16 Haziran 2015 Salı

Hacamat Üzerine...




Bugün hacamat edildim. Yoksa hacamat yaptırdım mı demeliyim? Microsoft Office hacamat kelimesinin altına otomatik olarak yeşil çizgi yerleştiriyor, kelime üzerine gelip sağa tıklayınca da ‘argo veya kaba sözcük’ uyarısı veriyor. Hacamat argoda birini hafif yaralama anlamına geliyor, doğru, ama bunun argo olmayan bir başka anlamı daha var ya, alternatif tıp metodu olarak vücudun belli yerlerindeki (halk arasında kirli denilen) pıhtılaşmış ve akışkanlığını yitirmiş kanın küçük kesiklerle vücudun dışına çıkartılması işlemi bu. Geçmişte bu işleme dair şöyle bir geyik görmüş, paylaşmıştım blogta. Erzurum’a ilk geldiğim dönemdi, arkadaşımın yaptıracağını duyduğumda ben de sırf meraktan yüzeysel bilgi sahibi olduğum bu işleme niyetlenmiştim, ancak yüzümdeki çıbandan dolayı antibiyotik kullandığımdan mümkün olmamıştı. Kendisine yapılan hacamatı izledim yanında tüm detaylarıyla, ortamı gördüm, yapan kişiyle konuşma fırsatım oldu. Neyse, aylar geçti, arkadaşa düzenli olarak bilgilendirme maili geliyor - bu hacamat meselesi de her ayın ancak belli günleri yapılabiliyormuş; çünkü olayın bir de dinen tavsiye edilmesi söz konusu ve bu bağlamda dini bir takım şartlar da yerine oturmalı. Aslında hacamat dini bir ritüel değil, çok eskilere, Uzakdoğu’ya giden bir kökeni var, ama işte, Peygamber zamanında Arapların da bildiği bir şeymiş ve Peygamber de yapılmasını öğütlemiş. Dikkatinizi çekmiş midir bilmiyorum, Dangerous Liasons’ta, Michelle Pfeiffer’in canlandırdığı Madame de Tourvel, womanizer’ların şahı Valmont (John Malkovich) tarafından zirüzeber edilince bu utanca dayanamayıp ölümüne hastalanmıştı, kendisine kucak açan manastır rahibeleri de kadıncağıza tedavi için hacamat yapıyorlardı. Detaylarını anlatmayacağım, kan tutar sizi. Değişik bir şey. Bir takım koşullar söz konusu: Öncesinde son iki gün ilaç kullanmamak, seks yapmamış olmak, son altı saat açlık gerekiyor; hacamat sonrasında da üç gün hayvansal gıda tüketmek ve tuz yasak. İnsanın canı yanmıyor, neşter vücudu çizdikçe daha çok bir gıdıklanma hissi duyuluyor o kadar. Başımdan, kalbimden (bu ikisi Peygamber’in sünneti olduğu için) sabit prosedür olarak, ardından uygulayıcıya söylediğim rahatsızlıklar doğrultusunda akciğer, karaciğer ve mideden yapıldı işlem. Bu arada, hepsi sırt bölgesinden; yani saydığım organların sırttaki izdüşümü olan yerden alındı kan. Arkadaşım yanımdaydı, fotoğraf çekti, videoya aldı tüm işlemi. Hepsinin sonunda da her bir bölgeden çıkan kanı inceledim, doğrusu kesinlikle akışkan olmayan, jöle kıvamındaydı kanlar. En çok karaciğerimden çıkan jölemsi kan dikkatimi çekti, karaciğerimde yağlanma olduğunu biliyorum, diğerlerine kıyasla çok daha çirkini ve ürpertici görüneni oradan elde edildi. Gene de, hepsini toplasan yarım bardak etmez. Daha önce duyduğum gibi, müthiş bir gevşeme, rahatlama ve uyku hali içindeyim şimdi. Uygulayıcı bunu işlem sonrası vücuttaki tansiyonun düştüğü şeklinde yorumladı konuşmamız sırasında.

Bakalım nasıl hissedeceğim önümüzdeki günlerde…

Uykum var.

12 Haziran 2015 Cuma

Eternal Sunshine Of The Spotless Mind ve Yarattığı Çağrışımlar Üzerine... (Geçmiş Zaman Hakkında Çirkin Dedikodularla Dolu Bir Yazı)





Nihayet, bunca sene sonra, sanırım dördüncü denememdi, dün gece Eternal Sunshine Of the Spotless Mind filmini sonuna kadar izlemeyi başardım. Daha önceki teşebbüslerimde film dili hiç hoşuma gitmediğinden bu meşhur filme 5-10 dakikadan fazla katlanamamıştım. Lafı dolandırmaya gerek yok, the end’e geldiğimde gâvurların overrated dediği türden, Kate Winslet’in (bu arada, eğer birine “En Zarif Yaşlanan Doğal Kadın” ödülü verilecekse, bu Kate’in olmalı.) oyunculuğu dışında hiçbir övgüyü hak etmeyen saçma sapan bir film olduğuna kanaat getirdim, keşke bu sefer de tahammül edemeyip birkaç sene sonra şansımı tekrar denemek üzere erteleseymişim. Neyse, oldu bir kere. En çok şişirilen yönü senaryosunun özgünlüğü; doğrusu eli kalem tutan sıradan bir LSD müptelasının yazabileceği türden bir karmaşadan ibaret bence. Üç okuyucumun da bu filmi izlediği öngörüsü ile hakkında düşündüklerimi ve filmin bana düşündürdüklerini spoiler endişesi olmadan zırvalama niyetindeyim, yok henüz izlemeyen varsa bundan sonrasını okumayı bırakabilir.

