31 Ocak 2009 Cumartesi

Hijyen Üzerine....

Tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar pisliğe batmış evime çeki düzen vermek için kolları sıvayıp temizliğe kalkıştım bugün; su içmek için evde bardak kalmamıştı ve plastik bardakların sonuncusunu dün gece kullandığımdan bulaşıklarla işe başladım, (tabak çanağı duruladığım sırada beni arayan rüyalarımın siyah infiniti’li şövalyesiyle telefonda konuşurken kek herif gidip elektrik direğine çarptı, canlı yayında dinledim) akabinde yerleri, neredeyse iki aydır çalıştırılmayan süpürgeyle bir güzel süpürdüm, ardından makineye iki posta çamaşır attım ki üzerimdeki son donumu kirli sepetine attığımda içime giyebilecek temiz bir şeyler bulabileyim. Sonunda sıra banyoya geldi, lavaboyu pırıl pırıl yaptıktan sonra (yalan, sadece taşın beyaz olduğu anlaşılıyor artık) yerleri sildim, fakat o sırada daha evvel fark etmediğim kesafette sidik kokusu ilişti burnuma: Klozet kapağı, doğası gereği çiş kokuyordu, öğğğk ama kızmak olmaz. Kokar o. En son ne zaman bu ergonomik plastik nesneyi temizlediğimi düşündüm ama ı ıh, hatırlayamadım. Her şeyi çamaşır suyuyla temizleme pratikliğine alışmış biri olarak klozet kapağını ezber bozup cif kullanarak silmişliğim vardır, ama kim bilir ne vakit… Evde cif de bulamayınca, hayatımın perisini, gönlümün ışığını, ruhumun nefesini, gündüz güneşimi ve gece kutup yıldızımı, varlığımın pusulasını, rehberlerin en yücesini arayıp sordum:









- Canım annem, güzel kadın, pis şişko, ne haber?

- İyiyim, TV izliyorum. Sen ne yapıyorsun bakalım?

- Harikayım ben. Evi temizliyorum, bulaşık, çamaşır, yerler.

- Aaa, aferin, adam olmaya karar verdin yani.

- Böyle söyleme ama, incitiyorsun narin yüreğimi.

- Valla sen nasıl pislikten hastalık kapmadın anlamıyorum. Çoktan ya kokuşman, ya da açlıktan ölmen gerekirdi.

- Off anne ya, bir şey soracağım diye aradım, seninle sonra uğraşsam? Zaten cesaretimi zor toplamışım arayacağım diye.

- Sor ama çabuk ol dizi seyrediyorum.

- Şimdi bu klozeti ben nasıl sileyim? Cif de kalmamış evde. Tavsiyen nedir?

- İki ay önce geldiğimde cifle ben temizlemiştim, iki aydır temizlenmiyor mu yani o? Oğlum deli misin sen?

- Ya anne, gelme üstüme. Huzur ve akıl istiyorum, azar değil. Detaylı temizlik yapmadım o zamandan beri, şimdi giriştim o işte.

- Aklım almıyor şu dediğini. İki ay oldu ya!

- Anne şerefsizlik yapma, sorduğuma pişman etme allahını seversen. Çamaşır suyu ile silsem olur mu onu söyle?

- Olur olur ama sonra bol suyla yıkaman lazım klozeti. Suya acıma, iyice yıka.

- Niye ki? Silsem olmaz mı?

- Olmaz, sona tuvaletini yaparken poponu yıkadığında çamaşır suyu pantolonunu lekeler.

- Nasıl yani?

- Klozete oturduğunda yani… Öff, anla be artık!

- İyi de, klozete ihtiyaç gidermek için oturduğumda zaten pantolonumu aşağıya indirmek zorundayım, yoksa pantolonuma sıçarım öyle değil mi?

- … (sessizlik)

- Anne? Orada mısın?

- Bak Oğuz.

- Efendim?

- İster pantolonuna sıç, ister o boku ye, umurumda değil!!!

- Ne oldu ya şimdi?

- Sen nasıl adamsın! Neden benim oğlumsun!

- Annecim, bir soru sordum, senden başka kime sorabilirim ki? Anneler bu işe yaramaz mı?

- Yeter, valla yeter, sen bu soruyu soracak yaşı geçtin!

- İyi de, tek sorduğum, cif yerine çamaşır suyu kullansam olur mu olmaz mı? Neden böyle tepki gösterdiğini anlamadım vallahi billahi.

- Onu da sorma!

- Ama anne…

- Annen de değilim ben!



Kapattı.

Klozeti temizlemeye korkuyorum, bu akşamlık bıraktım, yarın cif alacağım.

Anneme bir daha böyle şeyler soramam. SevgiliMe zaten soramam. Benzer bir problemle karşılaşırsam şayet, fason bir mail adresi alıp hıfzısıhha’ya danışmak en doğrusu.

Evi bu kadar temizledikten sona mutlu bir yorgunluk hissi ile oturup sigaramı tüttürmem gerekirken, yediğim onca laftan sonra cesaret kırılması ile suratsızca çokokrem kaşıklıyor olacağımı hiç ummuyordum doğrusu.

Son olarak, temizlikçi/gündelikçi kadınların aldığı ücret piyasasını belirleyip (Bu civarda 70 TL) krizin kendilerine epeyce teğet geçmesini sağlayan ilgili arkadaşları da Çin Ordusunun şefkatli penislerine emanet etmek istiyorum.











Not: Evet Gregor, Tipitip’li son postunu kıskandım da yazdım ama sen o zamanlar 7 yaşında minicik bir bücürükmüşsün, yukarıdaki telefon faciası ise bu akşam, bu yaşımda yaşandı!

26 Ocak 2009 Pazartesi

Yeşilköy'de Neler Oluyor?



