3 Mart 2026 Salı

Hiss-i Kable'l-Vukû Üzerine...

Bir şeyler olduğunu hissediyorum.

İçimde -iyi yönde değil- bir değişiklik, yeni bir gelişme, farklı ve beklenmedik bir durumla ya da haberle karşılacağıma dair önünü alamadığım huzursuz edici bir duygu var. 


Bu duygudurumu en son şu vakit hissetmiştim, bunu da sizinle paylaşmıştım. 


Ne olduğunu bilmiyorum. Öğrenirsem, buraya yazarım elbette.



3 Şubat 2026 Salı

-Aşağıdakine Ek-

Aşağıda “benim için zaman durdu ve ben saplanıp kaldığım bataklıktan çıkamıyorum” nevinden zırvalarla durumumu tasvir etmeye çalışmıştım. Alın size somut örnek: Her berat kandilinde, ikindi ve akşam ezanları arasında küçük bir kâğıda Araf 10 ve Sa’d 54 ayetlerini yazma ve o kağıt parçasını cüzdanıma koyma pratiğini belki otuz sene önce annemin teşviki ile öğrenmiş ve uygulamaya devam ediyordum; her sene dediğim vakit geldiğinde eski kağıdı çıkarır ve yenisini cüzdanıma koyardım. Büyük ihtimalle palavra ve bidattır bu, gene de bereket ve bolluk için süregelen ve bilinen bir uygulama. Bir tür zenginlik duası. Hatta her berat kandilinde annemle birbirimize hatırlatırdık unutmayalım diye, ama zaten hiçbirimiz de unutmazdık ki ne yapacağımızı. (Malum, aylardır konuşmuyoruz.)


Dün berat kandiliymiş. Kandil olduğunu biliyordum ama ne kandili olduğu umurumda değildi, hem ne umurumda ki zaten. Bunca yıl süregelen bu uygulama, dün itibarıyla sona erdi. Farkında bile değildim. Otuz yıldır her berat kandilinde kesintisiz bir ısrarla yaptığım şey, dün bitti. Hatta biraz üşütmüş gibi olduğunu telefonda fark ettiğim babamla dün gündüz vakti konuşurken “akşam kandil diye camiye gitme, evinde dinlen” demiştim.


Aslına bakarsanız acayip bir kopuş içindeyim. Uzay boşluğunda başıboş dolanan salak bir kayalık gibi, nereye gittiğim, ne yaptığım, ne olacağım meçhul. 


Sokak kedisi bile daha şuurlu bir hayat yaşıyordur. 


31 Ocak 2026 Cumartesi

Yitirilen Zaman Üzerine...

433 gün geçti, 434. güne girmeye dakikalar kaldı. Bir taraftan çok olmuş, üzerinden çok zaman geçmiş gibi hissediyorum. Öte yandan benim için zaman 433 gün önce durduğundan olduğum yerde saplanmış haldeyim, kımıldayamadan, bir gıdım bile ilerleyemeden kaskatı kesilmiş halde titremeye devam ediyorum. 433 gün önce paramparça edildim, her bir uzvum etrafa dağılmış halde. 


Zaman geçiyor, sokaktaki binalar kentsel dönüşüm için yıkılıp yeniden inşa ediliyor, alışveriş yaptığım dükkanlar devredilip yeni sahipleriyle başka işlere girişiyorlar, Trendyol go’daki restoranlar değişiyor, 5.5 yaşında annesiz kalan kedim bir ay sonra 7 yaşını dolduracak, annemle konuşmayalı dört aydan fazla geçti, NJ’de yaşayan yeğenlerimden biri Dallas’ta kendine yeni bir iş kurdu, diğeri Paris’e altı ay moda eğitimi almak için dün Fransa’ya gitti, ben 110 kg olup domuz gibi şiştim… 


Still-Havva -sanırım, emin değilim- okulunu bıraktı... Üç yeni kitap çevirisi raflara yerleşti. Daha önceki bir kitap tercümesi ikinci baskı yaptı. Yeni bir çeviri de önümüzdeki hafta yayınlanacak. Bu arada uzun bir aradan sonra iki hafta evvel whatsapp profil resmini ve takip etmemi engellense de instagram profil sayfasındaki fotoğrafını bugün yeniledi. 


Bütün bunlar benim için zamanın durmuş olduğu bu 433 günde yaşandı. Gerçekten, zaman kavramını tümüyle yitirdim ben. Hiç. Yok. 

