18 Mart 2018 Pazar

Kafka'nınkinden Başka Türlü Bir Dönüşüm Üzerine...



Bir buçuk sene önce ters yüz olan yaşamım, her şey gibi kişilik özelliklerimi de değiştirdi, değiştiriyor. Eski Virgilius değilim, aslında o Virgilius’tan geriye ne kaldı doğrusu bilmiyorum; kül mü, tortu mu, yoksa sadece uçuşup dağılan duman mı? Yıllarca burada kendimi anlattım, yaptıklarımı, yaşadıklarımı, bunların kendimce çözümlemelerini, üzerinden tekrar tekrar geçtiğim otopsileri paylaştım blogta. Kibirli olduğunu itiraf edemeyecek kadar kibirli biri değildim, buna rağmen kusurlarımı temize çıkarmaya çalıştığımı da gördü insanlar satır aralarında. Bugün, yaşım olmuş kırk beş, başıma gelen onca olaydan sonra bir emek sarf etmeden sahip olduğum şeylerin  -mükemmel bir aile, harika bir eş gibi- bana ancak Tanrı’nın bir lütfu olduğunu, uğrunda gayret gösterdiğim hedeflerin ise –bilgili bir kafa, muhakeme kabiliyeti, vicdanlı bir kalp gibi- daima eksik ve yetersiz kaldığını görebiliyorum. Hal böyleyken kibirlenecek durum da kalmıyor doğal olarak. Yazının başında kişilik özelliklerimin değiştiğine değindim ya, şimdi bu son cümleler okuyanı sanki olumlu bir dönüşümden bahsediyormuşum gibi bir sonuca götürebilir, hayır, self-advertisement yapmayacak kadar büyüdüm.

Endişeli, gergin, korkak bir adama dönüştüğümü neden inkâr edecekmişim? Herkesten, her şeyden korkar oldum. Yaklaşan ayak sesi, bir siren, bir sesleniş içimi ürpertmeye yetiyor. Adam ölmeden önce ruh halinin güvercin tedirginliğinden bahsetmişti, içimde ise düpedüz dehşet hissi var, tedirginlikten öte. Kendimle ilgili, ailemle ilgili, toplumla ilgili, ülkeyle ilgili dehşet. Fear malum, korku demek. Horror ise dehşete yakın. Karşınızda ağzından salyalar akan, öfkeyle havlayan huysuz bir köpek gördüğünüzde hissettiğiniz şey korkudur, ama ıssız bir patikada yürürken art arda işittiğiniz kurt ulumaları sizi dehşete sarar. İnsanın içini ezen bir korku halidir o. Karanlığın Yüreği’nde Kurtz, ‘horror… horror” derken çevirmenlerin tercüme ettiği gibi korku değil, kesinlikle dehşet üzerine vurgu yapıyordu. Huzurla, sükûnetle nefes almaya izin vermeyen çaresizce boğulmuşluk hali. Somut değil, soyut bir duygu durumu olduğundan kafanızda kurup durursunuz, hayal gücünüzün aleyhinize çalıştığı bir sarmalda bulursunuz kendinizi. Ümitlenmek istersiniz elbette, ne var ki ruhunuz Santa Maria’nın tayfalarının isyankâr halinden kaçınamaz bir türlü.






Sıradan, basit insanlar, nazarımda değer ifade etmezdi. Havass’a talipken küçümsediğim avamla ne işim oldurdu ki benim? Kişisel fildişi kuleme sığındığım onca yıl mecbur kalmadıkça ilişki içinde olmaktan kaçındım bu insanlarla, ilgilenmedim, umursamadım onları. Anlayamadım, anlamaya çaba göstermediğim için. Yoğun ve stresli (eski) mesleğimi ifa ederken ay sonunda maaşımın tıkır tıkır yattığı günlerden söz ediyorum size. Bu haksızlığı nasıl hoş gösterebilirim peki? Alelade insanlar diye burun kıvırdığım kalabalıkların en öncelikli derdinin karınlarını doyurmak, elektriklerinin ya da doğalgazlarının kesilmemesi için mücadele etmek, kiralarını denkleştirmek için kelimenin tam anlamıyla canları pahasına savaştıklarını idrak edebilmem için başıma bunların gelmesi gerekiyormuş demek ki.  Geçmişte akıl bakımından yetersiz olduğunu düşünüp yerdiğim, cehaletlerini ve görgüsüzlüklerini aşağılayıp sonra da yüce gönüllülükle hoş gördüğüm kimselerin aslında kendi yaşantılarını zor idame ettirdiklerini, dolayısıyla zaten bunlardan akıl yürütme, yüksek ideallere sahip olma, ne bileyim Hobbes ya da Toynbee okuyup tartışmalarının beklenemeyeceğini anlayamayacak kadar salakmışım meğerse.  (Hobbes yazınca kendisinin bu çerçevede bir şeyler yazdığı aklıma geldi, kalktım, kitaplıktan Leviathan’ı alıp sayfalarını karıştırdım ve altını çizip yanına not düştüğüm satırları buldum: “İnsan en fazla rahatta iken sorun yaratır: çünkü, bilgeliğini göstermeyi ve devleti yönetenlerin eylemlerini denetlemeyi o zaman sever.” Yanına düştüğüm not da şuymuş: ‘Greenpeace türü sivil toplum kuruluşları, tuzu kurular.’ Bu kitabı 2004 senesinde okumuştum, büyük çoğunluğunu da Atina’dan Selanik’e otobüsle yaptığım altı saatlik yolculuk sırasında. Artık 31 değil, 45 yaşındayım, yazarın ‘rahat’ olmak derken kast ettiği şeyin çok farklı olduğunu da o zaman satırların yanına düştüğüm notla alakası olmadığını da şimdi anlıyorum.)

