23 Eylül 2008 Salı

Mozart ft. Sezai Karakoç





Mozart Requiem (kv 626) 2

Vezi mai multe video din Muzica »







Senin kalbinden sürgün oldum ilkin

Bütün sürgünlüklerim bir bakıma bu sürgünün bir süreği

Bütün törenlerin şölenlerin ayinlerin yortuların dışında

Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim

Af dilemeye geldim affa layık olmasam da

Uzatma dünya sürgünümü benim

Güneşi bahardan koparıp

Aşkın bu en onulmazından koparıp

Bir tuz bulutu gibi

Savuran yüreğime

Ah uzatma dünya sürgünümü benim

Nice yorulduğum ayakkabılarımdan değil

Ayaklarımdan belli

Lambalar eğri

Aynalar akrep meleği

Zaman çarpılmış atın son hayali

Ev miras değil mirasın hayaleti

Ey gönlümün doğurduğu

Büyüttüğü emzirdiği

Kuş tüyünden

Ve kuş sütünden

Geceler ve gündüzlerde

İnsanlığa anıt gibi yükselttiği

Sevgili

En sevgili

Ey sevgili

Uzatma dünya sürgünümü benim

Bütün şiirlerde söylediğim sensin

Suna dedimse sen Leyla dedimse sensin

Seni saklamak için görüntülerinden faydalandım Salome'nin Belkıs'ın

Boşunaydı saklamaya çalışmam öylesine aşikarsın bellisin

Kuşlar uçar senin gönlünü taklit için

Ellerinden devşirir bahar çiçeklerini

Deniz gözlerinden alır sonsuzluğun haberini

Ey gönüllerin en yumuşağı en derini

Sevgili

En sevgili

Ey sevgili

Uzatma dünya sürgünümü benim

Yıllar geçti sapan olumsuz iz bıraktı toprakta

Yıldızlara uzanıp hep seni sordum gece yarılarında

Çatı katlarında bodrum katlarında

Gölgendi gecemi aydınlatan eşsiz lamba

Hep Kanlıca'da Emirgan'da

Kandilli'nin kurşuni şafaklarında

Seninle söyleşip durdum bir ömrün baharında yazında

Şimdi onun birdenbire gelen sonbaharında

Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim

Af dilemeye geldim affa layık olmasam da

Ey çağdaş Kudüs (Meryem)

Ey sırrını gönlünde taşıyan Mısır (Züleyha)

Ey ipeklere yumuşaklık bağışlayan merhametin kalbi

Sevgili

En sevgili

Ey sevgili

Uzatma dünya sürgünümü benim

Dağların yıkılışını gördüm bir Venüs bardağında

Köle gibi satıldım pazarlar pazarında

Güneşin sarardığını gördüm Konstantin duvarında

Senin hayallerinle yandım düşlerin civarında

Gölgendi yansıyıp duran bengisu pınarında

Ölüm düşüncesinin beni sardığı şu anda

Verilmemiş hesapların korkusuyla

Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim

Af dilemeye geldim affa layık olmasam da

Sevgili

En sevgili

Ey sevgili

Uzatma dünya sürgünümü benim

Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır

Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır

Aşk celladından ne çıkar madem ki yar vardır

Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır

Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır

O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır

Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır

Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır

Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır

Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır

Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır

Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır

Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır

Senden ümit kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır

Sevgili

En sevgili

Ey sevgili

Uzatma dünya sürgünümü benim





22 Eylül 2008 Pazartesi

Wagner ft. Neyzen Tevfik







Sahne-i ömrümden nefs-i emmâreye hitâbım: (Hayat sahnemden beni kötülüğe sevkeden nefsime sözlerimdir:)



Âlemin bağ-zârını sikeyim! (Dünyanın bahçelerini si…)

Sünbül ü verd ü hârını sikeyim! (Sünbülü de, gülü de, dikeni de si…)

Andelîb-i nizârını sikeyim! (Bitkin ve yorgun bülbülü si…)

Hâsılı: Nev-bahârını sikeyim! (Özetle, ilkbaharını si…)



Bana yoktur, lüzûmu gülşeninin, (Bana lazım değil gül bahçen)

Şeb-i târık ü rûz-ı ruşeninin, (Ne karanlık gecen gerek, ne de parlak günün)

Ne gulâmının ne de zenninin, (Ne erkeğin, ne de kadının)

Hepsinin ta: Mezarını sikeyim!



