Bugün hacamat edildim. Yoksa hacamat yaptırdım mı demeliyim?
Microsoft Office hacamat kelimesinin altına
otomatik olarak yeşil çizgi yerleştiriyor, kelime üzerine gelip sağa tıklayınca
da ‘argo veya kaba sözcük’ uyarısı
veriyor. Hacamat argoda birini hafif yaralama anlamına geliyor, doğru, ama
bunun argo olmayan bir başka anlamı daha var ya, alternatif tıp metodu olarak
vücudun belli yerlerindeki (halk arasında kirli
denilen) pıhtılaşmış ve akışkanlığını yitirmiş kanın küçük kesiklerle vücudun
dışına çıkartılması işlemi bu. Geçmişte bu işleme dair şöyle bir geyik görmüş, paylaşmıştım blogta. Erzurum’a ilk geldiğim dönemdi,
arkadaşımın yaptıracağını duyduğumda ben de sırf meraktan yüzeysel bilgi sahibi
olduğum bu işleme niyetlenmiştim, ancak yüzümdeki çıbandan dolayı antibiyotik
kullandığımdan mümkün olmamıştı. Kendisine yapılan hacamatı izledim yanında tüm
detaylarıyla, ortamı gördüm, yapan kişiyle konuşma fırsatım oldu. Neyse, aylar
geçti, arkadaşa düzenli olarak bilgilendirme maili geliyor - bu hacamat
meselesi de her ayın ancak belli günleri yapılabiliyormuş; çünkü olayın bir de
dinen tavsiye edilmesi söz konusu ve bu bağlamda dini bir takım şartlar da
yerine oturmalı. Aslında hacamat dini bir ritüel
değil, çok eskilere, Uzakdoğu’ya giden bir kökeni var, ama işte, Peygamber zamanında
Arapların da bildiği bir şeymiş ve Peygamber de yapılmasını öğütlemiş.
Dikkatinizi çekmiş midir bilmiyorum, Dangerous Liasons’ta,
Michelle Pfeiffer’in canlandırdığı Madame de Tourvel,
womanizer’ların şahı Valmont (John Malkovich)
tarafından zirüzeber edilince bu utanca dayanamayıp ölümüne hastalanmıştı,
kendisine kucak açan manastır rahibeleri de kadıncağıza tedavi için hacamat
yapıyorlardı. Detaylarını anlatmayacağım, kan tutar sizi. Değişik bir şey. Bir
takım koşullar söz konusu: Öncesinde son iki gün ilaç kullanmamak, seks
yapmamış olmak, son altı saat açlık gerekiyor; hacamat sonrasında da üç gün hayvansal
gıda tüketmek ve tuz yasak. İnsanın canı yanmıyor, neşter vücudu çizdikçe daha
çok bir gıdıklanma hissi duyuluyor o kadar. Başımdan, kalbimden (bu ikisi
Peygamber’in sünneti olduğu için) sabit prosedür olarak, ardından uygulayıcıya söylediğim
rahatsızlıklar doğrultusunda akciğer, karaciğer ve mideden yapıldı işlem. Bu
arada, hepsi sırt bölgesinden; yani saydığım organların sırttaki izdüşümü olan
yerden alındı kan. Arkadaşım yanımdaydı, fotoğraf çekti, videoya aldı tüm
işlemi. Hepsinin sonunda da her bir bölgeden çıkan kanı inceledim, doğrusu
kesinlikle akışkan olmayan, jöle kıvamındaydı kanlar. En çok karaciğerimden
çıkan jölemsi kan dikkatimi çekti, karaciğerimde yağlanma olduğunu biliyorum, diğerlerine
kıyasla çok daha çirkini ve ürpertici görüneni oradan elde edildi. Gene de,
hepsini toplasan yarım bardak etmez. Daha önce duyduğum gibi, müthiş bir
gevşeme, rahatlama ve uyku hali içindeyim şimdi. Uygulayıcı bunu işlem sonrası vücuttaki
tansiyonun düştüğü şeklinde yorumladı konuşmamız sırasında.
Nihayet, bunca sene sonra, sanırım dördüncü denememdi, dün
gece Eternal Sunshine Of the Spotless Mindfilmini sonuna kadar izlemeyi başardım. Daha önceki teşebbüslerimde film dili
hiç hoşuma gitmediğinden bu meşhur filme 5-10 dakikadan fazla katlanamamıştım.
Lafı dolandırmaya gerek yok, the end’e
geldiğimde gâvurların overrated dediği türden, Kate Winslet’in (bu arada, eğer
birine “En Zarif Yaşlanan Doğal Kadın” ödülü verilecekse, bu Kate’in olmalı.) oyunculuğu dışında hiçbir övgüyü hak
etmeyen saçma sapan bir film olduğuna kanaat getirdim, keşke bu sefer de
tahammül edemeyip birkaç sene sonra şansımı tekrar denemek üzere
erteleseymişim. Neyse, oldu bir kere. En çok şişirilen yönü senaryosunun
özgünlüğü; doğrusu eli kalem tutan sıradan bir LSD müptelasının yazabileceği
türden bir karmaşadan ibaret bence. Üç okuyucumun da bu filmi izlediği öngörüsü
ile hakkında düşündüklerimi ve filmin bana düşündürdüklerini spoiler endişesi
olmadan zırvalama niyetindeyim, yok henüz izlemeyen varsa bundan sonrasını
okumayı bırakabilir.