İki haftadır şehir dışında olan annemlere hoş geldin ziyaretinde bulunup iyi çocuk pozu takınmak için akşam vakti yola koyuldum, bindiğim dolmuştan indiğimde apartman kapısına kadar beş dakikalık yürüyüş mesafesinde içeyim diye sigara paketine gitti elim, tam çakmağı yakacaktım ki bir Peugeot 307 yanaşıp durakladı yanımda. Yürümeye devam ettim, birkaç metre arkamda kalan araç yeniden hareket edip yanıma geldi yavaşça. Camı indirirken, adres soracağını tahmin ediyordum, 20-25 yaşında genç bir çocuk:



- Pardon, ateşinizi alabilir miyim? (Ama nasıl kaşı gözü oynuyor sorarken, sesi de bir işveli, bir işveli.)

- - Tabii, hatta kendi sigaramdan önce sizinkini yakayım ben. (Ben de az yavşak değilim ya.)

- Aaa, hiç olur mu, önce siz yakın. (Nasıl cilveli ama.)

- Sizi yakayım, ben sonra kendimi yakarım.

- Ay, teşekkür ederim. Şu yandaki apartmana bakıyorum, daireler hala boş, satılmamış mı bunlar?

- Bilmem, sahibi ben değilim, ben doldururdum yoksa. (kaşınıyorum düpedüz.)

- Hmmm pekiiiiii. (Anladım ben seni der gibi bir ses tonu, eyvah, abarttım galiba)

- (sustum korkudan.)

- İsterseniz gelin arabaya... Bırakayım sizi ben.





İşte orada koptum. Kırıtkanlığını ve yumuşaklığını ti’ye alırken bana böylesine asılacağını tahmin etmemiştim doğrusu.

- Yoo, gideceğim yer hemen şuracıkta, hem ben şeyim… yani heteroseksüel.

“Okey” deyip bastı gaza.



Daha neler göreceğim ya… Abuz, şişko, kel bir tipi bile yoldan kaldırmaya çalıştıklarına göre, bu arkadaşlar zor durumda anlaşılan.







Yemin ederim plakası 16 numaraydı!







20 Ocak 2009 Salı

Üşüdüm.

Anlamsız prensiplerimden biri "interneten para işi/hesabı/ödemesi yapmamak."
Eski kafalı bir adam olduğumdan parayı ya nakit, ya da bir kredi kartının içine sıkıştırılmış halde görmeyi tercih ediyorum. Ayrıca sanki banka hesaplarım sıfır zenginiymiş gibi gözü dönmüş hacker'lardan da korkuyorum.

Bu zamana kadar sorunsuz yaşadım. Tembelliğimden ötürü her defasında gecikme faizi eklemesiyle de olsa faturalarımın tamamını elden ödememeye devam ettim.

Lakin, son dönemde işler karıştı.

Evimi özler haldeyim. Son bir ayın yarısından fazlasında evime uğramadım. Yok sevgili, yok şehir dışı, yok annemler derken, evin kapısından giremiyorum.

Cuma akşamı neşeyle "evim evim güzel evim, şimdi Slayer'ımı dinlerim, vodka kadehimi elime alır, bir de porno arşivime ekleyeceğim yeni sitelere göz atarım, oh ya, özgürlük!" nidalarıyla apartmanın merdivenlerinden zıplarken buzzzz gibi karanlık bir mekan karşıladı beni.

Elektrik yok. Benimkinden başka tüm daireler ışıl ışıl ama. (Muhtemelen sıcak sıcaktı aynı zamanda.)

İnip sayaca baktım, "bıdı bıdı mühürlenmiş olup, bu mührün bozulması durumunda bıdı bıdı..."

A.Q. , toplamı 34TL tutan geçmiş iki faturayı ödemediğimden elektriksiz ev! kombisiz, ışıksız, internetsiz...

Ulan ben fatura bile görmedim bir aydır! Eve gittiğim yok ki!

Önce Bedaş'a telefon, "haftasonu veznelerimiz kapalı beyefendi, ancak pazartesi ödeyebilirsiniz"

Sonra anneme telefon, "annecim bu akşam sizin evde kalayım mı?"

Haftasonu sevgilinin evinde zorunlu konaklama. (İyi ki sıcak evi olan bir kız bulduk, yoksa otele filan düşerdim allah korusun, otelden korktuğumdan değil de, iki ukraynalı görücem, sonra iffetim bozulacak ondan.)

Dün sabah saat 9,00'da parayı yatırttım. "Bu gün öğlene kadar açılır" demişlerdi.

Geceyarısı evime döndüğümde, aynı tas, aynı terane.

Yıllar evvel eksi yirmi derecede ellerime buzdan sarkıtlarla dolu kalashnikov yapışmış Düzce subay lojmanları girişinde 03.00-05,00 nöbeti tutarken bile bu kadar üşümemiştim.

Bu sabah ofise gelip aradım tekrar, "ekranda parayı ödediğiniz görülüyor, o zaman mührü bozup elektriğinizi bağlayabilirsiniz" dedi hatun.
"Elektriği siz kestiniz, neden ben bağlatıyorum, bir de elektirikçiye para mı vereceğim?" diye sorunca da "arkadaşlarımız beş dakika sonra çıkacaklar, size de uğrarlar o zaman" cevabını aldım.



