İçimde
tuhaf bir kasvet duygusu var. Tayinimin çıktığı Erzurum’da geçirdiğim beş günün
ardından izne ayrılıp İstanbul’a geri döndüm, hiçbir neşe ya da heyecan
duymayarak. Beş günün ardından evime geldiğim dün gece yatağıma uzandığımda
hissettiğim rahatsız edici yabancılık duygusunu tarif etmem zor. Bir tür
haymatlos psikolojisi bu; Erzurum’a ait değilim ve asla olamam, İstanbul ise
artık benim değil. Doğunun Paris’i dedikleri şehrin Batı’nın Bağcılar’ından
farksız olduğunu idrak etmekle ilgisi yok bu durumun, Ankara’ya taşınmam
gerekse gene benzer duygular içinde olacaktım şüphesiz. Çok daha genç yaşta yurt dışına çalışmaya gidip bir sene kaldığımda böyle
hissetmemiştim söz gelimi, İstanbul o dönem benim için ‘ev’ demekti ve eve
dönme coşkusu hep içimde yanıyordu, minimum beş senemi geçireceğim öngörülen Erzurum’da
geçirdiğim beş günde ise, ‘ev’im yokmuş gibi, sanki İstanbul’a bir takım işlerini
halletmeye giden biri olduğumu duyumsadım. Memleketime geri dönmenin benim için
keyif verici olmasını beklemek yanlışmış demek. Benimle görüşmek ve ilk
intibalarımı öğrenmek için ısrarla arayan dostlarımla görüşmenin bana sevinç
vermesi gerekmez miydi? Hâlbuki arkadaşlarım dâhil tümünden uzaklaştığımı
hissediyorum şimdi. İki hafta İstanbul’da kalacağım ve bu süreyi nasıl
geçireceğimi gerçekten bilmiyorum. “Zevkin
sona ereceğini bilmek, o zevkten haz almayı imkânsızlaştırır” argümanını
öne süren varoluşçu felsefe yaklaşımı mı beni zehirleyen, bundan da emin
değilim. Gitmeyi ben istedim çünkü. Hep istedim. Neden? Bilmiyorum, sadece
gitmek için. Nereye? Herhangi bir yere. Nereden? Kendimden. Tabii bu da saçma, “Where do I take this pain of mine, I run, but it stays right by my side” diyen arkadaşlar gibi, ben nereye gidecek olsam, o da –her ne
ise- peşimden gelecek. Çalıştığım
kurumun içinde bulunduğu olağanüstü/olağandışı dönem ve şartları göz önünde
bulundurarak tayinimi bu sene de yapmayacaklardı, fakat öyle ısrar ettim ve
kişisel bağlantılarımla baskı kurup koca amcaların kafalarını ütüleyip onları hayattan
bezdirdim ki, bana hiç olmadığı kadar ihtiyaçları olsa da mecbur kaldılar
göndermeye. Nisan ayıydı, karar verme pozisyonunda olan esas amca bilmem
kaçıncı kez beni karşısına alıp “deli misin sen? Sen İstanbul’un yerlisisin, dedenin
annesi bile burada doğmuş, memleketin burası, evin var, çevren, doğal ortamın
burası. Ailenin yaşı ilerledi, onların yanında olman lazım. Biz de kalmanı
istiyoruz, Ankara’ya yazar, senin kalmanı sağlarız. Gitme, sana vefa borcum
var, seni kırmayacağım gitmek istersen ama gitmeni senin için de kendim içim de
istemiyorum” dediğinde bir an duraksayıp ona bakmış, “ben dünyanın en iyi
kadınını, en harika sevgilisini bile bırakmış adamım, artık yapamadığımı,
boğulduğumu hissettiğim için. Sözünü ettiğiniz herşey doğru, itirazım yok. Ama
gitmem lazım, boğuluyorum. Yapamıyorum. Bu şehir, şu an yaşanan ortam beni daha
önce gitme talebinde bulunduğum dönemden daha vahşi bir şekilde çürütüyor ve
zerre kadar değerim varsa gözünüzde, lütfen bırakın gideyim” diye mukabele
etmiştim. Vefa borcu vardı gerçekten, kabul etti istemeye istemeye.
Erzurum,
yeni çürüme alanım olacak. Almış olduğum (‘zehirlendiğim’ de diyebilirdim) mesleki
etik ile işini çok ciddiye alan bir insan olarak İstanbul’daki performansımın
%10’u ile dahi üzerime yüklenen tüm sorumlulukların üstesinden gelebileceğim
türden bir görevim var, neredeyse sıfır bir binada 120 metrekare lojmanım, çoğunu
önceden beri tanıdığım anlayışlı ve makul bir kadro… Kısaca sakin, durağan bir
yaşam beni bekliyor.
Bir
hayal kırıklığı yaşamıyorum, içimden taşan bir mutluluk da yok. Tayinimin
çıkmadığı onca sene öfkelenmiştim buna izin vermeyenlere, bu sene Erzurum’a
atandığımı öğrendiğimde ise hiç sevinmedim, şükrettim Allah’a ama sadece
istediğim olduğu için. Hepsi bu.
“Rust
in Peace” ne güzel bir söz öyle.
Huzur
istiyorum. Bulamayacağımı bilsem de.