Alçakgönüllü olma derdinde değilim, yabancılara karşı daima kibar ve anlayışlı davranmak benim düsturumdu. Bunu tarif ya da tasvir etmekte zorlanabilirim. Nezaketi terk ettiğimi söylemekle yetineyim. Güler yüzümü sadece aile fertlerine ya da menfaat ilişkisi içinde olduğum –market çalışanı, garson gibi kişilere ya da komşulara filan gösteriyorum; içimi kaplayan karanlık sebepsiz yere sergilenen kibarlığa mani oluyor. Peygamberimiz gülümsenin bile sadaka olduğunu söylemiş ya, maalesef yitirdim bu isteğimi. Kavgacı değilim, hayır, ama dünyanın zamanıyla, zamanın ruhuyla yaşadığım kavga içimdeki didişmeyi dışarıya yansıtıyor. Eskiden sigara kardeşliği diye bir şey uydurmuştum söz gelimi, tiryaki biri sigarasız kaldığında ve o sırada sigara temin edebilecek bir yer de yoksa, bir başkasından bir dal sigara istemesi hoş görülebilirdi, çok kişinin ricasını içtenlikle, hatta mahcup hissetmelerine mani olmak için latife yaparak kabul etmişliğim vardır. Geçenlerde biri metro girişinde sigaramı söndürürken fazla sigaram varsa kendisine bir tane verebilir miyim diye sordu, soğuk bir sesle bende de çok az kaldığını söyledim, aptallaştı. En son İTÜ Maslak durağında öğrenci olduğu tipinden belli bir delikanlı yanıma gelip gayet efendi bir şekilde sigara rica etti, dönüp yüzüne baktım, abartısız üç dört saniye gözlerimle küfür eder gibi durdum öylece. Sonra ağır ağır paketi cebimden çıkarıp bir tane uzattım, teşekkür etti sessizce ama utanıp toz oldu hemen. Hayır kimseyi ezmeye çalışmıyorum. Ama sebepsiz nezaket gösterileri ile uğraşamayacak kadar gerginim.

Gençlere yönelik sempatimi, hoşgörümü yitirmeme sebep Mustang olsa gerek. Mustang hayatıma girmeden evvel ergenlerin hemen her türlü aşırılığına bir zamanlar benim de genç olduğumu, haylazlık peşinde koştuğumu düşünüp tolerans gösterirdim, üzerinde durmazdım pek. Şimdi ise durum farklı: metroda, lokantada, yolda sürekli gözüme batıyorlar ve iğrenç birer böcekmişler gibi süzüyorum ergenleri. Kötü davranma fırsatını kaçırmadığımı da itiraf edeyim bu yavru hayvanlara. Hepsinin ana-babasına acıyorum.

Güya içine kapanık biriydim. Güya çok az kişiye saklardım düşündüklerimi, yorumlarımı, öngörülerimi. Bunca olayı yaşayıp içine düştüğüm durumdan sonra kimseyle bir şey paylaşmak istemiyor olmak, insanlardan kaçmak, uzaklaşmayı istemek aslında ne demekmiş, bunu esas şimdi anlıyorum. Zorunlu olmadıkça, kimseyle, tek kelime bile. Sadece Havva ve ailemle konuşabiliyorum. Hepsi bu.

Daha dindarım. Pratikleri yerine getirmekte devamlılığım eskiye oranla süreklilik içeriyor, cumadan cumaya alnı secdeye giden bir adamken bir süredir düzenli namaz kılmaya başladığımı yazmıştım bloğa. Dudaklarımda fırsat buldukça dualar, temenniler eksik olmuyor. Gel görelim bu da samimiyetsizce: Gece yatarken, sabah kalktığımda, metroda giderken ya da yürürken mırıldandığım duaların neredeyse tamamı içinde bulunduğum belirsizliğin giderilmesi, üzerime vurulmuş kirli etiketten kurtulmak ve eski günlerime dönebilmek için. Hâlbuki dua Allah’ın rızasını kazanmak için olmalı, cehennem azabından kurtulmak için, Rahman ve Rahim’in rahmeti için. Bu dünya için değil. Benim yaptığım gibi değil. İtiraf etmekte bir beis görmüyorum, daha önümde kat edecek çok yol var.  