Film, can yakıcı bir kopuşla biten bir aşk hikâyesi sonunda,
taraflardan her ikisinin de hafızalarında birbirlerine dair anıları sildirmeye
kalkışmaları ve bu sayede dayanılmaz hale gelen aşk acısından kurtulma
çabalarını anlatıyor. Bu bağlamda sci-fi esintileri de taşıyan filmin seyirciye
sunduğu yargı şu: Âşık olduğunuz kişiyle
anılarınız ruhunuzda öyle derin yerlere nüfuz eder, hayatınızı öylesine kuşatır
ki, bunları beyninizden silmeye/sildirmeye kalksanız bile sevginizin büyüklüğü
ölçüsünde başaramayabilirsiniz. Aşkın kudreti bilimin güç yetirebileceği bir
şey değildir. Tipik omnia vincit amorsöylemini,
atipik bir üslupla işleyen film, aralarındaki aşkı önce coşkuyla yaşayan, sonra
bu durumu kanıksayan, nihayetinde de bıkkınlık raddesine geldiğinde birbirlerini
unutma gayesindeki iki kişinin başarısız ayrılma deneyimini hikâye ediyor
izleyene.
Neden unutmak için çaba gösteririz aşk acısını? Bu saçma
sorunun cevabı, sorunun içinde gizli. Çünkü acıtır, yakar insanın içini. Aslına
bakılırsa bir ilişkinin ıstırap dolu sonlanışından sonra yaşanan onca şeyi
unutmaya çalışmakla, hatıralara gömülüp hayal dünyasında beraberliği tekrar
tekrar canlandırmak, aşkın tasavvurunu yaratıp imgelere gömülmek arasında gidip
gelir kişi. Unutmak ister, çünkü onca güzelliğin ardından ağzında berbat bir
tat kalmıştır. Hatırlamak ister, duyumsadığı lezzet eşsiz güzelliktedir.
Unutmak için hediyeler, objeler itinayla yok edilir, birlikte gidilen
mekânların yakınından bile geçilmemesi için özen gösterilir, ortak bellek çöle
sürülür ki kırılsın susuzluktan. Ne var ki somut olgulardan kurtulmak kolay
olsa da uyarıcılar bazen bir şarkı, bazen bir şair, bazen bir parfüm kokusu
şeklini alır, bu ve benzeri klişelerin yanında kimi zaman da arızalanan bir
kombi ya da lokantada önünüze gelen nefis bir brokoli çorbası gibi, son derece kişisel
hallere bürünebilir. Ne var ki algılanacak hiçbir şey olmasa dahi düşünmekten
alıkoyamazsınız kendinizi. Bu yüzden de acı çekmek doğaldır. Filmde artık
yürümeyen ilişkilerine nokta koyan Kate, gider doktora, beynine müdahale
ettirir ki Jim’i unutabilsin diye. Bunu bilmeyen adam önce kendisine sonraki ilk
karşılaşmalarında Japon gibi bakan Kate’e neler olup bittiğini anlayamaz, sonra
bir vesileyle olayın iç yüzünü öğrenir, o da gider aynı işlemi yaptırmaya.
Burada Jim’in çok soylu bir davranışta bulunduğunu vurgulamak gerek; Türk
erkeği genelde âşık olduğu kadının kendisine sapkınca bağlı/zincirli olması
gerektiğine F=m.a’dan fazla iman ettiği için, böyle bir durumda gider ‘artık
kendisini hafızasından sildirmiş ve kesin olarak unutmuş’ da olsa kadını 37
bıçak darbesiyle kalbura çevirirdi, hâlbuki filmde adam, bundan böyle kendisini
hiçbir şekilde tanımayan, belleğini formatlamış kadınla mevcut şartlarda artık
bir araya gelemeyeceğini bildiğinden, aynı zamanda onulmaz aşktan ötürü çektiği
ıstıraptan kurtulmak üzere şifa bulmak için aynı hafıza sildirme işlemine
girmekte. Film boyunca özne Jim, Kate nesne. Biz sadece Jim’in çektiği acıları
görüyoruz, perişanlığını, sevgisinin gücünü, aklını yitirecek kadar duyduğu
ıstırabını.
Filmi değil, aslında bana çağrıştırdıklarını zırvalamayı
tercih ederim elbette. Değindiğim gibi, izleyici Jim’in yaşadıklarını görüyor.
Filmde Jim’e dair resmedilen hali yaşamayan var mıdır ki? Sizi bilemem, ben
yaşadım. Çok şiddetliydi içinde bulunduğum sarsıntı, nefes alamıyor gibiydim,
çıldırmıştım. (Zehir ve Doz serisine konu olan Ex’ten bahsetmiyorum.)
Şaşkınlık, öfke, ihtiras, hüzün karmakarışık haldeydi içimde. Ne yapacağımı
kesinlikle bilemiyordum, çünkü her şeyi yapabilecek durumdaydım. Daha evvel
sorunlu, karmaşık ilişkilerim olmuştu, hatta Ex’i bir kenara koyarsak
düzgün/normal bir ilişkim de olmamıştı diye itiraf edebilirim; evli bekâr dul
ayrımı yapmadan, kimisiyle yıllarca sürmüş, bir yandan da poligaminin kitabını
yazacak ölçüde karmaşık ve şu an aklıma geldiğinde kendime yuh dediğim bir
dönem o. İşte, bu dönemin bir kesitinde, Ö. ile tanışmıştım. Çok güzeldi,
fettan denilebilecek cazibeye sahip bir kadındı. Yurtdışında yetişmiş
olduğundan olsa gerek, alışık olmadığım ölçüde bağımsız düşünüyor, özgür yaşıyordu.