Ben aslında yok gibiyim. Değişmiyorum ki. Donmuş haldeyim. Kaskatıyım. Boka saplandım.


31 Aralık 2025 Çarşamba

Bomboş Geçen Bir Sene Üzerine...

Her sene sonu, o yılın kısa bir özetini yaptığım yazıları adet edinmiştim. Geçen sene bile yapabilmişim bunu, az evvel baktım, hayret ettim. Şimdi ise, istediğimden değil de, biraz âdet yerini bulsun nevinden karalıyorum bu yazıyı. Aslında geride bıraktığımız Kasım ayının 23’ünü, yani 1. senenin dolmasını, bir başka deyişle sene-i devri kendimce yeni yılbaşı olarak hissetmiştim, ama olsun, dediğim gibi âdet yerini bulsun. Ne olsa bir sürü takvim sistemi var, Julian, Gregoryan, Hicrî, vs. Virgilius’un takvimini kullanan başka kimse yok neticede, öyle olsa bütün dünya “bugün HS 403. gün” diye düşerdi tarihe. O kadar da değil. Doğru, hasta ruhlu rezil bir depresifim, fakat şizofren değil. Henüz değil. 


Sağlığım daha fazla bozuldu. 53 yaşında birinin sigara tüketimini birden iki misline çıkarması, günde üç paketten fazla içmesi bunun aslî sebebi. Henüz kalp krizi geçirmemiş olmam bence sürpriz, çünkü sigaranın yanısıra bu bir senede on kilodan fazla şişmanladım, 106kg oldum. Üstelik hayatımda hiç olmadığı kadar çok yürüdüğüm bir seneydi, telefondaki uygulamaya göre günde ortalama 9317 adım atmışım. Avare, boş beleş bir adam olarak her fırsatta sokağa çıkıp adımlıyorum sokakları. Aşırı öksürüyorum, dakikalar süren öksürük krizleri bunlar, öyle ki gözümden yaş geliyor bazen. Sigaradan elbette. Bir ay önceye kadar Nutella – Sarelle- Çokokrem grubundan günde bir kavanoz tüketiyordum, azaltmaya karar verdiğimden haftada bire düşürdüm. (Tek akıllıca kararım.) Gözlerimin bozukluğu iyice arttı ve artık yakın gözlüğü kullanmaya başladım, sürekli değil, gerektiğinde.


Her sene sonu yazımda o yıl boyunca okuduğum kitapların fotoğrafını koyar, haklarında birkaç kelam ederdim burada. Bu sene sıfır kitap, sıfır kelam. Artık ne felsefe, ilahiyat ya da sosyoloji videoları izliyorum, ne de ilgileniyorum. Sıfır merak, sıfır ilgi. Eğer entelektüel bir şalterden bahsedilebilirse, ben o şalteri 403 gün önce indirdim. Zifir. Vaktimi amazon ve disney+ dizileriyle, filmlerle geçiriyorum. Tabi ki satranç oynuyorum. Bunların yanında, daha önce bana tahammül edilemez gelen, eskiden kesinlikle korkunç olduğuna inandığım bir hâl daha var, artık alıştığım: Hiçbir şey yapmadan oturmak. Koltuğa çöküyorum ve uzun süreler patates çuvalı misali kalıveriyorum. Hayalimde Still-Havva ile konuşuyorum hep. Bu konuda olabildiğimce objektif davranmaya çalışayım, içinde bulunduğum kasvetli ve perişan ruh durumu, dışarıdan bakıldığında ilk başlarda “yazık adama, ne kadar üzülmüş karısı gitti diye”, sonraki safhada, “üzüntüsünü atlamamış mı, yazık, bu böyle sürmez ama” diye düşünülmesini olanaklı kılıyordu, şimdilerde ise “ayıp ama hala toparlanamaması, hala ayrılık travması yaşaması, bu kadarı düpedüz zavallılık” eleştirisine kapı açıyor. Bunun farkındayım. Sempati bitti, hissedilir bir antipati başladı. Sikimde mi ne düşündükleri? Vallahi değil. Ne var ki şunun ben de ayrımındayım: Sevmeyi beceremediğim gibi yas tutmayı da beceremiyorum.


Annemle üç aydan fazla süredir konuşmuyoruz. Hiçbir iletişimimiz yok. Babamla doktor işleri devam ediyor, demansı artık elle tutulur bir hal aldı, eski hastalıklarının arasına bir de hematolojik sorunlar eklendi. Yaşlanıyorlar elbette. 