Şükredecek çok şey de var elbette. Ya Havva olmasaydı?!

28 Kasım 2017 Salı

Başlangıçta Benden Başka Herkesin Çok Ciddiye Aldığı Kimi Sorunların Götüme Girmesi İle Rüyadan Uyanmam Üzerine...




Ataşehir’de plazalar caddesi kenarında duran billboard’lardan birinde görünce uzunca bir süre gözlerimi ayırmadan baktığım bir posteri fotoğraflamaktan alıkoyamamıştım kendimi. John Berger’in gözleri yok bende, çoğu zaman nesnelere nasıl bakacağını bilemeyen bir adamım. Üstelik son 1,5 senede yaşadıklarım benden geriye meflûç beyin bıraktı. Düpedüz hadım edilmiş gibiyim; aslına bakarsanız acınacak bir hale geldi Virgilius: Düşünme yetim atalete uğradı, zihinsel üretimim öylesine kısıtlandı ki, geliştiremeyen, gazete haberinden başka hiçbir şey okuyamayan birine dönüştüm iyice. Seneler önce kendimle ilgili bir tespite yer vermiştim blogta; analiz, yorum, eleştiri ya da en basitinden akıl yürütme için ihtiyacım olan öncül, dış etkenlerdir - bunlar da kitap, makale, film vs. gibi materyaller olurdu eskiden. Şimdi hiç biri yok. Bir sene geçti böyle, okuduğum tek kitap eski postlardan birinde Havva’ya yardım olsun diye redaksiyon amaçlı okuduğuma dair değindiğim Mrs. Dolloway, izlediğim filmlerin sayısı da iki elin parmakları kadar. Input olmayınca output kaput. Beslenme yetersizliği ile vitamin, protein, mineral vs. almayan biri bedensel anlamda ne kadar sağlıklı olabilirse, zihin de öyle: Beslemeyince kuraklaşıyor. Bunun farkına vardığım için kendimi zorlayarak, sanki bamya ya da kapuska yiyormuşum gibi yüzümü ekşite ekşite kitap okumaya başladım. Hayatım çöle dönüşmüş halde, ailem ve Havva yaşatıyorlar beni sadece, aslına bakarsanız susuz kurak bu hayatta sözünü ettiğim bu ağaçlık vaha bile o kadar büyük bir nimet ki, her sabah şükür duaları ile kalkıyorum yataktan. Evet, bir zamanlar uykusundan uyandığında Metallica’nın “another day, another death/ another sorrow, another breath” sözlerini mırıldanan adam, şimdi gözlerini açtığında Havva’yı yanında görüp o anı yaşadığı için hamd ediyor Rabbine. Ama ben gene konuya döneyim. Kafamın içinde hiçbir şey yok. Boş. Üstelik olay daha farklı bir hal alıyor zamanla, entelektüel üretim olmayınca düşünceler cüceleşiyor, paylaşım olmayınca bu defa da kelime hazinesi ve ifade yeteneği köreliyor. Konuşurken kelimeleri unutmaya da başladım, zart diye duraksıyorum kimi zaman. Yavanlaşmaktan söz ediyorum size, başıma gelen bu işte. Bunun üzerine bir tutam öfke ve isyan ekleyin şimdi. Evet, Virgilius böylesine boktan bir duruma duçar olmuş sefil birine dönüştü ve şimdi size ‘ben zaten hiç John Berger gibi göremedim ki’ diye başladığı bir yazıda, bir posterin kendisine çağrıştırdıklarına değinecek. Tatsız tutsuz bir yazı olacağına bahse girerim.