Bir kuşun kanatlarını çırpışındaki çekincesizlik ve rahatlık, tüm
davranışlarında gözlemlenebilirdi. Özgüveni hayranlık uyandırıyordu, kendine
has, tam anlamıyla özel biriydi. (Lafı buraya getirmeye çalışmıyorum ama bu
özellikleriyle filmde Kate’in canlandırdığı karaktere benzerliği dikkat çekici,
şimdi fark ettim!) Tanışıklığımızın ardından bir süre aramızdaki arkadaşlık
devam etti, ama bu zaman zarfında içimden hep “bu O!” diye geçiriyordum,
sevgili haline geleceğimizi bilerek. Öyle de oldu kısa zaman sonra. Allahım, ne
kadar mutluydum! Ö. hayatın karşıma çıkardığı en güzel hediyesiydi diye
düşünüyordum. Bunların hiç biri tek taraflı değil, benzeri söylemleri, bu
anlamlara gelebilecek jest ve mimikleri Ö.’de de görmekteydim. Aşktan aklını
kaçırmış halde, gözüm hiçbir şey görmüyordu O’ndan başka. Ö.’ye duyduğum arzu,
Ö.’yü mutlu etme çabası, Ö’nün sevgilisi olduğunu bilmenin bana hissettirdiği
şımarıkça hislerin yoğunluğu beni ben olmaktan çıkarmıştı, başka birine
dönüşmüştüm sanki.
Çok sürmedi.
Fazla değil, yurtdışına gidip döndüğü üç-dört günlük bir
ayrılığın hemen ardından hiçbir gerekçe göstermeden, açıklama yapmaya gerek
görmeden ayrılmak istediğini kesin bir dille ifade etti. İdrak edemedim çünkü bir
neden yoktu. Bağımsız karakterine (ve tabi muhteşem güzelliğine) âşık olduğum
kadın, birden bire benden bağımsızlığını ilan eden bir yabancı gibi davranmaya
başladı. Kestirip attı. Yaşadıklarımız, hissettiklerimiz sanki sahteymiş gibi.
Aklı kaybetmenin değişik türlerini kısa zamanda yaşamaktı başıma gelen; önce
aşktan aklımı yitirmiştim, sonra şaşkınlıktan ve olan biteni anlamlandıramamaktan.
Bunu öfke ve hüzünden delirecek hale gelmek takip etti. Telefonlar, mesajlar,
mailler, okuduğunu düşündüğüm bloğuma yazdığım korkunç yazılar… İstanbul’un bir
ucundaydı evi, yazdığım mektupları evine kadar gidip zili çalmadan kapı
altından atmalar filan. Çok zordu, can yakıcıydı. Aylar sürdü kendimi
toparlayabilmem. Yeri geldi intihar etmeyi düşündüm, hatta Ö.yü öldürmeyi bile.
Cinnet, açıklanabilecek bir olgu değildir. O dönemde yazdıklarımın deliliğin farklı
formları olarak ele almak pek ala mümkün. (*, **, ***, ****ve daha başkaları.)
Çok sonraları, sanırım 5-6 ay sonra şunu anladım: Ö.’ye
karşı hissettiğim, aşk acısı değildi. Saplantılı bir tutkuyla bağlanmıştım
O’na. Hastalıklı bir tapınma hali. Gerçek bir öyküden esinlenilmiş olsa da,
berbat ötesi bir film parladı şimdi hafızamın derinliklerinde, ismi Le Carne (The Flesh)idi. Dediğim gibi, yaşanmış bir
olaydan ilham alınmış bu film, Afrodit’ten bile seksî bir kadınla {Francesca Dellera oynuyordu bu karakteri… Ah
Francesca, hayatımda gördüğüm, görebileceğim bu en seksi kadın ve sözünü
ettiğim bu film hakkında imdb’den kısa bir okuyucu yorumunu ekleyeyim: “La Carne is not one of his [Marco Ferreri]
best movies, however it should be seen if for no other reason than Francesca
Dellera, she's absolutely amazing, let me be clear, she CAN'T act but she's a
sort of living "visual effect" talking about sensuality and sex
appeal, she'd be able to arouse a sort of "cannibal attraction" both
in men and women and it's just a cannibal love what Paolo (Sergio Castellitto)
will feel about her.” Ve, doğrusunu isterseniz, Ö. böylesine bir
aptallaştıran seksapele sahipti. Neyse.} yaşadığı aşkın bitecek olmasını
kabullenemeyen sevgilisi adamın, “aşırı sevgisinden” ötürü kadını yemesini
hikâye ediyordu. Meselenin ürkütücülüğünü ancak bu şekilde bir örneklemeyle
sunabilirim, ben de kelimenin literal anlamıyla “manyak” gibi tutkuluydum Ö.’ye
karşı. Aşk değildi bu; o başka türlü bir delilik, bunu daha, daha daha sonra,
Ex ile beraberliğimde kavrayabildim. Ex; eşimdi benim, canımın parçasıydı, yol
arkadaşımdı, kıyamet günü birlikte haşrolmayı dilediğim kişiydi. Sakın yanlış
anlaşılmasın, Burada Ö. ile Ex mukayesesini yapar gibi bir durum ortaya çıksın
istemiyorum- öyle bir şey de yapmıyorum
zaten; kelimelere dökmeye gayret ettiğim, Virgilius’un iki farklı hali. Birinde
marazî bir tutumla ya öföri, ya da agoni kisvesine bürünmüş ve uçlarda gezinen delilik
söz konusu iken, diğerinde sükûnet dolu bir teslimiyet ve şefkat-saygı yumağı
ile güven hissi mevzubahis. İlki ateşin içinde cayır cayır yanmaktan farksız,
ikincisi şöminenin karşısında oturmak gibi. Ben en iyisi filme döneyim.