Film, can yakıcı bir kopuşla biten bir aşk hikâyesi sonunda, taraflardan her ikisinin de hafızalarında birbirlerine dair anıları sildirmeye kalkışmaları ve bu sayede dayanılmaz hale gelen aşk acısından kurtulma çabalarını anlatıyor. Bu bağlamda sci-fi esintileri de taşıyan filmin seyirciye sunduğu yargı şu: Âşık olduğunuz kişiyle anılarınız ruhunuzda öyle derin yerlere nüfuz eder, hayatınızı öylesine kuşatır ki, bunları beyninizden silmeye/sildirmeye kalksanız bile sevginizin büyüklüğü ölçüsünde başaramayabilirsiniz. Aşkın kudreti bilimin güç yetirebileceği bir şey değildir. Tipik omnia vincit amor söylemini, atipik bir üslupla işleyen film, aralarındaki aşkı önce coşkuyla yaşayan, sonra bu durumu kanıksayan, nihayetinde de bıkkınlık raddesine geldiğinde birbirlerini unutma gayesindeki iki kişinin başarısız ayrılma deneyimini hikâye ediyor izleyene.

Neden unutmak için çaba gösteririz aşk acısını? Bu saçma sorunun cevabı, sorunun içinde gizli. Çünkü acıtır, yakar insanın içini. Aslına bakılırsa bir ilişkinin ıstırap dolu sonlanışından sonra yaşanan onca şeyi unutmaya çalışmakla, hatıralara gömülüp hayal dünyasında beraberliği tekrar tekrar canlandırmak, aşkın tasavvurunu yaratıp imgelere gömülmek arasında gidip gelir kişi. Unutmak ister, çünkü onca güzelliğin ardından ağzında berbat bir tat kalmıştır. Hatırlamak ister, duyumsadığı lezzet eşsiz güzelliktedir. Unutmak için hediyeler, objeler itinayla yok edilir, birlikte gidilen mekânların yakınından bile geçilmemesi için özen gösterilir, ortak bellek çöle sürülür ki kırılsın susuzluktan. Ne var ki somut olgulardan kurtulmak kolay olsa da uyarıcılar bazen bir şarkı, bazen bir şair, bazen bir parfüm kokusu şeklini alır, bu ve benzeri klişelerin yanında kimi zaman da arızalanan bir kombi ya da lokantada önünüze gelen nefis bir brokoli çorbası gibi, son derece kişisel hallere bürünebilir. Ne var ki algılanacak hiçbir şey olmasa dahi düşünmekten alıkoyamazsınız kendinizi. Bu yüzden de acı çekmek doğaldır. Filmde artık yürümeyen ilişkilerine nokta koyan Kate, gider doktora, beynine müdahale ettirir ki Jim’i unutabilsin diye. Bunu bilmeyen adam önce kendisine sonraki ilk karşılaşmalarında Japon gibi bakan Kate’e neler olup bittiğini anlayamaz, sonra bir vesileyle olayın iç yüzünü öğrenir, o da gider aynı işlemi yaptırmaya. Burada Jim’in çok soylu bir davranışta bulunduğunu vurgulamak gerek; Türk erkeği genelde âşık olduğu kadının kendisine sapkınca bağlı/zincirli olması gerektiğine F=m.a’dan fazla iman ettiği için, böyle bir durumda gider ‘artık kendisini hafızasından sildirmiş ve kesin olarak unutmuş’ da olsa kadını 37 bıçak darbesiyle kalbura çevirirdi, hâlbuki filmde adam, bundan böyle kendisini hiçbir şekilde tanımayan, belleğini formatlamış kadınla mevcut şartlarda artık bir araya gelemeyeceğini bildiğinden, aynı zamanda onulmaz aşktan ötürü çektiği ıstıraptan kurtulmak üzere şifa bulmak için aynı hafıza sildirme işlemine girmekte. Film boyunca özne Jim, Kate nesne. Biz sadece Jim’in çektiği acıları görüyoruz, perişanlığını, sevgisinin gücünü, aklını yitirecek kadar duyduğu ıstırabını.