Çıkarılacak dersler:

1- Prensiplerim uğruna sidik borumun donması akılcı bir davranış değil, ilk fırsatta otomatik ödeme uygulamasına başlamalıyım. Skerim hecker'ları.
2- Evime sahip çıkmalıyım. Sifon aylardır bozuk olabilir ama başka konularda bari biraz dikkat be adam!
3- Evde ne olur ne olmaz diye bir uyku tulumu, ayrıca pilli kettle bulunmalı.
4- Evi bana yakın yedek hatunları defterimden silmemeliydim. Yanlış anlaşılmasın, sadece zatürre olmamak için bir önlem bu.
5- Şişko bir kedi alıp zor günler için beslemek de fena fikir değil, kalorifer gibiler mübarek.
6- Dün gece o kadar çay ve kahve içtikten sonra, sabaha karşı -2 derece oda sıcaklığında uyanıp wc'ye gitmek hayatımın ıstırabıydı. Bir daha böyle bir gece geçirmek zorunda kalırsam yatağımın kenarına bir oturak veya boş bir şişe koymalıyım plan dışı hacet gidermek için.
7- Gördüğüm tüm Bedaş araçlarını ya çizmeliyim, ya da lastiklerini indirmeliyim.


Not: Hayatım, bu yazıyı okuduysan, 4. maddeyi ne olur yanlış anlama.Şakaydı. Hem zaten zatürre olmamı sen de istemezsin değil mi:)

9 Ocak 2009 Cuma

Aşk Üzerine... (veya "Alper'e": İkinci Bölüm)

(Birinci Bölüm için: ***)







“Biraz daha iyi gördüm sanki seni. Toparlamış gibisin.”



“Yok be. Bu aralar uykuma dikkat ediyorum, ondandır. Bir de alkolden uzak durmaya başladım, son olarak iki hafta evvel bir bardak absinthe içmiştim o kadar, o günden sonra hiç.”



“Absinthe’den sonra içmeye tövbe eder zaten insan, zıkkım lan o, bildiğin zıkkım.”



“Ne bileyim, geçen yıl içmiştim en son, unutmuşum neye menem bir şey olduğunu. Şimdi bir sene daha aklımdan çıkmaz, seneye Allah kerim.”



“Peki hepsi bu mu? Daha fazla uyuyup, bir de alkolü kendinden uzak tutmak sana yetmiş gibi. En azından tipin adama benzemiş gene.”



“Şışşt, ne diyorsun lan sen? Adamı gösteririm sana istersen.”



“Heh he, ağız alışkanlığı o, ‘insana benzemişsin’ diyecektim aslında.”



“Ne yani, o daha mı kabul edilebilir benim tarafımdan? Ben sana tombik yanaklarına bakıp maymuna benziyorsun dedim mi hiç?”



“Yahu amma uzattın. Nevizade’de oturduğumuz geçen buluşmamızda ne halde olduğunu bilseydin böyle tepki göstermezdin. Tipin kaymıştı resmen, gözlerin eroin çekmişsin gibi bakıyordu bana, tırnaklarını yiyip dudaklarını dişleyerek konuşuyordun ayrıca. Konuşman da konuşmaktan başka her şeye benziyordu, sanki bir suflör içinden sana fısıldıyordu neler anlatacağını, sen de dudaklarını kımıldatmak suretiyle play-back yapıyordun, çıkmıyordu ki senin sesin. Şimdi en azından dik oturuyorsun karşımda, gözlerin de pörtlüyor arada sırada.”

“Ne kadar çok konuşmuştum o gün. Sende de iyi sabır var yani.”



“Sabırdan değil bebişim, dostun olduğumdan. Bir de anlıyorum ben seni, o akşam anlattıkların bana hiç yabancı gelmedi ayrıca. Ben de geçtim o yoldan. Şu anda ayaklarımın yere bastığını biliyorum, ama ileride yiyeceğim bir çelmeyle tökezleyip boka batmayacağımı da garanti edemem. Kimse edemez hem. Sana dönecek olursak, anlattıklarından sadece şunu idrak edebiliyorum; insanın içinde bulunduğu durumu teşhis edebilmesi her şeyden, her adımdan önce gelir ve sen bunun hakkını vermişsin abi. Hazırsın.”



“Öyle mi dersin?”



“Öyle görünüyordu geçen görüşmemizde.”



“O günden sonra çok düşündüm… Sana anlattıklarım acaip bir kusmuğa benziyordu; içinde hayat vardı, ben vardım, ölüm vardı, bilinç vardı, kadınlar vardı, bıkkınlık vardı, öfke vardı, var oğlu vardı a.q.”



“Ne düşündün peki?”



“Boş bir kuyuya düşmüş koca ağızlı kurbağadan farksız olduğumu… Anlamaya başladığım şu ki, benim aradığım bu dünyada değil. Ne aradığımı da bilmiyorum aslına bakarsan, ama bulmadan ne aradığımı da anlayamam. Çünkü o her neyse, bulduğumda ‘buldum’ diyebilirim ancak, buldum diyeceğim şey ise zaten benim aradığım olacak, ismini koyamasam da, bulmak istediğim kişi veya şey. Ama işte, yok bu dünyada, aynı çerçevede bakarsak, bulamadığıma göre yoktur değil mi?”



“Beyazîd-i Bistami’nin sözünü hatırlatırım sana, ‘Bu sırrı…



“Başlatma şimdi Beyazîd-i Bistami’ye! Bu sırrı arayarak bulamazsınmış da, bulanlar ancak arayanlarmış! Pöh! Millete bak, bir laf öğrenmişler, sürekli aynı şeyi bıdı bıdı yapıyorlar. Bari sen benzeme onlara be abi, yeter artık, bu lafın geyiğinden bezdim valla. Yok a.q., aramıyorum da, bulamıyorum da, yok işte, yok kere yok!”

“Sakin ol ama. Noluyoruz ya… Geçen görüşmemizden bu yana düşündüm diyorsun ama anlaşılan bu düşünceler senin karamsar mutsuzluğunu artan bir öfkeye dönüştürmüş, sonra öfken ümitsizliğe bürünüp kendini kuyuya atmış. Ayrıca sesin de maşallah boru gibi, sen bağırınca arkandaki masada oturan kızlar bir şey var diye dönüp baktılar buraya.”