Eternal Sunshine Of the Spotless Mind’ın esas karakteri olan
Jim, yukarıdaki kendimden verdiğim örnekler ışığında duyduğu aşktan değil, üstesinden
gelemediği tutkudan dolayı beyninde Kate’e dair ne varsa sildirmeye karar
vermişti, çünkü tutkuyla mücadele etmek- daha doğrusu edememek dayanılmaz acı
verir insana. Burada bir kez daha tutku ve aşk kavramları arasındaki ayrım
ortaya çıkıyor. Sözlüğe falan bakıp oralardan aldığım destekle düşüncemi
pekiştirmeye çalışmayacağım; zaten çoğu zaman birbirine karıştırılan kavramlar
bunlar. Başvurduğumuz referanslar, sözlük dâhil, her zaman doğru olmayabilir.
Metrolojinin mottosunu hatırlayın, ‘bir
nesnenin uzunluğunu doğrulamak için cetvel kullanırız, peki cetvelin doğru
olduğunu nasıl doğrularız sorusu’ gibi. Benim gibi bir adamın referansı
kendi yaşadıkları, gözlemleri, düşünceleri olur. Bu konudaki referansım da çok
çok eskilerden başka biri: Tanıştığımızda sözlüydü, beraberliğimiz müddetince
nişanlandı (nişan kıyafetini beraber almıştık), bir süre sonra evlendi. Seneler
şeklinde ifade edebileceğim bu uzun müddet boyunca biz de beraberliğimize devam
ettik. Pişmanlıklar, iğrentiler, kavgalar, karşılıklı yeminler, utanç ve daha
pek çok olumsuz duygu tekrar bir araya gelmemize mani olamamıştı. Âşık
değildik, şöminenin içinde tutkuyla yanıyorduk. Cayır cayır. Bu örnekle yazının
dedikodu kısmını sonlandırmak isterken şöyle bitireyim; aşk bir bütün olmak
iken, tutku parçaya secde etmekten farksız. Aşk çiçeklerin arasına uzanmak
iken, tutku onları koparıp evdeki vazoya koymayı istemek gibi. O yüzden aşkta
ilahi bir yan var, tutku ise alt seviyeye, beşere ait bir nitelik. Hesiod’u
anımsayacak olursak, yarım, bazen bütünden fazlaymış gibi geliyor insana, bu
bir yanılgıdan ibaret, insanın algılarında yaşadığı ve gerçek sandığı bir
illüzyon sadece.
Toparlayayım: Ö. hayatıma hiç girmemiş olsaydı, ben Ex’in
değerini takdir edebilir miydim? Hayır, asla. Ö. ve sonrasında yaşadıklarım,
filmde Jim’in tahammül edemediği ıstırabı anımsattı bana. O acı, o korkunç
tecrübe beni adam etti sanırım. (Etse etse bu kadar eder, malzeme belli.) Kendini
beğenmiş, dünyayı takmayan bir womanizer’ın dönüşümü, egosunun paramparça
edilmesiyle mümkün olabildi ancak. Jim asla bir womanizer değildi, hayır, tam
aksine. Fakat ayrılığa tepkisi ve yaşadıkları dünyasının sonu gelmiş gibiydi.
Aşk bitmez ki.
Not 1: Ex ile mutlu mesut beraber olduğum günlerdi, altı
ayda bir görüşüp saatlerce muhabbet etmeyi alışkanlık haline getirdiğimiz çok
cici bir kız arkadaşımla (kick boks yapıyor ama cici işte) Beşiktaş’taki
Beerport’ta oturmuş, hem içiyor, hem hararetle konuşuyorduk. Ansızın Ö., tombik
bir kadınla belirdi, hemen yan taraftaki masaya oturdu. İçimde bir şey
kımıldadı, o kadar. Görmezden gelmeyi tercih ettim ama birkaç dakika sonra kaba
etine bir şey batmışçasına heyecanlı bir şekilde zıpladı sandalyeden ve yanıma
geldi, sarıldı, konuştuk birkaç kelam. Durgun davrandım ama öyle olmak
istediğim için değil, öyle olduğum için. Ayrılırken masasına doğru el salladım,
hepsi bu.
Not 2: Kendisinden bahsederken herhangi bir rumuz
kullanmadığım diğer hanım, şimdi bir çocuk annesi. Aslına bakarsanız çok tatlı
biriydi. Allah yolunu açık etsin, mutluluğunu daim kılsın.
Not 3: Eternal Sunshine Of the Spotless Mind, IMDB Top 250’de,
üstelik epey de yüksek bir puanla. Kanaatimi yineliyorum, Kate’in oyunculuğu
dışında hiçbir olağanüstü yanı yok. Fakat filmde, her izleyen kişiyi geçmişine
götüren bir yan var, popülaritesi buradan kaynaklanıyor. Bağımsız bakamıyor
insan, içselleştiriyor, tıpkı benim yaptığım gibi.
Not 4: Bir Murphy Kanunu der ki, ‘Deneyim, yediğin
kazıkların bileşkesidir.’