Filmi değil, aslında bana çağrıştırdıklarını zırvalamayı tercih ederim elbette. Değindiğim gibi, izleyici Jim’in yaşadıklarını görüyor. Filmde Jim’e dair resmedilen hali yaşamayan var mıdır ki? Sizi bilemem, ben yaşadım. Çok şiddetliydi içinde bulunduğum sarsıntı, nefes alamıyor gibiydim, çıldırmıştım. (Zehir ve Doz serisine konu olan Ex’ten bahsetmiyorum.) Şaşkınlık, öfke, ihtiras, hüzün karmakarışık haldeydi içimde. Ne yapacağımı kesinlikle bilemiyordum, çünkü her şeyi yapabilecek durumdaydım. Daha evvel sorunlu, karmaşık ilişkilerim olmuştu, hatta Ex’i bir kenara koyarsak düzgün/normal bir ilişkim de olmamıştı diye itiraf edebilirim; evli bekâr dul ayrımı yapmadan, kimisiyle yıllarca sürmüş, bir yandan da poligaminin kitabını yazacak ölçüde karmaşık ve şu an aklıma geldiğinde kendime yuh dediğim bir dönem o. İşte, bu dönemin bir kesitinde, Ö. ile tanışmıştım. Çok güzeldi, fettan denilebilecek cazibeye sahip bir kadındı. Yurtdışında yetişmiş olduğundan olsa gerek, alışık olmadığım ölçüde bağımsız düşünüyor, özgür yaşıyordu. Bir kuşun kanatlarını çırpışındaki çekincesizlik ve rahatlık, tüm davranışlarında gözlemlenebilirdi. Özgüveni hayranlık uyandırıyordu, kendine has, tam anlamıyla özel biriydi. (Lafı buraya getirmeye çalışmıyorum ama bu özellikleriyle filmde Kate’in canlandırdığı karaktere benzerliği dikkat çekici, şimdi fark ettim!) Tanışıklığımızın ardından bir süre aramızdaki arkadaşlık devam etti, ama bu zaman zarfında içimden hep “bu O!” diye geçiriyordum, sevgili haline geleceğimizi bilerek. Öyle de oldu kısa zaman sonra. Allahım, ne kadar mutluydum! Ö. hayatın karşıma çıkardığı en güzel hediyesiydi diye düşünüyordum. Bunların hiç biri tek taraflı değil, benzeri söylemleri, bu anlamlara gelebilecek jest ve mimikleri Ö.’de de görmekteydim. Aşktan aklını kaçırmış halde, gözüm hiçbir şey görmüyordu O’ndan başka. Ö.’ye duyduğum arzu, Ö.’yü mutlu etme çabası, Ö’nün sevgilisi olduğunu bilmenin bana hissettirdiği şımarıkça hislerin yoğunluğu beni ben olmaktan çıkarmıştı, başka birine dönüşmüştüm sanki.

Çok sürmedi.

Fazla değil, yurtdışına gidip döndüğü üç-dört günlük bir ayrılığın hemen ardından hiçbir gerekçe göstermeden, açıklama yapmaya gerek görmeden ayrılmak istediğini kesin bir dille ifade etti. İdrak edemedim çünkü bir neden yoktu. Bağımsız karakterine (ve tabi muhteşem güzelliğine) âşık olduğum kadın, birden bire benden bağımsızlığını ilan eden bir yabancı gibi davranmaya başladı. Kestirip attı. Yaşadıklarımız, hissettiklerimiz sanki sahteymiş gibi. Aklı kaybetmenin değişik türlerini kısa zamanda yaşamaktı başıma gelen; önce aşktan aklımı yitirmiştim, sonra şaşkınlıktan ve olan biteni anlamlandıramamaktan. Bunu öfke ve hüzünden delirecek hale gelmek takip etti. Telefonlar, mesajlar, mailler, okuduğunu düşündüğüm bloğuma yazdığım korkunç yazılar… İstanbul’un bir ucundaydı evi, yazdığım mektupları evine kadar gidip zili çalmadan kapı altından atmalar filan. Çok zordu, can yakıcıydı. Aylar sürdü kendimi toparlayabilmem. Yeri geldi intihar etmeyi düşündüm, hatta Ö.yü öldürmeyi bile. Cinnet, açıklanabilecek bir olgu değildir. O dönemde yazdıklarımın deliliğin farklı formları olarak ele almak pek ala mümkün. (*, **, ***, **** ve daha başkaları.)

Çok sonraları, sanırım 5-6 ay sonra şunu anladım: Ö.’ye karşı hissettiğim, aşk acısı değildi. Saplantılı bir tutkuyla bağlanmıştım O’na. Hastalıklı bir tapınma hali. Gerçek bir öyküden esinlenilmiş olsa da, berbat ötesi bir film parladı şimdi hafızamın derinliklerinde, ismi Le Carne (The Flesh) idi. Dediğim gibi, yaşanmış bir olaydan ilham alınmış bu film, Afrodit’ten bile seksî bir kadınla {Francesca Dellera oynuyordu bu karakteri… Ah Francesca, hayatımda gördüğüm, görebileceğim bu en seksi kadın ve sözünü ettiğim bu film hakkında imdb’den kısa bir okuyucu yorumunu ekleyeyim: “La Carne is not one of his [Marco Ferreri] best movies, however it should be seen if for no other reason than Francesca Dellera, she's absolutely amazing, let me be clear, she CAN'T act but she's a sort of living "visual effect" talking about sensuality and sex appeal, she'd be able to arouse a sort of "cannibal attraction" both in men and women and it's just a cannibal love what Paolo (Sergio Castellitto) will feel about her.” Ve, doğrusunu isterseniz, Ö. böylesine bir aptallaştıran seksapele sahipti. Neyse.} yaşadığı aşkın bitecek olmasını kabullenemeyen sevgilisi adamın, “aşırı sevgisinden” ötürü kadını yemesini hikâye ediyordu. Meselenin ürkütücülüğünü ancak bu şekilde bir örneklemeyle sunabilirim, ben de kelimenin literal anlamıyla “manyak” gibi tutkuluydum Ö.’ye karşı. Aşk değildi bu; o başka türlü bir delilik, bunu daha, daha daha sonra, Ex ile beraberliğimde kavrayabildim. Ex; eşimdi benim, canımın parçasıydı, yol arkadaşımdı, kıyamet günü birlikte haşrolmayı dilediğim kişiydi. Sakın yanlış anlaşılmasın, Burada Ö. ile Ex mukayesesini yapar gibi bir durum ortaya çıksın istemiyorum-  öyle bir şey de yapmıyorum zaten; kelimelere dökmeye gayret ettiğim, Virgilius’un iki farklı hali. Birinde marazî bir tutumla ya öföri, ya da agoni kisvesine bürünmüş ve uçlarda gezinen delilik söz konusu iken, diğerinde sükûnet dolu bir teslimiyet ve şefkat-saygı yumağı ile güven hissi mevzubahis. İlki ateşin içinde cayır cayır yanmaktan farksız, ikincisi şöminenin karşısında oturmak gibi. Ben en iyisi filme döneyim.