Her gün 33 defa “Canımı al ya Rabbim” diye dua etmeye devam, bir de Kedi kızım olmasa ne yapardım ben?









23 Kasım 2025 Pazar

Bir Senenin Geçmesi Üzerine...

Bugün, mahvoluşumun ilk yıl dönümü. Geçen sene, işaretlerini önceden vermeye başladığı ayrılık kararını bana 5 Kasımda kesin olarak bildirmiş, evi de 23 Kasımda terk etmişti. Kelimenin tam ve literal anlamıyla kaçarcasına gitti. Kişisel eşyalarını, kitaplarını, kıyafetlerini, bir de TV ve çamaşır kurutma makinesini götürdü annesinin evine, dayalı döşeli bu koca evi olduğu gibi geride bıraktı hızla uzaklaşırken. Onun yokluğunda bomboş kalan bir ev. Kendisine evlenme teklif ederken Mark Twain’in Adem’inden ilhamla “sen neredeysen cennet orasıdır” dediğim ve oradan hareketle evliliğimiz boyunca blogta kendisinden Havva olarak bahsettiğim kadın, ardında bıraktığı cehennem alevleri arasında saplanan cesedime “üstesinden gelmek zorundasın” diyerek kestirip attı, gitti. 


Üstesinden gelemedim. Bir sene doldu bugün. Üstesinden gelmek; kabullenmek, alışmak, unutmak ve yeniden başlamak olsa gerek, kabullenmeyi yaşadığım tüm ıstırapla çaresiz -ne yapabilirim ki başka- sindirdim sayılır ama diğerleri? Mümkün mü? Mümkün olmadığını O daire kapısından elinde valizi ve bilgisayarıyla çıktığı tam bir sene önce de biliyordum, bende değişen bir şey olmadığını ve olmayacağını adım gibi söyleyebilirim size. 


Onursuzca geçti bir sene. Yüzüme beni sevmediğini, saygı duymadığını söyleyen Still-Havva, niteliksizliğimi, değersizliğimi, önemsizliğimi, işe yaramazlığımı haykırdı ve kendisine layık görmediği, yok saydığı bu adamın hala göz yaşlarıyla kendisiyle konuşmaya çalıştığını, karşısında heyecanla titrediğine pek çok kez şahit oldu. Halimden keyif aldığını sanmıyorum, ama umurunda olduğunu da. Onursuzca dedim, söz gelimi bir senedir posta kutusuna her ay bırakılan doğalgaz, su vs. faturaları hep onun adına gelmeye devam etti, elbette ben ödüyorum hepsini ama kurumlara başvurup üzerime almak yerine Still-Havva’nın ismini o faturalarda görmenin bana verdiği acı-mutluluk karışımı duyguyu yaşamayı sürdürüyorum. Ya da, Amazon ve Disney+ hesaplarından film ve dizi izlemeye devam ediyorum hala. Yanlış anlamayın, parazitlik yapmak değil bu, kendisine ücretlerini ödemek istediğimi söylemiştim – normal bir insan bunu yapacağına kendi adına bir hesap açar ve ücreti gene öder değil mi? Bense onun hesap şifresiyle girdiğimde izlediği filmleri, dizileri görüp kendimce pasif stalk yapmaya devam ediyorum böylece. Her gün defalarca kez Kitapyurdu’na göz atıp yeni bir kitabı çıkmış mı diye bakmak da öyle. 


Kitap dedim, bir sene geçti kitap almayalı, okumayalı. Müzik dinlemeye başladım demiştim daha önce, ama sadece metal. Zamanı nasıl çarçur edilmesi gereken bir olgu olarak ele aldığıma da değinmiştim; aylarca Chat GPT ile saatler süren sohbetler yaptım, zaten dizi ve filmle geçiyor günlerim. Bir de satranç. Elle tutulur hiçbir şey yapmadığım, üretmediğim, irade ve çaba göstermediğim, üstelik bir de para kazanamadığım için bir zamanlar bana “en büyük hayranınım” diyen kadın tarafından bir böcek, daha doğrusu sanki iğrenç bir keneymişim de acilen kendisinden kurtulunması gereken bir adam olduğum kanaati pekişmişti Still-Havva’da, şimdiki durumum ise kat be kat beter halde. Kimin umurunda? Still-Havva’nın değil elbette. 