Not 5: Yazıya başlarken ne bu kadar uzun olacağını, ne de
özel hayatımı böylesine ifşa edeceğimi öngörebilmiştim.
Not 6: Bu yazıyı Zehir ve Doz serisi ile birlikte ele
almanızda fayda var. Hoş, metin içerisinde yaptığım onca blog yazısı referansı
ile birlikte düşünülürse, zaten tüm blog benim ne berbat bir adam olduğumu
anlatan şeytanî bir fısıltıdan ibaret.
Dün neredeyse bütün gün kendimle seçime dair bir şey yazıp
yazmama mücadelesi içindeydim. Yazmamam lazım, ne var ki yazma arzusu yaktı
içimi. Yanlış anlaşılmasın, seçim ya da demokrasi üzerine değil, zaten çok önce
bu konularda gevelemiştim düşündüklerimi. (*, **) Emin değilim, ya Roland
Barthes ya da Claude Levi Strauss’tu, hayatının son dönemlerindeyken bir
röportajda kendisine yöneltilen sorulara cevap vermeyip ‘daha evvel mükemmel bir şekilde izah ettiklerimi şimdi bana tekrar soruyorsunuz,
şu an ancak kırık dökük ifade edebilirim bunları, cevap vermeyeceğim,
yazdıklarımı okuyun’ diye karşılık vermişti, ben de kendi minik kalibremde
aynı şeyi düşündüğüm için sürekli geçmiş yazılara referans veriyorum zaten.
(Sonra kimi kendini bilmez kişiler çıkıp ukala hocalar gibi kendine refer
ediyorsun diyor.)
Yazmamam lazım çünkü politik, sosyolojik zemin çok kaygan. Geri
zekâlıların en önde gideni Ralph Waldo Emersonbir
makalesinde “Şu an ne düşündüğünü ağır
sözlerle ifade et, yarın da ne düşündüğünü ağır sözlerle ifade et, bugün
söylediğin her şeyle çelişse bile. ‘Ah, o zaman kesin yanlış anlaşılacaksın.’ Yanlış
anlaşılmak o kadar kötü bir şey mi ki? Pisagor yanlış anlaşılmıştı, Socrates
de, İsa da, Luther de Kopernik de Galileo ve Newton da, ete bürünmüş her saf ve
bilge ruh da yanlış anlaşılmıştı. Büyük olmak yanlış anlaşılmaktır.” şeklinde
sıçar ortalığa. 2015 Türkiyesinde yaşamış olsa çoktan şerefsiz fuatavni
köstebeğinin listesinde tutuklanacak kişiler arasında okurdu ismini. Hele ben, 1984 terminolojisiyle konuşacak olursam İç Parti ile
Dış Parti arasındaki bir çizgide yer alan biriyim, bu itibarla zaten bu bloğun varlığı
dahi külliyen sakatlık yaratıyor. Neyse, kendim çalıp kendim oynuyorum zaten.
İşte dün baktım ki yazmak, paylaşmak isteğiyle yanıp
tutuşuyorum, her ne kadar yazacaklarım da öyle pek önemli, dikkate değer şeyler
olmasa da Emerson’un sözünü ettiği yanlış anlamayı mümkün kılacak türden. Ben
de içimi boşaltmak için diğer müdür arkadaşlarla oturduğumuz bir sırada
gevezelik ederken birden yazacaklarımı kuru ve özetlenmiş halde ifadeye
teşebbüs ettim. Sivri dilime alışıklar zaten. Anahtar kelimeler Fenerbahçe, HDP
ve Otomatik Portakal’daki Alex karakteri. Yorumlarımı
ilgi ve merakla dinledikten sonra içlerinden biri, diğerlerinden nispeten daha
zeki olan, şiddetle itiraz etti, ama anahtar kelimeler arasında kurduğum
bağlaşımlara ya da ilintilediklerime yüklediğim anlamlara değil; bir futbol
fanatikliği ölçüsünde Fenerbahçe aleyhine bir şeyler duymaya gösterdiği
tepkisiydi o. İşte burada tekrar idiot Emerson’a geliyoruz. Söylemek istediğimin
tümüyle dışında, çok saçma yerlere sürüklendi konuşma birden. Sonrasında ne
kadar anlamsız bir durumda olduğumu düşündüm, yazmak istemediğim şeyleri
konuşarak dile getiriyorum, üstelik bunların muhakemesini yapamayacak kişilere
karşı. Yanlış anlaşılmasın, sözlerimin, yorumlarımın hatasız, kusursuz olduğu
iddiasında değilim, ama gereksiz detaylara takılıp, bütünü idrak edemeyip söyleneni
anlama çabası yerine özünde futbol taraftarlığı - Fenerbahçe fanatizmi olan
komik bir eleştiride bulunan insanlarla bunları paylaşmak doğrusu çok zavallı,
aptalca bir tutumdu benim adıma. Ağızlarının payını hemen sonra başka bir
konuda verdim elbette, ama ne kadar yalnız olduğumu bir kez daha teyid ettim
böylece.
Buradaki en iyi arkadaşım, aslına bakarsanız tek dostum,
böbreğim bir gece yarısı patlayacak olsa ilk arayacağım kişi bir saat kadar
evvel bana izlemek için film tavsiyesi sordu. Düne dair anlattığım olaydan
ötürü A Clockwork Orange aklımda olduğundan youtube’u açtım, aşağıdaki kısa
videoyu izlettim. Tepkisini bekledim. Bu sahneyi bilirsiniz, izleyende
şaşkınlık, iğrenti, dehşet gibi karmaşık duygular yaratır.