Eternal Sunshine Of the Spotless Mind’ın esas karakteri olan Jim, yukarıdaki kendimden verdiğim örnekler ışığında duyduğu aşktan değil, üstesinden gelemediği tutkudan dolayı beyninde Kate’e dair ne varsa sildirmeye karar vermişti, çünkü tutkuyla mücadele etmek- daha doğrusu edememek dayanılmaz acı verir insana. Burada bir kez daha tutku ve aşk kavramları arasındaki ayrım ortaya çıkıyor. Sözlüğe falan bakıp oralardan aldığım destekle düşüncemi pekiştirmeye çalışmayacağım; zaten çoğu zaman birbirine karıştırılan kavramlar bunlar. Başvurduğumuz referanslar, sözlük dâhil, her zaman doğru olmayabilir. Metrolojinin mottosunu hatırlayın, ‘bir nesnenin uzunluğunu doğrulamak için cetvel kullanırız, peki cetvelin doğru olduğunu nasıl doğrularız sorusu’ gibi. Benim gibi bir adamın referansı kendi yaşadıkları, gözlemleri, düşünceleri olur. Bu konudaki referansım da çok çok eskilerden başka biri: Tanıştığımızda sözlüydü, beraberliğimiz müddetince nişanlandı (nişan kıyafetini beraber almıştık), bir süre sonra evlendi. Seneler şeklinde ifade edebileceğim bu uzun müddet boyunca biz de beraberliğimize devam ettik. Pişmanlıklar, iğrentiler, kavgalar, karşılıklı yeminler, utanç ve daha pek çok olumsuz duygu tekrar bir araya gelmemize mani olamamıştı. Âşık değildik, şöminenin içinde tutkuyla yanıyorduk. Cayır cayır. Bu örnekle yazının dedikodu kısmını sonlandırmak isterken şöyle bitireyim; aşk bir bütün olmak iken, tutku parçaya secde etmekten farksız. Aşk çiçeklerin arasına uzanmak iken, tutku onları koparıp evdeki vazoya koymayı istemek gibi. O yüzden aşkta ilahi bir yan var, tutku ise alt seviyeye, beşere ait bir nitelik. Hesiod’u anımsayacak olursak, yarım, bazen bütünden fazlaymış gibi geliyor insana, bu bir yanılgıdan ibaret, insanın algılarında yaşadığı ve gerçek sandığı bir illüzyon sadece.

Toparlayayım: Ö. hayatıma hiç girmemiş olsaydı, ben Ex’in değerini takdir edebilir miydim? Hayır, asla. Ö. ve sonrasında yaşadıklarım, filmde Jim’in tahammül edemediği ıstırabı anımsattı bana. O acı, o korkunç tecrübe beni adam etti sanırım. (Etse etse bu kadar eder, malzeme belli.) Kendini beğenmiş, dünyayı takmayan bir womanizer’ın dönüşümü, egosunun paramparça edilmesiyle mümkün olabildi ancak. Jim asla bir womanizer değildi, hayır, tam aksine. Fakat ayrılığa tepkisi ve yaşadıkları dünyasının sonu gelmiş gibiydi.

Aşk bitmez ki.









Not 1: Ex ile mutlu mesut beraber olduğum günlerdi, altı ayda bir görüşüp saatlerce muhabbet etmeyi alışkanlık haline getirdiğimiz çok cici bir kız arkadaşımla (kick boks yapıyor ama cici işte) Beşiktaş’taki Beerport’ta oturmuş, hem içiyor, hem hararetle konuşuyorduk. Ansızın Ö., tombik bir kadınla belirdi, hemen yan taraftaki masaya oturdu. İçimde bir şey kımıldadı, o kadar. Görmezden gelmeyi tercih ettim ama birkaç dakika sonra kaba etine bir şey batmışçasına heyecanlı bir şekilde zıpladı sandalyeden ve yanıma geldi, sarıldı, konuştuk birkaç kelam. Durgun davrandım ama öyle olmak istediğim için değil, öyle olduğum için. Ayrılırken masasına doğru el salladım, hepsi bu.

Not 2: Kendisinden bahsederken herhangi bir rumuz kullanmadığım diğer hanım, şimdi bir çocuk annesi. Aslına bakarsanız çok tatlı biriydi. Allah yolunu açık etsin, mutluluğunu daim kılsın.

Not 3: Eternal Sunshine Of the Spotless Mind, IMDB Top 250’de, üstelik epey de yüksek bir puanla. Kanaatimi yineliyorum, Kate’in oyunculuğu dışında hiçbir olağanüstü yanı yok. Fakat filmde, her izleyen kişiyi geçmişine götüren bir yan var, popülaritesi buradan kaynaklanıyor. Bağımsız bakamıyor insan, içselleştiriyor, tıpkı benim yaptığım gibi.

Not 4: Bir Murphy Kanunu der ki, ‘Deneyim, yediğin kazıkların bileşkesidir.’