“Evlilik nasıl gidiyor?” diye soruyor tanıyanlar. Her defasında yüzümde bir gülümseme belirdiğini fark ediyorum, Havva gibi bir insanı tanıdıktan ve O’nun sevgisinden emin olduktan sonra ancak sekiz koca yıl geçmesi gerekiyordu ki kendimi evliliğe ikna edebileyim, nikâh masasına oturabilmek de dokuzuncu seneyi buldu. Bunca sene, bunca zaman geçtikten sonra –nasıl asi bir adamsam- yabani tabiatıma boyun eğdirmeyi nihayet başardım ve şimdi bunca badireye, dış faktörler tarafından yaşatılan zulme rağmen mutluyum, çünkü Havva yanımda. Buraları geçelim, önceki yazıları da, önceki Ben’i de, onca değininin ardından Havva’yı da tanıyorsunuz artık. Hayatımdaki en doğru karar O’nunla evlenmekti. Bu kadar tartışmasız ve net. Ne var ki bu evlilik beni çok başka bir mücadelenin içine soktu, evlenmeden önce ‘bir şeyle karşılaşacağımı’ biliyordum ama o şeyin ne olduğu konusunda bir öngörüm yoktu, olamazdı. Ancak yaşayarak öğreneceğim şey, At ile, yani Havva’nın 16 yaşındaki oğluyla aramızda kuracağımız/kuramayacağız ilişki ve bir aile olarak birlikte nasıl bir arada yaşayacağımızdı. Son yazılarda değinmiştim, çok uzun bir süre tek başına yaşamış biri iken ansızın aynı evi sadece Havva ile değil, At ile de paylaşmak durumda buldum kendimi. Henüz sıcak çatışmaya dönüşmemiş olsa da, problemler yavaş yavaş belirginleşmeye başladı:
At, annesini benimle paylaşmak durumda kaldığını hissediyor. Hâlbuki istisnai durumlar dışında üç yaşından beri annesi ile beraber yalnızdı, annesi O’nun her şeyi, At annesinin bir tanesi, hayatını adadığı yegâne yıldızdı. Birden ben girdim hayatlarına. Bunu bir yere koyalım.

Annesiyle yaşarken Havva’nın oğluna olan sonsuz sevgisi ve şefkati (benim gibi öküzümsü bir herifi böylesine seven kadın, biricik çocuğu için neler hisseder, bir düşünün)  At üzerinde herhangi bir otorite kurmaktan O’nu alıkoymuşken ve At annesinin koyduğu kuralları, güya kırmızı çizgileri devamlı olarak yerle bir ederken, ansızın dominant karakterli ve sert bir adamla aynı evde yaşamaya başlamak şüphesiz benim için olduğu kadar At’a zor geliyor ve alışık olmadığı, elbette hoşnutluk duymadığı bu durumda –ergene yakışır şekilde- eski bağımsız günlerini yaşamanın yollarını arıyor. Yanılgıya düşülmesin diye burada bir parantez açayım; kısıtlayıcı ya da engelleyici bir misyonum yok At’a karşı, ama annesinin ondan beklentileri ya da annesinin tepkileri, benim için de aynı hale bürünüyor: İyi, dürüst, sorumlu, düzgün biri olması, hepsi bu.

Yukarıdaki iki kısa paragrafı kendimce açmam lazım: İlk olarak, annesini benimle paylaşma düşüncesi üzerine aslında benim değil Freud’un yorum yapması lazım ama maalesef elimizde O yok. Bu zor bir konu, sanki Havva günlük 10 kilogram sevgi üretiyor da, benimle evlenene kadar tamamını At’a sarfediyormuş, şimdi ben ortaya çıkınca annesinin üretiminden bir bölümünü (mesela 50%) benimle paylaşmak zorundaymış gibi düşünüyor olabilir. At’ın kafası içine giremediğimden tam olarak nasıl bir düşünceye sahip olduğunu bilemiyorum tabii, ama Havva’nın bana olan sevgisi, ilgisi, benimleyken yaşadığı mutluluk oğlunun gözünde pekâlâ ailesine eklemlenmiş bu yabancı adamın kendi hayatlarına dâhil olan işgalci biri olduğu sanrısını yaratabilir. Dedim ya, bu konuyu irdelemekte zorlanıyorum, çünkü freudyen yaklaşımdan bihaberim, At’ın duygu ve düşünce dünyasından bihaberim. Gene de kayda değer bir rahatsızlık yaşadığını tahmin edebiliyorum.


İkinci husus, aslında ‘paylaşımsızlık’ meselesiyle ilintilenebilir. Bu konu hakkında laflamak benim için daha kolay olacak çünkü Freud olmaya gerek yok, çok daha somut bir problemdir otorite açmazı. At ismini niye kullanıyorum? Çünkü bu ergen bilginiz at. Lakin sütçü beygiri değil, sirklerde süslü atlardan da değil, mustang gibi, bildiğiniz vahşi at. Mustang’lerin hikâyesi ilginçtir, İspanyollar 15.yy’dan itibaren Amerika kıtasını istilaya başladıklarında, Avrupa’dan gemilere yükledikleri atlar getirirler, çünkü Amerika’da kullanabilecekleri at yoktur. (ilgisiz not: başlangıçta Kızılderilileri Beyaz Adam’la girdikleri savaşlarda yamultan da bu olmuştur, 20,yy’daki mekanize araçların, tankların etkisi gibi, o dönemde piyadelerin süvarilere olan çaresizliği. Neyse konuyu dağıtmayalım.) Bu evcil atlar zamanla türlü sebeplerden dolayı başıboş kalır ve yeni kıtanın geniş düzlüklerine dağılır, yaban hayata dâhil olarak vahşileşirler. Bizim hikâyemiz de buna benziyor; Havva (dokuz dene önceki) tanışmamızın ardından geçen onca yıl boyunca –elbette gizli bir gündem takip ettiğini ima etmiyorum, kesinlikle öyle bir şey yok- konusu, adı her geçtiğinde oğlunun güzel hasletlerinden bahsederdi, uyumluluğumdan, yumuşak ruhundan, merhametli ve vicdanlı oluşundan. Şimdi ise, karşımda gördüğüm bambaşka biri. Mustang. Hiçbir sınırlamaya gelemeyen, başıboş, aldırış etmeyen, serseri ruhlu bir hayvan. Bu bloğun yazarı, karakteri çok uzun zaman önce oturmuş, ilkeleri yerleşmiş biri, ama değişimin, üstelik radikal değişimlerin olumlu ya da olumsuz yönde yaşanabileceğini bizatihi tecrübe ederek biliyor. Bu açıdan büyüyen, çocukluktan ergenliğe ve oradan da yetişkinliğe geçmeye yönelen At’ın gösterdiği değişiklikler de doğal karşılanmalı. Bununla beraber beş para etmez bir karaktere sahip olacağını öngörmek ve bunun ipuçlarını yakalayarak türlü davranış ve uygulamalarla bunun önüne geçmek de mümkün olabilirdi diye düşünüyorum.