“Kusura bakma abi. Ayrıca o siktiğimin salakları da umurumda değil, kendi işlerine baksınlar.”



“Pardon, siktiğin için mi umurunda değiller, yoksa salak oldukları için mi? Veya sikmenin sebebi salak olmaları mı? Sen siktiğin için onlar salak da olmuş olabilirler tabi.”



“Ne diyorsun abi?”



“Masadaki kızları niye sikiyorsun onu anlamadım da… heh heh.”



“Sikmiyorum ya, öfff, amma makara yaptın sen de.”



“O masada cepheden görünen sarışını gördün mü peki, şu yan oturan. Fikrini değiştirebilirsin, hatunun göğüsleri kafam kadar valla.”



“Küfür de edemeyeceğiz ya, amma uzattın, bi siktir git ya.”



“Ne? Şimdi de bana mı sulandın yani? Oha diyorum başka bir şey demiyorum… Bir ben kalmıştım. Bunca yıllık dostuna da demek…”



“Abi kafamı siktin, vallahi billahi yeter. Tamam sen kazandın.”



“Heh he heh, böyle sikerler işte adamı. Ama bu seni sakinleştirdi kabul et, hahahaha!”

“Acısı çıkacak… Bunu yazdım bir yere. Moronluk bulutuna girdiğimi görünce üzerime gelmen kolay tabi.”



“Tamam, normale dönüyoruz o zaman. Ümitsizlikte kalmıştık… Nasıl bir kuyu o kurbağanın vrakladığı anlat bakalım.”



“Şair demiş ya, ‘Yokluk bulaşmış bu varlığın elinden’ diye. Öyle işte, etrafımda olan biten onca şey, çevremde dönen, dolaşan, dolanan pek çok insan olduğunu biliyorum, görüyorum; lakin hiç biri benim değil, bana yönelik değil, benim için değil. Ortada yıldız ve gezegenler, görüngeler ve çekim güçleri yok, sanki bir sürü kuyruklu yıldız ve saçma sapan meteorlar serseri mayın gibi geziniyorlar nereden geldikleri bilinmezcesine, ne yapmak istedikleri, ne olacakları meçhul bir şekilde. Uzayda bir başına salak salak duran bir nebuladan farksızım ben de, karadelik olmaktan tövbe ettiğimi söylemiştim daha önce, ama quasar gibi parlayıp ışıl ışıl parlamamı bekleme… Benden en fazla nebula olur abi.”





“Bu boşlukta neden vraklıyorsun o zaman? Madem Modern Talking’in In The Middle Of Nowhere şarkısı gibi duruyorsun uzayın bir köşesinde, seni zaten duymaz kimse, kendin çalıp kendin oynarsın.”



“Vraklamıyorum ya. Sessiz sakin oturuyorum işte. Vraklayınca da yankılanıyor zaten sesim boş kuyunun duvarlarında, kulaklarım patlayacak gibi oluyor sonrasında. Ayrıca öteki şairin sözünü de sen bilirsin, ‘Bütün yokluk mu her yer? Bari bir Yok! der sadâ yok mu?’ diye sorar ya. Duyacak kimse yoksa, kendi kendime konuşmanın ne anlamı var söyle bana.”



“Tuzu uzatsana. Sağol… Sustun yani, vraklamayı kestin. Peki içindeki sesler?”



“Onların çenesi düşüktür bilirsin. Bir sürü ağız her biri farklı bir şey söylemek suretiyle curcuna yaratırlar, uğultuya kulak verip ‘ne diyor bu dümbükler’ diye kulak verdiğimde ise Metallica’nın Fade to Black’inin tınısını duyuyor gibiyim.”



“Yılların karadeliği iken, şimdilerde karanlık delik haline geldi anlaşılan.”



“Sanırım öyle. Ve bu, çok geniş çaplı bir karanlık delik. Yıllarca ben karadelik gibi iyiliği, kötülüğü, güzelliği, çirkinliği, heyecanı, enerjiyi, zevkleri ve tutkuları kendime çekip içimde yok ederken, şimdi muhasebemi yaptığımda koca bir deliğin ortasında bir başıma, yalnız ve tek başıma olduğumu kavrıyorum abi. İşte susuz kuyu orası. Dibindeki kurbağa ben. Fonda da Fade To Black çalıyor.”



“Derdi ne o kurbağanın? Bunu dile getirebilir misin? Mesele sadece kadınlar değil anladığım kadarıyla, ilişkilerin değil. Ümitsizliğinin tek nedeni bu değil sanki.”



“Evet, çok daha genel. Bu arada, karadelik-karanlık delik, çok güzel bir kelime oyunu oldu. Aferin lan, bazen kafan çalışıyor.”



“Abi, kafası çalışan benim, beyni grevde olan sensin. Unutma ki ben iyiyim, senin yollarından daha önce geçtim, oksijen gidiyor beyin hücrelerime. Sen ise o kuyunun dibinde zehirleniyorsun şimdilerde.”



“Sen de zehir yemekten bıkıp, artık ölmeyi istedin mi peki?”



“Denedim bile. Yalnızken yanlış şeyler de yapabiliyor insan. Hele yanlışlıkların yarattığı yalnızlıklar, falakaya yatırılası bir kısırdöngü yaratıyor, sonrasında bu kısırdöngüye öfke duyuyorsun. Geçici ve anlamsız gelmeye başlıyor hayat, değersiz ve saçma olduğunu düşünmeye başlıyorsun her şeyin. İroni Gemisine binerek çıktığın seyahat, seni Absürdlük Limanına götürüyor. ‘Benim burada ne işim var?’ diye soruyorsun kendine, bu sorunun yanıtını almak amacıyla limanda inip Bıkkınlık Kokan Öfke Caddesinde yürümeye başlıyorsun. Karşına çıkan kişilere de Huzur Mahallesi, Dinginlik Sokak, Mutluluk Apartmanı adresini soruyorsun. Ah benim güzel dostum, yanlış yerde, yanlış şeyi aradığını fark edip de hala taban tepmeye devam etmek, işte o zaman seni tüm tarifler Şehir Mezarlığına götürüyor, bunu fark ediyor insan.”