Not 5: Yazıya başlarken ne bu kadar uzun olacağını, ne de özel hayatımı böylesine ifşa edeceğimi öngörebilmiştim.

Not 6: Bu yazıyı Zehir ve Doz serisi ile birlikte ele almanızda fayda var. Hoş, metin içerisinde yaptığım onca blog yazısı referansı ile birlikte düşünülürse, zaten tüm blog benim ne berbat bir adam olduğumu anlatan şeytanî bir fısıltıdan ibaret.

Not 7: Ex. Ex. Ex.

7 Haziran 2015 Pazar

Yalnızlığın Formları Üzerine...




Dün neredeyse bütün gün kendimle seçime dair bir şey yazıp yazmama mücadelesi içindeydim. Yazmamam lazım, ne var ki yazma arzusu yaktı içimi. Yanlış anlaşılmasın, seçim ya da demokrasi üzerine değil, zaten çok önce bu konularda gevelemiştim düşündüklerimi. (*, **) Emin değilim, ya Roland Barthes ya da Claude Levi Strauss’tu, hayatının son dönemlerindeyken bir röportajda kendisine yöneltilen sorulara cevap vermeyip ‘daha evvel mükemmel bir şekilde izah ettiklerimi şimdi bana tekrar soruyorsunuz, şu an ancak kırık dökük ifade edebilirim bunları, cevap vermeyeceğim, yazdıklarımı okuyun’ diye karşılık vermişti, ben de kendi minik kalibremde aynı şeyi düşündüğüm için sürekli geçmiş yazılara referans veriyorum zaten. (Sonra kimi kendini bilmez kişiler çıkıp ukala hocalar gibi kendine refer ediyorsun diyor.) 

Yazmamam lazım çünkü politik, sosyolojik zemin çok kaygan. Geri zekâlıların en önde gideni Ralph Waldo Emerson bir makalesinde “Şu an ne düşündüğünü ağır sözlerle ifade et, yarın da ne düşündüğünü ağır sözlerle ifade et, bugün söylediğin her şeyle çelişse bile. ‘Ah, o zaman kesin yanlış anlaşılacaksın.’ Yanlış anlaşılmak o kadar kötü bir şey mi ki? Pisagor yanlış anlaşılmıştı, Socrates de, İsa da, Luther de Kopernik de Galileo ve Newton da, ete bürünmüş her saf ve bilge ruh da yanlış anlaşılmıştı. Büyük olmak yanlış anlaşılmaktır.” şeklinde sıçar ortalığa. 2015 Türkiyesinde yaşamış olsa çoktan şerefsiz fuatavni köstebeğinin listesinde tutuklanacak kişiler arasında okurdu ismini. Hele ben, 1984 terminolojisiyle konuşacak olursam İç Parti ile Dış Parti arasındaki bir çizgide yer alan biriyim, bu itibarla zaten bu bloğun varlığı dahi külliyen sakatlık yaratıyor. Neyse, kendim çalıp kendim oynuyorum zaten. 

İşte dün baktım ki yazmak, paylaşmak isteğiyle yanıp tutuşuyorum, her ne kadar yazacaklarım da öyle pek önemli, dikkate değer şeyler olmasa da Emerson’un sözünü ettiği yanlış anlamayı mümkün kılacak türden. Ben de içimi boşaltmak için diğer müdür arkadaşlarla oturduğumuz bir sırada gevezelik ederken birden yazacaklarımı kuru ve özetlenmiş halde ifadeye teşebbüs ettim. Sivri dilime alışıklar zaten. Anahtar kelimeler Fenerbahçe, HDP ve Otomatik Portakal’daki Alex karakteri. Yorumlarımı ilgi ve merakla dinledikten sonra içlerinden biri, diğerlerinden nispeten daha zeki olan, şiddetle itiraz etti, ama anahtar kelimeler arasında kurduğum bağlaşımlara ya da ilintilediklerime yüklediğim anlamlara değil; bir futbol fanatikliği ölçüsünde Fenerbahçe aleyhine bir şeyler duymaya gösterdiği tepkisiydi o. İşte burada tekrar idiot Emerson’a geliyoruz. Söylemek istediğimin tümüyle dışında, çok saçma yerlere sürüklendi konuşma birden. Sonrasında ne kadar anlamsız bir durumda olduğumu düşündüm, yazmak istemediğim şeyleri konuşarak dile getiriyorum, üstelik bunların muhakemesini yapamayacak kişilere karşı. Yanlış anlaşılmasın, sözlerimin, yorumlarımın hatasız, kusursuz olduğu iddiasında değilim, ama gereksiz detaylara takılıp, bütünü idrak edemeyip söyleneni anlama çabası yerine özünde futbol taraftarlığı - Fenerbahçe fanatizmi olan komik bir eleştiride bulunan insanlarla bunları paylaşmak doğrusu çok zavallı, aptalca bir tutumdu benim adıma. Ağızlarının payını hemen sonra başka bir konuda verdim elbette, ama ne kadar yalnız olduğumu bir kez daha teyid ettim böylece.

Buradaki en iyi arkadaşım, aslına bakarsanız tek dostum, böbreğim bir gece yarısı patlayacak olsa ilk arayacağım kişi bir saat kadar evvel bana izlemek için film tavsiyesi sordu. Düne dair anlattığım olaydan ötürü A Clockwork Orange aklımda olduğundan youtube’u açtım, aşağıdaki kısa videoyu izlettim. Tepkisini bekledim. Bu sahneyi bilirsiniz, izleyende şaşkınlık, iğrenti, dehşet gibi karmaşık duygular yaratır.