Önceki paragrafı çok sert mi sonlandırdım? Bence az bile.


Havva böyle şeyler gevelediğimde kızıyor, kendisini itham edilmiş hissettiğinden olsa gerek. Ama blogta ifade hürriyetimi kendisi teslim etmişti, o nedenle içimi bari buraya dökeyim.

Bu satırları çocuk ya da ergen psikolojisi denilen haltlar hakkında hiçbir şey okumayan/ bilmeyen, üstelik ‘iyi’ bir ebeveyn olmak için bunları bilmenin her hangi bir kıymet-i harbiyesi olduğuna inancı sıfır biri yazıyor. Analiz yeteneğine fazlaca güvenen, muhakemesi kuvvetli blog yazarınız belki de kendini bir bok sanıyor böyle atıp tutarken; lakin yıllar önce buyurduğum bir aforizmayı hatırlar ve konumuza adapte etmeyi denerseniz, şişirilip gereğinden fazla önem atfedilen bu gibi kavramların nasıl havada yüzdüğüne ikna olabilirsiniz: Ne demiştim filanca postta? Hayatın anlamını kaybetmeyen, onu aramaz ki diye döktürmüşüm. Şimdi uyarlayalım, çocuğuyla nasıl başa çıkacağını bilemeyen, ergenle nasıl uğraşacağını bulamayıp çaresiz kalan modern insanlar, yok çocuk psikolojisi, yok ergen psikolojisi gibi türlü isimler altında açılan pazarlara kendilerini atıp piyasa ekonomisine katkıda bulunmaktan başka bir şey yapamıyorlar. Çocuk psikologları, ergen psikologları, sürüsüne bereket kitap, eğitim seminerleri, şu, bu derken kendi beceriksizliklerini ‘çocuk o daha, hoş görmek lazım’ ya da ‘ergenler böyle davranıyor artık’ gibi itiraflarla kaçamak halde saklamakla meşguller. Bu paragrafta yazılanlar aile içi şiddet ya da cinsel istismar gibi konuların dışındaki alana dair gevelendi. Bunların dışındaki her şey ebeveynin ya da aile büyüğünün otorite eksikliği olarak ele alınır. Ben öyle ele alıyorum.


Otorite nedir? Kafamdan yazıyorum, ukala dümbeleği olduğumdan sözlük tanımını da hakkıyla kendim yaparım: Otorite, neyin yapılıp neyin yapılmayacağına dair sınır çizmektir. Mübâhın ve yasağın sınırlarını çizer. Takdir ya da tecyiz eder. Bunları belirlerken ya korku ya da korkudan bağımsız saygı uyandırarak muhatabını yönlendirir. Aile içinde durum böyle, çünkü insan çocukluğundan itibaren şerefsiz bir it olmaya adaydır. Serbest ve başıboş kaldığı anda ortalığın amına koymaktan da geri durmaz. Çocuk büyüyüp yetişkin hale gelene kadar ailesi ile arasında olması gereken bu ilişkiye terbiye diyoruz. Terbiyeli/ terbiyesiz ayrımı, ailenin veya koyabildiği sınırlarla ilgili. Elbette bu sübjektif bir durum; şöyle ki bir ailede doğal olan bir başka ailede ayıplanabilir, yasaklanabilir. Ben burada asgari değerlerden bahsediyorum. Aşağıda biraz daha açabileceğimi ummaktayım meseleyi.

