yapmanın nesi kötüydü hem?


Cüzzamlı olmak değildi ayrıca bu düşüncelerin varlığı…

Adam o gün Cüzzamlı olmadığına kendisini inandırmıştı.

Artık zihnini tekinsiz [unheimlich**] düşüncelere bulamamaya, ürpertici zırvalar karalamamaya çalışacaktı.

Edit: Bu yazıyı akşam yazdı. Gece ise, dolmuşta gelirken gene kendini mi kandırıyor acaba diye sorup durdu içindeki ben’e. “Boşver abi, sen kendini her şekilde kandırıyorsun zaten, en azından ütülerin yapılır, ayrıca göğüsleri de iri hatunun” dedi iç sesi.

"Zvyagintsev filmde ütüden bahsetmiyordu" diye itiraz edecek oldu adam, ama dilini ısırdı, sustu, bir şey demedi.





* Büyük Okyanusta olup dünyanın en derin çukuru (11033 metre) olarak bilinir, bu itibarla bahse konu çukurun bu Mariana ve O'nun çukurları ile ilgisi yoktur. ( Malesef...)

** Alman Ekolünden gelen gosalynmallard, bu köşeli parantezi de senin için yazdım!

23 Nisan 2008 Çarşamba

Bir Tedavi Metodu Olarak Nefret...

I hate everyone equally
(Eşit olarak nefret ediyorum herkesten)
You can't tear that out of me
(Bunu söküp alamazsın karakterimden)
No segregation -separation
(Ayrım yok, tanımam öyle bir bok)
Just me in my world of enemies
(Bir başıma, hasımlarımın dünyasında)





8 Nisan 2008 Salı

Şükür Secdesi, Şizofrenik Olgular ve Slayer Üzerine...

Tanrım! Sana şükürler olsun bu kadar çok kadın yarattığın için! Türlü türlü, çeşit çeşit, muhtelif çaplarda ve tiplerde...

Onları parmağımda dilediğimce oynatma yetisini bana bağışladığın için de hamd-ü sena olsun sana!

Benim nazarımda sadece zamanı güzel geçirme objesi hüviyetine sahip olduklarını idrak etmemi sağladığın için müteşekkirim sana!

“Kadın” kimliklerinin umursanmayacak kadar basit ve değersiz olduğunu, “dişi” kimliklerini ise sadece zamanı keyifli geçirmem için onlara verdiğini, ancak “insan” nazarıyla bakıp onları [azıcık] sevebildiğimi ve zaten bundan fazlasını hak etmediklerini bana gösterdiğin için seni seviyorum Allahım!

Senin her şeye gücün yeter.

Letâfetten uzak olmaları gerçeğiyle tümüyle ironik, “cins-i latif” denilen bu kullarını kimi zaman benim için imtihan vesilesi kıldın. Zorlandığım vakitler oldu, biliyorsun. Hakkındır, görev tanımın gereği, Tanrı olduğun için takdir yetkisi de sana aittir. Yaratan sensin, yaratılan benim. Ama görüyorsun: Bana verdiğin hünerleri, istidatları bu imtihanlar sayesinde daha rafine, daha sâfi bir hale getiriyorum, çeliğe verilen su misali katılaşıyorum, sertleşiyorum, acımasızlaşıyorum! Sen her şeyi bilensin! Hamd olsun verdiğin nimetlere!

Rabbim! Kadın kullarınla beraberken, onlar benden nasıl davranmamı bekliyorsa, ne şekilde olmamı istiyorlarsa, kibar, geyik, cool, maço, hoyrat, neşeli, ukala, şirin, vs… Tüm bu hallerden duruma göre gerekli olanına bürünüp, istediğimi alana kadar onlara istedikleri gibi davranma yetisini bana bahşettiğin için sana şükrediyorum, bu nimetlerle beni donattığın ve gücüme güç kattığın için minnettarım!

Allahım! Ezelden beri kötü, iki yüzlü, bayağı, içten pazarlıklı ve yalancı, asla olduğu gibi görünmeyen ve göründüğü gibi olmayan Havva kızı kullarına, onların silahlarıyla, onların gözlerine kestirdikleri erkek kurbanlarına davrandığı şekilde muamele etmeyi ve man-eater’lara bir demir leblebi çiğniyorlarmış tarzında ıstırap yaşatma arzusunu, azmini ve kudretini bana verdiğin için, binler kere binler hamd olsun sana!

Ben ki senin ihsanlarınla donandım. Senin merhametinde uyandım. Senin yardımınla silahlarımı kuşandım. Bütün kadınlara karşı yürüttüğüm bu savaşta gücümü aldığım tek dayanağım sensin; beni aydınlatan, nefretimi sabit tutan, mızrağımı bileylediğim taşı benden uzak tutmayan sensin. Sen Rahmansın, Rahimsin!