Buradaki en iyi arkadaşım dedim, Erzurum’da geçirdiğim süre
boyunca desteği ile üzerimdeki hakkını inkâr edemeyeceğim kadar çok olan kişi. İlk
defa izlediği bu sahneyi ‘Bu karıyı götürecekler galiba’, ‘Haaaa, göğüsleri tam
benim sevdiğim gibiymiş’, ‘Olmadı bak, kıllı istemem ben’ yorumlarıyla süsledi.
Ne kadar yalnızım değil mi?
İyi ki bu blog var, belki bir gün sonumu getirecek dahi
olsa.
Hemen hemen bütün rock müzik severlerin ayrı bir yere
koyduğu, büyük saygı gösterdiği, sofradaki baş köşeyi kendilerine ayırdığı
Heavy Metalin gerçek babası Black Sabbath’ın
müziklerini yazan/yaratan Tommy Iommi, grubun piyasa
sürdüğü birbirinden nefis ilk dört albümün ardından ciddi bir tıkanıklık içine
girer, İngilizce ‘writer’s block’denilen
türden. Üretemez, yazdıklarını, bestelediklerini beğenmez, yapmak istemez,
güvenini yitirir iyice. Ardından ilham arayışı içinde grubun yolu bir şatoya düşer, şatonun gotik ve izole atmosferinin
etkisiyle Sabbath Bloody Sabbathşarkısını
besteler Iommi, çok sonraları bu şarkının ana melodisi için ‘Black Sabbath’ın hayatını kurtaran melodi’ ifadesini kullanır.
Konumuz Black Sabbath değil.
Geçen hafta izlediğim Black Narcissusisimli 1947 yapımı filmde, Kalküta’da yerleşik kalabalık bir
üye grubuna sahip rahibe tarikatının yaşlı lideri, kendisine gelen talep
üzerine Himalaya Dağlarının eteklerinde, en yakın yerleşimin uzaklardaki dağ
köylerinde yer aldığı bir manastır kurulmasına karar verir; yerel halk,
coğrafya, iklim gibi pek çok bilinmeyeni olan bu uzak ve zahmetli görevi yerine
getirmeleri için beş rahibe belirler. Beş rahibe (başlarında güzeller güzeli Deborah Kerr) türlü zorlukların ardından manastır
kurmaları için kendilerine verilen yüksek bir uçurumun kenarına inşa edilmiş
(yerli halk tarafından mazisi ahlaksız işlerle hatırlanan) döküntü konağı
faaliyete geçirmeyi başarırlar, fakat hiçbir şey planladıkları gibi gitmez.
Alışık olmadıkları bir iklim, yabancı oldukları bir memlekette dillerini,
adetlerini bilmedikleri ve uzaylı gibi gördükleri yerel halk, kendilerini
hipnotize eden coğrafi yapı, bütün bunlara ek olarak tecrit edilmişlik hali ile
iç dünyalarında daha evvel yok saydıkları derin yalnızlığın artan çığlıkları,
aralarındaki ilişkilerde yaşanan tansiyon, hepsi bir yana bölgedeki tek İngiliz
olan ama kendilerine hiç önem atfetmeyip sürekli aşağılayan Dean ismindeki bir
adama dair hissetmekten geri duramadıkları cinsel çekim, rahibelerin dengesini
bozar. Kendileriyle kavga ederler, bir birlerine düşerler. Ruh dünyalarında
yaşadıkları mücadeleler her bir rahibeyi perişan eder, kimi disiplin, kimi
itaat, kimi şehvet, kimi dirayet ile sınanır. Ortak yanları, bu “iç” savaşların hep rahibeliği
seçmelerinden önce yaşadıkları geçmiş hayatlarıyla beslenmesidir.
Konumuz Black Narcissus değil.
Yıllar önce, en kötü kişilik özelliğime dair uzuuun bir
şeyler zırvalamıştım burada. Süslü cümlelelerle, etkileyici alıntılarla,
hepsinden öte buram buram riyakârlıkla içi doldurulmuş bir yazıydı. Güya
kibirdi benim en büyük günahım. Kibiri süslemek, hoş göstermek, bir yandan çok
fena bir şeymiş gibi geveleyip bir yandan da kendime dair bu haksız duygudan
ötürü nasıl haklılık payı çıkartabileceğime dair yoğun çaba gösterdiğim kocaman
bir laf salatasıydı orada yazdıklarım. Halbuki o vakitler de farkında olduğum
bir başka şey, Erzurum'da yaşamaya başlamamın ardından gün geçtikçe daha öne
çıkmaya başladı; Erzurum'daki yalıtılmış hayatımın körüklediği... Tıpkı kibir
gibi, yedi ölümcül günah arasında geçmesine rağmen kendimde göz ardı edilemez
şekilde belirgin hale gelmesi Black Narcissus filmindeki gibi, farklı bir
coğrafya, farklı bir iklim, farklı bir toplum, farklı bir çevre ile yüz yüze
geldikten sonra iyice barizleşen bir nitelik bu: Tembellik. Yanlış
anlaşılmasın, her zaman tembel, üşengeç, uyuşuk bir tiptim; buna blog da şahittir, ne var ki bu durumu hep depresif
hallerle ilintilerdim o günlerde. İnsan minör ya da majör depresyona adım
attığımda zaten bir şey yapmak istemez değil mi? Aynen ben de meseleyi bu
açıdan ele alıyordum, zaten hiçbir şey yapmak istemeyen birine dönüştüğümde
tembelliğimi değil bunalımlı hallerimi bundan sorunlu tutmaktı yaptığım.