Bu arada hayatı boyunca çocuk yetiştirmekten ödü kopmuş, bu sorumluluğu almaktan köşe bucak kaçmış ve çocuğu olmayacak bir adamın şimdi birden bire böyle konulara kafa yormaya başlaması ne kadar dramatik, ne kadar saçma değil mi? Ama dertliyim dostlar. Çok dertliyim. Çok mutsuzum. Bu yaşıma dek yaşadığım ev her neredeyse, isterse Erzurum’da olsun fark etmez, benim kurtarılmış bölgemdi. Nefret edilesi hayattan ve tiksindiğim insanlardan korunaklı sığınağımdı. Şimdi ise, bir gözümü istese seve seve vereceğim kadının beni beklediği evimize gelirken ayaklarım geri geri gidiyor, çünkü At burada. Evde. Aynı evdeyiz. Ve ben sırf At’ı görmemek için evime mutsuz gidiyorum.

Her çocuk, ailesinin eseri. Aile parçalanmışsa, bu eserin oluşumu hem ideal doğrultuda olmuyor, hem de yaratım zorlaşıyor. İstisnalar elbette azımsanmayacak miktarda çoktur, ama genel kaide bu. Bölünen ailede çocuk taraflardan birine daha yakın kalıyor, velayet vs. türlü şekillerde belirlendikten sonra tek bir kişinin (genelde anne oluyor bu kimse) üzerine hem annelik, hem babalık yapma yükü biniyor. İşte şartların bir insanı superman ya da superwoman olmaya mecbur bırakması böyle bir durumun sonucunda ortaya çıkarmakta: Kadın çalışacak, evine ekmek getirmek, geçinmek için. Çalışan kadınların yaşadığı zorlukları ancak gözlemlerimle bilebilirim, onlar ise bunu yaşayarak çekiyorlar. Onurlarıyla, ayrımcılıkla mücadele ederek, erkeklerin ağız kokusuyla, çirkin ve çirkef davranışlarını görmezden gelmeye çalışıp hak ettiklerini kazanmanın zorluklarını yaşıyorlar. Aslına bakılırsa çalışan kadının çalışan erkekten bir farkı yok, ama yaşadıkları sıkıntılar daha fazla. O nedenle eve daha perişan, daha gergin, daha mutsuz geliyor kadınlar. Şimdi bu kadının akşam eve geldiğini düşünelim, çalışan erkekten farklı olarak ev işleri de onun gözüne bakmakta. Yemek, çamaşır, temizlik ve daha bir sürü şey. Çalışan erkeğin yapabileceği/yapacağı ev işi sınırlı. Neden böyle? Bilmiyorum ama öyle. Şimdi kabaca çizdiğim ve eksiği olmayan, yazsam fazla fazla şey ekleyeceğim bu tabloya bir de çocuk yerleştirin: Denir ki, çalışan kadınların çocukları yeterince anne sevgisi göremezler çünkü ya bakıcı ya da anneanne/babaanne eliyle yetiştirilmişlerdir. Bu klişenin doğruluğunu bilemem, ben yaşamadım, yakınlarımda da çalışan kadının yer aldığı bir aile yoktu. Ne var ki konumuza odaklanacak olursak, Havva’nın çocuğuna aşırı sevgi ve ilgi gösteren biri olduğunu söylememde yanlışlık yok. Bu arada, evde bir baba figürü bulunmadığından otorite olgusu da yok. İşte, şimdi son derece yalın bir gerçeği burada tespit mahiyetinde yazabilirim: Geçim derdi ile gece gündüz çalışmak zorunda olan biri, evin kadını olmaya mecbur, çocuğunun hem annesi hem babası olmakla yükümlü. Normal bir şeymiş gibi yazıyorum ama biraz düşünüldüğünde insanüstü bir olgu hakkında söz ettiğimi biliyorsunuz. Bu durumda çok insan olması bir şey değiştirmiyor; bir insana bu kadar misyon yüklenmez. Mutfakta aşçı, dışarıda hanımefendi, yatakta orospu olmak mümkündür ama bir kişiden erkek gibi çalışmasını, evini kadın gibi çekip çevirmesini, baba gibi otoriter ve düzenleyici olmasını ve anne gibi sevgi ve şefkat santrali olmasını beklemek, kelimenin tam anlamıyla insan haklarına aykırıdır. Ne yazık ki koşullar… Şarkıda geçer ya,
‘Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların zaruri neticesi bu’
DEME !!!
Bilirim
O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.
Ama bu yürek
O bu dilden anlamaz pek.