Yemin ediyorum doğan güneşe; bugüne kadar [beni tabi tuttuğun imtihanlar sırasında birkaç defa tökezlesem de] hiç ayrılmadığım bu yoldan asla ve kat’â sapmayacağım!

Yemin ediyorum parlayan aya; acımasızlığım şiârım, gülümsemem hiddetim, yumuşak dokunuşlarım pençelerim, dudaklarım dişlerim olacak!

Yemin ediyorum ekmeğe; lütfettiğin tüm yeteneklerim, kene misali erkeklerin kanını, ruhunu ve canını emmek üzere programlanmış kadın türünü ezip, içtikleri kanın içinde onları boğmak için harcanacak!

Yemin ediyorum varlığa; bu yeminlerimden dönmeyeceğim!

Sen her şeyi işiten, gören, bilensin.

Bu kadar çok kadın, bunca Havva kızı, ellerimle, dilimle, ruhumla, bedenimle sana kurban edilecek. Bu kulun kadınların kurban edildiği bir altar olacak sana sunulan!

Tanrım! İçimdeki öfkenin dinmesine izin verme! Sahte gülüşümden inandırıcılığı, kibar tavırlarımdan ikna ediciliği, narin dokunuşlarımdaki mide bulantısını benden eksik etme!

Zamanı geldiğinde içimden çıkacak yılanı daima zehirli ve vicdansız kıl!

Sen her şeye kâdirsin.

Amin…




Here Comes The Pain


I am the new hell on earth
(Dünyadaki yeni cehennemim ben)
The lord of agony divine
(İlahı ıstırabın Efendisi)
Domination, intimidation
(Tahakküm etme ve göz dağı vermedir)
Lives within these eyes
(Bu gözlerde yaşayan)
Reign of power
(Gücün egemenliği)
Remorseless anarchy
(Merhametsizce anarşi)
I am arrogance in the flesh
(Vücudum söz konusu olunca götüm kalkar)
Unleashed intensity
(Sınır tanımaz yoğunlukta)

Step aside for the nightmare
(Kabusunun dışına bir adım at)
Pure destruction stands before you
(Halis yıkım duruyor hemen yanında)
No escape as the psycho
(Kaçışın yok, psikopat)
Brings you misery
(Sana sefalet getirirken)
The line starts here
(Sınır burada başlıyor)

I am brutality the face of everlasting pain
(Ben zorbalığın ta kendisi, sonsuz acıların yüzüyüm)
Annihilation, Obliteration
(İmha etme, yok etme)
Pulses in these veins
(birer nabız atışı, damarlarımda)
Sheer defiance drives my hostility
(Katıksız karşıtlık, düşmanlığımı yöneten)
I am merciless to the core
(Sonuna kadar merhametsizim)
Chaotic fury breeds
(Kaotik hiddetin doğurduğu)

Step aside for the nightmare
(Kabusunun dışına bir adım at)
Pure destruction stands before you
(Halis yıkım duruyor hemen yanında)
No escape as the psycho
(Kaçışın yok, psikopat)
Brings you misery
(Sana sefalet getirirken)
The line starts here
(Sınır burada başlıyor)

Bring it all on
(Neyin varsa getir)
Come and take on what you fear
(Gel ve korktuğunu al benden)
I'm the storm
(Fırtınayım ben)
That towers overhead
(Kulelerin de yükselirken)
Ticking time bomb
(bombaların onu gıdıklama vakti gelir)
With an infinite charge
(Sonsuz bir güçle)
Bringer of torture
(İşkenceyi getiren)
The master is here
(Üstad burada)
Everyone falls
(Herkes yıkılır, düşer)


Here comes the pain
(İşte acı geldi, burada)
You're not different from the rest

(Ötekilerden farkın yok senin)
Victim is your name in my vicious wasteland

(Adın kurban, benim ziyan edilmiş topraklarımda)
Here comes the pain

(İşte acı burada)
Your destruction manifests

(Uğradığın yıkım açıkça zahir kılıyor bunu)
Lying there broken looking up as I still stand

(Sen orada kırık dökük yatar ve karşında dimdik duran beni seyrederken)

4 Nisan 2008 Cuma

Gürültülü bir sessizlik ve karanlık ışıklar...

Dünya tatlısı Chucky'ler ve dikenli telden mamül prensesler...

Yağmursuz bulutlar, parlamayan yıldızlar.




2 Nisan 2008 Çarşamba

I have witnessed my death

I've seen it many times

My tortured screams

My decrypted little mind...