“Aynen öyle. Bırak ben getireyim gerisini. Üstelik o mezarlığı daha görmeden, ama toprak kokusunu almaya başladığında aklında şu düşünceler peydahlanmaya başlıyor: İsteğe, öfkeye, açgözlülüğe, kıskançlığa, hayallere, tutkulara, korkulara, türlü kederlere, tatminsizliklere her zaman yenik düşen, istediğimden ayrı olduğum, istemediğimle bir araya geldiğim, her çeşit fiziksel ve ruhsal acıya ve yetersizliğe yenik düştüğüm, yavaş yavaş ihtiyarladığım ve eninde sonunda ölüp terk edeceğim bu hayatı yaşamanın bana faydası var? Bu kötü rüyayı ben neden görüyorum? Varsın bitsin bu kabus, uyanayım… Ne olacaksa olsun.”



“Bir şey soracağım...”



“Hı? Neymiş o?”



“Aradığını, ama bulamadığını söylemiştin az evvel. Aradığın sevgi mi? Bulamadığın, seni seven ve senin de seveceğin bir kimse mi?”



“Ne aradığımı bilmediğimi de söylemiştim. Ama sevgi, bir yıldırım düşmesi misali baştan aşağı değiştirebilir beni… Onun değiştiremediği ne var ki?”



“Sevgi… Aşık olmayı mı istiyorsun?”



“Hiç unutmam, rahmetli Alparslan Türkeş’e sormuştu gazeteciler, ‘sizce Türkiye Kuzey Irak’a girip Musul ve Kerkük’ü almalı mı?’ diye… Merhum’un yüzünü anımsıyorum, bir an suali yönelten gazeteciye ‘ne diyon sen dümbük?’ bakışı yöneltmiş, ardından tane tane cevap vermişti, ‘Kerkük’ü ve Musul’u kim istemez? Elbette oraları almalıyız’ şeklinde. Benim de cevabım bu yönde, aşık olmayı kim istemez abi? Aşkta insanı dirilten, hayatı tazeleyip canlandıran bir elektrik var.”



“Hiç âşık oldun mu peki?”



“Sorduğun soruya bak… İlla ki.”



“Tamam, devam ediyorum, bitmedi sorular. Daha önce âşık olduğun zamanları hatırla. Ben biliyorum o vakitler ne hale geldiği ama şimdi gene sorayım dedim. Nasıldın o zamanlar?”



“Biliyorsun da neden soruyorsun adi herif?”



“Çünkü ne kadar çelişkili bir durum olduğunu anımsatmak istiyorum sana. İçi içine sığmayan, gözü bir şey görmeyen, çiçek böcek havasında bir adam haline dönüştüğün sürecin ilk kısmını takip eden safhada gözyaşı ile salya ve sümük sürecinde yüzen biri oluyordun. Hırsını başkalarından çıkarıp bu defa da kazayla karşına çıkan kişilere zarar veriyordun.”



“Tamam, biliyorsun gerçekten.”



“Sonraları, yani yakın zamanlarda öncekilerden farklı yeni bir süreç başladı sende, artık kendine zarar vermeye başladın. İşte çelişkili durum da burada başlıyor: Kurtuluş reçetesi olarak gördüğün “birini bulma” meselesi, aslında daha evvel tecrübe ettiklerinden farklı olmayan, aynı şeyleri yaşamak gibi bir şey. Aynı şeyleri mi yaşayacaksın?”



“Tam yerine parmak bastın şimdi. Aynı şeyleri yaşamak istemiyorum kesinlikle. Âşık olmayı can-ı gönülden arzuluyorum, ama eskisi gibi olmasın. Nasıl olması gerektiğini dillendiremiyorum belki, bunun da zaten farkındasın, ama bir şeyler olmalı hayatımda. Olmadığı ve olacağına dair ümidimi de yitirdiğimden şimdilerde o karanlık boş kuyunun dibinde sarsak bir kurbağa misali oturuyorum.”



“Ya, şimdi sana söyleyeceklerim tuhaf gelebilir. Anlatırken de zorlanacağım muhtemelen, yanlış kelimeler kullanmayı ve saçmaladığımı düşünmeni istemiyorum. Hepsinin ötesinde saçmalamak istemiyorum.”



“Ulan amma laf geveledin, ne söyleyeceksen söyle işte. Az evvel kafamı sikerken hiç tereddüt göstermemiştin.”



“Haha ha haah, biliyordum, hoşuna gittiğini biliyordum. Evet, yaptım, sen ne zaman istersen gene yaparım.”



“Gene başlama ne olursun. Ne diyecektin sen bana?”



“Dur kafam dağıldı. Nereden ve nasıl başlayacağımı da bilmiyorum ya, neyse.”



“Hadi, ıkın o zaman. Derin derin nefes al, çıkacak, hadi bebeğim, başaracaksın.”



“Çok acaip şeyler söyleyeceğim ama. Hazırsan çıkacak.”



“Gez-Göz-Arpacık, nişan al ve sıç hadi.”



“Peki… Hmmm. Kafan çalışıyor, gözlem yapmayı, düşünmeyi, olayları irdelemeyi biliyorsun, kendini ifade etmekte de bir zorluk çekmiyorsun. Ancak hareket noktan, yani sırtını dayadığın kavramlara yüklediğin anlamlar ve o kavramları ele alış tarzın tamamen yanlış. O nedenle vardığın yer de büsbütün yanlış oluveriyor.”



“Nasıl yani?”