Havva söz konusu olduğunda kuru kuruya ifade ettiğim bu gerçek, içimi sızlatıyor. Ne dedim yukarıda; her çocuk ailesinin eseri. Dikkatlice baktığımda ayrımına vardığım ise, Havva’nın nezdinde bir eserden fazla, oğlunun bir proje olması. Otoriter ama dengesiz bir baba, obsesif-kompulsif sınırlarda gezinen bir annenin ilk kız çocuğu olarak meşakkatli, eziyetli, baskıcı bir ortamda büyümüş olduğu kanaatindeyim. (Bunlar benim yorumum.) Kendisine yaşatılan sıkıntıları çocuğuna yaşatmamaya da kararlı olduğundan, oğlu, nam-ı diğer At, henüz bir tay iken sonu gelmez sevgisiyle onu kuşatmış. (Söylememe gerek yok, zaten bu satırlar gibi bütün okuduklarınız kendi yorumum, yani Havva’yla bunları konuşmuş filan değiliz.) Bunu her anne yapar dersiniz, doğrudur. Üzerine arkadaşlık ekleyin: Oğlunun arkadaşı, dostu, her şeyi olmaya çabalamış. Bunu da her anne hatta baba yapmak ister derseniz, o da doğrudur. Yetmemiş, oğluna henüz bir tay iken birey olma bilinci, özgür düşünme yeteneği, iyiyi ya da fenayı seçme hürriyeti de dâhil bir übermensch adayına, bir sidharta-to-be’ye layık adımlarla yaklaşmış. İşte burada proje çöküyor, film kopuyor. Buram buram idealizm kokulu bir hayalcilik, yani Robson’un terazisi gibi, imagination kefesinin facts kefesinden çok daha ağır basması, henüz kişiliği oturmamış, otoritenin, cezanın, sınırların, mübâhların ne olduğu idrak edemeyecek bir çocuğa bir torba yumurta vermekten farksız. O çocuk yumurtaların kırılabileceğini düşünmüyor, umursamıyor, bu risk onun için torbayı sallaya sallaya şarkı söylemekten de alıkoymuyor. Sonra da her şey berbat oluyor. Fazla hayal gücü iyi değildir. Hatta düpedüz zararlıdır. Papa 9. Gregory, 13. Yüzyılda Şeytanın kedilerin bedenlerinde yaşadığına hükmetmiş ve özellikle siyah kedileri hedef alarak kedilerin katlinin vacip olduğu fetvasını yayınlamıştı. Bu, bir too much imagination örneğiydi. Avrupada bir tür kedi soykırımı başladı, emir büyük yerden. Kedilerin sayısının inanılmaz derece azalması, doğal olarak farelere yaradı. Sonraki yıllarda Ortaçağ Avrupasını kasıp kavuran, nüfusun kayda değer bir kısmını yok eden vebanın ortaya çıkmasını fact olarak görmemek mümkün mü? Havva’ya ve At’a dönelim biz. İnsanın özünün seçkin ve ilahi olduğuna dair iflah olmaz bir inanca sahip benim canım sevgilim, Oğlunun ‘iyi’ bir insan olması, ‘içindeki cevherin’ dışarı çıkması için uğraşıp durdu yıllarca, At’ın ise içinden çıka çıka bok çıktı. Her insanda var olan ama ancak baskılayarak, kontrol edilerek terbiye edilen bu bok, Havva’nın karşısındaki çocuktan ortaya fırlamasını beklemediği bir şeydi: Havva iyiydi, oğlu O’nu örnek alacaktı. O’nun tarafından eğitiliyor, öğretiliyordu. Sonucu iyi olmalıydı.


Sonuç belli. Sorsam, Havva uygulamış olduğu bu yetiştiriş tarzının doğru olduğunu iddia edecektir. Okullara, öğretmenlere, arkadaş çevresine, hatta ailenin diğer uzak figürlerine kabahat bulacaktır. Şu an karşısında duran ve oğlum dediği ergenin bir insan müsveddesinden başka bir şey olmadığını görüp içi sızlarken, At’ın kusursuz bir bencil, katıksız bir sorumsuz, tavizsiz bir haz düşkünü hale gelmesini, ahlaki ve vicdani eksikliğini, aptallığıyla yarışan narsistik kişilik bozukluğunu, hülasa beş para etmez karakterini çaresizlik içinde seyrediyor. “Benim projem bu değildi, böyle olmamalıydı” der gibi… Yalancılığı yaşam tarzı olan gören, başkalarına söylediği yalana kendisi inanan, yarattığı uyduruk gerçeğe (post-truth bu işte) inanılmadığında ise öfkelenen, arzu nesnelerine sahi olmak için en küçük bir çaba sarf etmese de her şeye bir an evvel kavuşmayı kendisine hak gören, terbiyesiz, çekincesiz, utanmaz… En sahicisinden bir hayal kırıklığı. İnsan müsveddesine oğlum diyebilmek zor zanaat.


Havva’m, benim sevgili Havva’m, öylesine büyük bir yükün altında ezilmemek için sarf ettiği onca gayretten sonra şimdi belki düzelir, bir peri gelip değneğiyle dokunursa oğlu hayvanlığı bırakıp insanlaşır diye ümidini kaybetmemeye çalışıyor. Bu noktada yardımcı olabildiğimi söyleyemem – zaten sofrayı kurup toplamaktan başka hiçbir konuda yardım edemiyorum kendisine. Aksine, işleri daha karmaşık bir hale getirdiğimden endişeliyim.