Buradaki en iyi arkadaşım dedim, Erzurum’da geçirdiğim süre boyunca desteği ile üzerimdeki hakkını inkâr edemeyeceğim kadar çok olan kişi. İlk defa izlediği bu sahneyi ‘Bu karıyı götürecekler galiba’, ‘Haaaa, göğüsleri tam benim sevdiğim gibiymiş’, ‘Olmadı bak, kıllı istemem ben’ yorumlarıyla süsledi.
Ne kadar yalnızım değil mi? 
İyi ki bu blog var, belki bir gün sonumu getirecek dahi olsa.


29 Mayıs 2015 Cuma

Sloth Üzerine...




Hemen hemen bütün rock müzik severlerin ayrı bir yere koyduğu, büyük saygı gösterdiği, sofradaki baş köşeyi kendilerine ayırdığı Heavy Metalin gerçek babası Black Sabbath’ın müziklerini yazan/yaratan Tommy Iommi, grubun piyasa sürdüğü birbirinden nefis ilk dört albümün ardından ciddi bir tıkanıklık içine girer, İngilizce ‘writer’s block’ denilen türden. Üretemez, yazdıklarını, bestelediklerini beğenmez, yapmak istemez, güvenini yitirir iyice. Ardından ilham arayışı içinde grubun yolu bir şatoya düşer, şatonun gotik ve izole atmosferinin etkisiyle Sabbath Bloody Sabbath şarkısını besteler Iommi, çok sonraları bu şarkının ana melodisi için ‘Black Sabbath’ın hayatını kurtaran melodi’  ifadesini kullanır.

Konumuz Black Sabbath değil.

Geçen hafta izlediğim Black Narcissus isimli 1947 yapımı filmde, Kalküta’da yerleşik kalabalık bir üye grubuna sahip rahibe tarikatının yaşlı lideri, kendisine gelen talep üzerine Himalaya Dağlarının eteklerinde, en yakın yerleşimin uzaklardaki dağ köylerinde yer aldığı bir manastır kurulmasına karar verir; yerel halk, coğrafya, iklim gibi pek çok bilinmeyeni olan bu uzak ve zahmetli görevi yerine getirmeleri için beş rahibe belirler. Beş rahibe (başlarında güzeller güzeli Deborah Kerr) türlü zorlukların ardından manastır kurmaları için kendilerine verilen yüksek bir uçurumun kenarına inşa edilmiş (yerli halk tarafından mazisi ahlaksız işlerle hatırlanan) döküntü konağı faaliyete geçirmeyi başarırlar, fakat hiçbir şey planladıkları gibi gitmez. Alışık olmadıkları bir iklim, yabancı oldukları bir memlekette dillerini, adetlerini bilmedikleri ve uzaylı gibi gördükleri yerel halk, kendilerini hipnotize eden coğrafi yapı, bütün bunlara ek olarak tecrit edilmişlik hali ile iç dünyalarında daha evvel yok saydıkları derin yalnızlığın artan çığlıkları, aralarındaki ilişkilerde yaşanan tansiyon, hepsi bir yana bölgedeki tek İngiliz olan ama kendilerine hiç önem atfetmeyip sürekli aşağılayan Dean ismindeki bir adama dair hissetmekten geri duramadıkları cinsel çekim, rahibelerin dengesini bozar. Kendileriyle kavga ederler, bir birlerine düşerler. Ruh dünyalarında yaşadıkları mücadeleler her bir rahibeyi perişan eder, kimi disiplin, kimi itaat, kimi şehvet, kimi dirayet ile sınanır. Ortak yanları, bu “iç” savaşların hep rahibeliği seçmelerinden önce yaşadıkları geçmiş hayatlarıyla beslenmesidir.

Konumuz Black Narcissus değil.

Yıllar önce, en kötü kişilik özelliğime dair uzuuun bir şeyler zırvalamıştım burada. Süslü cümlelelerle, etkileyici alıntılarla, hepsinden öte buram buram riyakârlıkla içi doldurulmuş bir yazıydı. Güya kibirdi benim en büyük günahım. Kibiri süslemek, hoş göstermek, bir yandan çok fena bir şeymiş gibi geveleyip bir yandan da kendime dair bu haksız duygudan ötürü nasıl haklılık payı çıkartabileceğime dair yoğun çaba gösterdiğim kocaman bir laf salatasıydı orada yazdıklarım. Halbuki o vakitler de farkında olduğum bir başka şey, Erzurum'da yaşamaya başlamamın ardından gün geçtikçe daha öne çıkmaya başladı; Erzurum'daki yalıtılmış hayatımın körüklediği... Tıpkı kibir gibi, yedi ölümcül günah arasında geçmesine rağmen kendimde göz ardı edilemez şekilde belirgin hale gelmesi Black Narcissus filmindeki gibi, farklı bir coğrafya, farklı bir iklim, farklı bir toplum, farklı bir çevre ile yüz yüze geldikten sonra iyice barizleşen bir nitelik bu: Tembellik. Yanlış anlaşılmasın, her zaman tembel, üşengeç, uyuşuk bir tiptim; buna blog da şahittir, ne var ki bu durumu hep depresif hallerle ilintilerdim o günlerde. İnsan minör ya da majör depresyona adım attığımda zaten bir şey yapmak istemez değil mi? Aynen ben de meseleyi bu açıdan ele alıyordum, zaten hiçbir şey yapmak istemeyen birine dönüştüğümde tembelliğimi değil bunalımlı hallerimi bundan sorunlu tutmaktı yaptığım. 