“Şöyle: Aşktan söz ediyorsun. Aşktan bahsediyorsun. Ama aşklın ne olduğunu bilmiyorsun sen. Çocukluğunda kırmızı rengi siyah diye öğrenmiş birini düşün; hayatı boyunca siyah zanneder giydiği kırmızı renkli kıyafetleri. Ve sonra bir davetiye gelir eline, üzerinde ‘yalnızca siyah takım giyilir’ notu olan, o davete katılırken siyah sandığı kırmızı renkli bir takım elbise giyer, ama kapıdan içeri alınmaz. Yanlış biliyordur, yanlış öğrenmiştir renkleri, işte bu yüzden de davetli olduğu bir ortama dahi giremez. Senin halin buna benziyor. Aşkın ne olduğunu bilmeden, daha doğrusu ne olduğunu bilmeden âşık olmuşsun, kapının eşiğinde kalmışsın, bu arada kendi kapının eşiğinde bekleyenlere de dudak büküp içeri buyur etmemişsin. Şimdi gene bir davet bekliyorsun. Üzerinde ise kırmızı var, şıkır şıkır çingene kırmızılarıyla bir takım elbise. Siyahın ne olduğunu bilmiyorsun. Aşkın aslında ne olduğundan senin haberin yok güzel dostum.”



“Açıkla ne demek istediğini yoksa kafanı kırarım.”



“Aşkı, âşık olmayı bir kadına bağlanmak, ondan başka bir şey sevmemek, düşünmemek, özlememek, istememek, her zaman ve her şart altında o kimsenin yanında olmak olarak algılıyorsun. Bu zamana kadar nasıldı tecrübelerin, hatırla istersen: O gülünce gülerdin, o ağlayınca ağlardın. Daima birlikte olmak isterdin. Memnun etmek için can atardın. Senden memnun kalması ve seni sevmesi, sana bakınca gülümsemesi, seni istemesi ve özlemesi, üzerinde güneşin doğup battığı her şeyden önce ve önde gelirdi. Normal şartlar altında yeryüzünde yaşayan bir cehennem olan sen, âşık olduğunda sevdiğin kadının üzerine titreyen, her dileği kabul etmek için var gücüyle çabalayan bir cennet olmaya gayret ederdin. Yanılıyor muyum?”



“Hayır, yanılmıyorsun ama bunda yanlış olan ne, onu anlamadım ben. Sevdiğim kadını elbette her şeyden üstün tutarım. Bu çok doğal abi.”



“İşte kırılma noktası burası. Devam edeyim, doğallık bir yere kadar. Âşık olduğun kişi için senin bir parçanmış gibi düşünürsün ki işte doğal olan budur. Kolun senin bir parçandır; onun en küçük bir zarar görmesini istemezsin, gözün de öyle, poponda. Âşık olduğun kişi, senden ayrısı gayrısı olmayan, senin öteki yarındır. O aslında sensindir, sen de osundur. Kaybettiğin ve o olmadan eksiklik hissettiğin diğer ‘yarım parçan’ yani. Sokrates Symposium’unda bunu çok güzel açıklar ama şimdi hatırımda yok, çok oldu okuyalı. Gene verdiğim örneğe döneyim ben, sağ kolun sol koluna, sağ gözün sol gözüne tapıyor mu? Hayır. Aşk, insanı tamamlayan bir duygudur. Bizi bütünler, o nedenle mutluyuzdur zaten. İnsanların büyük çoğunluğu bunu kavrayamıyorlar. Sen bile öyle, her ne kadar übermensch kılığını giyip aramızda dolanıyor olsan da, hep yanlış bir yola sapıyorsun ilişkilerini yaşarken. Ardından kayboluyorsun abi.”



“Tapıyor gibiyim gerçekten âşık olduğum insana… Bunda haklısın.”



“Evet… Fi tarihinde okuduğum bir metindi, aklıma kazınmış, Rattenbury mi neydi yazarın adı, yazı şöyleydi, iyi dinle ama: Coşkular, tecrübenin üzerinde koştuğu pisttir. Cinsi duygulanma dini duyguların kat ettiği aynı patikalardan bir kısmını kat eder, her ikisi de kendilerini korku, hiddet, hayranlık, neşe, sessizlik ve sözle ifade ederler, [fakat] bu, onlar aynı yolları kullandıkları için birbirinin aynıdır demek değildir. Bir kadının bir erkek üzerindeki iktidarı, Tanrı’nınkinin aynı değildir, fakat coşku (teheyyüci) cevaplarından birçoğu aynıdır. Bunun sebebi kısaca şudur ki, bir adam biri Tanrı diğeri de kadın için olmak üzere ne iki ayrı çeşit gözyaşı ne de iki ayrı çeşit gülme ile mücehhezdir. Mukaddes musiki ve cismani musiki aynı notaları kullanırlar fakat neticeleri farklıdır. Böyleydi sanırım. İşte, sen âşık olduğunda, tıpkı yüz milyonlarca insan gibi, karşındakine tapıyorsun. Tapınıyor, onu memnun etmeye çabalıyorsun. Fakat insanlar tanrı değildir. Hele kadınlar, hiç değildir. Sevdiğimizi yüceltmek kadar güzel ve doğru bir şey yok, ama karşımızdakini tanrı yerine koymak, tanrılaştırmaksa yaptığımız, işte o yaklaşım bir zalim yaratmaktan farksız. O takdirde seni cennete de, cehenneme koymasına razı olacaksın. Halbuki, dostum, âşık olduğun kadın da bir insan son planda, ona insan olduğu gerçeğinin fevkinde bir değer atfedersen, kendini ona karşı bir kul haline sokarsın. Tekrar söylüyorum, aşk, bizi diğer parçamıza kavuşturan, mutluluk veren bir duygudur, yoksa öteki parçamıza rastlayıp ona secde etmemiz için değildir bu duygunun varlığı.”