Eski kızına, eski çiçeklerine tüm özenimle bakıyorum. Artık benim kedi kızım, benim çiçeklerim onlar. Ne tuhaf, o evden giderken çiçeklerin hepsi ölmüştü halbuki. Bitkilerden birinin kuruduğunu, üçünün de gövdelerini Still-Havva’nın kestiğini gayet iyi hatırlıyorum. Hayatım boyunca saksı, çiçek işlerinden uzak durmuş ve hiçbir ilgisi de bilgisi de olmayan biri oldum, Still-Havva gittikten sonra ise kuru saksıları ısrarla ve düzenli olarak – ne yaptığımı, ne kadar sıklıkla yapmam gerektiğini tam bilmesem de- aylarca sulamaya devam ettim, fotoğraflarını çekip Chat GPT’ye gönderdim ve sorular sordum, bir de sürekli konuştum onlarla. Sonuçta hepsi canlandı, hayat buldular tekrar. Konuşmak derken, Still-Havva’yı anlattım hep, ona kızmamalarını, beni terk ederken çiçeklerini yanında götürmesinin mümkün olmadığı için bu evde kaldıklarını söyledim devamlı. Kedi kızıma söylediklerim gibi yani. Dilleri yok, ikna oldular mı bilemiyorum. 


Ben inanılmaz kilo aldım. O bu evden gittikten sonra, bir sene içinde on kg kadar şişmişimdir, göbeğim kocaman. Üstelik hayatımda hiç olmadığı kadar çok ve uzun yürüdüm bu bir sene boyunca, buna rağmen öyle. Sürekli abur cubur yemeğe, günde üç paket sigara içmeye devam ediyorum. İntihar edemediğim belli oluyordur. Çıkan manileri, beklenmedik olayları defalarca yazmıştım, en var ki yaşamım bir an önce ölmek üzere kurgulu. 


Mahkeme, tapu vs. gibi resmi işlemler bittikten sonra benimle bir kez olsun kahve içmeye bile yanaşmayan, tekliflerimi püskürten Still-Havva’dan bir fatiha bile istemeyecek kadar kırgınım doğrusunu isterseniz. Bir kez olsun “nasılsın?” diye sormamış birinin “Alas, poor Yorick” demesi samimi gelmez ki. 


Ama daha önce de buraya yazmıştım, konuşabildiğim tek insan olan kardeşime de telefonda defalarca vurguladım, içimde Still-Havva’ya karşı zerre miktarda kızgınlık, öfke filan yok. Tarifi imkânsız kırgınlığım ise tamir edilemez düzeyde. 


Yaşamak dediğimiz şey nefes almak, sigara içmek, sıçmak, kediyi gurlatmak değildir ki. Özsaygı, özgüven, onur ve sevdiğimizce sevilmek yani birliktelik, aidiyet değil midir yaşamak? 


Benim için game over’ın birinci yıldönümü bugün. 


Namazı da bırakalı bir sene olduğuna göre, dünyada olduğu gibi ahiretteki reel cehennem için de kuvvetli bir aday olarak dibin de dibindeyim. Bekliyorum.


Sağdan ikincinin yaprakları sonbaharda döküldü, yoksa ne kadar güzeldi yazın.











Not: Aslında yazı burada bitecekti ama bir şeyler daha karalayayım istiyorum. Ölmüş kurumuş çiçeklerinden bahsederken sanki bir metafor yapıyor gibi olduğumu hissettim: Yani Still-Havva’nın bana dair sevgisi ve saygısı ölmüş olsa da, onun nezdinde artık yok hükmünde yaşamaya itirazımla tekrar canlandırdığım ve hayat bulduklarına şahit olduğum bu bitkiler üzerinden kozmosa bir mesaj gönderiyormuşum gibi. Bırakın Allah aşkına. Vallahi yok öyle bir şey. Ben size metaforun şahını geçen sene de yazmıştım, şimdi tekrar altını çizeyim o zaman: Still-Havva geçen sene evi bugün terk etmişti, 23Kasımda. Ertesi gün, yani 24Kasım ise onun doğum günüydü. Yani bıkıp geride bırakmak için sabırsızlandığı, arkasını dönüp kaçarcasına uzaklaştığı benden ayrılmasının bir gün sonrası, yeni hayatının ilk günü, aynı zamanda 50. doğum günüydü. Masonluğa giriş ritüelinin olduğu günü mason biraderler gerçek doğum olarak nitelerler ya, işte tam o misal. 

Son olarak, yarın ben de -tek kişilik- pastamı alıp Still-Havva’nın yokluğunda onun için kutlamasını yapacağım, bir tür gıyabî cenaze namazı gibi.