Oblomov olma düşüncesi öylesine korkunç ki, sırf bunun korkusu bile kişinin kendine karşı ikiyüzlülük yapmasına yetiyor. İnsanın kendisine bile itiraf edemeyeceği şeyler var. 

Black Narcissus filminde yer alan Rahibe Ruth karakteri, Himalayaların eteklerinde kurdukları manastırda yaşamaya başladıktan kısa bir süre sonra içinde bulunduğu cemaatin (Order) buyruk ve düzenlemelerini yüzeyse olarak dahi içselleştirmediğini gösterir izleyiciye; filmdeki tek erkek karakter olan Dean isimli adama duyduğu arzu ve şehvet yüzünden kontrolünü yitirir, neredeyse film boyunca kızgın bir dişi kedi gibi huysuz, kavgacı tavırlar sergiler. Halbuki filmin en başında, henüz Kalküta’daki manastırdayken başrahibe kendisi için yönetilmesi biraz zor biri şeklinde bir ifade kullanmıştır o kadar. Gel görelim yaşamının yeni koşulları katı bir izolasyona uğrayınca, içindeki baskılanmış öfke ve ihtiras gün yüzüne çıkar.

Erzurum’a geldikten hemen sonra değil, ama kısa bir süre geçmesinin akabinde görmezden geldiğim, çoğu zaman yok saydığım miskinliğe temayülüm açığa çıktı. Tam ve kamil bir Sloth… Her konuda bir parmağı var bu tembelliğin; evin temizliğinden spora, eşya almaktan kitap okumaya. İçime doğan her düşünce, gayret fikri, kısa bir süre içinde küllenen ateş gibi sönmeye başladı. Evde öbek öbek her köşede görülen toz topakçıkları sürekli gözüme çarpıyor, umurumda değil. İstanbul’dan döneli üç hafta oldu, bir kere dahi kullanmadım koşu bandını, öncesinde de lanetayn yürüyordum zaten. Yemek yapmadığımı bilmeyen yok ama bulaşık çıkıyor bir şekilde, kağıt tabak kullanımıyla niceliği azaltsam da bardak, çatal bıçak yıkanmalı, gel görelim haftalarca lavabonun içinde bekliyor hepsi yıkanmayı. Sırf tembellikten ocak almadım evime, neredeyse bir sene olacak, çayı dahi ketılda hazırlıyorum. Kedi almaya ne kadar niyetlendiğime daha evvel değinmiştim, üstelik bunu sadece keyfi olarak değil, apaçık bir ihtiyaç olarak görüyorum; buna mukabil elim gitmiyor. Hayvan Barınağının facebook sayfasını günü gününe takip etsem de, güzelim mırnavlara içim gidiyor olsa da sonuçta sahiplenme noktasında müthiş bir üşengeçlik hissediyor, kedinin hayatıma getireceği düzeni sırf miskinliğime son verecek olması nedeniyle korkunç buluyorum. Düşünsenize, çöp torbalarının ağzını kapatmalı, yıkandıktan sonra astığım askıdaki çamaşırları hiç toplamadan tekrar zamanı geldiğinde oradan alıp giymek yerine  kuruduktan hemen sonra katlayıp kaldırmalıyım, tüylerden ötürü birkaç haftada bir değil, gün aşırı evi süpürmeliyim. Tabii kedinin bakımı, taranması vs. de cabası. İstanbul’dan getirdiğim beş koli kitap ve bir başka kolide masaüstü üstü bilgisayarım var, hala hiç biri açılmamış. Evde döküntü, kardeşimin çöpe atmak üzereyken elinden kaptığım hurda bir laptopu kullanıyorum hala, çıkan sesleri ve yaydığı ısıyı anlatamam.  Evime taşındığımda kocaman odaların geniş duvarlarını Goya’nın Black Paintings’leri ile kaplamayı, posterleri salonun ve koridorun duvarlarına asmayı nasıl da istemiştim; yüksek çözünürlükteki resimleri internetten bulmuş, hatta hasbelkader bir reklamcıyla tanışınca bu konuyu kendisine açmış, ondan da olumlu cevap almıştım, hiçbir masrafım olmadan istediğim ölçülerde print edip bana verecekti posterleri. Tabi ki yapmadım, resimler duruyor harddiskte. İki hafta sonra rütbe terfi sınavım var, millete bakıyorum da harıl harıl çalışıyor, bense henüz tek bir cümle açıp okumadım mevzuatı. PODEMOS da kurtaramaz beni o sınavda. Göz kapaklarımda enfeksiyon oluşmuş, yerimden kalkıp ilaçlarımı kullanmaya üşendiğime kim inanır? Aksatıp duruyorum ilaç saatlerini. Hafta başında yirmi yaş dişim çekildi, sanki başıma bela arıyor gibi antibiyotiklerimi de geciktirip duruyorum. Unuttuğumdan değil, kıçımı koltuktan kaldırıp da ilaç içmeye erindiğimden. Erzurum’a geleli neredeyse bir sene olacak, henüz nüfus müdürlüğüne gidip kaydımı dahi yaptırmadım. Çok güzel, çekici kitaplar buldum İstanbul’a son gidişimde, lakin üç hafta oldu geleli, 100 sayfa bile okuyamadım hala. Canım istiyor, ama elim gitmiyor. Daha sayacak çok şey var, ama bu kadar yeter. 