“Hakikaten çok garip şeyler söylüyorsun ya.”



“Ayrıca bu anlattığım nokta sadece erkeklerin sorunu değil… Kadınların çoğunun da aşkı bu çerçevede anladıklarını biliyorum. Zaten o nedenle hep bir taraf dominant oluyor beraberliklerde, çünkü diğeri ‘hayır da şer de senden, ne gelse razıyım’ havasına bürünüyor. İşte, sakatlık burada dostum. Mecnun’u hatırla, Leyla’yı gördüğünde ne demişti? ‘Eğer ben, bensem, o zaman sen kimsin? Eğer sen, sensen, o zaman ben kimim?” Sevdiğiyle bütünleşmek böyle olmalı. İnsan âşık olduğu kişiye bakıp ‘sen kimsin? Sen, bensin. Peki ben kimim? Ben, senim.’ diyebiliyorsa, işte o zaman o aşk, gerçek aşktır. ‘Benimsin’ diye düşünmek ise insanı bu halden uzaklaştırıyor dostum.”



“ ‘Benimsin’ demenin sakıncası ne olabilir ki?”



“Tanrılaştırılıp önünde diz çöküyor olsa da, ‘benimsin’ demenin ardında yatan muhatabını nesnelleştirmektir, bir düşün, içinde bencillik, benmerkezcilik kokusunu duymuyor musun “benimsin’ kelimesini dile getirirken? Karşındakini zapt edersin güya, ele geçirdiğini, fethettiğini düşünürsün derinden derine. Bir kadına ‘benimsin’ dediğinde, ona sahip olduğun ve dilediğince kullanabileceğin yanılgısına kapılırsın. Bu arada, onu kaybetmemek için de kulu olursun. Bu noktada egon seni çepeçevre sarar, ayaklarını, ellerini, gözlerini, en sonunda da kalbini bağlar. Nihayetinde yaptığın eylemlere yenik düşersin, ona, ‘senin olduğunu varsaydığın’ kişiye esirleşir, son perde de değerini, özgüvenini ve özsaygını yitirir, tepetaklak olursun.”



“Abi ağzından bal damlıyor, Nevizade’deki geçen konuşmada neredeydin sen a.q.!”



“O zaman seni konuşturmaya çalışmış ve dinlemiştim sadece…”



“Hani Mustafa Kemal, saltanatın kaldırılması için yaşanan tartışmalar sırasında Meclis kürsüsüne çıkıp zehir zemberek bir konuşma yapar, konuşmanın sonunu da bu zaten emrivaki olmuş bir meseledir, fakat ihtimal ki bazı kafalar kesilecektir diye bitirir Nutuk’ta yazdığına göre. Sonrasında O konuşmadan evvel saltanat kaldırılmasın, hanedana dokunulmasın diyen bir mebus söz alır, ‘biz mesele-i başka nokta-i nazardan mütalaa ediyorduk, izahatınızdan tenevvür eyledik’ şeklinde tırsıp kıvırır, bilirsin, ben de o hesap, aydınlandığımı hissediyorum abi şu anlattıklarından.”



“Devam edeyim o zaman ama gözlerin kamaşırsa karışmam bebeğim, hahahaha.”



“Devam et hadi.”



“Peki. Söylediğim gibi, sen de pek çok insan gibi aşkı yanlış anlamlandırıyorsun. Bu yüzden sevdiğin kadını da, ona karşı kendi konumunu da yanlış belirliyorsun. Bu yanlışlıklar silsilesi içinde de mutluluğa ve huzura ulaşman mümkün olmuyor. Çünkü aşk, her yerdedir. Aşk aslında Tanrı’nın yaratırken insana üflediği ruhun ta kendisidir aziz dostum.”



“Bir dakika şimdi uçtun işte. İlahi Aşk geyiğine gireceksen sıçarım ağzına, önceden söyleyeyim.”



“Susayım istersen.”



“Yok susma ama bu ilahi aşk bıdı bıdısı valla çok safsata geliyor bana.”



“Ben anlatayım o zaman, sen inanmazsan inanma. Katılmasan da çok umurumda değil. Az evvel sevdiğin kişiye uluhiyet addedip yörüngesinde dönüp durduğunu, o senden memnun ve razı olsun diye el pençe divan kapısında beklediğini, bu dengesiz ve tutarsız ilişkinin sende veya senin gibi davranan binlerce aşığın da son planda bu durumdan mutsuzluğa ve ego incinmesine vardığını söyledim. Geyik olduğunu ifade ettiğin ilahi aşka gelince, orada duralım bence. Çılgınca aşık olduğunu düşündüğün, sana kötü davrandığında yemeden içmeden kesildiğin, bir ters sözünü işittiğinde dünyanın yıkıldığını duyumsadığın, hayalini aklından çıkaramayıp günlük işlerinin dahi bundan etkilendiğini bildiğin, aynı şekilde gülümsemesinin içinde kelebek kanatlanmasına tekabül ettiği, seni sevdiğini bilmeyi ve görmeyi her şeyden yüce tuttuğun bir kadını, bütün bu duygulanım karmaşası içinde tanrısallaştırdığı kabul ediyor musun? Burada anlaştık mı?”



“Ulan o nasıl cümle öyle, ucu bucağı yok. Ama evet, kendime dönüp baktığımda şu ana kadar konuştuklarımızdan aynı sonuca varıyorum seninle.”



“Tamam. Şimdi bütün bu tasvirlerden benim vardığım çıkarım şu: Ancak Tanrı için hissedilebilecek duygular bunlar. Sözlüğü aç bak, ‘İlahi’ kelimesinin karşılığı olarak zaten ‘Tanrıya özgü, Tanrısal’ kavramlarının yazılı olduğunu görürsün.”



“Devam et.”