Ağlamam ben, ben erkeğim erkek,

Hayli güçtür bana cefa etmek,

Minnet etmem bu ömre be felek!

Atını al! Tımarını sikeyim!



Güççedir. Bu fakiri aldatmak.

Yüzdürüp, sonra kündeden atmak,

Gözünü aç da sen bana bir bak!

Ben senin i'tibârını sikeyim!



Saki-i mahruyûna sıçayım, (Ay yüzlü sakine sı…)

Gülünün reng ü buyûna sıçayım! (Gülün rengine de kokusuna da sı…)

Mutrîbin hay ve huyuna sıçayım, (Şarkıcının hay ve huyuna sı…)

Sâgar-ı neşvedarını sikeyim! (Keyif veren o kadehi si…)



Yok safası hezâr-ı dem-gerinin, (Gönül aldatan bülbülün sefası yok)

Gülistanda, şükûfe-i terinin, (Gül bahçesindeki taze çiçeklerin)

Bezm-i sahbâ-yı ruh-perverinin, (Ruha ferahlık veren içki meclisinin)

Neşvesiyle hümârını sikeyim! (zevkini de, başağrısını si…)



Feleğin uğradımsa vartasına, (Kader beni boka batırdıysa)

Sıçayım ağzının ta ortasına,

Bunu yazsın! Cihan da hartasına, (Bunu yazsın dünya haritasına)

Kıta'at ü bihârını sikeyim! (Karalarını ve denizlerini si…)



20 Eylül 2008 Cumartesi

Beethoven ft. Puşkin




Bir armağan ki, rastlansal, boşuna,

Yaşam, bana neden verildin sen?
Ve gizemli bir yazgıyla
İdama hükümlüsün, neden?

Beni hangi düşmanca güç
Çağırdı yokluktan?
Kimdir o, tutkuyla dolduran ruhu
ve aklı kuşkuyla karıştıran?

Bir amaç yok gelecek zamanda:
Yürek bomboş ve yok yararı aklın,
Ve üzüyor beni tasayla
Tekdüze gürültüsü yaşamın.

17 Eylül 2008 Çarşamba

Fırtına Sonrası Sessizlik Üzerine...





Temmuz ayının başında şaşkınlık ve endişe veren bir deprem olmuştu iş yerimde. Şiddeti yüksek, sonuçları belirsizdi.

Ağustos, tsunami ayıydı. Büyük sarsıntının ardından olumsuz bir takım olayların olacağı tahmin ediliyordu ama boyutları kestirilemiyordu.

Bugün sular çekildi.

Hasar tespit çalışmaları başladı.

Kendimi bir anda okyanusun ortasında buldum!









Çalıştığım Kurumun en havalı, en önemli, en taşşaklı, en kalabalık, en göz önünde, en stresli, en problemli, en renkli ve sürekli patlamaya hazır bomba gibi kucağımda duran riskleriyle en acaip biriminde [Bir defa yanlış yapmıştık/m, zamanında beş gün üst üste Milliyet’e manşet olduk a.q.] on bir yıldır öyle veya böyle çalışıyordum; yurt dışına gittim geldim masam beni bekledi bir sene, askere gittim geldim odam beni bekledi altı ay, hele son yıllarda iyice bıkkınlık geldi bana, çıkmak istiyorum dedim bırakmadılar, yalvarmıştım ayrılmak için duymadılar, terbiyesizlik yaptım umursamadılar. Aksine sürekli daha ağır sorumluluk bindirdiler tepeme ve tek adam, olağanüstü yetkilerle donatılmış yönetici yapıp benden sorulur hale getirdiler tüm bu karmaşa yumağını. Artık personel “sizi hayatınızın sonuna kadar göndermeyecekler” şeklinde takılmaya başlamıştı bana, bazı arkadaşlar da “senin gibi eşeği bulmuşlar, en büyük sorumluluğu yüklenip sorun çıkarmadan işleri yürütüyorsun, bırakırlar mı?” deyip dururdu zaten.



Ama işte, hayat ne garip, deprem, tsunami filan.