Oblomov olma düşüncesi öylesine korkunç ki, sırf bunun
korkusu bile kişinin kendine karşı ikiyüzlülük yapmasına yetiyor. İnsanın
kendisine bile itiraf edemeyeceği şeyler var.
Black Narcissus filminde yer alan Rahibe Ruth karakteri,
Himalayaların eteklerinde kurdukları manastırda yaşamaya başladıktan kısa bir
süre sonra içinde bulunduğu cemaatin (Order) buyruk ve düzenlemelerini yüzeyse
olarak dahi içselleştirmediğini gösterir izleyiciye; filmdeki tek erkek
karakter olan Dean isimli adama duyduğu arzu ve şehvet yüzünden kontrolünü
yitirir, neredeyse film boyunca kızgın bir dişi kedi gibi huysuz, kavgacı
tavırlar sergiler. Halbuki filmin en başında, henüz Kalküta’daki manastırdayken
başrahibe kendisi için yönetilmesi biraz
zor biri şeklinde bir ifade kullanmıştır o kadar. Gel görelim yaşamının
yeni koşulları katı bir izolasyona uğrayınca, içindeki baskılanmış öfke ve
ihtiras gün yüzüne çıkar.
Erzurum’a geldikten hemen sonra değil, ama kısa bir süre
geçmesinin akabinde görmezden geldiğim, çoğu zaman yok saydığım miskinliğe
temayülüm açığa çıktı. Tam ve kamil bir Sloth… Her
konuda bir parmağı var bu tembelliğin; evin temizliğinden spora, eşya almaktan
kitap okumaya. İçime doğan her düşünce, gayret fikri, kısa bir süre içinde
küllenen ateş gibi sönmeye başladı. Evde öbek öbek her köşede görülen toz
topakçıkları sürekli gözüme çarpıyor, umurumda değil. İstanbul’dan döneli üç
hafta oldu, bir kere dahi kullanmadım koşu bandını, öncesinde de lanetayn
yürüyordum zaten. Yemek yapmadığımı bilmeyen yok ama bulaşık çıkıyor bir
şekilde, kağıt tabak kullanımıyla niceliği azaltsam da bardak, çatal bıçak
yıkanmalı, gel görelim haftalarca lavabonun içinde bekliyor hepsi yıkanmayı.
Sırf tembellikten ocak almadım evime, neredeyse bir sene olacak, çayı dahi
ketılda hazırlıyorum. Kedi almaya ne kadar niyetlendiğime daha evvel
değinmiştim, üstelik bunu sadece keyfi olarak değil, apaçık bir ihtiyaç olarak
görüyorum; buna mukabil elim gitmiyor. Hayvan Barınağının facebook sayfasını
günü gününe takip etsem de, güzelim mırnavlara içim gidiyor olsa da sonuçta
sahiplenme noktasında müthiş bir üşengeçlik hissediyor, kedinin hayatıma
getireceği düzeni sırf miskinliğime son verecek olması nedeniyle korkunç
buluyorum. Düşünsenize, çöp torbalarının ağzını kapatmalı, yıkandıktan sonra
astığım askıdaki çamaşırları hiç toplamadan tekrar zamanı geldiğinde oradan
alıp giymek yerine kuruduktan hemen
sonra katlayıp kaldırmalıyım, tüylerden ötürü birkaç haftada bir değil, gün
aşırı evi süpürmeliyim. Tabii kedinin bakımı, taranması vs. de cabası. İstanbul’dan
getirdiğim beş koli kitap ve bir başka kolide masaüstü üstü bilgisayarım var, hala
hiç biri açılmamış. Evde döküntü, kardeşimin çöpe atmak üzereyken elinden
kaptığım hurda bir laptopu kullanıyorum hala, çıkan sesleri ve yaydığı ısıyı anlatamam.
Evime taşındığımda kocaman odaların
geniş duvarlarını Goya’nın Black Paintings’leri
ile kaplamayı, posterleri salonun ve koridorun duvarlarına asmayı nasıl da
istemiştim; yüksek çözünürlükteki resimleri internetten bulmuş, hatta
hasbelkader bir reklamcıyla tanışınca bu konuyu kendisine açmış, ondan da
olumlu cevap almıştım, hiçbir masrafım olmadan istediğim ölçülerde print edip
bana verecekti posterleri. Tabi ki yapmadım, resimler duruyor harddiskte. İki
hafta sonra rütbe terfi sınavım var, millete bakıyorum da harıl harıl
çalışıyor, bense henüz tek bir cümle açıp okumadım mevzuatı. PODEMOS da
kurtaramaz beni o sınavda. Göz kapaklarımda enfeksiyon oluşmuş, yerimden kalkıp
ilaçlarımı kullanmaya üşendiğime kim inanır? Aksatıp duruyorum ilaç saatlerini.
Hafta başında yirmi yaş dişim çekildi, sanki başıma bela arıyor gibi
antibiyotiklerimi de geciktirip duruyorum. Unuttuğumdan değil, kıçımı koltuktan
kaldırıp da ilaç içmeye erindiğimden. Erzurum’a geleli neredeyse bir sene
olacak, henüz nüfus müdürlüğüne gidip kaydımı dahi yaptırmadım. Çok güzel,
çekici kitaplar buldum İstanbul’a son gidişimde, lakin üç hafta oldu geleli,
100 sayfa bile okuyamadım hala. Canım istiyor, ama elim gitmiyor. Daha sayacak
çok şey var, ama bu kadar yeter.