“Benim güzel dostum… Küçük kıvılcımlar nasıl ateşten çıkarsa, aşk dediğin kavram da Tanrı’dan doğan ve ruhuna üfleyerek yarattığı bizlere de kattığı bir değer. Sen, ben, insanlar, yani tüm kıvılcımlar, aynı ateşten çıktık işte. Bağlı olduğumuz, yapı taşımız orası. İnsana bağlı olursan, bir başkasına, erkeksen hatuna, kadınsan erkeğe tutsak edersin kendini. Aşk bağlamında Tanrıya bağlanırsan ise özgür olursun. Çünkü kurguya aykırı davranmıyorsundur. Şu sözlerimi unutma: Gerçek olmayandan gerçeğe gidersin bu sayede. Karanlıktan aydınlığa geçersin. Orman varken çalılara değer atfetmeyi içinden geçirmezsin.”



“Abi sen aşmışsın ya… Ne oldu lan sana? Erdin, uçtun, kanatlandın, köpeeen olayım lan, devam et!”



“Dalga geçme allahaşkına. Demiştim ya sana, bu yollardan ben de geçtim, taşını toprağını kasisini çukurunu bilirim, hem de iyi bilirim. Neler yaşadığımı sen de biliyorsun zaten.”



“Evet… ne günlerdi abi ya…”



“Bir başka şairin dediği gibi, ‘Yüz dirhem kara ekmek/ Yirmi ton kitap/ Ve Yirmi dakika Şey/ Heheheey! Onlar ne günlerdi/ Onlar ne günlerdi Ahbap.



“Bir dakika, bütün bu konuşmalardan hareketle, senin anlattığın çerçeveyi göz önüne aldığımda, acaba bugüne dek hiç âşık oldum mu diye düşünüyorum. Yani beni tamamlayan, beraber iken eksik yanlarımı bütünleyen, olmayan bir kolumu, bulunmayan gözümü veya nakıs bir kısmımı giderdiğini duyumsadığım bir kadınla beraber oldum mu acaba…”



“Mutlaka olmuşsundur. Ama dediğim gibi, ona yüklediğin anlam onun taşıdığı kimliğin çok ötesinde olduğundan, bu kimlik karmaşasında mutsuzluk kalmıştır geriye. Çünkü verdiğin değeri taşıyabilecek bir cismi ve ruhu yoktu o kişinin, olamaz da. Doğasına aykırı her şeyin başında.”



“Anladım.”



“Hala saçma olduğunu düşünüyor musun söylediklerimin?”



“Tuhaf geldiği kesin… Ama bir o kadar tutarlı görülüyor. Bana taparcasına bağlı olup, çevremde yerlere sürünürcesine dolaşan kadınlara ne kadar değersizlermişçesine muamele ettiğimi anımsadığımda, empati ile anlattıklarını kavramam daha kolay. Bilirsin, sürekli bir tanrı olma iddiam var benim. Geyiğine de olsa. Bana bunu düşündürtenler de o tipler zaten. Ama gene haklısın, aynı bakış açısıyla ben de tanrı olduklarını duyumsattım çok kadına.’



“Slayer’ın şarkısını hatırlasana, şarkının çift ismi var ve bu bile adamların meseleyi çözdüğünü göstermiyor mu sence? ‘I’m gonna be your God – I wanna be your Dog.’ Sevdiğin kadın, sevdiğin kadındır. Senin eşindir o. Tanrın değildir. Onu mutlu etmek güzeldir elbette, çünkü o senin kaybettiğin ve onca zaman aradığın, nihayetinde de bulduğun parçandır. Değer verirsin, ama kendi öz varlığını o kişiyle anlamlandırmazsın. Çünkü bir gün o var olmamayı tercih ederse, sen de anlamını yitiriverirsin. Sonra da koca ağızlı bir kurbağa gibi susuz bir kuyunun dibince bulursun kendini… İnsan, ağacın dalına tünemiş bir kuştan farksız. İster ki, bir kuş daha gelsin aynı dili konuşan, ve bir gün seveceği, aşık olacağı bir kuş gelir konar aynı dala. Yoksa pervane gibi ateşe atar kendini şuurunu yitirircesine bağlanıp ötekinin etrafında dört dönerek. Yakar kendini ateşte… Ah benim canım dostum, Toparla hadi kendini. Daha 35 yaşındasın. Önünde upuzun bir beş sene var. Bari bu son yılların tadını çıkar, insanca yaşa.”



“Ne demek lan o?”



“Günde iki paket sigara içmeye devam edersen beş sene sonra senden bir cacık olmaz, ancak intikaları oynarsın hahahahaha.”



“İbne.”



“Evet ama bunu zaten sen de hep söylemiyor musun? Hem ben seni seviyorum bebişim. Sen de sev beni.”



“Hesabı öde, düşünürüz o zaman.”



“İbne!”

24 Aralık 2008 Çarşamba

2008 Üzerine...

Her sene sonunda olduğu gibi, Aralık ayının son haftasına girdiğimiz bu günlerde haber ve magazin siteleri 2008 yılının önemli, komik, geyik olaylarını okuyucularına tekrar anımsatıyorlar, "Yılın Fotoğrafları", "Yılın Haberleri", "Bu Senenin En Güzel Göğüsleri", "2008 Biterken" gibi başlıklarla kısa flashback'ler yaşıyoruz bizler de.

Benim neyim eksik? Bunlar da benim için geride bıraktığımız senenin "En"leri:


Yılın Cini:





Yılın Salağı:





Yılın "Emrah Koş, Ananı S*kiyorlar!" Olayı:





Yılın Psikopatı:





Yılın Polisleri:





Yılın Motoru:





Yılın Anket Sonucu:





Yılın Şaşkını:





Yılın Ülkesi:






Ve, Yılın Fotoğrafı:




Virgilius iyi yıllar diler...