Yanlış anlaşılmasın, okyanusun ortasında debelenmiyorum, can çekişmiyorum; köpekbalıkları filan da yok beni dişleyecek… Durumum şuna benziyor: Sanki seneler boyu her Allahın günü İstiklal Caddesinde ve Kızılay meydanında seyyar satıcılık yapmış, taban tepmiş, o kalabalıkta, gürültüde, koşturmacada zihnen ve bedenen canı çıkıp yıpranmış birine “biz seni bir süre Assos’a gönderelim, çok yorulmuşsun, hem dinlenirsin, hem de biraz keyif yaparsın, bunu hak ettin” diyorlar (yani bana) ve elime bileti verip yolluyorlar Assos’a. Diğer bir değişle gerilimle yoğrulan, stresle çeşni katılan iş hayatım birden sakin, dingin, sessiz patırtısız bir hal alacak şimdi, bir çeşit “Yalova Kaymakamı” olacağım. Duyan arkadaşlarımdan kimi çoktan hak etmiştin bunu, deli gibi çalıştın onca zaman, artık hayatının sonuna kadar çıkmaz orada yatarsın gibi sözler sarf ediyorken, kimisi de seni sürmüşler oğlum, ayrıca tüm forsun gitti gibi laflar ediyorlar.



Doğrusu bu kişisel değil, makro ölçüde bir tsunami. Son üç ayda herkes hızlanan bir ivmeyle yaklaşan fırtınanın farkındaydı ama o kadar. Üst düzeykoca kafalı amcaların birbirlerini ısırmalarının ardından ortalığı saran toz duman biraz etkisini yitirdiğinde herkesin kıyafetinin sıçrayan kanlarla pislendiği görüldü… Bazılarının elleri de kanlıydı. Ben en az zararla atlatıyorum, hatta fayda ile; çünkü birbiriyle savaşan her iki koca amca da beni –ne hikmetse- acaip seviyor ve tutuyor.





Yarın çok daha rahat, kafamın sakin olacağı bir yere geçiyorum. Öyle ki akşam düşündüm, “yarın sabah ofise girdiğimde ne yapacağım ben? Hiçbir işim yok ki!”



Gerçekten yok. İş yerimde kitap okuyabilirim artık…



Öncesinde sabah eski personelimle (26 kişi) bir toplantı yapayım, gönüllerini okşayıp, kibarca helallik isteyeyim. Hayatlarını zehir etmedim hiç ama tatlı-sert bir tarzım olduğundan sürekli tepelerinde onları izleyen göz (e.g. Escher’in resmi) gibi durdum iki sene boyunca… Light bir diktatör gibi kıçlarını nasıl sildiklerini dahi takip ettiğim, arazi olup tembellik yaptıklarımda bunun bilgim dâhilinde olduğunu hissettirdim hep. Bugün haberi öğrendikten sonra hepsinin sessizliğe bürünmesinin benim başlarından ayrılmamdan mı kaynaklandığını yoksa benim yerime gelecek koca amcanın yönetimsel ve kişisel açılardan şerrinden endişe etmelerinden dolayı mı olduğunu merak ediyorum… Yarın ki toplantıda anlarım zaten. Sonrasında da yeni personelimi (3 kişi, yazıyla üç) çağırır, hayatıma öyle devam ederim.



Gerçekten, hala düşünüyorum, ben yarın ne yapacağım? İşim yok ya! Tsunami milleti darmadağın etti, beni ise bir lagoon'a götürdü :-)



Kitap okumaktan sıkılırsam resim de yapabilirim :-)

12 Eylül 2008 Cuma

Durum Raporu:

* Bir haftadır tuhaf şeyler oluyor hayatımda. Ezberlerim bozuldu insanlar ve olaylar hakkında. Kadınlar, erkekler, kediler, müzik, iş, hatta yemekler… Kafam çok karışık.

* Geçtiğimiz on günde dört ayrı kişi beni Al Pacino’ya benzetti.

* Bir haftadır süt içmiyorum.

* Önceki akşam arkadaşın davet ettiği iftar sofrasındaki koca amcalardan biri Türkeş’in, O. Y. Serdengeçti’nin, Necip Fazıl’ın, Hilmi Oflaz’ın ve benzeri amcaların yakın çevresinde yer almış, hepsiyle yiyip kalkmış, kodeste bu tiplerle yıllarını geçirmiş eski ülkücülerden biriydi; konuşurken son beş senede aydınlandığını söyledi, zaten sohbetimiz de bir acaipti; herkes sustu dinledi biz ikimiz konuştuk. Muhabbet sırasında “Mahir Çayan’a nasıl kıydı bu devlet, asılır mıydı o adam” filan deyince dayanamadım artık, “Yahya Kemal Beyatlı, Nazım Hikmet’in annesi güzel Cemile Hanım’ı düdüklemeseydi, yakın tarih nasıl bir şekil alırdı acaba?” şeklinde bir olta attım, “aaaah, ah, yeminle diyorum, Nazım Hikmet hepimizin lideri olurdu o zaman, orospu çocuğu Yahya Kemal karı kalmamıştı sanki ülkede de gidip zikti çocuğun anasını” diye tısladı. Sonra Mehmet Akif’in en yakın arkadaşının Neyzen Tevfik olduğundan başlayıp farklılıklar ve yakınlıklar üzerine konuştuk. O kadar çok konuştuk ve o kadar çok yedik ki, eve geldiğimde ishal olmuştum artık.