Dedim ya, eskiden tembelliğimi depresif hallere yorardım.
Belki de şimdi büyük bir depresyondayım, kim bilir… ama hayır, miskinlik,
tembellik başka bir şey.
Onca şey yazdım, kendimi size şikayet ettim, Hüseyin Üzmez sübyancısıgibi nefsime ve şeytanıma
olan kırgınlığımdan bahsederek Tembellik günahımı anlattım. Gerçekten günah,
çünkü bu kadarına tanım gereği Rahman olan Allah
bile razı gelmez. Boşuna Seven Deadly Sins arasında yer almıyor, tamahla,
öfkeyle, kibirle, şehvete düşkünlükle bir değerlendirilmiyor.
Peki, yapmam gereken ya da yapmak istediğim hiçbir şeyi
yapmıyorum madem, ne yapıyorum onların yerine? Yani, zaman diye bir olgu var
madem, o takdirde bu olguyu bir eylemle doldurmak lazım; fuzuli veya malayani
de olsa bir şeyler yapmam lazım ki o zamanı geçireyim değil mi? ama öyle değil
işte, hiçbir şey, hiç ama hiçbir şey yapmıyorum. Öyle bir psikolojik buhran ki
bu, zaman benim için kullanılacak, değerlendirilecek bir olgu değil, çoktandır
geçirmek zorunda olduğum bir süreç halini almış durumda. Oturuyorum, hiçbir şey
yapmadan. Saatler geçsin diye bekliyorum. Ve, inanır mısınız, sıkılıyorum!
Sıkıntıdan patlayacak halde oluyorum çoğu zaman! Mecbur ya da gönüllü olduğum onca
şey arasında hiçbir şey yapmak istemeyip bir de sıkılıyorum! Bunu anlatamam,
ifade etmeyi beceremem. Hayati önemdeki sınava çalışmaktan, ilaçlarımı almaya,
okumak istediğim kitapların kapağını açamamaktan, evi süpürmeye, hiçbir şeye
gitmiyor elim, bütün bunlar dururken ben yapacak hiçbir işi olmayan biri gibi sıkıntıdan bezmiş haldeyim.
Tommy Iommi, 1972 senesinde writer’s
block’tan muzdaripti. Bir şekilde atlattı, adam hala müzik yapıyor. Benim
tıkanıklığım neye karşı, bilmiyorum. Tınısı yitik bir şiir gibi, kıymasız lahmacun
gibi, göğüsleri sarkmış Kagney Linn Karter gibi, ekranı donmuş bilgisayar gibi,
mürekkebi tükenmiş kalem gibi, sayfalarının yarısı yırtılıp atılmış roman gibi,
kuyruğu kopuk bir maymun gibi, sesi kısık Zeki Müren gibi, patlak bir top gibi,
varlığım block’lanmış halde. Karamsar davranma niyetinde değilim, fakat bu
savaşı, ‘iç’ savaşımı kaybettiğimi,
mağlup olduğumu itiraf etmekten başka bir şey yok yapabileceğim. Hayatımda hidroelektrik
santrali gibi enerji ürettiğim, yavru kedi misali neşe yaydığım, nutella
kavanozu etkisiyle mutluluk merkezi olduğum bir dönem hiç olmadı, bunu kabul
ediyorum, ama güneş ışıtmıyor, kalp durmuş, ateş küllenmiş artık. Black
Narcissus’un kuru bir adaptasyonu mu bu yaşadığım, doğrusu emin değilim. En
azından orada Deborah Kerr vardı.
Oblomov… Ne korkunç, doğmadan
batan bir güneş olmak. Hoş, 42 yaşıma
basmaya az kaldı, daha ne doğacağım a.q.
- Merhabalar beyefendi, kiralık ev ilanınız için aramıştım.
- Yanlış numara hanımefendi.
- ...99 80 değil mi?
- Evet numara doğru ama yanlış almışsınız sanırım, babamın kiraya vereceği bir ev yok.
- Beyefendi siz bilmiyorsunuzdur belki.
- O da ne demek? Benden gizli iç çeviremez. Nerede bu ev?
- Yeşilköy İstasyon Caddesinde.
- Hanımefendi, bu konuşma biter bitmez babamı arayıp soracağım kendisine. Bilgim olmadan ev almış dediğinize göre. Öyle bir evin varlığından haberim yok, kiraya verdiğinden de. Beni aydınlattınız, ilk fırsatta Bir aile faciası yaşayacağız muhtemelen. Numarayı doğru okuduğunuza eminsiniz değil mi?
- Evet, ııııı, eeeee, evet.
- Teşekkür ederim. İyi günler.
- Size de.
Üç, dört dakika sonra, tekrar ev telefonu. Telaşlı ve heyecanlı bir erkek sesi.
- Efendim?
- Alo beyefendi biz az evvel kiralık ev için aramıştık şimdi bir daha baktık numarayı hanım yanlış okumuş ...88 90 mış numara, özür dileriz.
- Rica ederim, olur öyle. Zaten ben de babama ulaşamamıştım henüz, kötü bir şey yapmaya fırsat olmadı yani.
- Eeee, iyi günler beyefendi.
- Sizlere de iyi günler.
O kadar sıkılıyorum ama neyse ki Allah bana eğlence gönderiyor hala. Adamın paniği unutulmaz!