Yazının başında değindiğim posteri ilk gördüğümde aklıma “Bu okul tam At’a göre ve bu jenerasyonda At gibi niceleri var, belli” düşüncesi saplandı. Yeri gelmişken yazayım: Bu jenerasyonu sikeyim! Neyse, devam ediyorum. Resmi gördünüz. Üniversite denildiğinde meslek seçimi, eğitim, kariyer yolu gibi kavramlar gelir akla. Resim ise size ne gösteriyor? Bir delikanlı, onu çevreleyen genç kızlar. Boktan bir okul, öğrenci adaylarını cezbedecek ne şanlı mazisi, ne gelecek projesi var; reklamı haz öğesi üzerinden yapmaktan başka çareleri yok. Bir özel hastanenin reklam afişine jartiyer giymiş hemşire koymasından farksız. Çok kapalısı, hafif kapalısı, hanım hanımcık görünen açığı, daha az hanım hanımcık duranı, ortalarında oturan delikanlıya seç-beğen der gibi. Hani meslek? Hani kariyer? Hani gelecek? Afişte gösterilen üniversite bunları değil, haz vaad ediyor davet ettiği öğrenci adayına. Tıpkı bir eğlence merkeziymiş gibi, bir sirkmiş gibi. Bu afişi görüp fotoğrafını çekeli iki aydan fazla zaman geçti ve o vakit aklıma gelen sadece At’tı, üzerinden iki ay geçtikten sonra cumartesi günü gitmek zorunda kaldığım veli toplantısında birden fazla öğretmeni ağız birliği etmişçesine “At öğrenci kimliği geliştiremedi, okula sadece eğlenmeye geliyor” cümlesini kelimesi kelimesine telaffuz ettiğinde duyduklarıma şaşırmadım. Eminim kendisine aktardığımda Havva da şaşkına dönmemiştir.  





Cumartesi dedim. Cumartesiden bu yana Pazar geçti, Pazar günü garip şeyler oldu. Bugün pazartesi ve bugün de garip şeyler oldu. Nereden bakarsanız bakın, garip şeyler aslında kötü şeyler. Üstelik benimle ilgisi yok diye bakamıyorum olaylara; neticede Havva ile evliyim ve kendisine defalarca kez tekrarladığım gibi hayatımda yaptığım en doğru, en iyi eylem Havva’ya evlenme teklifi etmek ve O’nun teklifimi kabulünün ardından yaşanan bir takım korkunç hadiselere karşı kendisine sımsıkı sarılarak yüzüğü parmağıma takmaktı. O’na minnettarım, benden vaz geçmeyip eşim olduğu için. At, Havva’nın oğlu ve bizimle yaşıyor. Başlarda –inanmayacaksınız ama gerçekten- benden beklenmeyecek kadar iyi niyetli, yapıcı ve saflık derecesinde ümitli olsam da At ile ilişkim son derece bozuk ilerliyor. Bunda ana etken, Havva’nın At ile, At’ın Havva ile ilişkisinin berbat olması. Kimse bana bir kumpas kurmadı, haşa yok öyle bir şey. Gel gelelim kendimi buzlar arasına sıkışmış hissediyorum ve hayatında dayak yememiş bir çocuğun ahlaksızca, edepsizce hareketlerini görmezden gelme konusunda da beceriksizim. Bu beceriksizliğim Havva’yı da incitiyor. Benden daha olgun olmamı bekliyor olabilir. Sükûnetimi muhafaza etmemi bekliyor olabilir. İtirazım yok, gerçekten beceriksizimdir, hayal bile edemediğim bir durumun içinde buldum kendimi ve ne yapacağımı bilmiyorum. Olayların böyle gelişeceğini, Havva ile de ilişkimin bozulacağını tahmin edemezdim ki… Edebilmem lazımdı, beş para etmez dediğim oğlu, sonuçta bir tecavüzle suçlanacak olsa, bir gün cinayet iddiasıyla tutuklanması gündeme gelse, gene Havva’nın oğlu. Sidharta-to-be diye ümit ettiği At’ın esfel-i sâfilin formunu almasına ancak üzülür, gözyaşı döker, fazlasını yapamaz. Gene oğlu. Ben neyim? Eşiyim. Olmaz ama bir yamuğumu görse uğradığı hayal kırıklığı beni kapıya koymasıyla sonuçlanır. Oğluna ise bunu yapması mümkün değil.

Neticeye gelelim: Hayatım bok gibi. Havva’ya çılgınca âşık ve O’nunla evli olmaktan ifade edemeyeceğim kadar mutluyken, evimizde huzur yok. Aslî müsebbibi ben değilim, evin yalancı, sahtekar, demagog, hırsız, cüretkar, sorumsuz ve edepsiz bireyi bir başkası ama ihale bana kalacak sanki.


Altı ayı bir hafta geçti. Olaylar çok hızlı gelişiyor.