*
Annemle bir haftadır ciddi olarak kavgalıyız. Bugün yaptığımız (buzları eritmeye çalışarak gayet yavşak bir ses tonuyla konuştuğum) telefon görüşmesinden bir alıntı:

B: Ben seni çok özledim ya.
A: Hadi ordan!
B: ama annecim, bak tek oğlun ben kaldım, “anne, anne” diye dolanıp duruyorum etrafında. Ben seviyorum seni, sen de sev beni hadi. Bırakalım kavgaları. Sev çünkü sevmek en kolay.

A: Zerre kadar inanmıyorum sana. Hem zaten ben senin annen değilim.
B: Nasıl yani?
A: Biz hastaneye gitmiştik, oradan seni verdiler, aldık eve getirdik.

B: Alışveriş gibi mi?

A: Evet ama paramız çıkışmadığı için defolu reyonundan aldık seni.
B: Anne manyak mısın sen ya. Bu aralar çok yerli dizi izliyorsun galiba.
A: Hayır ama senin annen olduğumu kabullenemiyorum ne yapayım. Böyle bir adamın annesi ben olmamalıyım. Başkası olmalı.

B: Paranız yetmemiş ama daha iyisini almak için, hahahahah!
A: Şimdi esas merak ettiğim, seni kim alacak… Kaldın başımıza.
B: Ohooo, isteyen çok ama ben vermiyorum tatlişkom:)

A: Ver ver, alıcı varsa hemen ver de kurtulalım.

B: Ver kurtul mu, vur kurtul mu, hangisi?

A: Valla seni birisi alsın da sonra vursun isterse, yeter ki git.
B: Elaleme kastın ne allahaşkına, yazık değil mi?

A: Bunca yıldır ben çekiyorum seni, bana yazık değil mi peki?

B: Tombiğim güzelim canikom, benden iyi çocuk var mı etrafında söyle lütfen. Hem senelerdir ayrıyım sizden, haftada bir bile görüşmüyoruz daha ne istiyorsun?

A: Yo yo yetmez, içim rahat etmiyor. Yurt dışına filan gitsen mesela? Uzaklara, güneşin battığı yer de olabilir.
B: Sana Meksikalı bir gelin getiriyormuşum sonra hahahahaha!
A: Valla benim tercihim Meksikalı gelinin ailesine Türk damat götürmesi.
B: Sen hala kızgınsın sanırım bana. Tamam o zaman ben de babamla konuşurum, o beni sever.
A: Ahhh, baban ne bok olduğunu bilse…
B: Bilmiyor, bilmiyor! Neyse, hadi senin bu aralar ölmen lazım, kardeşim ile konuştuk anlaştık, ilk sen öleceksin ailede.
A: Niye? Kadınlar ölmez ki hem, önce adamlar ölür.
B: Genelde öyle ama biz babamıza kıyamadığımız için ilk önce senin ölmeni uygun gördük canikom hahahahahah!

Bu konuşmanın geri kalanını yazarsam okuyanlar hakkımda hiç iyi şeyler düşünmeyecektir korkarım.

*Google’a “ebionit incili” yazıp oradan bloguma gelen arkadaş... Biliyorum ki karşına sadece üç tane Türkçe link çıkmasından ötürü ciddi hayal kırıklığına uğradın. Geri dön, bana ulaş. Ben eğitirim seni, daha ne cevherler bende...

* İpin ucu iyice kaçtı. Her gün ortalama iki yüz gram nutellayı kaşık kaşık indiriyorum mideye, neredeyse sigara masrafıma yaklaşacak bu bağımlılığım. Göbeğin canı cehenneme, bu ne zevk ya! TANRIM ONU BENDEN ALMA!


Bu da günün haberi olsun, Iron Maiden'ın albümünü anımsayın, Live After Death...