Dedim ya, eskiden tembelliğimi depresif hallere yorardım. Belki de şimdi büyük bir depresyondayım, kim bilir… ama hayır, miskinlik, tembellik başka bir şey. 

Onca şey yazdım, kendimi size şikayet ettim, Hüseyin Üzmez sübyancısı gibi nefsime ve şeytanıma olan kırgınlığımdan bahsederek Tembellik günahımı anlattım. Gerçekten günah, çünkü bu kadarına tanım gereği Rahman olan Allah bile razı gelmez. Boşuna Seven Deadly Sins arasında yer almıyor, tamahla, öfkeyle, kibirle, şehvete düşkünlükle bir değerlendirilmiyor.

Peki, yapmam gereken ya da yapmak istediğim hiçbir şeyi yapmıyorum madem, ne yapıyorum onların yerine? Yani, zaman diye bir olgu var madem, o takdirde bu olguyu bir eylemle doldurmak lazım; fuzuli veya malayani de olsa bir şeyler yapmam lazım ki o zamanı geçireyim değil mi? ama öyle değil işte, hiçbir şey, hiç ama hiçbir şey yapmıyorum. Öyle bir psikolojik buhran ki bu, zaman benim için kullanılacak, değerlendirilecek bir olgu değil, çoktandır geçirmek zorunda olduğum bir süreç halini almış durumda. Oturuyorum, hiçbir şey yapmadan. Saatler geçsin diye bekliyorum. Ve, inanır mısınız, sıkılıyorum! Sıkıntıdan patlayacak halde oluyorum çoğu zaman! Mecbur ya da gönüllü olduğum onca şey arasında hiçbir şey yapmak istemeyip bir de sıkılıyorum! Bunu anlatamam, ifade etmeyi beceremem. Hayati önemdeki sınava çalışmaktan, ilaçlarımı almaya, okumak istediğim kitapların kapağını açamamaktan, evi süpürmeye, hiçbir şeye gitmiyor elim, bütün bunlar dururken ben yapacak hiçbir işi olmayan biri gibi sıkıntıdan bezmiş haldeyim.  

Tommy Iommi, 1972 senesinde writer’s block’tan muzdaripti. Bir şekilde atlattı, adam hala müzik yapıyor. Benim tıkanıklığım neye karşı, bilmiyorum. Tınısı yitik bir şiir gibi, kıymasız lahmacun gibi, göğüsleri sarkmış Kagney Linn Karter gibi, ekranı donmuş bilgisayar gibi, mürekkebi tükenmiş kalem gibi, sayfalarının yarısı yırtılıp atılmış roman gibi, kuyruğu kopuk bir maymun gibi, sesi kısık Zeki Müren gibi, patlak bir top gibi, varlığım block’lanmış halde. Karamsar davranma niyetinde değilim, fakat bu savaşı, ‘iç’ savaşımı kaybettiğimi, mağlup olduğumu itiraf etmekten başka bir şey yok yapabileceğim. Hayatımda hidroelektrik santrali gibi enerji ürettiğim, yavru kedi misali neşe yaydığım, nutella kavanozu etkisiyle mutluluk merkezi olduğum bir dönem hiç olmadı, bunu kabul ediyorum, ama güneş ışıtmıyor, kalp durmuş, ateş küllenmiş artık. Black Narcissus’un kuru bir adaptasyonu mu bu yaşadığım, doğrusu emin değilim. En azından orada Deborah Kerr vardı. 

Oblomov… Ne korkunç, doğmadan batan bir güneş olmak.  Hoş, 42 yaşıma basmaya az kaldı, daha ne doğacağım a.q. 




4 Mayıs 2015 Pazartesi

Ev Telefonu üzerine...

Telefon çalar:

- Efendim?
- Merhabalar beyefendi, kiralık ev ilanınız için aramıştım.
- Yanlış numara hanımefendi.
- ...99 80 değil mi? 
- Evet numara doğru ama yanlış almışsınız sanırım, babamın kiraya vereceği bir ev yok.
- Beyefendi siz bilmiyorsunuzdur belki.
- O da ne demek? Benden gizli iç çeviremez. Nerede bu ev?
- Yeşilköy İstasyon Caddesinde.
- Hanımefendi, bu konuşma biter bitmez babamı arayıp soracağım kendisine. Bilgim olmadan ev almış dediğinize göre.  Öyle bir evin varlığından haberim yok, kiraya verdiğinden de. Beni aydınlattınız, ilk fırsatta Bir aile faciası yaşayacağız muhtemelen. Numarayı doğru okuduğunuza eminsiniz değil mi?
- Evet, ııııı, eeeee, evet.
- Teşekkür ederim. İyi günler.
- Size de.


Üç, dört dakika sonra, tekrar ev telefonu. Telaşlı ve heyecanlı bir erkek sesi.

- Efendim?
- Alo beyefendi biz az evvel kiralık ev için aramıştık şimdi bir daha baktık numarayı hanım yanlış okumuş ...88 90 mış numara, özür dileriz. 
- Rica ederim, olur öyle. Zaten ben de babama ulaşamamıştım henüz, kötü bir şey yapmaya fırsat olmadı yani.
- Eeee, iyi günler beyefendi.
- Sizlere de iyi günler. 



O kadar sıkılıyorum ama neyse ki Allah bana eğlence gönderiyor hala. Adamın paniği unutulmaz!